Uluslararası Barışı Kurma Çabaları, Kürtler / Kürdistan – 2

Parveke / Paylaş / Share

 

 

 

 

 

     İKİZ SÖZLEŞMELER

     Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1966’da, iki sözleşme kabul etmiştir. Bunlar, “Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ve “Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi”dir. Her iki sözleşme de  3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

birleşmiş milletler logo

     Her iki uluslararası sözleşmenin birinci maddeleri ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı’yla ilgilidir: “Tüm halkların kendi geleceklerini belirleme hakları vardır. Bu haktan ötürü siyasal statülerini özgürce saptayarak, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce gözetebilirler.” Böylece, Birleşmiş, Milletler, ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı konusunda, yukarıda da ifade edilmiş 12 Ocak 1952 tarihli ve 523 (VI) sayılı kararına dönmüş olmaktadır.

     Birleşmiş Milletler’in 21 Aralık 1952 tarihli ve 626 (VII) sayılı genel kurul kararı da, halkların kendi doğal kaynakları üzerindeki denetim hakkıyla ilgilidir.

     Türkiye, İkiz Sözleşmeler’i 11.8.2003 tarihinde onaylamıştır. “Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi”nin 27. maddesine, “Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi”nin 13. maddesinin 3. ve 4. bentlerine çekince koyarak onaylamıştır.

     KOSOVA’NIN BAĞIMSIZLIĞI: BM’NİN 1514 SAYILI KARARININ 4., 6., 7. MADDELERİNE TEKZİP

     Yugoslavya, 1980’lerin sonlarından itibaren dağılma sürecine girmiştir. 1990’larda bu süreç hızlanmıştır. Slovenya, Hırvatistan, Bosna – Hersek, Makedonya,  Karadağ, Yugoslavya’dan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurmuşlardır. Yugoslavya’dan ayrılıp kurulan bağımsız devletlerden biri de Kosova’dır.

kosova bağımsızlık

     Kosova Balkanlar’da, 1 milyon 824 bin nüfuslu bir devlettir. Kosova iki defa bağımsızlık ilan etmiştir. Birincisi Eylül 1991’dedir. Bunun gerek Yugoslavya’da, gerek Avrupa’da ciddi bir etkisi olmamıştır. Gölge devlet kurarak ve sivil itaatsizlik eylemlerini yükselterek Sırplar’a karşı mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Sırplar’ın Arnavutlar’a kaşı geliştirdikleri çok yoğun insan hakları ihlallerinden dolayı, 1999’da NATO birlikleri Kosova’da konuşlanmış, Sırbistan’ı, Belgrad’ı bombalamaya başlamıştır.

     Bu bombardıman sonucu, Sırplar’ın Kosova üzerindeki baskısı etkisiz kılınmıştır. Bunun üzerine Kosova, 2008’de tekrar bağımsızlık ilan etmiştir. Bunu ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya gibi devletler tanımıştır. Ama, ülkesinde benzer ulusal sorunlar olan İspanya, Azerbaycan, Rusya gibi bazı devletler tanımamıştır. Türkiye, Kosova’yı Müslüman ülke olmasından, Balkanlar siyasetinden, NATO’yla ilişkilerinden dolayı tanımıştır.

     Türkiye’nin Kosova, Filistin, Kıbrıs siyasetinin, evrensel ilkeler ve uluslararası ilişkiler açısından, çifte standart oluşturduğu bilinmektedir.

