Gümüş Nehir’in Kıyısındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi – 1

Parveke / Paylaş / Share

 

 

 

 

 

     Arzuladığın herşey, belki de hemen yanıbaşındadır.

     Mutluluk, özgürlük, huzur ve başarı, sevgi ve güven, belki de hiçbiri sana uzak değildir aslında. Onları uzak tutan sensin. Sen dokunmadığın için uzakta sanıyorsun. Gönlünden geçen tüm güzellikler senin hemen yanıbaşındadır oysa.

     Uzat elini.

     Neden korkuyorsun, niçin çekiniyorsun? Kendine niye güvenmiyorsun, önce özgüvenini kazanmıyorsun?

     Şu koca gezegende ve milyarlarca insan içinde kendini sadece bir birey olarak görüyorsun. Bir hiçmişsin gibi davranıyorsun.

     Sen içindeki cevherin farkında olsaydın, bütün istediklerine ulaşırdın.

     Uzat elini.

     Sen tek başına çok şeysin aslında.

     Bütün bu yeryüzü, senin ayaklarının altına serilmiş. Yağmur, senin için yağıyor. Yönleri ne olursa olsun, tüm nehirler sana doğru akıyor. Bütün sokaklar, kaldırımlar, seninle birlikte büyüyor. Kırlarda açan renk renk çiçekler, sana bakarak açıyorlar. Güneş, her sabah seni görmek için doğuyor. Sen uykudayken, yıldızlar ve ay, senin koynuna giriyorlar. Ve tüm şehirler, önce senin içinde kuruluyor.

     Sen bunların hiçbirine dokunmadığın için, anlamıyorsun bunu. Hepsini çok uzakta sanıyorsun. Oysa hepsi yanıbaşında. Bir dokunuş kadar yakındırlar sana.

     Haydi uzat elini.

     Sen dağlardan bile daha büyük, bulutlardan daha yüksek, denizlerden daha derinsin.

     Ancak yalnızlığı, çaresizliği ve umutsuzluğu seçersen, bunu hiçbir zaman keşfedemezsin. Anlaman için, dokunman lazım.

     Sende öyle bir güç var ki, bütün ömrünü onu hiç kullanmadan geçiriyorsun. Doğumundan ölümüne, onu bir kez bile kullanmıyorsun. Sendeki gücün farkında bile değilsin.

     Dokunmuyorsun çünkü.

     Bazı şeyleri düşünerek anlayamazsın, hissederek de anlayamazsın.

     Anlayabilmek için, dokunman lazım.

     Uzat elini.

     * * *

     Dünya üzerinde bazı ülkeler var ki, onlar sizin için sadece haritada birer ülkedirler.

     Ulaşılmazdırlar çünkü. Çok uzaktadırlar. Okyanusların, ummanların, iklimlerin öte tarafındadırlar. Düşlerin, umutların, tutkuların diğer kıyısındadırlar.

     Ancak bu uzak ülkelerden bazılarına karşı, içinizde çok özel bir ilgi, bir sevgi vardır. Bu ülkelerden bazıları ya sporla, futbolla, bazıları ya sanatla, edebiyatla, bazıları bilimle, düşünceyle, bazıları da farklı ve ilginç bir yönüyle sizin – ve sizinle birlikte dünyadaki milyonlarca insanın – her daim ilgisini çekmiş, özel bir sempatisini kazanmıştır. Fakat yine de orası sizin için “ulaşılmaz” olduğu için, “başka bir dünya” olduğu için, bir gün o topraklara gidip gezmenin hayâlini kurmayı dahi kendiniz için lüks görürsünüz. Çünkü bilirsiniz ki, “o gün” hiç gelmeyecektir.

     Arjantin ve Uruguay, böyle iki ülke.

     Dünyada hiçbir erkek yoktur ki, bu iki ülkeye karşı özel bir ilgisi ve sempatisi olmasın. Bunun da sebebi, elbette ki futbol. Futbolun bu iki ülkeye kazandırdığı uluslararası çapta bir muhabbet var.

