Havuz medyasından Sabah Gazetesi’ne 2015 yılında “emek hırsızlığı” dâvâsı açtım. Bu saikten ötürü hem maddî tazminat dâvası ve hem de manevî tazminat dâvâsı açtım. İstanbul 1. Fikrî ve Sinaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nde görülen dâvâ bir yıldır sürüyor ve bu süre içinde 4 – 5 duruşma yapıldı.
Almanya’da yaşadığım için, İstanbul’da gerçekleştirilen duruşmaların hiçbirine katıl(a)madım. Avukatım katılıyor duruşmalara.
Geçtiğimiz günlerde, mahkemeye bir mektup yazdım ve avukatım aracılığıyla ilettim. Kaleme aldığım mektubu, sevgili okurlarımla ve Türkiye kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.
Mektupta hem dâvânın mahiyetini, sözkonusu gazeteyi niçin mahkemeye verdiğimi öğrenecek, hem de süreçle ilgili bilgi sahibi olacaksınız.
Değerlendirmeyi herkes kendi vicdanında yapacaktır. Sevgili okurlarımın ve Türkiye kamuoyunun vicdanına bırakıyorum.
* * *
Sayın İstanbul 1. Fikrî ve Sinaî Haklar Hukuk Mahkemesi Değerli Hakimlerine ve Üyelerine;
Öncelikle en içten duygularımla selamlıyor, “Adalet” gibi ağır bir sorumluluk altında çalıştığınız için çalışmalarınızda sebat ve başarılar diliyorum.
Değerli hâkimler;
Hiç istemezdim bunun olmasını ama ilk kez bir gazeteyi mahkemeye verdim. Hem maddî tazminat dâvâsı açtım hem de manevî tazminat dâvâsı.
Bunu yapmak zorunda oluşumun beni üzmesinin bir sebebi de, bu gazetenin, benim de bir zamanlar (2006 – 2007) çalıştığım, Avrupa ayağında mesai harcadığım, yani 25 yıla yaklaşan gazetecilik ve yazarlık hayatımın içine girmiş ve biyografime ismini yazdırmış bir gazete olması: Sabah Gazetesi.
Geçen yıl açmıştım dâvâyı. İstanbul 1. Fikrî ve Sinaî Haklar Hukuk Mahkemesi’ndeki mahkememiz bir yıldır devam ediyor. Bugüne dek 4 – 5 duruşma yapıldı. Mahkemeyi kazandım ancak tazminatın miktarı konusunda henüz nihaî karar verilmemiş durumda.
Ancak mahkemeye verdiğim Avrupa ayağı değil elbet, direk Türkiye’deki ana gazete. Ve bu dâvânın, orada çalıştığım eski günlerle ilgisi yok. Konu tamamen farklı, biliyorsunuz.
Bunun beni mutlu etmediğini peşinen söylemeliyim. Zirâ ne mahkemeleri severim ne de birilerine dâvâ açmayı.
Ancak dâvâlardan ve mahkemelerden daha fazla sevmediğim bir şey var: Emek hırsızlığı… Bir araştırmacının, yazarın, gazetecinin yıllarca emek vererek, gecesini gündüzüne katarak, ülke ülke, coğrafya coğrafya, il il, ilçe ilçe, köy köy ve kütüphane kütüphane gezerek, sağlığını ve kimileyin – benim gibi – hayatını tehlikeye atarak ulaştığı ve paylaştığı bilgilerin, kaleme aldığı kitap sayfalarının başkaları tarafından çalınıp gaspedilmesi, hiçbir emek harcamadan kendi zimmetine geçirilmesi…
Dünyada bundan daha büyük bir suç olabilir mi?
Bir yazarın kitap sayfalarını çalmak, bir gazetecinin makalesini çalmak, bir sanatçının bestesini ve şarkısını çalmak, bir ressamın tablosunu çalmak, onu gaspedip sanki kendi çalışmasıymış gibi kamuoyuna sunmak, sanki kendi eseriymiş gibi yayınlamak, bundan daha büyük bir suç, bundan daha büyük bir utanç var mıdır?