     Kosova bağımsızlık ilan edince, Yugoslavya (Sırbistan) Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na şikâyette bulundu. 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı BM Genel Kurul Kararı’nın 4.,6.,7 maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürdü. Bu maddelere dayanarak toprak bütünlüğünün korunmasını istiyordu. BM Genel Kurulu, Yugoslavya’nın başvurusu üzerine, Uluslararası Lahey Adalet Divanı’ndan görüş istedi. Lahey Adalet Divanı, 2010’da aldığı bir kararla, 4’e karşı 10 oyla Kosova’nın bağımsızlığını kabul etti. Çetin Çeko’nun Kosova ve Kürdistan” yazısı, bu bakımdan önemlidir. Kosova – Kürdistan karşılaştırmaları zihin açıcıdır, aydınlatıcıdır. (Kurdistan Post, 21 Ocak 2013)

     KÜRDİSTAN SÖMÜRGE BİLE DEĞİLDİR

     Yukarıda Kürdistan sömürge olarak değerlendirilmişti. Aslında Kürdistan sömürge bile değildir. Sömürge bir statüdür. Kürdistan’ın bir statüsü yoktur. “Alt – sömürge” kavramı Kürdistan’ı daha iyi tanımlayabilir.

kürdistan sömürge

     Kürdistan’ı klasik sömürgelerden ayıran çok önemli iki fark vardır. Bu farklardan biri sınırlar konusunda ortaya çıkar. Sömürgeler, sömürge ülkeler, sınırları önceden belirlenmiş ülkelerdir. “Kenya, Tanzayna, Zambia, Zimbabwe vs. Büyük Britanya’nın sömürgeleridir” denildiği zaman şu anlaşılır: “Kenya, Tanzanya, Zambia, Zimbabwe gibi ülkeler vardır, bunlar, sınırları önceden belirlenmiş ülkelerdir. Buraları Büyük Britanya, kendi çıkarları doğrultusunda yönetmektedir.”

     Bu sınırlar nasıl oluşmuştur? Buna da bakmak gerekir. Belçika, Hollanda, İspanya, Portekiz, Fransa, Büyük Britanya, 16. yüzyılın sonlarından itibaren Afrika’da geniş topraklar elde etmeye, bu toprakları sömürgeleştirmeye başlamışlardır. 19. yüzyıl sonlarında bu devletlere Almanya ve İtalya da katılmıştır. Bu devletler arasında 1885’te bir toplantı yapıldı. 1884’te başlayan toplantılar 1885’te sonuçlandı. Afrika’da sömürgeler bu şekilde paylaşılmış oldu. Buna “Berlin Senedi” deniyor. 1960’lardan sonra Afrika’daki sömürgeler bu sınırlarla bağımsız oldular. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Afrika’da sadece iki bağımsız devlet vardır: Liberya ve Habeşistan. Bugün 57 bağımsız devlet var.

     Bu sınırlarda değişiklik 1993’te Eritre’nin Habeşistan’dan (Etiyopya) ayrılıp kendi bağımsız devletini kurmasıyla oldu. İkinci değişiklik de 2011’de Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılmasıyla oldu.

     Kürdistan’da ise sınırlar vs. yoktur. Kürtler, Kürdistan bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış, her parçası da bir egemen güç tarafından ilhak edilmiş. Kürt adı, Kürdistan adı vs. yok.

     Sömürge bir statüdür. Alt düzeyde de olsa bir statüdür. “Büyük Britanya’nın sömürgesi Uganda”; “Fransa’nın sömürgesi Gana”; “Portekiz’in sömürgesi Angola” vs. denir. Kürdistan’da böyle bir durum yoktur.

     Kürdistan’ı klasik sömürgelerden ayıran ikinci özellik şudur: Emperyal sömürgeci güçler, sömürgelerinde sonsuza kadar kalacak değillerdir. Emperyal güçler sömürgelerini ekonomik bakımdan güçlendirdiği, onlara yol – yordam öğrettiği, onları kendi kendilerini yönetebilir bir hale getirdiği zaman onlara bağımsızlık verecektir. Kürdistan’da ise böyle bir durum yoktur. Kürtler, Kürdistan sonsuza kadar Kürtler’i, Kürdistan’ı bölen, parçalayan, paylaşan devletlerin egemenliğinde, yönetiminde kalacaktır.