     Çok uzaklarda olup da sanattan, edebiyattan, kültürden veya bilimden dolayı özel ilgi alanıma giren ülkeler de tabiî ki var, ancak onların hayatıma ve “düşlerime” girmesi, çok sonralarıdır, lise veya üniversite yahut daha sonraki yıllarda başlayan bir aşktır. Ama Arjantin ve Uruguay futboldan dolayı özel ilgi alanıma dahil oldukları için, bu iki ülkenin hayatıma ve “düşlerime” girmesi daha erken yaşlarda, henüz ilkokul öğrencisi bir çocukken başlayan bir gönüldaşlıktır. İnanıyorum ki dünyadaki milyarlarca erkek için de böyle.

     Bizler gibi kadim bir coğrafyada doğmuş ve yaşamını sürdüren insanlar için, Ortadoğu’daki, Avrupa’daki veya Kuzey Afrika’daki herhangi bir ülkeye karşı özel bir ilgi duyması halinde, o topraklara günün birinde gidip gezmenin hayâlini kurmak kolaydır. Zirâ azim ve gayret gösterilmesi halinde bunu gerçekleştirmenin imkânı vardır. Ancak Latin Amerika, Kuzey Amerika, Avustralya veya Polinezya’daki bir ülkeye karşı bu alaka ve sevgiyi gösterdiğinizde, bu kadar rahat ümitvar olamazsınız. Çünkü bilirsiniz ki o ülkeler çok çok uzak ve böyle olduğu için oraya gitmeniz de zor. Dolayısıyla onlar sizin için sadece haritada birer ülke olarak kalırlar.

     Böyle ülkeler hepimizin içinde var. Ama bizim o ülkelerin içinde olmamız, her insana nasip olmuyor. Bana da nasip olmaz sanıyordum ama, oldu.

     * * *

     Bana sıkça sorulan bir soru olduğu için, hazır konu da buyken, bu vesileyle merak edenlere açıklama da yapmış olacağım:

     Yıllardır ülke ülke gezerek kaleme aldığımız “Seyahatname”yi hazırlarken, yaptığımız gezileri şu şekilde gerçekleştiriyorduk: Bu ülkelerin bir kısmını, gazeteci olarak çalıştığım gazeteler / televizyonlar beni haber yapmak veya herhangi bir etkinliği takip etmek için gönderdiği için gezebildim. Görev icabı gitmişken, gittiğim her ülkenin güzel yerlerini gezip oradan “Seyahatname”nin bir cildini oluşturdum. Bu ülkelerin bir kısmında çeşitli çevresel, sosyal ve siyasal felâketler (deprem, açlık, katliâm) yaşanmıştı ve oralara insanî yardım ulaştırma amaçlı gittim. Manevî bir hassasiyetle gitmişken, gittiğim ve yaşadıkları drama, insanî trajediye tanık olduğum her ülkeden “Seyahatname”nin bir cildini oluşturdum. Bu ülkelerin bir kısmına, o ülkelerdeki çeşitli kurum ve kuruluşlardan konferans, panel, şiir gecesi vb. etkinlikler için özel olarak davet edildiğim için gittim. Konferans vermek veya şiir okumak için gittiğim her ülkeyi ayrıca doyasıya gezerek, oradan da “Seyahatname”nin bir cildini oluşturdum. Kısacası yaptığım iş, aslında, “bir işten iki iş çıkarmak” şeklinde tanımlanabilir.

     Bu gezileri kendi imkânlarımla, kendi paramla yapmıyorum. Yani bana “Bu gezileri nasıl yapıyorsunuz?” diye soran pekçok insanın zannettiği gibi, öyle para içinde yüzen zengin bir insan değilim. Çok şükür de değilim.

     Mutluluğu parada sanan, maddiyata değer veren, zengin olmak için çırpınan insanlara hayatım boyunca hep acımışımdır. Birer zavallı olarak görmüşümdür öylelerini.