Saygıdeğer hakimler;
9 Eylül 2009 tarihinde Özedönüş Yayınları arasında çıkan, benim de ilk kitabım olup 4 yıllık yoğun bir araştırma neticesinde tamamladığım “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımdaki tam 17 sayfa, kitap çıktıktan 5, 5 yıl sonra, hiçbir kaynak ve yazar ismi belirtilmeden 9 Mart 2015 tarihinde Sabah Gazetesi tarafından “kendi araştırmaları gibiymiş” yayınlanıyor.
5 – 6 paragraf değil, hatta 5 – 6 sayfa da değil, tam 17 sayfa!..
Kaynak yok, yazar ismi yok, kitap ismi yok, yayınevi ismi yok; hiçbir şey yok! Sanki o çalışmayı kendileri yapmış gibi yayınlıyorlar…
Hem de noktasına – virgülüne dahi dokunmadan, yazının üstünde oynama yapma gereği bile duymadan, olduğu gibi yayınlıyorlar…
Üstelik çaldıkları bölüm, o kitabımın en renkli bölümü…
09.09.2009 tarihinde İstanbul’daki Özedönüş Yayınları arasında çıkan “Adını Arayan Coğrafya” kitabının “Dünyada Asimilasyon” adlı 1. bölümünde, “Ülke Adlarının Anlamları ve Kaynağı” başlıklı konu, kitabın 29. – 46. sayfalarını kapsayan tam 17 sayfalık uzun bir bölüm, Sabah Gazetesi tarafından 09.03.2015 günkü “Kültür – Sanat” sayfasında olduğu gibi, tek bir harfine ve noktalama işaretlerine bile dokunmadan olduğu gibi yayınlanıyor. Yazarın adı, kitabın adı, yayınevinin adı, hiçbir kaynak belirtilmeden. Benim çalışmamı Sabah tam beşbuçuk yıl sonra “kendi çalışması gibi” yayınlıyor.
Gazetenin internet sayfasında tesadüfen denk gelerek haberdar oluyorum. Onlar bunu yaptıktan 4 ay sonra üstelik. Google’da gezinirken, birden karşıma çıktı. Sayfayı okuduğumda bir tuhaf oldum, çünkü benim yazımdı. Altta ismim var mı diye aşağı indim, baktım yok! Ne benim ismim var, ne de kitabımın ismi. Evimdeki kitaplıktan “Adını Arayan Coğrafya” kitabımı çıkardım ve ekrâna bakarak kıyasladım. Kelimesi kelimesine, noktası virgülüne kadar aynı, hiç dokunmadan, üzerinde oynama gereği bile duymadan olduğu gibi yayınlamışlar. Hem de kitabın tam 17 sayfasını.
Kitabı 4 yıllık bir emek harcayarak kaleme aldım ve bunu Türkiye’de herkes biliyor. Aylarca, şehir şehir, ilçe ilçe gezerek, Almanya’da kütüphane kütüphane dolaşarak, bütün zamanımı ve enerjimi harcayarak, ailemi ve çocuklarımı ihmal edip zamanımın tümünü harcayarak ulaştığım ve kaleme aldığım bilgileri, birileri sadece 30 saniyelik bir emek (!) harcayarak, sadece “kopyala – yapıştır” yaparak ve hiç utanmadan, hâyâ ve edep duygusu taşımadan, Allah’tan korkmadan, kendi çalışmasıymış gibi yayınlıyor. Hırsızlığa, hele hele emek hırsızlığına karşı müsamaha göstermemiz mümkün değil.
İlk duruşmamız, 3 Kasım 2015 Salı günü İstanbul 1. Fikrî ve Sinaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nde görüldü. O günden bu yana da 4 duruşma daha oldu.
Dâvâ, bir yıldır sürüyor.
Kıymetli hakimler;
Türkiye’de asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilmiş yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini araştırmak, bunları bir çalışmada toplamak fikri, bende lise son sınıfta oluştu, daha 17 – 18 yaşlarındayken. İstanbul’daydım o zamanlar. Fikir herhangi bir ilginç olay ya da başıma gelen bir hadise sonucu oluşmuş değil. Benim karakter olarak böyle şeylere zaten oldum olası ilgim vardı. Coğrafya, kültür, dil, isimler ve sözcükler, gizemli ya da üstü örtülmüş şeyler, her zaman için ilgimi çeken konular olmuştur.
Ben bu konuya ilgi duymaya başladığımda ve böyle bir çalışma yapmayı kafama koyduğumda, imkânlar şimdiki gibi değildi. İnternet denen bir olay yoktu, bilgisayarın kendisi de yoktu. Dolayısıyla arzu ettiğiniz bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız bulunmuyordu. Bu durumda ya o konuda yazılmış kitapları tarayacaktınız, ya da o konuyla yakından ilgili çevrelerin çıkardıkları gazete ve dergileri takip edecektiniz.
Ancak konuyla ilgili kaleme alınmış hiçbir kitap yoktu ortada. Eğer tamamlayabilirsem ve sonra da yayınlayabilirsem, bu alanda yazılmış ilk kitap benimki olacaktı. Dolayısıyla başvuru kaynağı yönünden hiçbir şansım yoktu. Geriye sadece konuyla ilgili çevrelerin yayınlarını takip etmek kalıyordu ama onlar da böyle bir konuda hiçbir şey yazmıyor, konuyu gündemleştirmiyorlardı. Kürtçe dil yasağı, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar, zorunlu göç gibi konular – ki bunların hepsi de muhakkak önemli ve işlenmesi gereken konular – çok yoğun bir şekilde işleniyordu ancak bunları olması gerektiği gibi, takdire şayan bir şekilde işleyen gazete ve dergiler, nedense yerleşim birimlerimizin eski gerçek isimleriyle ilgili birşey yazmıyorlar, bu konuda herhangi bir araştırma, makale, dosya yayınlamıyorlardı. Sadece “devlet teröründen” veya “Kürt halkının karşı karşıya kaldığı mağduriyetlerden”, “inkâr ve imhâ politikalarından” bahsettikleri yazılarında binlerce köy isminin değiştirildiği sadece birkaç cümleyle belirtiliyordu, o kadar!
Dolayısıyla, ıssız bir adaya düşen biri gibi, avlanmak için olsun ateş yakmak için olsun, elimde hiçbir alet ve edevat olmadan balık tutmak ve onu pişirmek zorundaydım.
Benim bunun için Diyarbakır’a gidip oraya yerleşmem gerekiyordu. Çünkü orası bölgenin merkeziydi. Fakat o dönemin kaos ve terör ortamında, 19 yaşındaki bir öğrenci bunu nasıl yapacak? Tek yolu var: Dicle Üniversitesi öğrencisi olmak.
Liseyi bitirdikten sonra Sosyoloji okumak istiyordum; bunun en başta gelen sebebi de Ali Şeriatî’nin üzerimde bıraktığı etkiydi. Zaten toplum ile ilgili konulara aşırı ilgili biriyim. Fakat üniversite sınavına girerken, 18 tercih mi yapılıyordu 24 mü tam hatırlamıyorum, tercih listesinin en başlarına hep Diyarbakır Dicle Üniversitesi’ni yazmıştım; hem de iki yıllık bölümler. Sosyoloji okumak arzumu iki sene ertelemek istiyordum. Tek düşüncem, Diyarbakır’a yerleşmek ve birkaç sene bu şehirde yaşamaktı. Benim Dicle Üniversitesi’ne kaydolup Diyarbakır’daki öğrenci yurduna yerleşmemin sebebi, dediğim gibi, kesinlikle üniversite okumak niyetiyle değildi. Tek derdim, köylerin eski isimlerini kapsayan bu çalışmamı yapabilmekti. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Sosyoloji” Bölümü’ne de iki yıllık bir gecikmeyle başlamak zorunda kaldım böylece.
“Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımı yazmak için çalışma yapmaya başladığımda, samimî konuşmak gerekirse, hedefimde sadece Kürt köyleri vardı. Yani Laz köyleriymiş, Çerkes köyleriymiş, bunlar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Böyle birşeyi hiç bilmiyordum bile. Ben sadece bizim köylerin bu olaya maruz kaldığını sanıyordum. Fakat bir çalışma yapmaya başladığınız zaman, çalıştıkça ufkunuz genişler, çalıştıkça ufkunuz genişler ve ufkunuz genişledikçe de çalışmanızın şablonu da genişler, çerçevesi daha bir büyür, daha bir kapsamlı hale gelir.
“Adını Arayan Coğrafya” çalışmasını yaparken, bu asimilasyon politikasının yalnızca Kürt köyleriyle veya Kürtçe isimlerle sınırlı olmadığını, geçmişteki ırkçı rejimin bu topraklara ait herşeyi ortadan kaldırıp yok ettiğini, bu durumun Türkçe olmayan tüm yer isimleri için geçerli olduğunu, Karadeniz’deki köylerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını öğrendim. Bu asimilasyon politikasının, azîz milletimizin başına musallat olmuş bir musibet olduğunu kavradım.
Kıymetli hakimler;
Bu gerçeği öğrendikten sonra Karadeniz’e de gitmeye karar verdim. Gidip Karadeniz’i de gezecek, oradaki köylerin de eski isimlerini araştıracaktım. Trabzon’a otobüs biletimi aldım ve yola koyuldum.
Karadeniz’e gittim ve bu iş için Karadeniz’de bir hafta, iki hafta değil, tam birbuçuk ay kaldım. Bu süre zarfında, diyebilirim ki, gitmediğim ilçe kalmadı. Bilhassa Trabzon’un ve Rize’nin ilçelerine ve şirin köylerine de hayran kaldım, bunu da belirteyim bu arada. Cennet gibi topraklar. Ben bu iş için Karadeniz’i karış karış gezerken, o günlerde, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefât etti. O esnada çalışmamın Karadeniz etabını yapıyordum ben.
Kitap uzun bir emek sonucu tamamlandı ancak, tamamladığım, yayınlanan şimdiki kitabın sadece ikinci bölümünden ibaretti, yani “Yurtta Asimilasyon” bölümünden. Kitabın ikinci bölümü olan “Yurtta Asimilasyon”, “Adını Arayan Coğrafya”nın tamamıydı.
Yıllar sonra Almanya’ya gidip yerleştim. Almanya’dayken, bu kez, bu asimilasyon politikalarının dünyadaki uygulamalarını merak edip araştırdım. Kitabın ilk bölümü olan “Dünyada Asimilasyon” bölümünü Almanya’da kaleme aldım. Fakat bu bölümü gezerek değil, Almanca kaynakları tarayarak, atlasları inceleyerek, tarih ve coğrafya kitaplarını karıştırarak yazdım. Yani ne Endülüs’e gitmişliğim vardır, ne de Grönland’a. Kitabın ilk bölümünü herkes nasıl kitap yazıyorsa öyle yazdım. Memleketi karış karış gezerek yazdığım kitabın sadece ikinci bölümüdür; “Yurtta Asimilasyon” bölümü. Yani ülkemizle ilgili kısmı.
Asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Ermenîce, Rumca, Çerkesçe ve Arapça olan gerçek isimlerini bir çalışmada toplayan “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabım, bu konuyla ilgili Cumhuriyet tarihinde kaleme alınmış ilk kitaptır. 2009 yılında Özedönüş Yayınları arasında çıktı ve benim de ilk kitabımdır ayrıca.
Sayın hakimler;
Bakın, iki yıl boyunca Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu’yu karış karış gezmekten bahsediyoruz. Tıpkı eski zaman seyyâhlar gibi, Evliya Çelebi gibi.