     1920’lerde Kürdistan’ı paylaşan devletler, Türkiye, İran, Büyük Britanya ve Fransa’dır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Büyük Britanya Irak mandasına (sömürgesine) bağımsızlık verirken Güney Kürdistan’ı da Irak’a devretmiştir. Fransa da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye’ye bağımsızlık verirken, Kurdistan a Rojava’yı Suriye’ye devretmiştir. Bu sanki özel hukuktaki miras hakkının devredilmesi gibidir.

     Afrika’da dört yerde silahlı mücadele ile bağımsızlık kazanılmıştır. 1954 – 61 Cezayir, 1970’lerin ortalarında Portekiz sömürgeleri Gine Bissao, Angola, Mozambik, iki yıl kadar süren savaşlar sonrasında bağımsızlık kazanmışlardır. 1990’larda Eritre, 2010’larda Güney Sudan silahlı mücadeleler sonunda bağımsızlık kazanmışlardır.

     Kürdistan’da ise bir sınırın çizilmemiş olması, dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

mustafa barzani saddam hüseyin otonomi antlaşması

     Güney Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mella Mustafa Barzanî ile Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı (Başbakan) Saddam Hüseyin arasında 11 Mart 1970’te bir anlaşma yapılmıştı. Bu Kürdistan’a özerklik getiren bir anlaşmaydı. Bu anlaşmanın önemli bir maddesi de Kerkük’le ilgiliydi. Kerkük, üç yıl içinde yapılacak bir nüfus sayımı sonunda Kürdistan’a veya Bağdat’taki merkezî yönetime bağlanacaktı. Sayım sonunda Kerkük’te Kürt nüfus fazla çıkarsa Kürdistan’a, Arap nüfus fazla çıkarsa Bağdat’a bağlanacaktı. Bu sayım yapılmadı, savaş tekrar başladı. Bu sayımın yapılmamasının nedeni, çok büyük bir olasılıkla Kürt nüfusun fazla çıkacağıydı. Irak, bu şekilde bir resmî bilgiye sahip olmamak için bu sayımı yapmadı. Bu sayım sonunda Güney Kürdistan’ın sınırları çizilmiş olacaktı. Bu gerçekleşemedi. Bunun gerçekleşmemesinde, Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin, ABD’nin ve Sovyetler Birliği’nin Saddam Hüseyin’e destekleri de etkili oldu.

     2005 tarihli Irak Anayasası’yla, Hewlêr, Süleymaniye ve Duhok’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi kuruldu. Ama Kürdistan’dan koparılan alanlar da vardı.  Kerkük, Hanekin, Şengal vs. Kürdistan’dan koparılmış alanlardı. Anayasa’nın 140. maddesi yine bu alanlarda sayım yapılmasını, sorunun bu şekilde çözülmesini istiyordu. Ama 140. maddenin gerekleri yaşama geçmedi. Bağdat’taki hükûmet bunu uygulamamak için her türlü önlemi almıştı. Bu ancak IŞİD’in 2014 Haziranı’nda Musul’u ve Kürdistan’dan koparılmış bazı alanları ele geçirmesiyle fiilî olarak çözüldü.

     IŞİD’in Musul’u ele geçirmesiyle Irak ordusu Musul’dan çekildi, Kerkük’ten de çekildi. Irak ordusunun Kerkük’ten çekilmesiyle pêşmerge, boşalan alanları kısa zamanda denetim altına aldı. Pêşmerge, Kürdistan’dan koparılan alanları da kısa zaman içerisinde denetim altına aldı. Bugün Güney Kürdistan toprakları % 97 – 98 oranında pêşmergenin denetimi altındadır. Sınır fiili olarak böyle çizildi.

     ANTİ – KÜRT DÜNYA NİZAMI

     1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde, Yakındoğu’da, Ortadoğu’da, dünyada anti – Kürt bir nizam kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler döneminde de bu anti – Kürt nizam sürdürüldü.

     Her iki uluslararası kurum da uluslararası barışı kurma amacıyla kurulmuştu. Ama Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması uluslararası barışı kurma anlayışına ters bir durumdu.

     1920’lerde dünya nizamını belirleyen güçler, Büyük Britanya, Fransa gibi emperyal güçlerdi. Dünyada anti – Kürt nizamı belirleyen güçler de bunlardı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraysa bu devletlere ABD, Sovyetler Birliği, Çin, Almanya gibi devletler de katıldı.

     Küçük devletlerin de anti – Kürt nizamın gereklerine göre hareket ettikleri açık bir gerçektir. Cezayir’in, Kenya’nın gündeme getirilmesi bu çerçevede gereklidir kanısındayım.

     6 MART 1975 CEZAYİR ANLAŞMASI

     Güney Kürdistan’da Kürtler’le Irak devleti arasında savaş sürüyordu. 11 Mart 1970’te Mella Mustafa Barzanî ile Saddam Hüseyin arasında “özerklik anlaşması” yapılmış fakat Saddam Hüseyin anlaşmanın Kerkük’le ilgili maddelerinin gereklerini yerine getirmemişti. Öbür maddeler de sağlıklı bir şekilde yaşama geçmiyordu.

     Kürtler’e kısıtlı yardımlar İran üzerinden geliyordu. Bu daha çok ABD’nin yardımlarıydı. Kürtler’e yardımın ulaştırılabileceği başka bir kapı yoktu. Kürtler’in, Kürdistan’ın etrafının, Kürtler’e hasım güçlerle çevrili olduğu açıktır. Bu konuda örneğin Filistin’in konumuyla Kürdistan’ın konumu çok farklıdır.

     Savaş sürerken 6 Mart 1975’te Cezayir’de İran – Irak arasında bir anlaşma yapıldı. Anlaşmaya Saddam Hüseyin ve Şâh Rıza Pehlevî imza koydu. Bu anlaşmayla Irak Şatt- ül Arap’ta İran’a bazı imtiyazlar veriyordu. İran da bunun karşılığında Kürtler’e yapılan yardımlar konusunda İran yolunu kapatıyordu. Bu anlaşmanın Kürtler’e büyük bir darbe vurduğu, Güney Kürdistan’da bir bozgun yarattığı açıktır.

     Bu anlaşmanın, Türkiye’nin de gözlemciliğinde Cezayir’de yapılmış olması, dikkate değer bir durumdur. O sırada Cezayir devlet başkanı Huari Bumedien (1932 – 78)’di.

ahmed bin bella

     Cezayir Fransa’ya karşı 1954 – 61 arasında ulusal kurtuluş mücadelesi yapmıştı. Cezayir bu mücadele sonucunda kurulan bir devletti.

     Kürtler de ulusal kurtuluş mücadelesi yapıyorlardı. Kürtler’in ulusal kurtuluş mücadelesi çok daha zor koşullarda sürüyordu. Kürtler etrafı hep hasım güçlerle çevrili bir alanda mücadele yürütüyorlardı. Kürtler’in bu mücadelesini Cezayir’in daha iyi anlaması beklenirdi.

     Huari Bumedien, Ahmed bin Bella (1916 – 2012),Cezayir ulusal kurtuluş hareketinin liderleriydi. Ama Cezayir, Kürtler’i, Kürdistan’ı baskı altında tutan iki devleti barıştırıp, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin boğulmasını sağladı. Bu anlaşmanın yapılması sürecinde, Türkiye’nin gözlemciliğini de dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. Halbuki Cezayir “Biz bu kirli işte yokuz. Kürtler’in de güneşin altında bir yeri olmalıdır” diyebilirdi. Bu sözü, Arap liderlerden sadece Libya lideri Muammer Qaddafî (1942 – 2011) söyledi.

     15 ŞUBAT1999, ABDULLAH ÖCALAN’IN KENYA’DA TÜRK İSTİHBARATINA TESLİM EDİLMESİ

abdullah öcalan kenya

     Ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten bir halk, bir ülke de Kenya idi. Kenya, Jomo Kenyatta (1889 – 1978) liderliğinde Büyük Britanya’ya karşı mücadele yürütmüş, bağımsızlık kazanmıştı.

     Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999’da Kenya’da, Yunan Büyükelçiliği’nde ABD’nin de yardımıyla yakalanıp Türk istihbaratına teslim edildi. Kürtler de ulusal kurtuluş mücadelesi yapıyorlardı. Kenya’nın da, Yunanistan’ın da Kürtler’i anlaması, böyle kirli bir işe meydan vermemesi beklenirdi. Ama böyle olmadı.

     1960’larda, 70’lerde Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadeleleri mazlum halklar tarafından dikkatle izlenirdi. Jomo Kenyatta adı, Julius Nyerere (1922 – 99) Tanzanya, Amilcar Cabral (1924 – 73) Gine Bissau, Agustino Neto (1922 – 79) Angola, Samora Machel (1933 – 86) Mozambik, Kwame Nkrumah (1909 – 72) Gana, Leopold Senghor (1906 – 2001) Senegal, Patrice Lumumba (1925 – 61) Zaire, Nelson Mandela (1918 – 2013) Güney Afrika… gibi ulusal kurtuluşçu liderlerle birlikte anılırdı.

     13 TEMMUZ 1989 VİYANA, QASIMLO’NUN KATLEDİLMESİ

     İran Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Abdurrahman Qasımlo (1930 – 89) ve iki arkadaşı 13 Temmuz 1989’da Viyana’da bir evde katledildiler. Katliamı İranlı Pasdaran gerçekleştirdi. İran Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Qasımlo İran hükûmetiyle Kürt, Kürdistan konusunda görüşmeler yapıyordu. İran hükûmeti bu görüşmelerin gizli yapılmasını, basına yansımamasını istiyordu. Qasımlo da bu görüşmeleri partisine bile duyurmadan gizlice yürütüyordu. Partiden birkaç kişi bu görüşmelerden haberdardı.

abdurrahman qasımlo viyana

     13 Temmuz’da Viyana’da bir evde yine görüşmeler yapılacaktı. İran’dan diplomat kılığında gönderilen pasdarlar görüşme için masaya oturur oturmaz Qasımlo’yu ve iki arkadaşını katlettiler. Katliamı gerçekleştirenler çok kısa zamanda evi, Viyana’yı, Avusturya’yı terk ederek İran’a vardılar. Viyana polisi, Viyana savcılığı bu katliamla ilgili bir soruşturma başlatmadı.

     Qasımlo’nun eşi Helena Krulich, bu katliamla ilgili olarak Avusturya hükûmetinin ceza dâvâsı açması için çok çaba harcadı. Alman, Fransız, İtalyan, ABD, İngiliz devlet ve hükûmet yöneticileriyle görüşerek, Avusturya’nın bu katliamla ilgili dava açması için çok çaba sarfetti fakat böyle bir dâvâ açılmadı. Dâvâ açılmamasının esas nedeni Avusturya’nın İran ile ticarî ve diplomatik ilişkilerinin bozulacağı endişesiydi. Avusturya şöyle diyordu: “Dâvâ açarsak İran’la ticarî ilişkilerimiz bozulur, diplomatik ilişkilerimiz zedelenir, İran’ı gücendirmiş oluruz.”

     Ama Avusturya Kürtler’in güceneceğini hiç dikkate almıyordu. Kürtler’in Birleşmiş Milletler, İslam Konferansı gibi uluslararası kuruluşlarda zaten bir temsilcisi vs. yoktu. Avusturya’ya soru soracak kişileri, kurumları yoktu.

     Bu, Kürtler’in, Kürdistan’ın bölünmesinin, parçalanmasının, paylaşılmasının Kürtler’i dostsuz bıraktığının, hasımlarını ise güçlendirdiğinin bir göstergesidir.

     KÜRT / KÜRDİSTAN ARAŞTIRMALARI

ağrı kürt direnişi

     Türkiye’de 1990’ların sonları, 2000’lerin başlarına kadar Kürt / Kürdistan konusunda sağlıklı araştırmalar, incelemeler yapılamıyordu. Kürtler’den, Kürdistan’dan söz edenler çok ağır idarî ve cezaî yaptırımlarla karşı karşıya kalıyorlardı. Dış ülkelerde de Kürtler’le, Kürdistan’la ilgili haberler sağlıklı bir şekilde verilemiyordu. Kürtler’le, Kürdistan’la ilgili incelemelerde, romanların basımında, dağıtımında sorunlar oluyordu. Bunun nedeni de “Türkiye gücenmesin, İran, Irak, Suriye gücenmesin”di.

     Sovyetler Biriliği’nde Ali Abdurrahman Muradov, 1942 yılında “Şer li Çiya” isimli bir roman hazırlamıştı. Bu romanda Kürtler’in Ağrı direnişindeki yiğitlikleri dile getiriliyordu. Ama Sovyetler Birliği, Türkiye gücenmesin diye bu romanın basımına izin vermedi. Bu roman 1989’dan sonra, Sovyetler Birliği tasfiye edildikten sonra yayımlanabildi [1]. Bu durum, ulusların kendi geleceklerini tayin ilkesinin Kürtler, Kürdistan söz konusu olduğu zaman içeriğinden nasıl boşaltıldığını, bu temel ilkenin amacından nasıl uzaklaştırılıp çarpıtıldığını açıkça gösteriyor.

     Burada Ağrı direnişine katılan, baskı, takip sonucu Sovyetler Birliği’ne sığınan Ermeni Ardeşir Muradyan’ın ve üç Kürd’ün başına neler geldiğinin incelenmesi de önemlidir. Sovyetler Birliği’nde 1929’da Kızıl Kürdistan’ın tasfiyesiyle Ağrı direnişinin bastırılmasının aynı tarihlere rastladığına dikkat edilmesi de önemlidir.

     YAKINDOĞU’DA, ORTADOĞU’DA KÜRDİSTAN’IN KONUMU

     Ortadoğu’nun önemli bir sorunu da Filistin sorunudur. Fakat Filistinli Araplar’ın Ortadoğu’daki konumlarıyla Kürtler’in, Kürdistan’ın konumu arasında büyük bir fark vardır.

     Filistin’in Ortadoğu’da tek düşmanı vardır, o da İsrail’dir. Filistin’in etrafındaki bütün Arap devletleri, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Suudî Arabistan ve geriye kalan 17 Arap devleti de Filistin’e dost devletlerdir. Bunun dışında, bütün Müslüman devletler, Filistin’e şu veya bu şekilde dosttur. Kendilerini maddî ve manevî olarak Filistin’e yardım etmekle görevli sayarlar. Filistin’le dayanışma içindedirler.

filistin direnişi

     22 üyeden oluşan Arap Birliği, 57 üyeden oluşan İslam Konferansı, Filistin’e dost örgütlerdir. Filistin, İslam Konferansı’nda ve Arap Birliği’nde gözlemci üyedir.

     Kürtler’in / Kürdistan’ın durumu böyle değildir. Kürdistan’ın etrafı Kürdistan’a, Kürtler’e hasım güçlerce çevrilmiştir. Kürtler, adetâ bir cehennem içinde ulusal kurtuluş mücadelesi yapmaktadırlar.

     Kürtler’in / Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması, Kürtler’i dostsuz bırakmış, düşmanlarının sayısını arttırmıştır. Herhangi bir devletin veya uluslararası bir örgütün, Kürtler’i desteklemesi, insanî açıdan bile desteklemesi mümkün değildir. Türkiye, İran, Irak, Suriye, zaten Kürtler’i, Kürdistan’ı müştereken kendi devlet çıkarları doğrultusunda yöneten devletlerdir. ABD, Sovyetler Birliği / Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Mısır, Cezayir gibi devletler, Türkiye gücenmesin, İran gücenmesin, Irak gücenmesin, Suriye gücenmesin… diye, Kürtler’e, Kürdistan’a hep uzak kalmışladır. Bunlar, Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da, Kürtler’in, Kürdistan’ın konumlarının çok farklı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

     “KARDEŞLİK”:  BANGLADEŞ  BAĞIMSIZ DEVLET OLMAYI NASIL BAŞARDI?

     Yukarıda Halepçe’deki Kürt soykırımında İslam Konferansı’nın nasıl duyarsız bir tutum sergilediğine dikkat çekilmiştir. Bu çerçevede, Müslüman Bengal halkının Müslüman Pakistan yönetiminden haklarını ve özgürlüklerini nasıl aldığı irdelenmesi gereken bir konudur.

     Hindistan 1947’de bağımsızlık kazandı. Birleşik Krallık’ın (Büyük Britanya) Hindistan’dan çekilmesiyle Güney Asya’da iki devlet ortaya çıktı: Hindistan, Pakistan. Büyük Britanya’nın Hindistan’dan çekilmesi sürecinde Müslüman liderler, örneğin Muhammed İkbal (1873 – 1938), M. Ali Cinnah (1876 – 1948), Hint kurtuluş hareketi yöneticilerine Hintliler’le birlikte yaşayamayacaklarını, Müslüman halkın dilinin ve kültürünün çok farklı olduğunu vurguladılar. Mahatma Gandhi (1869 – 1948) ve Jawaharlal Nehru (1889 – 1964) ile tartışmalar yaptılar.

bangladesh independence 2

     Sonunda Hindistan’la birlikte Pakistan da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. O zaman Pakistan iki parçalıydı. Bugünkü Pakistan’a “Batı Pakistan” deniyordu. “Doğu Pakistan” Bengal halkının yaşadığı bir ülkeydi. Batı Pakistan’la Doğu Pakistan arasında 2001 km mesafe vardı. Bengal ülkesi de iki parçalıydı. Doğu Bengal’e “Doğu Pakistan” deniyordu. Burada Müslüman Bengaller yaşıyordu. Batı Bengal ise Hindistan’ın bir eyaletiydi. Burada Hindu Bengaller yaşıyordu. Her iki Bengal’de de resmî dil Bengalce’dir. Bugün de Batı Bengal, Hindistan’ın büyük eyaletlerinden biri. Başkenti Kalküta olan eyalet… Ganj Nehri’nin Hind Okyanusu’na döküldüğü alan. Hindistan’da federal bir yönetim var.

     Pakistan ayrı bir devlet olarak kurulur kurulmaz Müslüman Bengal halkı Pakistan yönetiminden haklarını, özgürlüklerini istemeye başladı. O dönemde Müslüman Pakistan yönetimi Bengal halkının taleplerinin “İslam kardeşliği” anlayışına aykırı olduğunu vurguluyordu.  “Biz kardeşiz, İslam kardeşiyiz” diyordu. “İslam’da kavmiyet gütmek haramdır” diyordu. Bengal halkı da “Asıl sizin bize karşı yürüttüğünüz politika İslam’a aykırıdır. Haklarımızı, özgürlüklerimizi gaspediyorsunuz. Bengal dilini yasaklıyorsunuz. Çocuklarımızı Urdu diline asimile etmeye çalıyorsunuz. İslam’a aykırı olan temel durum budur” diyordu. Bengal halkı, Pakistan yöneticilerine, “Biz kardeş değiliz, siz bize düşmanlık yapıyorsunuz…” diyordu.

     Pakistan’da 1950’ler, 1960’lar, Eyyûb Xan (1891 – 1967) dönemi, Yahya Xan (1917 – 80) dönemi böyle geçti. Müslüman Bengal halkı Müslüman Pakistan yönetiminin Bengal’e uyguladığı politikaları “Esas İslam’a aykırı olan budur” diye eleştirdi, kabul etmedi.

     1970’lerde Bengal halkının mücadelesinde bir yükselme oldu. Bengal vatanı konusunda çok yoğun ve yaygın bir bilinç gelişti. 1971 baharında seçim yapıldı. Mucibur Rahman (1920 – 75) liderliğindeki Müslüman Avamî Birliği Partisi seçimlerde büyük başarı kazandı. Bengal halkı kendi kendini yönetim ve kendi geleceğini tayin anlayışı çerçevesinde kendi milletvekillerini seçmişti ama Yahya Xan yönetimi bu seçimleri kabul etmedi. Bengal parlamentosunun toplanmasına engel oldu. Bengal parlamentosu toplanamadan dağıldı. Bunun üzerine Pakistan yönetimine karşı silahlı mücadele başladı. Ama bu süre zarfında Pakistan yönetimi Bengal’de devlet terörünü yaygınlaştırdı ve tırmandırdı. 300 binden fazla kayıp var. Pakistan ordusu Bengal’de katliamlar yaptı.

     Mücadelede Bengal halkının şöyle bir avantajı vardı: Hindistan sürece müdahale etti. Hint ordusu Bengal topraklarına girdi. Pakistan birliklerini esir aldı. 1971 sonunda bağımsızlık bu yolla elde edildi. Bangladeş, Hindistan, ABD, Sovyetler Birliği, Büyük Britanya gibi devletler tarafından tanındı. Bağımsızlık elde edildikten sonra Hint ordusu Bangladeş’ten çekildi. O dönemde Hindistan başbakanı İndra Gandhi (1917 – 84) idi.

sediyani mazlumder

     Şöyle bir değerlendirme yapılabilir: “İslam kardeşliği” anlayışı Kürtler’i çok kandırıyor. Kürtler de bu slogana çok kanıyor ama Müslüman Bengal halkı bu slogana kanmamış. Haklarını, özgürlüklerini kazanmak için yoğun bir çaba içine girmiş. İbrahim Sediyani’nin Kürtler’i Kandıran ama Bengaller’i Kandıramayan İslam Kardeşliği” yazısı bu bakımdan değerlidir. Kadir Amaç’ın da bu görüşü dile getiren yazıları vardır.

     Bengal halkının mücadelesinin Türkiye Cumhuriyeti tarafından nasıl algılandığına da bakmak gerekir. Türkiye bu mücadele sırasında her zaman Pakistan devleti tarafında yer almıştır. Müslüman Bengal halkına hiçbir zaman destek vermedi. Bengal halkının haklı mücadelesini yürütenler “eşkıyalar, sergerdeler, haydutlar” olarak değerlendiriliyordu. Türk devleti Bangladeş’i, Pakistan Bangladeş’i tanıdıktan sonra tanıdı. 1975’te İslam Konferansı toplantısında…

     Türk siyasal düşüncesinde bir görüş var: “Türkiye, Türk halkı bütün mazlum uluslara, ulusal kurtuluşları yönünde önderlik etmiştir. Onlara, ulusal kurtuluşları yolunda ilham vermiştir.” Türkiye’nin Bengal halkının mücadelesine karşı tutumu dikkate alındığında bu görüş hemen çürüyor. 1954 – 62 Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesi sürecinde de Türkiye her zaman Fransa’nın yanında yer almıştır. Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesine hiçbir zaman destek vermemiştir.

     Bugün Barış ve Demokrasi Partisi, PKK, Bask, İRA sürecinin, Güney Afrika’daki sürecin nasıl geliştiğini inceliyor. Kendisine bir yol bulmaya çalışıyor. Bu incelemeler değerli olabilir. Bunlar Kürt mücadelesine ışık tutabilir ama Kürt mücadelesine ışık tutabilecek esas eylem, esas örnek Pakistan – Bengal örneğidir.

     – – – 

    [1] bkz: Ahmet Önal, Kürdistan Ulusal kurtuluş Mücadelesinde Ağrı Dönemi (1926 – 31), www.alayekiti.com, 25. 12. 2015

     KURDİSTAN POST

     3 ŞUBAT 2016

kürdistan güzellik

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir