Yeni Şafak’ta Hayrettin Karaman’ın verdiği “kundakçı” fetvâsına Müslüman Kürt aydınlarının tepkisi sürüyor…
Yeni Şafak’ta Hayrettin Karaman’ın federasyon ile ilgili verdiği “kundakçı” fetvâsı tartışılmaya devam ediyor. Yazar Yavuz Delal ve Sosyolog Müfid Yüksel, daha önce kendi köşelerinde verdikleri tepkiyi bugün de Beroj sitesi üzerinden sürdürdüler.
Kürdistan ulemâsından Molla Süleyman Kurşun ve BDP Milletvekilli Altan Tan’ın verdikleri tepkilerden sonra yeni tepkilerle birlikte ulemâdan Muhammed Sıddık Şeyhanzâde ve yurtdışında yaşayan gazeteci – yazar İbrahim Sediyani’den de tepki geldi. İşte Hayrettin Karaman’ın fetvasına gelen yeni tepkiler…
* * *
► Muhammed Sıddık Şeyhanzâde
“Bunlar Kemalist sistemin fetvâlarıdır”
Şimdi Sedd’uz- Zeraî mes’elesini getirip bir hikâye şeklinde fetvâ vermek, İslam’a ve Kürt milletine yapılan ihanetin en büyük belgesidir.
Gerçek bir İslam âliminin söyleyeceği söz değildir bunlar. Ben Hayrettin Karaman’ın ümmetçi olduğunu biliyordum. Ama şimdi görüyoruz ki İslamî kuralların dışında ve zorlamayla bir fetvâ anlayışı oluşmuş kendisinde. Hayrettin Karaman, laik düzene ve Kemalist anlayışa yol verecek şekilde İslamî olmaktan çıkmış bir fetvâ vermiştir.
İşte rejim tarafından beslenen, rejim tarafından okşanan ve rejim tarafından kirlenen insanların bu gibi menfî, gayr-ı İslami kuralları işlemekle, İslam’a en büyük ihanet içerisinde olduğunu görmekteyiz. Bu tür görüşler menfîdir, İslamî değildir. İslam hukukunu rencide etmektedir. Gerçekten İslamî kuralları çarpıtmaktadır. Bunları tasvip etmek ne vicdanen, ne rûhen, ne fikren, ne aklen, ne mantıken mümkündür ve hiçbir kurala bunu işlemek mümkün değildir.
Bunu konuşan bir ilahiyatçı ise, bu daha da büyük bir faciâdır. Konuşan kişi hem İslam hukukunu biliyor hem de İslam hukukunu çarpıtarak bu bilgileri veriyorsa, bundan daha büyük faciâ olamaz. Geldiğimiz noktanın ne kadar dehşetli olduğunu görmekteyiz. Bu korkunç manzara karşısında biz Müslümanlar olarak bunların gerçekdışı olduğunu ilan etmeliyiz. Bunları dile getirmek biz Müslümanlar’a vaciptir, farzdır.
Şimdi hem Ümmet’ten bahsediyorsun, hem Kemalist laik anlayıştan konuşuyorsun hem de bu düzenin devamını sağlamaya çalışıyorsun, bunu anlamak mümkün değildir. Bu tamamen çarpık bir anlayışı meydana getirmiştir. İslam’a bu kadar yanlış anlamlar yüklemeyi vicdanlı birinin yapması mümkün değildir. Bunlar gerçekten ulusçuluk, millîyetçilik, ırkçılık anlayışına sahip insanların ifadeleridir.
Bu tür fetvâlar yeni bir tarz değil. Bu tür fetvâlar, Kemalist rejimin kurulduğu tarihten bugüne kadar yapılan ihanetlerin, yapılan katliâmların ve cinayetlerin bedellerini ödemektedir. Koçgirî Hadisesi olsun, Şeyh Said Kıyamı olsun, Dersim Faciâsı olsun, bunlara birer örnektirler
Sonuç olarak şunları söylemek istiyorum: Şimdi bugün bu fetvâyı Hayrettin Karaman da verebilir başkası da verebilir; yanlıştır, hatadır, İslam’a uygun değildir. Mucip bir fetvâdır, laik bir sistem ve Kemalist düzen için verilen bir fetvâdır. Ve bunlar Allah ve Resûlullah’ın lânetine uğrayacaklardır.
► Yavuz Delal
“Fetvâ bâtıldır ve gerisi teferruattır”
Tartışmalar uçuşmakta. Bu güzel; ve fakat İslamî camiâda bu tartışmalar en az 25 – 30 yıl geç yapıldığından, çoktan aşmamız icap eden metodik yalpalanmalar tartışmayı boğmaktadır. Bu da, belki, köprü neslinin makûs kaderidir.
Bunlardan biri bunun bir fetvâ olup olmadığı tartışmasıdır. Eğer fetvâ kavramını değil de, fetvânın kendisini mutlak alırsanız, metodik yalpalanmadan çıkmakta zorlanırsınız veya çıkamazsınız. Oysa fetvâ kavramından tam bağımsız olmasa da, bir “fetvâ tarihselliğinin” varlığından haberdar isek, her fetvânın mutlak sahih olması lazım geldiği sonucuna ulaşmayız. Bunun üzerine de bu fetvâ mı, değil mi tartışması yapmayız. Fetvânın tarihselliğini dikkate alırsak, yapılacak tartışmayı fetvânın sahih veya bâtıl olduğu üzerine kurarız. Teknik anlamda bir fetvânın bâtıl olması sözkonusu edilebileceği gibi, içerik ve kast anlamında da bir fetvânın bâtıl olması sözkonusu edilebilir.
Fetvâ teknik anlamda bâtıl mıdır? Bu uzmanın belirleyeceği bir konudur. Ama fetvâya konu olan olguyu müftünün özümseyememiş olması ve kastın zalimden yana olması açıktır. Ve pek tabiî ki fetvâ bâtıldır. Bâtıl fetvâ, müftüyü “sika” özelliğinden çıkarır, yani güvenilmez kılar. Artık onun hiçbir fetvâsı dikkate alınmaz; ağzıyla kuş bile tutsa!
Metodik yalpalanmalardan bir diğeri, fetvânın siyasî olduğu ve dolayısıyla dînî bir işlemin siyasî bir konuya alet edilip edilmemesi tartışmasıdır. Buradaki yalpalanma, dîn ve siyaset ayrımı üzerine mes’elenin irdelenmesidir. Herhangi bir fetvânın dînî veya siyasî olması gibi İslam literatüründe hem teknik açıdan hem de içerik ve kast açısından bir belirleme bulunmaz. Çünkü fetvâ salt yaşamla ilgilidir; siyaset veya dîn yaşamdan ayrı birşey ise o zaman başka! Ama eğer dîn, siyaset, ekonomi, san’at, kültür, bilim vesaire gibi araştırma veya anlama ayrımları yaşamın bütünü içerisinde ve içiçe ise, o zaman bir fetvâyı dînî veya siyasî diye kategorize edemeyiz. Hatta fetvâ, asıl canlılığını ve gerekliliğini toplumların yaşamsal konularına dönük yüzüyle gösterir.
“Fetvâ mı, değil mi?” tartışması için dediğimiz şeyi, bu kez; “fetvâ dînî mi, siyasî mi?” tartışması için de demeliyiz ve tartışmada, yöntemin, fetvânın sahih mi bâtıl mı olduğu üzerine kurulması gerektiğini söylemeliyiz.
Bu fetva bâtıldır. Ve müftü sika değildir. Yani Kürtler’in egemenlik hakkının aleyhine ve tahakkümcü gücün lehine verildiği için fetvâ bâtıl ve fetvâyı veren müftü Hayrettin Karaman da güvenilir değildir.
Bundan sonra:
Fetvâsının bâtıl olduğunu kabul eder ve toplumların yaşamlarını birebir etkileyen bir konuda bâtıl bir fetvâ vererek yol açtığı özellikle manevî zararlar yüzünden halktan özür diler, Rabb’ine tevbe eder ve kendi köşesine çekilir ise, biz de bu saatten sonra Allah’ın O’na merhamet etmesini ve O’nu bağışlamasını dileriz!
Gerisi teferruattır.
► Müfid Yüksel
“Dînî kaynak olarak Kürt ulemâsından besleniyorsun!”
Hayrettin Karaman’ın 19 Nisan 2012 tarihli yazısındaki “misafir – kundakçı” benzetmesi biz Kürtler açısından asla kabul edilemez bir durum. Hele ki, buna kendisi de Kürt olan Abdulkerim Zeydan’ın aslında Kürtler’i hedef almayan fetvâsının alet edilmesi daha da vahim.
Oysa ki, Hayrettin Karaman’ın yetişmesinde önemli rolü olan kendi şeyhi Kastamonulu Hattatzâde Muhammed İhsan Oğuz, Çapakçurlu (Bingöl) Seyyîd Ahmed El- Kurdî’nin halifesi, Seyyîd Ahmed El- Kurdî de Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Septî’nin halifesi, Şeyh Ali Septî de Mewlânâ Xalid eş- Şehrezorî el- Bağdadî Hazretleri’nin kardeşi Şeyh Mahmud Sahib’in halifesi.
Elimizde M. İhsan Oğuz’un 1342 / 1926’da İstanbul’da Arabî harflerle basılmış “İki Gavs-ı Enâm: Şeyh Ali es- Sebtî ve Seyyîd Ahmed el- Kurdî” adlı eseri var.
Burada sıraladığım şeyhlerin tümü Seyyîd Ahmed el- Kurdi’den başlayarak yukarı doğru, Mewlânâ Xalid Hazretleri dahil Kürt.
Dînî kaynak olarak Kürt ulemâ ve meşâyihinden besleneceksiniz, sonra da “misafir – kundakçı” benzetmesi yapacaksınız.
Asla kabul edilemez bir durum!
► İbrahim Sediyani
“Hayrettin Karaman’ın, Kürdistan’ın bölünmesine karşı çıkması gerekir”
İslam coğrafyasının parçalanıp bölünmesini istemek, hiçbir Müslüman’ın tasvip edemeyeceği bir şeydir. Hele ki Kürtler’in bunu istemesi ve talep etmesi, eşyanın tabiâtına aykırı olur; zirâ bu bölünmüşlükten en fazla muzdarip olan Müslüman halk, Kürtler’in kendisidir.
Nedeni gayet basit: Kürtler’in ülkesi 5 parçaya bölünmüştür. Arada dikenliteller örülmüş, akraba akrabadan kopartılmıştır. Kürt halkı bugün beş ayrı parçaya dağıtılmış bir durumdadır. Bunu yapanlar kim?
Kürdistan’ın ilk kez iki parçaya bölünmesi, 1639 Kasr-ı Şirin Anatlaşması ile oluyor. Bugünkü İran – Türkiye sınırının çizildiği antlaşma. 17. yy’da tarihte ilk kez iki parçaya bölünen Kürdistan, 20. yy’da ise Batılı emperyalist güçler, yani Beyaz Adam eliyle beş parçaya bölünüyor ki, halen devam eden durum budur.
Hayrettin Karaman’ın yaptığı, malı çalınan mağdur kişiye “Sakın hırsızlık yapma!” nasihati vermektir. Çünkü Kürtler’in son üçyüz yıllık haklı mücadelesi, zaten bu bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak iken, bu fetvayı “bölenlere karşı” değil, “toprakları bölünenlere karşı” gündeme getirmesi dürüstlükle bağdaşır mı? Bağdaşmaz. Yaşadıkları topraklar zaten beş parçaya bölünmüş ve zaten Şeyh Ubeydullah Nehrî’den, Şeyh Said’den günümüze dek bu bölünmüşlük ve parçalanmışlığı ortadan kaldırmak amacında olan, sınırları ortadan kaldırmak mücadelesi veren bir halka “sakın bölücülük yapmayın” demek, mantıklı olmadığı gibi ahlakî de değildir.
Kürtler’in amacı ne? Zaten bu sınırları ortadan kaldırmak, topraklarına örülen ve akrabayı akrabadan ayıran dikenlitelleri ortadan kaldırmak değil midir?
Anladığım kadarıyla Hayrettin Karaman’ın düşünce sistematiğinde şöyle bir sorun var: Kürdistan, Lazistan, Filistin, Keşmir, Dağıstan, İran, Hindistan gibi doğal ve kadim ülkeleri “sunî”, Türkiye, Yunanistan, Pakistan gibi tabiî olmayan, tarihsel ve sosyolojik hiçbir karşılığı olmayan, çıkar ve egemenlik savaşlarının sonucu ortaya çıkmış, sınırları masa başında çizilmiş ve isimleri de birileri tarafından uydurulmuş ulus devletleri ise “tabiî” görmektedir.
Kürtler ve Kürdistan özelinde kalırsak: Kürdistan bugün bölünüp parçalanmış bir ülkedir. Bölünmeye ve parçalanmaya karşı olan bir âlimin, ilk önce bu bölünmüşlüğe itiraz etmesi gerekir ki, samimiyeti konusunda Kürtler mutmain olsunlar. Hayrettin Karaman, eğer ki Kürdistan’ın bölünmesinin İslam’a muğayir olduğunu, bu bölünme sonrasında akrabanın akrabadan kopartıldığını ve Allah-u Teâlâ’nın böyle bir tecavüze rıza göstermeyeceğini açık yüreklilikle söylemiş olsaydı, ondan sonra “bölünüp parçalanmayın” yönündeki fetvâsına kimsenin bir itirazı olmazdı.
Peki neden olmazdı? Şunun için olmazdı: Çünkü Hayrettin Karaman’ın söylediklerinde hiçbir yanlışlık yoktur aslında. Söyledikleri şeyler doğrudur. İslam topraklarının bölünüp parçalanmasını, Müslümanlar’ın birbirlerinden ayrılmasını kim ister? Hiç kimse. Fakat burada sorun, samimiyet sorunudur. Yani ne amaçla söylediği. Hayrettin Karaman’ın bunu gerçekten İslam’ın ve Ümmet’in maslahatı için söylediğine inanabilecek kadar saf ve aptal Kürt var mıdır? Eğer Hayrettin Karaman samimîyse, yani kendisine pek de yakışan Türklük devletinin bekâsı için değil de, Ümmet’in maslahatı için söylüyorsa, ilk başta Kürdistan’ın bölünmesine karşı çıkması gerekirdi.
Bakın ben birşey söyleyeyim: Aylardır Roboskî olayını, Uludere katliâmını konuşuyoruz. Kürdistan bölünmemiş olsaydı, böyle bir olay yaşanır mıydı? Yaşanmazdı. Sınır olmayınca sınır ticareti de olmayacaktı ve o insanların yaptığına kimse “kaçakçılık” demeyecekti.
Söyleşiler: Cesim İlhan
BEROJ
26 MAYIS 2012