     Hayatı seviyorum. İnsanları seviyorum. Kadınları seviyorum. Çocukları seviyorum. Hayvanları seviyorum. Ağaçları seviyorum. Bitkileri, çiçekleri seviyorum. Denizleri, gölleri, nehirleri ve şelâleleri seviyorum. Doğayı, coğrafyaları seviyorum. Bundan daha büyük zenginlik mi olur?

     Sanatı seviyorum. Edebiyatı seviyorum. Felsefeyi seviyorum. Bilimi seviyorum. Bundan daha büyük mutluluk mu olur?

     Ancak bu seferki gezim, önceki tüm gezilerimden farklı oldu.

     Bu seferki gezim, okuyucularım, popüler kültürün diliyle “hayranlarım” tarafından finanse ve organize edildi.

     Bir yazar için bundan daha büyük bir onur olabilir mi?

     İsviçre’de yaşayan bazı okurlarım / sevenlerim, Şubat ayında benimle iletişime geçerek şunları söylediler: “Hocam, bizler sizin kaleme aldığınız ‘Seyahatname’ye hayranız. Bu çalışmalarınızı halkımız için çok önemli bir kültürel değer olarak görüyoruz. Eğer kabul ederseniz, en muhteşem geziyi biz size yaşatmak istiyoruz. En uzak yere biz sizi göndermek istiyoruz, en uzak ülkeleri biz gezdirmek istiyoruz size. İstiyoruz ki, ‘Seyahatname’nin en güzel cildine biz sponsor olalım, bizim sayemizde gerçekleşsin. Sizin yapacağınız tek şey, dünya haritasında kendinize bir ülke seçmek.”

     Şok oldum. Müthiş duygulandım ve hatta, duyduğum kıvançtan dolayı ağladım da.

     Bir yazar için bundan daha büyük bir onur olabilir mi? Kalemle, fikirle yahut sanatla iştigal eden bir insan için bundan daha büyük bir ödül olabilir mi?

     Dünyadaki hemen her yazarın, fikir adamının yahut sanatçının, edebiyatçının bir hayran kitlesi vardır, pekçok seveni vardır. Fakat dünyada hangi yazarın veya sanatçının hayranları ona böyle bir jest yapmışlardır?

     Bu gerçek sevgidir işte, kardeşlerim, gerçek sevgi.

     Demek ki iyi bir insanmışım. Demek ki insanlara faydalı şeyler sunmuşum, insanlar tarafından sevilmişim.

     İnanın dostlar, Latin Amerika’daki herhangi bir kuruluş veya kurum beni davet etmiş olsaydı, hatta bizzat Arjantin Cumhuriyeti ve Uruguay Doğu Cumhuriyeti devletleri beni özel olarak davet etmiş olsalardı, inanın bu kadar onur duymazdım.

     İsviçre’de yaşayan bu insanlar, fabrikalarda yahut çeşitli iş kollarında işçi olarak çalışan insanlardır ve bunlar, meğerse tam bir senedir para biriktiriyorlarmış benim için. Maaşlarından, kendi rızıklarından ayırarak biriktiriyorlar. Ve benim bundan haberim dahi yok. Haberim olmasını bırakın, bu insanları hiç tanımıyorum bile.

     Ne diyeceğimi bilmiyorum. Çok mahcup oldum. İnşallah bu güzel insanların bana gösterdikleri bu sevgiye layık biri olurum.

     Son altı ay içerisinde, insanlar tarafından gerçekten sevildiğimi, iyi bir insan olduğumu ve insanlara faydalı şeyler sunduğumu bana öğreten, bilgilendiren, beni buna inandıran, üç önemli hadise yaşamıştım:

     Birincisi; Ekim 2018’de yıllık iznimi kullanmak üzere iki haftalığına memlekete, Elazığ – Karakoçan’a geldiğimde, ordayken Türkiye’nin – hiç abartmasız – dört bir yanından aldığım mesajlar, “Hocam biz şurada yaşıyoruz, bize de buyurun, sizi misafir edelim, bundan büyük mutluluk duyarız” şeklindeki davetler… Hiç tanımadığım insanlar. Hakikaten büyük bir şok yaşamıştım ve çok mutlu olmuştum.