Henüz Diyarbakır’da öğrenci olduğum 90’lı yılların başında, Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu olarak adlandırılan bölgeleri ilçe ilçe gezerek ve oranın yerli halklarıyla konuşarak bu eseri kaleme aldım. Bu çalışmayı yaparken henüz 21 yaşında genç bir üniversite öğrencisiydim. Üstelik o dönemler, Türkiye’de terör olaylarının zirvede olduğu, binlerce faili meçhul cinayetin işlendiği, fırından ekmek almak için dışarı çıkanların bir daha evine geri dönemediği, her gün çatışmaların yaşandığı, köylerin yakıldığı, bölgenin OHAL yasalarıyla yönetildiği bir zaman dilimiydi. Türkiye’nin son otuz yılının en korkunç ve karanlık dönemiydi.
Böyle bir dönemde, henüz genç hatta bir çocuk denebilecek yaşta ve sıradan biri, hiçbir sıfatı ve akademik kariyeri de bulunmayan, henüz 21 yaşındaki bir öğrenci olarak ben, insanların konuşmaya bile cesaret edemediği bir konuda canımı da tehlikeye atarak bölgeyi karış karış gezdim ve gittiğim her yerde, oranın insanlarını başıma toplayarak onlardan tek tek köylerinin ve beldelerinin eski gerçek isimlerini sordum, böyle bir çalışma yaptığımı insanlara söyleyerek onların verdiği isimleri not ettim. Bütün harçlığımı ve zamanımı bu iş için harcadım. O dönemde internet denen bir olay da yoktu; arzuladığınız bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız da bulunmuyordu.
O dönemde, OHAL bölgesinde yolculuk yapmak bile büyük bir eziyetti. Her iki kilometrede bir otobüs (veya minibüs) jandarmalar veya özel timler tarafından durdurulur, bütün yolcular dışarı çıkarılır ve tek tek kimlik kontrolünden geçirilirdi. Çoğu zaman da üstüne bir de aranırlardı. Gündüz vakitlerinde jandarmanın / özel timlerin yaptığını gece vakitlerinde de PKK yapardı. Böyle bir dönemdi, günlük rutin hayatın bile çileli olduğu bir zaman dilimiydi.
Ben ilçe ilçe gezip köy isimlerini toplarken, yol kontrollerindeki aramalarda onların ne olduklarını anlamasınlar diye, topladığım köy isimlerini not defterime hiçbir zaman Latin Alfabesi’yle yazmazdım. Çünkü okuyabilirler ve dolayısıyla anlayabilirlerdi. Topladığım binlerce Kürtçe, Arapça, Ermenice, Gürcüce, Lazca, Çerkesçe isimleri bazen Arap Alfabesi’yle, bazen Kiril Alfabesi’yle, bazen Yunan Alfabesi’yle, bazen İbranî Alfabesi’yle, bazen de Japon Alfabesi’yle (Hira – Kana, Kata – Kana ve Kanji) yazıyordum. Bunların köy isimleri olduğunu anlamasınlar diye; sorduklarında “yabancı dil çalışıyorum” diyeyim diye.
OHAL döneminde, hele ki bahsettiğim o dönemde, bölgede yaşam ne yazık ki böyleydi. Terör, günlük yaşamın sıradan bir parçasıydı.
Tam 2 yıl boyunca bu çalışma için bir ilçeden diğer bir ilçeye seyahat ettim, her gittiğim yerde hiç tanımadığım ilçe sakinlerini başıma toplayarak onlara hazırladığım kitaptan söz ettim ve o insanlardan köylerinin eski isimlerini aldım. Bu çalışmam esnasında Güneydoğu’nun en güney ucu olan Suriye sınırındaki dikenlitellerden tutun mavi ile yeşilin buluştuğu Karadeniz kıyılarına, Van Gölü kıyısındaki şehir ve köylerden tutun İç Anadolu’daki bozkır topraklara kadar bölgeyi eski dönemlerdeki seyyâhlar gibi karış karış gezdim.
Kitabın yazarı aslında “Türkiye halkı”. Çünkü halk söyledi, ben yazdım; halk söyledi, ben yazdım. Ben kitabın “yazarı” değil; “yazmanı”yım, “sekreteri”yim. Kitaptaki her ilçe onlarca, yüzlerce insana sorularak kaleme alındı. Bir kişinin değil, bir halkın yazdığı kitaptır bu. Belki de bir ülke halkı tarafından kaleme alınan ilk kitaptır.
Değerli hakimler;
Ben bu kitap için çok bedeller ödedim. Allah-û Teâlâ bile insana kaldıramayacağı yükü yüklemezken, bu kitap adetâ benim belimi büktü.
– Hayatımı, canımı tehlikeye atarak hazırladım. Ondan da önce, sırf bu kitap için bilinçli olarak Diyarbakır’daki 2 yıllık bir Meslek Yüksek Okulu’nu tercih ederek gidip orada 2 yıl yaşadım. Üniversite hayalimi 2 yıl erteledim. Daha kitap için çalışmaya başlarken, daha baştan gençliğimin 2 yılını bedel olarak, sermaye olarak ödedim.
– 2 yıl boyunca hayatımı tehlikeye atarak bölgeyi ilçe ilçe gezdim. Çalışmıyordum ve o zamanlar hayatta olan râhmetli babamdan aldığım tüm harçlığımı yollara verdim.
– Elle yazdığım notların, polisin veya başkalarının eline geçmesin diye sürekli yerlerini değiştirdim. Farklı farklı arkadaşlarıma teslim ettirdim, başka başka yerlerde saklattırdım. Bu şekilde başkalarına da yük oldum, sıkıntı verdim.
– Kitabın birinci bölümü olan “Dünyada Asimilasyon” için Almanya’da 2 yıl boyunca kütüphane kütüphane dolaştım. Şu anda tamamen yıkılmış olan ailemi ihmal ettim.
Kıymetli hakimler;
Bu anlattıklarım, kitap yayınlanmadan önce, kitap henüz “yazma” aşamasındayken ödediğim bedeller.
2009’da kitap yayınlandıktan sonra ödediğim bedeller, çok daha korkunç:
– Ben o yıllarda Türkiye’deki günlük ulusal gazetelerin Avrupa ayağında çalışıyordum. Gazeteciyim. “Adını Arayan Coğrafya” kitabım çıkınca, beni işten attılar. Kovuldum. Kitabım yayınlandığında, Burdur’da bedelli askerlik yapıyordum. O sırada Türk medyası, gazete ve televizyonlar kitabımı tartışıyorlardı. Zira Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün Bitlis’in Güroymak ilçesini ziyareti ve orada “Norşîn’de olmaktan onur duyuyorum” demesi, ardından Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın memleketi Rize’nin Güneysu ilçesini ziyareti ve orada “Potamya seninle gurur duyuyor” tezahüratıyla karşılanması nedeniyle “eski yer isimleri” konusu Türkiye’nin gündemi olmuştu. İşte tam bu yaşananların üstüne benim kitabım yayınlandı. Zamanlama harikaydı. Böyle olduğu için tüm gazete ve televizyonlar, haber siteleri, benim kitabımı konuşuyorlardı. Fakat ben askerdeydim; kitabım hakkında medyada yazılıp çizilen ve konuşulan bütün o tartışmalardan, tezkeremi aldıktan sonra haberdar oldum. Askerliğim bittikten sonra, bir gurbetçi olarak memleket hasretimi gidermek için Antalya, Elazığ, Karakoçan, Diyarbakır, Ankara, İnegöl ve İstanbul’u gezdim. Bazı gazete ve televizyonlar bana ulaşmaya çalışıyorlardı. Elazığ’daki 1, Diyarbakır’daki 3 gazete ve 2 televizyona röportaj verdikten sonra gittiğim İstanbul’da aynı binada bulunan Yeni Şafak Gazetesi ve TV Net Televizyonu beni misafir ettiler. Yeni Şafak uzun bir röportaj yaptı, gece de TV Net’te “Gece Haberleri”nde canlı yayın konuğu oldum. TV Net’te katıldığım canlı yayın programını benim Almanya’da çalıştığım gazetenin müdürleri de izlemiş. Almanya’ya döndüğümde, gazetede tekrar işimin başına döndüğüm daha ilk gün beni genel müdürün odasına çağırdılar ve işime son verdiklerini söylediler. Gerçi onlar gazetenin kötü durumunu ve şirketin ekonomik sıkıntılarını gerekçe olarak söylemişlerdi ama, ben niçin çıkarıldığımı anlamayacak kadar saf değilim. Sebep gerçekten ekonomik kriz olsa birçok kişi işten çıkartılır, bir kişi değil. Hem de böyle apar topar, işbaşı yaptığım ilk gün. Aldığım maaş ne ki, o kesilince şirket kurtulsun! Yeni Şafak’a verdiğim röportaj ve TV Net’te konuk olduğum canlı yayın sebebiyle görevimden kovuldum, ancak garip olan da şu ki, çalıştığım gazete de Yeni Şafak ve TV Net’le aynı çizgide yayın yapan, tıpkı onlar gibi AK Parti yanlısı bir gazete olmasıydı. (TV Net’te katıldığım canlı yayının videosunu şu linkten izleyebilirsiniz: http://www.sediyani.com/?p=865 )
– Türk ulusal gazetelerinden birinin Avrupa merkezinde editörlük, muhabirlik, araştırmacı gazetecilik ve yazarlık yapıyordum. O yıllarda Avrupa’daki Türk medyasının en gözde gazetecilerinden biriydim. İşim, mesleğim, kariyerim, param, ailem, yuvam, her şeyim vardı. Bir insanın mutlu ve huzurlu bir hayat yaşaması için sahip olması gereken her şeye sahiptim. Bir kitap yazdım diye işimi, mesleğimi, kariyerimi, her şeyimi kaybettim. Üstelik bir yazar olarak yayınlanan daha ilk kitabımda yaşadım bütün bunları.
Kıymetli hakimler;
Tarafıma ödenecek maddî tazminatın oldukça cüzî bir miktarda karar kılındığını avukatımdan öğrendiğimde şok oldum.
Bu adalet midir?
Tarafıma ödenecek maddî tazminatı belirlerken, sadece kitabımın fiyatı, ne kadar baskı yaptığı, ne kadar dağıtıldığı gibi teknik boyutları gözönünde bulundurmak, gerçekten vicdanlı bir yöntem midir? Kitap için ödediğim bedelleri, harcadığım yıllarımı hiç hesaba katmamak?
Bu kitaba ben gençliğimin en güzel yıllarını verdim, hayatımı tehlikeye atarak bölgeyi karış karış gezdim. Bu kitabım yüzünden işimden kovuldum, işimi, kariyerimi, mesleğimi, her şeyimi kaybettim.
Değerli mahkeme üyeleri;
Lüks bir mağazanın kasasından 17 milyon Lira çalmak ile mahalle bakkalının kasasından 17 milyon Lira çalmanın cezası farklı farklı mıdır ki, 200 bin basan bir kitabın 17 sayfasını çalmak ile 2 bin basan bir kitabın 17 sayfasını çalmak arasında ayrım yapılıyor?
Çalınan para 17 milyon Lira ise, ha mağazadan çalınmış ha bakkaliyeden, ne fark eder? Sonuçta paranın miktarı aynı. Öyleyse 17 sayfası çalınan bir kitabın 2 bin mi 200 bin mi bastığının ne önemi var? Bu adalet midir Allah aşkına, vicdanlı bir karar mıdır?
Sayın hakimler; mahkeme üyeleri;
Şu anda her ne kadar 6 kitabı olan ve Türkiye kamuoyunun da artık tanıdığı bir yazar isem de, dikkatinizi çekmek isterim ki, ilk kitabım olan bu kitabımın yayınlandığı 2009 yılında henüz kendi İslamî çevrem dışında tanınan bir isim değildim. Zira ilk kitabımdı yayınlanan. Ünlü değildim o zamanlar.
Siz de takdir edersiniz ki, sınırlı çevresi dışında pek tanınmayan, üstelik hiçbir kitabı olmayan ve ilk kez bir kitabını yayınlayacak olan bir yazarın, değil 200 bin basacak bir yayınevini, inanın 2 bin basacak bir yayınevi bulması bile oldukça güçtür. Ben o dönem yayınevi bulduğuma şükretmiştim. Ben o zamanlar tanınmıyordum ve ilk kitabımı yayınlayacaktım. Nerden bulacaktım 200 bin adet basacak yayınevini?
Saygıdeğer hakimler;
En azından manevî tazminatın miktarı belirlenirken, kitap için ödediğim bu bedellerin, yaşadığım maddî ve manevî yıkımın, kaybettiğim değerlerimin, bütün bunların gözönünde bulundurularak adaletli ve hakkaniyetli bir karar verilmesini talep ediyorum.
Adalet istiyorum, sayın mahkeme üyeleri, adalet istiyorum!
Bu kitaba ben gençliğimin en güzel yıllarını verdim, bu kitap yüzünden işimi, kariyerimi, mesleğimi, her şeyimi kaybettim.
Uğruna bunca ağır bedeller ve korkunç yıkımlar yaşadığım bir kitabın 3 değil, 5 değil, tam 17 sayfasının böyle haksızca ve vicdansızca çalınmasının, hem de bunun kitabın en renkli bölümünün olmasının cezası bu kadar hafif olmamalı, sayın mahkeme üyeleri.
Maddi tazminat için kararlaştırdığınız miktar, sözkonusu gazete için bir çorba parasıdır!
Bu adalet midir?
Adalet istiyorum. O gazetenin yaptığının üstüne lütfen bir tekme de siz vurmayın bana.
Selam ve saygılarımı iletiyorum.
İbrahim Sediyani
NOT: Sabah Gazetesi’nin kitabım yayınlandıktan 5, 5 yıl sonra, kitabımdan olduğu gibi “kopyala – yapıştır” yaparak kendi “Kültür – Sanat” sayfalarında, hiçbir kaynak göstermeden, yazar ve kitap ismi belirtmeden, sanki kendi çalışmalarıymış gibi yayınladıkları ve kitabımın tam 17 sayfasını kapsayan ilgili bölüm, şu linke tıkladığınızda göreceğiniz çalışmadır: http://www.sediyani.com/?p=11416
SEDİYANİ HABER
1 EKİM 2016
Yazıların çok iyi kardeşim, Allah yardımcın olsun, kalemin ve dilin hiç susmasın.
O kadar güzel çalışmaların var ki, bunları ilk olarak Kürtçe yayınlamanı çok isterdim. Başarılar.
Geç gelen bir adalet adalet mi bilmiyorum, ama verdikleri maddi tazminat bunun adalet olmadığını gösteriyor. Umarım manevî tazminat istediğiniz gibi olur…
Bu kitapta köyümün adını okuyunca mutlu olmuştum… Selamlar
Türkiye’de hukukun kırıntısı bile kaldıysa kazanmanız gerekir.
Sayın Sediyani,”Berlin’de hakimler var”dı ama burada havuz var ama çok derindir yüzmesi zordur…
Size teşekkür etmek istiyorum hem harcadığınız emek için hem de bu tarz tutumlarınızla bizim gibi gençlere örnek olduğunuz için.
İbrahim Bey, bir zamanlar aynı gazete yıllar önceydi, Zeynep El- Gazali’nin fotoğrafının altına “gelini tarafından zulüm gören kaynana” olarak vermişlerdi. Gelin de Mısır’ın meşhur bir sanatçısı idi. Nazlı hanım yıllar önce Avrupa’ya gider 1 çanta fotoğraf getirir ve “bu yılki haberlerimiz tamam” dermiş. Roj bash…