     İkincisi; Aralık 2018’de geçirdiğim kalp krizi nedeniyle aldığım “geçmiş olsun” mesajları… İnsanları bu kadar korkuttuğuma göre, her ne kadar “görmezden / duymazdan” geliyorlarsa da, demek ki yine de kaybetmek istemiyorlar.

     Üçüncüsü de Şubat 2019’da yaşadığım bu olay ve aldığım bu teklif.

     Nezaket icabı teklifi ilk başta reddettim, “Olmaz, bunu kabul edemem” dedim ama, benim nazlanmam birazcık “istemem yan cebime koy” minvalinde olduğu için, İsviçre’deki kardeşlerimiz de bunu hissettiler ve ısrar ettiler. Sonunda “kabul etmek zorunda” 🙂 🙂 kaldım.

     Dünya haritasını açıp birkaç yer seçtim ve onlara bildirdim. Şu yerler vardı, seçeneklerim arasında: Güney Afrika, Japonya, Yeni Zelanda, Grönland Adası, Galapagos Adaları (buraya bir gün gidip görmeden ölürsem, zaten gözüm arkada giderim), Rapa Nui Adası, Brezilya, Arjantin.

     Bu yerlerin bazılarına gitmek çok pahalıydı, İsviçre’deki kardeşlerimizin benim için biriktirdiği meblağı aşıyordu. Bazı yerlere de gitmesi meşakkatliydi, vize zor alınıyordu veya prosedürleri ağırdı. Sonuçta seçtiğim yerler arasında en uygunu Brezilya ve Arjantin görünüyordu. İkisi arasında Arjantin’i tercih ettim. Hem Arjantin olursa, orada komşu Uruguay’ı gezip görmek de mümkün olur ve böylece bir değil iki ülkeyi gezerek dönerim.

     En uygun ülkenin Arjantin olduğuna karar kıldıktan sonra, en uygun zamanın da Paskalya tatili zamanı (Nisan’ın ortası) olduğuna karar verdik. Böylece işyerindeki iznimiz de fazla yanmazdı. 10 günlük bir gezi için sadece 5 gün izin almak yeterliydi.

     Bir de bu geziyi tek başıma yaparsam fazla keyif alamayacağım için, İsviçre’de yaşayan bir “ortak tanıdığımız” da bu gezide bana eşlik edecekti. Zürih (Zürich) civarında yaşayan Muş – Vartolu Yaşar Gülen kardeşim.

     Gerçi “ortak tanıdığımız” dedim ama, aslında Yaşar kardeşimle de hiç yüzyüze tanışmış değildik. Sadece sosyal medyada tanışıyorduk, ama bu gezi vesilesiyle, O’nunla ilk kez yakından tanışacaktık. Uçağın içinde hem de. Yaşar uçakla Zürih’ten Frankfurt’a gelecek, Frankfurt’tan da beraber Buenos Aires’e uçacaktık.

     * * *

     19 – 28 Nisan 2019 tarihleri arasını kapsayan 10 günlük Arjantin ve Uruguay gezisini kaleme aldığımız bu “Seyahatname”, siz sevgili okurlarımızı Latin Amerika’nın bu iki güzel ve bir o kadar da gizemli ülkesine götürecek, sizleri Arjantin ve Uruguay’da bir tarih, kültür, dîn, coğrafya, sanat, edebiyat, ekoloji ve futbol yolculuğuna çıkaracaktır.

     “Yapılan iş” bakımından bu gezi sadece bir turistik ve kültürel gezidir. Yani öncekiler gibi, ne “gazetecilik görevi” için oraya gittim, ne de “insanî yardım” ulaştırma amaçlı. Ne de herhangi bir konferans, panel veya şiir gecesi için.

     “Yapılan gezi” bakımından ise bu gezi iki açıdan benim için çok önemli, bir “dönüm noktası” mahiyetinde:

     Birincisi; ben dünyanın Batı Yarımküresi’ne ilk kez geçiyorum. Daha önce Kuzey – Güney ekseninde dünyanın Güney Yarımküresi’ne geçtim, Kenya gezisiyle. Yani Ekvator’un diğer tarafına geçtim ve dolayısıyla Kuzey – Güney ekseninde dünyanın her iki tarafını da görmüşüm. Fakat Doğu – Batı ekseninde şimdiye kadarki tüm hayatım dünyanın Doğu yarısında geçti, Batı Yarımküre’ye hiç geçmedim. Yani Greenwich’in batısına hiç geçmemiştim. Bu geziyle birlikte ilk kez Batı Yarımküresi’ne geçeceğim ve üstelik bu kadar uzak bir şekilde bunu gerçekleştireceğim.

     İkincisi; mâlumunuz olduğu üzere, insanların öteden beri yaşadığı üç kıta (Asya, Afrika ve Avrupa) “Eski Dünya Kıtaları” olarak anılırken, insanların sonradan keşfettiği üç kıta da (Amerika, Avustralya ve Antarktika) “Yeni Dünya Kıtaları” olarak anılırlar. Benim şimdiye kadarki tüm hayatım, “Eski Dünya”da geçti. Yani Asya, Afrika ve Avrupa’da. “Yeni Dünya”ya şimdiye dek hiç ayak basmadım ve ilk kez gitmiş olacağım. Amerika, benim dünyada gördüğüm 4. kıta olacak.

     “Seyahatname”nin önceki 10 cildi gibi, o ülkeleri başka amaçlarla gezip, hazır gidip gezmişken oradan gezi yazıları çıkartmak şeklinde değil, bilakis, tam da bu yüzden ve bu amaçla, sırf “Seyahatname”nin 11. cildini kaleme alma amacıyla gerçekleştirilmiş bir gezi olduğu için ve bizzat okurlarım / sevenlerim tarafından finanse ve organize edilen bir gezi olduğu için, “Seyahatname”nin bu cildini daha büyük bir şevkle ve daha yüksek bir sorumluluk duygusuyla hareket ederek kaleme alma mecburiyetim bulunuyor.

     Bir nevi, bu sefer mecburum yazmaya. Yazarak, İsviçre’deki o güzel insanlara olan şükran borcumu ödeyeceğim.

     Gezinin bu cildine verdiğimiz “Gümüş Nehir’in Kıyısındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi” başlığının sebebi ise, tüm gezimizin Arjantin’in başkenti Buenos Aires ve Uruguay’ın başkenti Montevideo’da, bu iki başkentte geçmesi ve her iki şehrin de ismi İspanyolca’da “Gümüş Nehir” anlamına gelen Rio de la Plata kıyısında olmalarıdır. Ki bu nehir, dünyanın en geniş ırmağıdır. Ve en çok da meydanlarını gezdik, hatta meydanlarda gösterilere katılıp sloganlar attık. Gezinin bu cildinin başlığı, bu yüzden böyle.

     Fakat daha şimdiden, şunu söyleyeyim: Muhteşem bir gezi oldu.

     Latin Amerika, muhteşem bir kıta.

     Atlas Okyanusu, muhteşem bir okyanus.

     Arjantin ve Uruguay, muhteşem ülkeler.

     Buenos Aires ve Montevideo, muhteşem başkentler.

     Rio de la Plata, muhteşem bir nehir.

     Sığır bifteği, muhteşem bir yemek.

     Mate çayı, muhteşem bir içecek.

     Bakalım “Seyahatname”nin bu cildi de aynı derece muhteşem olabilecek mi?

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 11

República Argentina / Arjantin Cumhuriyeti

República Oriental del Uruguay / Uruguay Doğu Cumhuriyeti


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir