İbrahim Sediyani’nin İzmir şehrinde Ege Üniversitesi ve 9 Eylül Üniversitesi’nin İlahiyat Fakültesi öğrencileriyle yaptığı kahvaltılı sohbet…
(İbrahim Sediyani’nin 26 Nisan 2016 günü İzmir şehrinde Ege Üniversitesi ve 9 Eylül Üniversitesi’nin İlahiyat Fakültesi öğrencileriyle kahvaltılı sohbette yaptığı ve tam 2, 5 saat süren konuşmanın tamamı)
* * *
Kürtler’in Millî Bilincini İdeolojilerle Nasıl Yok Ettiler?
İbrahim Sediyani
Sevgili gençler;
Böyle güzel bir ortamda sizlerle birlikte olmak, benim için oldukça mutluluk verici. Sizlere teşekkür ediyorum.
Şimdiki gençler, Kürt gençleri, artık millî özlerine dönmek istiyorlar. Böyle bir özlem var gençlerde. Yani şunu görüyorum ben Kürtler’e baktığım zaman: Kürt gençleri, Kürt aydınlarından da Kürt siyasetçilerinden de daha şuurlu, daha bilinçli bakıyorlar. Kürdistan’a, kendi ülkelerine daha bilinçli bir şekilde bakıyorlar. Daha millî bir çizgide bakıyorlar. Yani ideolojik kirlenmeye uğramamışlar.
Şimdi sizler çok şanslısınız gençler, yani şu açıdan şanslısınız: Bizim dönemimizde böyle bir ortam yoktu. Bizim belki de – hem İslamcı Kürtler için diyorum hem Solcu Kürtler için, kendi kuşağım için söylüyorum – yani bizim yeni yeni anlamaya başladığımız, 40’ından sonra, 30’undan sonra anlamaya başladığımız, idrakine vardığımız şeyleri siz bu yaşta, yani 20’li yaşlarda biliyorsunuz. Oysa biz onu ancak, sizin şu anda bildiğiniz şeyleri, biz sizin yaşınızda bilmiyorduk, farketmemiştik. 30’undan, 40’ından sonra farkettik.
Farkedene kadar ne oldu? Bizim en verimli olabileceğimiz dönem, yani Kürt halkına, Kürdistan’a, kendi millî dâvâmıza, kendi millî benliğimize hizmette en verimli, en faydalı olabileceğimiz dönemimiz, boş geçti. Nasıl boş geçti? Yani Kürtler’e ve Kürdistan’a hiçbir faydası olmayan, faydadan ziyade zararı olan ideolojilerin peşinden gitmekle geçti.
Düşünebiliyor musunuz gençler, neyin hayâliydi bu, neyin peşinden gidiyorduk? Yani olmayacak bir şey. Hz. Adem’den başla, kıyamete kadar, hiçbir zaman olmamış ve olmayacak olan bir şey. Nedir? Bütün sınırların kalktığı ve herkesin eşit ve kardeş olduğu bir dünya devleti.
Yaa, böyle bir şey olmayacak yani, olmayacak, bu olmayacak! Hiçbir zaman olmadı ve olmayacak! Ama biz, düşünebiliyor musunuz, olmayacak bir şey için, tamamen fantezi şeyler için, biz gençliğimizin en verimli dönemini heba ettik. Ve hâlâ hâlâ bunun için, yani olacakmış gibi, olacağına gerçekten inanıp, hâlâ hâlâ bunun için mücadele eden, uyutulan bir kitlemiz var. Kürt gazeteciler var, Kürt yazarlar var. Hâlâ inanıyorlar bunun olacağına. Hamaset!..
Şimdi, bir şeyin sosyolojik karşılığı olması lazım, değil mi? Şimdi ben şöyle diyeyim size: İzmir meselâ, İzmir’in sosyolojik yapısı belli. Yani bu halk nasıl bir halktır? Dînî yaşantısı ortada, millî kimlikleri ortada, nereden geldikleri ve nasıl geldikleri biliniyor. Balkan göçmenleri. Ve şu anki yaşantıları ortada. Şimdi, ben burada bir Kürdistan kuramam. İzmir’de ben bir Kürt devleti kuramam. İslam devleti kurabilir miyim? Kuramam yani İzmir’de, ben bu İzmir’de bir İslam devleti kuramam. Cami bile yok şehirde nerdeyse, Frankfurt’ta daha fazla cami var. Batı tipi, İsviçre tipi bir demokrasi de getiremem. Demokrasiyi kaldıramaz, çünkü kemalist genleri ortada.
Bizim de kendi toprağımız için, veya ülke geneli, diyelim ki Türkiye için, Türkiye’de yaşıyoruz, Türkiye’ye yönelik, bir şey ortaya koyduğumuz zaman onun sosyolojik karşılığı olması lazım. Veya Ümmet için, Ümmet’e yönelik.
Şimdi sen diyorsun ki, “Biz sınırların kaldırılması için mücadele ediyoruz. Biz bütün sınırlara karşıyız.” Meselâ ben hep şunu diyorum: “Biz bütün sınırlara karşıyız” diyen İslamcılar ve Solcular, niçin Kürdistan’ı beş parçaya bölen sınırlara karşı çıkmıyorlar?
Değil mi? Şimdi, siz böyle bir şeye inanıyor musunuz gençler?
Ben sizi hiç yönlendirmeden, tamamen sizin aklınıza hitap ederek, gerçekten aklınıza idrakinize soruyorum: Fas’tan tut Endonezya’ya kadar bütün ülkeler sınırlarını kaldıracaklar, 46 tane İslam ülkesi kendi devletini yıkacak hepsi, tek devlet olacak. Böyle bir şeye inanıyor musunuz siz?
Buna inanıyor musunuz?
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Siz buna inanıyor musunuz hocam, böyle birşey olacak mı yani?
Böyle birşey olacak mı?
Peki böyle birşey madem ki olmayacaksa, kendi devletini kurman için seni engelleyen nedir? Engelleyen nedir yani? Ya madem böyle birşey yok…
(Yeni bir öğrenci grubu geldiği için konuşma duraksıyor, yeni gelenlere yer gösteriliyor. Onlar da oturduktan sonra konuşma devam ediyor.)
Yani olmayacak fanteziler için, senin hakikatini, senin karşı karşıya olduğun gerçek, yani bir realite var karşında, sen o realiteyi öteliyorsun, o realiteyi anlamsızlaştırıyorsun. Bir fantezi uğruna yaa!.. Bir fantezi uğruna!..
Veya şimdi HDP’nin dillendirdiği şey, size ne kadar gerçekçi geliyor gençler? Diyor ki meselâ, “Halkların kardeşliği”. Tamam mı?
Şimdi hocam, hamaset başka bir şeydir, hakikat başka bir şey. Bir şey söylem olarak güzel olabilir. Şimdi ben şunu söylerim meselâ, “Eee, bütün insanlar kardeş olsun. Herkes.” Hepimiz kardeşiz, değil mi? İnsanlar hepsi kardeş. Biz aynı Adem’le Havva’nın çocuklarıyız. Olmasak bile kardeşiz. Hepimiz aynı mahlukuz, aynı yaratığız. Allah-û Teâlâ bizi aynı şekilde yaratmış.
Şimdi, elbette kardeşiz. Benim hiçbir şeye bir düşmanlığım yok. Herhangi bir kimsenin diline, ırkına, mezhebine bir düşmanlığım yok. Ama şimdi benim realitem ortada. Benim de aynı haklara, öbürleriyle aynı haklara sahip olmam gerektiği hakikatine hiçbiri yanaşmıyor. Değil mi? Bu gerçek ortada.
Şimdi, “Halkların kardeşliği” diyorsun, kiminle kardeşliği yapacaksın? Senin etrafın barbarlarla çevrili.
Bakın, hep şunu söylerim ben: Bizi devletler köleleştirmedi, bizi ideolojiler köleleştirdi. Kürtler’i devletler değil, ideolojiler köleleştirdi.
Frantz Fanon şeyi çok güzel izah ediyor. Efendi psikolojisi ile köle psikolojisi. Aynı hadise karşısında, millî bilincini kazanmış milletler nasıl davranıyor, millî bilincini kazanamamış milletler nasıl davranıyor?
En basitinden size Filistinliler’i örnek vereyim: Benim tanıdığım bütün Filistinliler, eğer Filistin dâvâsına destek veriyorsa, Filistin halkının yanındaysa, o kişi Hristiyan da olsa Yahudî de olsa, Filistin’e destek veriyorsa onu kardeşi olarak görüyor.
Bakın meselâ, az önce kahvaltıda anlattım ya, Mavi Marmara gemisindeki papaz, Hilarion Capucci. “Vay bu Müslüman değil ki” diyor mu kimse? Yok. Herkes seviyor.
Rachel Corrie meselâ. Değil mi? Yahudî. Ama bakmıyorlar ona, sahipleniyorlar. Çocuklarına bile ismini veriyorlar.
Yani kendi millî dâvâsını savunan, kendisinin yanında yer alan, Filistin’in yanında yer alan bir insanı, Hristiyan olsun Yahudî olsun, kardeşi olarak görüyor. Filistin’e karşı olanı ise, yani İsrail’in tarafında, İsrail’in destekçisi olanları ise, velev ki Müslüman olsun, düşman olarak görüyor. Değil mi? Bütün Filistinliler böyle; ben tanıyorum.
Şimdi peki, Filistinli’nin Filistin için ortaya koyduğu bu davranışı, ben bir Kürt olarak Kürdistan için aynı davranışı ortaya koysam, kim Kürdistan’a destek veriyorsa, Kürdistan’ın devlet olmasını, bağımsızlığını destekliyorsa, ben onu kardeşim görürüm. İster Yahudî olsun ister Hristiyan olsun. Kim Kürdistan’ın bağımsızlığına saygı duymuyorsa, düşmanlık ediyorsa, isterse Müslüman olsun benim kardeşim değil düşmanımdır. Aynı davranışı ben ortaya koysam niye yanlış hocam?
Bengaller böyle düşündüğü zaman yanlış olmuyor, Filistinli düşündüğü zaman yanlış olmuyor, Çeçen düşündüğü zaman yanlış olmuyor, Türk düşündüğü zaman yanlış olmuyor. Ben düşündüğüm zaman niye yanlış oluyor?
Yani onlar kendi millî varlıklarını ana yani asıl konuma oturtunca yanlış olmuyor da, ben kendi millî varlığımı asıl konuma oturtunca niçin yanlış oluyor?
Ben Almanya’da yaşıyorum gençler. Almanya’da Solcu Türkler var, işte İslamcı Türkler var, Kemalist Türkler var, her çeşit Türk var, dîndar var ateisti var. Bunlar biribirlerini yerler. Durmadan kavga ederler. Ama ne zaman mevzû şey oldu mu, Türklük, yani diyelim ki Almanya’da Türk çocuklarına Türkçe anadilde eğitim, veya işte Türkler’le ilgili birşey, hocam hepsi birdir! Hepsi birdir! Yani konu Türklük, Türkçe, Türkiye oldu mu, hepsi birdir!
Bunu dünyadaki diğer milletlerde de görmek mümkün. Bir tek bizde rastlanmıyor buna. Yani biz biraraya geldiğimiz zaman, böyle davranmıyoruz. Bizde belirleyici olan, Kürtlük olmuyor. Bizde belirleyici olan ya Solculuk’tur ya İslamcılık’tır. Çünkü biz, bizim beynimiz ideolojilerle kirlenmiş. Anlatabiliyor muyum?
Şimdi, İslamcılık veya Sosyalizm, bunlar iyi şeyler söyleyebilirler. Kötülemiyorum. Ne İslamcılık’ı kötülüyorum ne Sosyalizm’i kötülüyorum, hiç kimsenin bir şeysini kötülemiyorum. Ben sadece olaya Kürt ve Kürdistan açısından bakıyorum. Şimdi bunlar iyi, faydalı ideolojiler olabilirler, itirazım yok. Ama bana zararı varsa…
Bir hikâye var ya, adamın biri hiç ezan duymamış, çoban, bir gün köye cami yapmışlar. Müezzin ezan okumuş. Çoban hayatında ilk defa ezan duyuyor. Sormuş, “Bu nedir? Niye bağırıyor?”, demişler “Ezandır”, “Ezan nedir?”, işte “Böyle günde 5 defa cemaati namaza çağırıyor.” Ondan sonra çoban demiş ki, “É pezê mın sorra zırara xwe heye?”.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Yani “Benim kızıl koyunlarıma zararı var mı?” diye sormuş. “Yok” demişler. O da demiş, “É de çqas dıqêrê bıla bıqêre”…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Yani bana zararı yoksa sorun yok o zaman. İstediği kadar bağırsın! Ama bana zararı var hocam. Zararı var. Şöyle var…
Şimdi, faydalı olabilecek yerleri de vardır. Yani İslamcılık ve Sosyalizm gibi ideolojilerin millî mücadeleye faydası olacak yerler de vardır. Örneğin, bir Filistin’i düşünün, veya bir Arakan’ı düşünün, ya da Doğu Türkistan’ı düşünün. İslamcılık orda millî mücadeleyi destekler. Faydası vardır. Neden faydası vardır? Çünkü işgalci başka bir dîndendir. Şimdi benim işgalcim Yahudî’yse, benim işgalcim Budist’se, veya Hristiyan’sa, İslamcılık benim millî mücadeleme faydalı olur, verdiğim millî mücadeleye güç katar. Azadlık ve bağımsızlık mücadeleme daha da kuvvet kazandırır, enerji katar, bana daha bir şuur kazandırır. Çünkü karşımdaki Müslüman değil.
Sosyalizm için meselâ. İtalya’yı düşünelim. İtalya nasıl bir ülkedir? Kuzey kapitalisttir, değil mi, Güney proleter. Ülkenin sosyolojik yapısı böyle. Diyelim ki Güney bağımsızlık talebinde bulunuyor. Değil mi? Şimdi böyle bir coğrafyada Sosyalizm faydalıdır, millî mücadeleye faydalıdır. Neden faydalıdır? Çünkü ülkenin sosyolojik gerçeği tam da Sosyalizm’in çizdiği şekilde olduğu için, Sosyalizm onu daha bir hızlandırır, bağımsızlık mücadelesine daha da güç katar. Kuzey’den bağımsızlığını kazanma yolunda Güney’e daha bir güç verir. Fakat örneğin Katalonya’da tam tersi, Sosyalizm zararlıdır, millî mücadeleye zarar verir. Neden zarar verir? Çünkü bağımsızlık isteyen Katalonya’dır ama İspanya’nın en zengin bölgesi de Katalonya’dır. Yani ülkenin geri kalmış kesimi değil, bilakis gelişmiş ve zenginleşmiş olan kesimi veriyor millî mücadeleyi. Böyle olduğu için, Sosyalizm, haklı millî mücadele verenlere değil, işgalcilerin işine yarar.
Şimdi ama, benim böyle bir durumum yok. Yani ne İslamcılık’ın benim millî mücadeleme bir faydası var ne de Sosyalizm’in. Faydadan ziyade zararı oluyor.
Neden oluyor? Şimdi, ben Müslüman, benim işgalcim de Müslüman. Anlatabiliyor muyum? Kürtler Müslüman ama, Fars, Arap ve Türk, bunlar da Müslüman. Şimdi böyle bir durum yok. Kime karşı İslamcılık yapacağım? Beni ezen benim dîn kardeşim.
Veya Sosyalizm. Şimdi, Türkler’in hepsi zengin, kapitalist, işveren, Kürtler’in hepsi işçi, ırgat, proleter mi? Yok, böyle birşey yok! Onların da fakiri var, bizim de fakirimiz var; onların da zengini var, kodamanı var, bizim de zenginimiz, kodamanımız var.
Yani dîn mücadelesinin ve sınıf mücadelesinin benim millî dâvâma, millî hürriyet ve istiklâl mücadeleme hiçbir faydası yok. Yok, çünkü aynıyız. Aynı dîndeniz, aynı sınıftanız. Dîn mücadelesinin faydası yok, çünkü karşıdaki de aynı dînden. Sınıf mücadelesinin de faydası yok, çünkü karşıdakiyle aynı sınıftanız. Anlatabiliyor muyum?
Benim halkımın ne sıkıntısı varsa, Elazığ’ın, Diyarbakır’ın ne sıkıntısı varsa, Kırşehir’in de Eskişehir’in de aynı sıkıntısı var. Kürt gencinin, Kürt kadınının ne sıkıntısı varsa, Türk gencinin, Türk kadınının da aynı sıkıntısı var. Daha fazla belki. Gidin meselâ İç Anadolu’ya, gezin, Güneydoğu’dan daha geri kalmıştır yani, Güneydoğu’dan daha kötüdür.
Şimdi bizde böyle bir durum yok. Ne İtalya’daki gibi, ülkenin bir tarafı kapitalist, zenginleşmiş, para içinde yüzüyor, bir tarafı tamamen işçi sınıfı, ırgat, proleter, böyle bir durum yok. Ne de Filistin’deki ya da Arakan’daki, Doğu Türkistan’daki gibi, hani biz Müslüman, ama onlar Budist, Yahudî ya da Hristiyan, öyle bir durum da yok.
Şimdi böyle bir durum olmadığı için, bizim bu ideolojiler, İslamcılık ve Sosyalizm, bu ideolojiler egemenlere yarıyor. Çünkü biri “Ümmetçilik” öbürü “Enternasyonalizm” adı altında, beni yapmam gereken mücadeleden alıkoyup, başka şeylere kanalize ediyor. Başka şeylere kanalize edince ne oluyor? Bütün enerjimi, sahip olduğum tüm kaynakları, bana ve millî mes’eleme hiçbir faydası olmayan eften püften şeylere harcıyorum.
En basit örnek vereyim: Bugün Solcu HDP’nin ve İslamcı HüdaPar’ın, ikisinin kitlesinin toplamı bir değil on tane Kürdistan kuracak yeterliliktedir. O kitleyi bana verseler var ya, senede on tane ülke kurarım.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Ama o kitle o amaç doğrultusunda yönlendirilmemiş olduğu için, yani Kürdistan’ın hürriyet ve istiklâli, bununla hiç alakası olmayan şeyler için yönlendirildiği için, farklı amaçlar doğrultusunda, ideolojiler doğrultusunda yönlendirildiği için, böyle birşey yok yani. Böyle bir hedef yok. Hedefi bırak, böyle bir kaygı bile yok.
Çıkıyor, ne için çıktığı belli değil. Yüzbinler halinde meydana çıkıyorlar, ama ne için çıktıklarını bilmiyorlar. Gösteri yapıyorlar, slogan atıyorlar, ama attıkları sloganın ne anlama geldiğini kendileri de bilmiyorlar.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Biri çıkıyor, Peygamber’in doğum gününü kutluyor, mitingin fotoğraflarıyla kendi kardeşine nanik yapıyor. “Baaak, gördün mü, nasıl geçirdik size? Bizim kitlemiz işte böyle kalabalıktır”… Resmen bunu yapıyor adamlar. Peygamber Efendimiz’i bile HDP’ye nanik yapmak için kullanıyor. Öbürü de çıkmış, “Jın Jiyan Jüji”… Yani nedir bu?
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Şimdi bu nedir yani? “Kadınlar çiçek değildir. Çiçek senin babandır!” Nedir bu yaa?
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Ya tamam da, güzel kardeşim, benim anadilim yasak, 12 bin 211 köy ismi değiştirilmiş, Kürdistan ismi yasaklanmış, benim ülkem beş parçaya bölünmüş. Yani bunun bununla ne alakası var ya? Şimdi benim derdim bu mu yani? “Vaaav, baaak, HDP dînsizdir ama ben Peygamber sevdâlısıyım”, “I love you yâ Resulullah”, “Ich liebe dich”…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Ya da işte, “Jın Jiyan Jüji”… Yani benim derdim bu mu yani?… “Homoseksüeller özgür olsun!”… Ya şimdi ne alakası var bunun benle yaa, ne alakası var?
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
“Seni başkan yaptırmayacağız!”… Olsa ne olur?
Olsa ne olur yaa?
İndirdin, CHP başa geçti. Ne olacak? Yaşamadım mı ben CHP’yi? Yaşamadım mı? Ne olacak yani?
Sen kendin iktidar olsan ne olacak yaa?..
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Anlatabiliyor muyum hocam? Şimdi burada benim sıkıntım başka.
Biz buraya niçin geldik? Kahvaltıya geldik, değil mi? Şimdi ben burada adama birbuçuk adana söyleyeyim!? Ya, saat 9, kahvaltıya gelmişiz. Sen gelmişsin sabahın dokuzunda pastaneye, pastanede adana söylüyorsun yaa. Anlatabiliyor muyum?
Öncelikle sorun nedir? Bizim sorunumuz nedir? Hakikaten şimdi Kürdistan bugün Müslüman olmayan, Hristiyan, Yahudî veya Budist güçler tarafından işgal edilmiş bir yer mi? Camilerimize kilit mi vurulmuş yani? Kızlarımızın örtülerine el mi uzatılmış? Namazımız mı yasak yani? Haçlılar tarafından işgal mi edilmişiz? Yok. Ülkenin nüfûsu 80 milyon ve hepsi de Müslüman. Öyleyse o mitinglerde Tevhid bayrağını kime karşı sallandırıyorsun, bilmiyorum ki? “La İlahe İllallah” bayrağını kimin gözüne sokuyorsun? Ülkeni Haçlılar işgal mi etmiş? Yok. Halk gayr-ı müslim, sense Müslüman olarak azınlıkta mısın? Yok. Öyleyse kime karşı nanik yapıyorsun, Peygamber’in adını bağırıp çağırarak kime ne anlatmaya çalışıyorsun, bilmiyorum ki? Etrafındaki herkes Müslüman.
Bizim, efendim, buralar, İzmir, Ege bölgesi lüks ve zenginlik içinde yaşarken, bizim halkımız sadece işçi sınıfı olarak mı kalmış? Yok. Yaw gidin bakın İzmir’deki, İstanbul’daki zengin sınıfa, işverenlere, hepsi Kürt yaa… İzmir’deki zenginler, işadamları, kapitalistler, gidin bakın, hepsi ya Mardinli, ya Siirtli, ya Vanlı. Yanlarında çalıştırdıkları gariban işçiler de Kütahyalı, Denizlili, gariban Türk çocukları. Zor bela ailesini geçindirmeye çalışıyor.
Bizim Kürtler’de iki sınıf var. Bir kısmı “işveren”, köşeyi dönmüşler, bir kısmı da “işsiz”, açlıktan ölüyorlar. İkisinin arasındaki o normal şey, “işçi sınıfı”, o yok ki bizde. Ya işvereniz ya işsiz. İşçi olan yok ki…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Bize ne ya Sosyalizm’den? Onlar yapsın Solculuk. Bütün işverenler, kapitalistler, şirket sahipleri, hepsi Kürt. Yanlarında karın tokluğuna çalışan gariban işçiler de Türk. Bırak onlar versin Sosyalizm mücadelesini. Biz ne yapalım Sosyalizm’i? İşçi sınıfı olanlar onlar.
Bizim böyle bir sorunumuz yok. Bizim hakikaten böyle bir sorunumuz yok.
Ya nasıl diyeyim yaa? Gerçekten gençler, bazen diyorum ki, yalnız kalayım ve böyle kafamı duvarlara vurayım!..
Şimdi bunu git bir çocuğa anlat seni anlar, biliyor musun? Gerçekten bir çocuğa anlatsan, anlar.
De ki, “Biz Kürtler de bir milletiz. Dünyada kaç bin nüfûslu ülkeler dahi varken biz 60 milyonluk bir millet olarak ismimiz bile yasak, anadilde eğitim hakkımız dahi yok. 60 milyonuz. Kendi dilimiz var ve dünyanın en zengin dillerinden. Binlerce yıllık tarihimiz var. Vatanımız var, kültürümüz var. Millet olmak için gerekli herşeye sahibiz ama en ufak bir statümüz dahi yok. Bu haksızlıktır, adaletsizliktir. Bizim de devlet olma hakkımız vardır.”
Sen bunu var ya, daha okula başlamamış küçük bir çocuğa söyle, seni anlar. Hak verir.
Dağdaki çoban Kürd’e söyle, seni anlar. Sana hak verir.
Git evde teyzene söyle, seni anlar haa. Sana hak verir, “Haklısın” der.
Devlet memuru olan bir Kürd’e söyle, o da seni anlar haa. Sana hak verir.
Hatta şöyle diyeyim, Genelkurmay’da görevli bir Kürt generale söyle, seni anlar. Yemin ederim ki seni anlar ve hak verir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde üst düzey rütbedeki bir Kürd’e söyle, seni anlar.
Hangi Kürd’e anlatırsan anlat, bu en basit ve apaçık bir hakikat olan şeyi, yani “Millet olmak için gerekli herşeye sahibiz ama en ufak bir statümüz dahi yok. Bu haksızlıktır, adaletsizliktir. Bizim de devlet olma hakkımız vardır”, bu basit hakikati gidip okumuş – okumamış, kadın – erkek, yetişkin – çocuk, şehirli – köylü, tüccar – memur, hatta devlet görevlisi – üst düzey asker, general, hangi Kürd’e söylersen söyle, seni anlar, sana hak verir. “Evet haklısın, bizim de buna hakkımız vardır” der sana. Seni anlar ve sana hak verir.
Ama iki tane Kürd’e anlatamazsın bunu. Sana karşı çıkar, itiraz eder. İki Kürt anlamaz: Biri İslamcı Kürt, biri Solcu Kürt.
Sen ona ne anlatırsan anlat, bu kadar aleni ve apaçık ortada olan basit gerçeği ona ne kadar anlatırsan anlat, çok açık ve anlaşılır bir şekilde önüne koy, bu iki Kürt yine itiraz eder. O apaçık gerçeklere karşı o yine de ezberindeki teraneleri okur, okuduğu o ideolojik kitaplarda öğrendiği fantezi şeyleri papağan gibi tekrarlar. Biri İslamcı Kürt, biri Solcu Kürt. Bu iki Kürd’e hayatta anlatamazsın. Bütün Kürtler’e anlatabilirsin ama bu iki Kürd’e anlatamazsın.
Neden anlamaz? Çünkü o, bir kere o şırıngayı yemiş, anlatabiliyor muyum? Onun beyni o zehiri yemiş. İdeoloji denen o zehir, bir kere onun beynine şırınga edilmiş. O zehir varken beyninde, aklının idrak etmesi mümkün değil. Sen ne dersen de, gerçekleri ne kadar dile getirirsen getir, o yine de sana itiraz edip karşı çıkar ve eline tutuşturulan ideolojik kitaplardaki o fantezi şeyleri, teorik şeyleri papağan gibi tekrarlar durur. O zehir kaplamış bir kere tüm bedenini. O şırıngayı yemiş o. Tıpkı bir eroin bağımlısı gibi. Tedavisi zor, çok çok zor.
Onun için diyorum gençler, onun için her zaman söylüyorum: Kürd’ü köleleştiren, devletler değil ideolojilerdir. Kürtler’i devletler değil, ideolojiler köleleştirdi.
İnanamıyorum bazı şeylere gençler, gerçekten bazı şeylere aklım ermiyor bir türlü. Ya sen millî şeyini dert etme, böyle bir kaygı taşıma… Nasıl bir insansın sen yaa, nasıl bir ucubesin?!.. Dünyada 200 küsûr devlet var, 3 – 5 milyonluk, hatta 200 – 300 binlik toplulukların bile devleti var, oturup kalkmasını bilmeyen toplumların bayrağı var, ismi var, sen 60 milyonluk bir milletsin, Mezopotamya gibi bir yerde, medeniyetin öncülüğünü yapmış bir milletsin, onbinlerce yıllık tarihin var, dünyanın en kadim dilini konuşuyorsun, o kadar zengin bir dil ki Kürtçe, 4 – 5 farklı lehçesi var, millet olmak için eksiğin yok hatta fazlalığın var, böyleyken en ufak bir uluslararası statün dahi yok, daha odur anadilde eğitim hakkın dahi yok, ve sen, sen, yahu bunu dert bile etmiyorsun yaa! Sen bunu dert bile etmiyorsun!
Sen nasıl bir insansın, nasıl bir mahluksun? Bir ismin yok, bir kimliğin yok, uygar dünyada insan sınıfına bile dahil değilsin ve böyleyken kalkıp “Ben millîyetçi değilim”, “Biz her türlü millîyetçiliğe karşıyız”, “Bütün dînler benim dînim, bütün diller benim dilim”, “Irkımız inancımızdır – vatanımız dünya”, “Hepimiz ümmetiz, hepimiz kardeşiz”, “Jın Jiyan Jüji”, “Kadınlar çiçek değildir. Çiçek senin babandır!”, “Mutfakta zıkkımın kökü var, sokakta eylem var”, “Biz kimsenin namusu değiliz”, “Homoseksüellere özgürlük”, “İbnelere özgürlük”, sen nasıl bir insansın yaa, nasıl bir mahluksun? Ey İslamcı Kürt, ey Solcu Kürt, sen nasıl bir mahluksun yaa? Bir Kürt bu kadar soysuz olabilir mi?
Senin vatanın beş parçaya bölünmüşken, en ufak bir statün dahi yokken, çocukların asimile edilirken, Kürtçe olan bütün köy ve şehir isimleri haritadan silinip onlara başka dilde uyduruk isimler verilmişken, Zilan, Dersim, Laçin, Enfal, Halepçe, Roboskî katliâmları yaşamış ve soykırım ile karşı karşıya kalmışken, senin derdin bunlar mı yani?
Bu kadar gafil, bu kadar sersem olabilir mi bir insan?
Olabiliyor demek ki. Nasıl olabiliyor? İşte bu yolla: İdeolojiler şırınga edilerek. Beynine ideoloji zehiri akıtılarak, ideolojilerle zehirleyerek. İdeoloji zehirini şırınga etmek dışında hiçbir yolla bir Kürd’ü bu kadar soysuzlaştıramazsınız kardeşlerim. Ancak ideoloji şırınga edilerek yapılabilir ve nitekim bu yolla yapıyorlar.
Bakın gençler, arkadaşlar, bütün o sana okuttukları kitapları, İslamcı Türkler’in sana okuttuğu İslamî kitapları ve Solcu Türkler’in sana okuttuğu Sol kitapları, bütün o kitapları, ikisini de oku şunu anlarsın yani, fakat bir Malcolm X gözüyle oku, o aynı kitapları yeniden, bu kez Malcolm X bilinciyle oku, şunu anlarsın yani: Benim bu ikisini kabul etmem için var ya, Kürtlük’ümden vazgeçmem lazım. Sen Kürt olarak kaldığın müddetçe hayatta giremezsin yani, Kürt millî kimliğini muhafazâ etmek istediğin müddetçe hayatta giremezsin. Çünkü, bir defa sıfırlıyor senin şeyini. Seni nötrlüyor.
Şimdi, şöyle birşey hocam: Kemalist rejim kurulunca 1923’te, ne oldu, İslamfobi ve Kürtfobi, yani iki düşman. Şimdi iki düşman belirleyince, haliyle ne oluyor, iki tane devrimci kutup oluşuyor. Yani rejim muhalifi. İslamcılar ve Kürtçüler.
Bir sürü ayaklanmalar oluyor. Bunların bir kısmı İslamcı bir kısmı Kürtçü. Hatta bazıları, en büyüğü de dahil olmak üzere, ikisinin sentezi, Kürt – İslamcı. Şeyh Said Kıyamı, Kürt – İslamcı bir kıyamdır.
Ne oluyor? Darağaçlarıyla, katliâmlarla yok edemiyor. Bakıyor ki yok edemez. Etkisiz hale getiriyor ama yok edemiyor. Tamamen yok etmek için, bunun yolu katliâm değil. Şimdi, 60’lı – 70’li yıllardan sonra, özellikle 70’li – 80’li yıllardan sonra yeni bir strateji belirliyor. Bunları yok etmenin en etkili yolu ne, biliyor musun? Kendine benzetmek.
Kemalist rejim, nerdeyse ilk 60 yılında, yani 1980’lere ve 90’lara dek, bu iki “düşman”ıyla mücadele etti. Kemalist rejim, birini “gericilik” birini de “bölücülük” olarak adlandırdı ve ikisini de tamamen ortadan kaldırmak istedi. İslamcılık ve Kürtçülük fikriyatına ve hareketine karşı 60 – 70 yıl boyunca mücadele eden Kemalist rejim, ikisini de yok edemedi.
Onları ortadan kaldıramayan Kemalist rejim, değişik bir strateji belirledi ve farklı bir yöntem izleyerek her ikisine karşı da mutlak bir zafer kazandı: Onları kendine benzetti. Yani Kemalizm’in bu iki düşmanını yok edemeyince, her ikisini de “Kemalistleştirerek” etkisiz hale getirdi.
Onyıllar boyunca darağaçlarıyla, süngüyle, zor ve baskı ile, hatta en korkunç katliâmlar yaparak yine de yok edemediği ve tehlike olmaktan çıkaramadığı İslamî ve Kürdî muhalefeti, her ikisini de “Kemalistleştirerek” yok etmiş, en azından “tehlike” olmaktan çıkarmıştır.
Hem İslamcılık hem Kürtçülük, her ikisi de “Kemalistleştirildiği için”, bugün itibariyle Kemalizm için “tehlike” olmaktan çıkmışlardır.
(Yeni bir öğrenci grubu geldiği için konuşma duraksıyor, yeni gelenlere yer gösteriliyor. Onlar da oturduktan sonra konuşma devam ediyor.)
Malcolm X’in bir sözü vardır, diyor ki, “Bir şey eğer başkalarına helâl ama size haram ise…”, Malcolm X söylüyor bunu, “Bir hak eğer başkalarına helâl ama size haram ise, bilin ki o dîn Allah’ın dîni değil, düşmanlarınızın dînidir.”
Yani eğer bir hak, sana helâl, meşrû ise, ama bana haram ise, bu dîn Allah’ın dîni olamaz. Düşmanın dînidir, işgalcilerin dînidir. Malcolm X diyor bunu.
Şimdi bir şey eğer helâl ise hepimize helâldir, haksa hepimize haktır. Yok eğer haramsa, yasaksa, caiz değilse, hepimiz için böyledir. Böyle olması lazım.
Hiç kimse kendi millî değerlerinden vazgeçmez. Hiç kimse kendi millî kimliğini anlamsızlaştırmaz, sıfırlamaz, içini boşaltmaz. Hiç kimse yapmaz bunu.
Dünya üzerinde hiçbir milletin evlâtları, vatansever olmayı dînine / ideolojisine aykırı görmez. Bu bir tek bizim Kürtler’de var. Kürtler’den başka yok böyle bir millet yaa. Vatansever olmayı dînine veya ideolojisine aykırı gören, Kürtler’den başka hiçbir millet yoktur. İşte Kürtler’in ideolojilerle, yani İslamcılık ve Solculuk, Sosyalizm, bu iki ideolojiyle nasıl köleleştirildiği, bu toplumsal psikolojiden net bir şekilde belli oluyor.
Bütün o kitleyi, meydanlara akın eden milyonluk Kürt kitlesini, kendi millî varlığını savunmak, millî mücadelesini vermek yerine, onun millî realitesiyle, karşı karşıya olduğu millî sorunuyla uzaktan – yakından ilgisi olmayan ideolojik fantezilerin peşinden koşturan “Kürt siyaseti”nin, Solcu ve İslamcı Kürt hareketlerinin ifâ ettikleri fonksiyon bu işte. İdeolojiler Kürtler’i köleleştiriyor, bu Solcu ve İslamcı ideolojik Kürt partileri de kelepçeyi takıyor köleleştirilen Kürd’e.
(Yeni bir öğrenci grubu geldiği için konuşma duraksıyor, yeni gelenlere yer gösteriliyor. Onlar da oturduktan sonra konuşma devam ediyor.)
Bütün o kitleyi, meydanlara akın eden milyonluk Kürt kitlesini, düşünün ki anadili bile yasak, anadilde eğitim hakkı dahi yok, 60 milyon, düşün ki 200 bin nüfûslu ülkeler bile varken, 60 milyonluk bir millet ve hiçbir statüsü yok, ismi bile yok, hani böceklerin bile ismi var kitaplarda yaa, böceklerin bile ismi varken bizim ismimiz hiçbir yerde geçmiyor, bu gerçek dururken adam bunu dert yapmıyor, adamlar bunu sıkıntı yapmıyor, gidiyor ne yapıyor? Çıkıyor meydana, “I love you yâ Resulullah”, çıkıp “La İlahe İllallah” bayrağını dalgalandırıp mahsustan onu HDP’lilerin gözüne sokuyor, Peygamber’i kullanarak HDP’ye nanik yapıyor. Öbürü ne yapıyor? O da çıkıyor, “Jın Jiyan Jüji”, yok efendim “Kadınlar çiçek değildir. Çiçek senin babandır!”, “Mutfakta zıkkımın kökü var, sokakta eylem var”, yok bilmem “Lezbiyenlere özgürlük”, “İbnelere özgürlük”…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Şimdi hocam, bir insanın sorunu neyse, ona yönelik mücadele verir, değil mi? Diyelim ki ben İzmir’de yaşıyorum. İşsiz kalmışsam, eve ekmek götüremiyorsam, ekmek mücadelesi veririm. Benim kızkardeşim örtüsünden dolayı İzmir’de rahat yürüyemiyorsa, taciz ediliyorsa, okuldan atılıyorsa, onun mücadelesini veririm. Değil mi yani? Bir insanın sıkıntısı neyse, onun mücadelesini verir.
Benim ülkem şu an Haçlılar tarafından işgal edilmiş olsaydı, Hristiyanlar, Yahudîler ya da Budistler tarafından işgal edilmiş olsaydı, yani Filistin gibi olsaydım, Doğu Türkistan gibi olsaydım, elbette dînî temelde bir mücadele verirdim, İslamî mücadele verirdim. Veya işte Türkler’in hepsi kapitalist, Kürtler’in hepsi proleter olsaydı, yani İtalya gibi olsaydık, yok, bizim zenginimiz daha fazla, kapitalistlerimiz daha çok. Bir sınıf farkı yok.
Benim sorunum, var olma sorunu. Ne dînseldir ne ekonomik. Millî sorundur, benim sorunum.
Şimdi, biz neden diyoruz Kürtler’i devletler değil, ideolojiler köleleştirdi? Az önce bir örnek verdim, siz yoktunuz. Şimdi hocam, dünyada 200’ün üzerinde devlet var. 46 – 47, 50, kaç taneyse artık, İslam ülkesi var. Hiçbiri Ümmet’i bölmüyor. Herkesin devleti var. Ve herkes de devletini kutsuyor.
Senin Türk Müslüman kardeşin var ya, sana “ulus devlet haramdır” derken kendi ulus devletini kutsuyor. MİT’ine kadar kutsuyor hem de. Paralel devlete niye karşı? Çünkü kendi devleti kutsal. Devlete karşı değil adam, paralel devlete karşı. Sana ise “devlet haram” diyor.
Şimdi ben gelip bir Kürd’e söylediğim zaman, “Bak 200 tane devlet var, 200 bin nüfûslu ülkeler var, biz 60 milyonuz. 60 milyonluk bir milletin anadil mücadelesi vermesi insanlık adına utanç vericidir. Bizim bağımsız olmamız lazım. Ve bağımsız olmadan hayatta özgür olmayız, eşit olamayız. Benim Türk’le, Fars’la, Arap’la, efendim Pakistanlı’yla, Endonezyalı’yla, Mısırlı’yla eşit olmam için, gerçekten, ya onlarla hatta kardeş olmam için, eşit kardeşler olmamız için, tek yolu benim devlet olmam lazım. Ben bu durumdayken onlar böyleyken, mümkün değil.”
Şimdi bunu gitsen 5 yaşındaki bir çocuğa söylesen, anlar.
Dağdaki çobana götür anlat, 10 dakika sonra sana der ki, “Haklısın, bizim de devletimiz olmalı. 60 milyonuz. Kendimize ait dilimiz var, binlerce yıllık tarihimiz var, kültürümüz var, coğrafyamız vatanımız var. Millet olmak için gerekli olan her şeyimiz var, ama hiçbir şeyimiz yok. Çünkü bağımsız değiliz.” Çoban seni anlar.
Gidin evde teyzenize anlatın, anlar. Dayınıza anlatın, hiç okul görmemiş, anlar.
Devlet memuru olan Kürd’e anlatın, anlar. Anlar ve hak verir.
Genelkurmay’da general olan Kürd’e bile anlatın, seni anlar.
Sadece iki Kürt seni anlamaz. Hak vermez sana. Karşı çıkar. Biri İslamcı Kürt, biri Sosyalist Kürt.
Yani ideolojiler tarafından beyni yıkanmış Kürd’ü ikna edemezsin.
Onun için diyorum: Kürtler’i devletler değil, ideolojiler köleleştirdi.
Kürtler’i köleleştiren, bu iki ideolojidir: İslamcılık ve Sosyalizm. Çünkü millî bir mücadele vermesi gereken bir halkın bütün enerjisini, bütün sahip olduğu imkânları, onun millî haklarına kavuşması yolunda verilecek mücadeleye hiçbir faydası olmayan, Kürt sorununa, Kürdistan sorununa hiçbir hayrı dokunmayan, hayrından ziyade zararı dokunan ve uzaktan – yakından alakası da olmayan şeylere kanalize ediyor, o enerjiyi orda harcıyor. Yani zamanını, bütün şeyini, gereksiz şeylere harcıyor.
Şimdi sohbetin başında ben siz sevgili gençlere şunu dedim, dedim ki, siz şanslısınız. Çünkü bizim 30’lu, 40’lı yaşlardan sonra idrak etmeye başladığımız şeyi, siz şimdiden biliyorsunuz. Ama bizim o kadar sene, yani, biz daha verimli olabilirdik, bu bilinçte olsaydık.
Bilinç vardı aslında, vardı da, yalnız, korku vardı. Bilinç vardı, evet aslında düşünüyorduk bunları, düşünebiliyorduk, ama çekiniyorduk, çekince vardı. Kalbimizdekini dile getirmeye korkuyorduk. Korku da neydi, biliyor musunuz? Bazı doğmalar aşılanmıştı. İşte bu ideolojiler tarafından. Nedir, “Ulusçuluk yok bizde.”
Ama benim şöyle bir şansım oldu, gençler: Bana bu ulusçuluğu “haram” olarak söyleyen ve onlardan çekindiğim için ulusçuluk yapmadığım çevrelerle dünyayı gezdim.
Şimdi siz onlarla gezin dünyayı, şunu görüyorsunuz, yani Türkiye’deki İslamcı camiâlarla gezdiğiniz zaman şunu görüyorsunuz: Bunlar sadece ülkedeyken “Ümmetçilik” yapıyorlar. Türkiye’den adımını dışarı atar atmaz bunlar “Türkçü”ler; “Ümmetçilik”le alakaları yok. Ve bunlar sadece Türkiye’de “Ümmetçi”ler. Bunun da tek sebebi, Türkiye’de Kürtler’in yaşamasıdır. Sizi kaybetmemek için.
Siz de “Ulusçuluk” yapmayasınız diye “Ulusçuluk” yapmıyorlar.
“Ulusçuluk”un kötü olduğuna inanmıyorlar, kendileri “Ulusçu” zaten, “Ümmetçi” değiller. Bunu siz onlarla dünyayı gezin, görürsünüz.
Ben bunlarla Kenya’ya gittim, Arakan’a gittim, Mavi Marmara gazisiyim, Mavi Marmara’ya gittim. Ben şunu gördüm gençler: Bunlar gittiği her yerde…
Afrika’da gözlerimle gördüm. O açlıktan ölen, ya götünde don yok çocuğun ya, çocuğun ayağında terlik yok, küçücük şu kadar götü var, don yok ya, yazık, ölüyor, kemikleri görünüyor, o çocuğun eline Türk bayrağı verip “Türkiye… Türkiye…” söyletiyorlar, “Böyle yapacaksın, ‘Türkiye… Türkiye’ diye bağıracaksın”, önce kelimeyi öğretiyorlar, ondan sonra onu iştahlı iştahlı kameraya çekiyorlar.
Bunu yapanlar “Türkçüler” değil, “muhafazakârlar” değil, “Tevhidî”, Türkiye’deki “Tevhidî Müslümanlar”, yani “Ümmetçi Müslümanlar”.
Kendilerine “Türkiyeli Müslümanlar” diyorlar ya… Ya sanki Türkiye Hristiyan bir ülke de, burda % 5’lik bir Müslüman azınlık varmış gibi.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Ya zaten % 99’u Müslüman bir ülke. Bu “Türkiyeli Müslümanlar” kim oluyor o zaman?
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Sanki Hristiyan bir ülkedeki Müslüman azınlıktan bahsediyorlar. Tabi, kendileri “Türkiyeli Müslümanlar” olunca 50 – 60 kişi olarak, geri kalan, ııı, nüfûs kaç milyon?..
(Dinleyiciler “80 milyon”, “78 milyon” cevaplarını veriyor)
80 milyon… Türkiye’nin nüfûsu 80 milyon, “Türkiyeli Müslümanlar”ın nüfûsu da sadece 80 olduğuna göre, demek ki geri kalan 79 milyon 999 bin 920 kişi gayr-ı müslim oluyor arkadaşlar…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Neyse, konumuz o değil ama, bu insanların bunu yaptığını gördüm…
Arakan’da gençler, Arakan’da mülteci kampına girdiler, mülteci çocuklara ne yaptılar biliyor musunuz? Gözlerimle gördüm. Kimseye iftira etmiyorum gençler, gözlerimle gördüğüm, kendi gözlerimle şahîd olduğum şeyleri anlatıyorum size…
Arakan’da, çocukların kampına girdiler. Çocuklara resim yaptırdılar. Hocam, Türk bayrağı gösteriyor çocuğa, eline kalem veriyor, “Bunun aynısını çiz” diyor. Kendisi çizdiriyor haa, bayrağı gösteriyor, çocuk bakıyor, ona bakarak çiziyor. Çocuk ne bilsin nedir? Onu ama Türkiye’de nasıl haber yapıyor, biliyor musunuz? Kendi sitelerinde, İslamî sitelerde, Anadolu Ajansı’nda, İhlas Haber Ajansı’nda, Yeni Şafak’ta, Star’da. “Arakanlı Mülteci Çocukların Türkiye Sevgisi”…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Yani sanki çocuk içinden gelmiş yapmış bunu, biliyor musun?..
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Düşün yaa, küçücük çocuk, anne babasını Budist Raxineler katletmiş, yetim bir Rohingya çocuk, kendi ülkesinin bayrağını bile tanımıyor ama Türkiye’nin bayrağını tanıyor, çiziyor da bir de çocuk haa, Arakanlı çocuk yaa, düşün yani.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Meselâ gider, Halid Meşal’le röportaj yapar, orda “Türk, Türk, Türk”, Meşal’e “Türk propagandası” yapar. Bu Halid Meşal de soruları hep “Türk, Türk, Türk” diye aldığı için… Şimdi ben gazeteciyim, gazeteci olduğum için bilirim, bir insana nasıl sorarsan sana öyle cevap verir. Tamam mı? Diyelim ki ben gazeteci olarak seninle röportaj yapıyorum. Desem ki, “Sen bir İzmirli olarak ne düşünüyorsun?”, bana bir İzmirli olarak cevap verirsin. “Bir Kürt olarak ne düşünüyorsunuz?” diye sorsam, bir Kürt olarak cevap verirsin. “Bir üniversiteli” diye sorsam, “Üniversiteli olarak” cevap alırım.
Diyarbakır’da 2008’deki Gazze gösterisi. Gazze’ye “Dökme Kurşun” operasyonu yapılıyor, 1000 tane insan öldürülmüş, İsrail öldürmüş. Katliâmdan sonra Diyarbakır’da 2 milyon kişilik büyük bir gösteri yapılıyor. O zaman tüm İslam dünyasındaki en büyük miting Diyarbakır’da yapılıyor. 2 milyonluk muazzam bir miting. Kürtler yapıyor, Kürt halkı düzenliyor bunu. O şeyi soruyor, o gösteriyi hatırlatıyor, işte “Türk halkı, bu saldırıyı protesto etmek için, Gazze halkına destek vermek için 2 milyonluk, İslam dünyasındaki en büyük gösteriyi yaptı” diyor, İslamcı gazeteci bu, “Türk halkı” diyor, “Siz Türk halkına ne mesaj vermek istersiniz?”, mahhhsus böyle soruyor, ê Halid Meşal de ne yapsın, soruyu nasıl alıyorsa öyle cevap veriyor. Sonra ne yapıyor bu İslamcı site, Türkiye’de bunu şöyle haber yapıyor: “Halid Meşal Türk halkına selam gönderdi.”
Niye gönderiyor bu selamı Türkler’e? Diyarbakır’da Kürtler’in düzenlediği 2 milyonluk gösteriden dolayı.
İşte “köle” budur, gençler. Kölenin kimliği olmaz.
Bakın, ben kendim de Raid Salah ile röportaj yaptım Gazze gemisinde. Mavi Marmara gemisinde. Tercümanlığımızı da Doğan Özlük yapıyor. Sorularımı Arapça’ya tercüme edip Salah’a iletiyor, cevaplarını da Türkçe’ye çevirip bana söylüyor.
Raid Salah ile röportaj yapıyorum gemide. Alışmış ya, Türkiye’den gelen gazetecilere, baktım “Türk, Türk, Türk” diye cevaplar veriyor, Rıdvan Kaya geldi müdahale etti, öbür masada oturmuş bize bakıyordu, baktım dayanamadı Rıdvan Kaya, masasından kalktı ve yanımıza geldi, böldü röportajımızı, müdahale etti, röportajımızı kesti, anlattı adama, “Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor, siz hep böyle mesajlar veriyorsunuz, orda rahatsızlık oluşturuyor”, baktım anlatıyor adama, “Kürtler de var, tamam siz bu Türk’ü Türkiye anlamında genel kullanıyorsunuz ama, orda etnik bir sorun var, mesele bu, ırkçı bir rejim var”, bir şeyler anlattı. Rıdvan Kaya bunları anlattıktan sonra Raid Salah adam gibi cevaplar vermeye başladı. Bıraktı “Türk, Türk, Türk” demeyi. Ama alışmışlar ya öyle İslamcılar’a, bizi de başta o Türk İslamcılar gibi zannetmişti. Ki adamın böyle bir derdi yok, böyle bir iştigaliyeti yok.
Şimdi, şunu demek istiyorum hocam: Meselâ yardımlar toplanıyor, değil mi? Şimdi yardım toplanırken, Türk, Kürt, Laz, Çerkes, ayrım yapılıyor mu? Yapılmıyor. Herkesten toplanıyor. Ama o yardımların, götürülen yerlerde, o Kurban Bayramı’nda, dağıtılırken, “Bunları size Türk halkı gönderdi” diye verilişini ben kendi gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim. Kendim şahîd oldum. Yanımda yaptılar bunu. “Türk halkının yardımları”.
Şimdi hocam, biz 7 kişi bir kurbana girdik, değil mi? 7 kişi ortak kesiyoruz kurbanı. Ortak verdik parasını. Ama sadece senin adınla kesiliyor, sadece senin kurbanın olarak kesiliyor. Caiz midir bu?
Sen toplarken o yardımları, Türk’ten, Kürt’ten, Laz’dan, Çerkes’ten, Arap’tan, ayrım yapmadan hepimizden topluyorsun, herkesten topluyorsun, ama ayrım yapmadan herkesten topladığın o yardımları götürüp dünyanın farklı ülkelerinde dağıtırken “Türk halkının yardımları” diye dağıtıyorsun. Caiz midir bu? Bunun adı “insanî yardım” mıdır “şovenist yardım” mı? Bunun ismi “infak” mıdır yoksa “gasp” mı?
Bunlar böyle demese bile onlar böyle bilir. Çünkü gelen devletin ismi “Türkiye”, bayrağın ismi “Türk bayrağı”. Yani bunların böyle bir çabası olmasa bile, onlar böyle bilir hocam.
Bakın, ben yarın Frankfurt’ta – Allah korusun – bir trafik kazası geçirip öleyim, ertesi gün Alman gazeteleri haberimi nasıl verir, biliyor musunuz? “Frankfurt’ta yaşanan trafik kazasında bir Türk hayatını kaybetti.” Çünkü resmî olarak “Türk”üm yani. Anlatabiliyor muyum? Ben istediğim kadar “Kürt” diyeyim, istediğim kadar “Kürdistan” diyeyim, resmî olarak “Türk”üm abi. Devletim olmadığı müddetçe “Türk”üm.
Neden? Çünkü köleler kimlik sahibi olamazlar. Köleler efendilerinin ismiyle çağrılırlar.
Bizim soyisimlerimiz niye Türkçe? Biz soysuz muyuz? Değil. Bizim soyisimlerimiz, aynen Amerika’daki siyahların “Lewis, Johnsson” soyisimleri gibi.
Malcolm X… Aslında şunu düşünelim: Malcolm X, “Little” olan soyismini niye değiştirdi? Düşündü, işte 500 sene önce, beyaz adamlar bizim atalarımızı köle olarak götürdüler, bizi mal olarak gördüler, her efendi kendi kölesine kendi soyadını verdi. Tapu gibi yaa! “Benim malımsın” anlamında yani. “İşte bizim taşıdığımız ‘Lewis, Johnsson, Little’ soyadları da, aslında bunlar bizim atalarımızın soyisimleri değil, tam tersine, benim dedemi köle olarak götüren adamın soyismi”, bunu öğrenince soyismini attı. “X” yaptı, çünkü bilmiyor isminin ne olduğunu. “X” yaptı, değil mi?
Şimdi bu “X” yapma olayı, aslında bu, biz Kürtler’in yapması gereken şey. Bizim de aynı hocam.
(Dinleyicilerin bazılarına tek tek soruyor)
Senin soyadın ne?
Senin soyadın ne?
Senin soyadın ne?
Senin soyadın ne?
(Hepsinden Türkçe isimler aldıktan sonra konuşmasına devam ediyor)
Niye hepinizin soyadı Türkçe?.. Düşün yani. Hele bazılarının “Türk, Türkoğlu, Öztürk”, onu hiç saymıyorum bile.
Biz köleyiz. Anlatabiliyor muyum? Köleyiz biz.
Sen Almanya’ya git, eğer Doğu Kürdistanlı’ysan, sana “Perse” derler, “Fars”. Kuzey Kürdistanlı’ysan sana “Türk” derler, “Türke”. Anlatabiliyor muyum? Güney’den ya da Güneybatı’dan gidiyorsan “Arap” derler. Çünkü köleler kimlik sahibi olamazlar. Köleler efendilerinin adıyla çağrılırlar.
Şimdi bizim böyle bir hakikatimiz varken, bizim önce millî kimliğimizi kazanmamız lazım, gençler.
Millî mücadele, asla ve asla, ne İslam’a ne Sosyalizm’e, zararlı değildir. İslam’ın bize bir zararı yok, Sosyalizm’in de yok, bize bir düşmanlığı da yok. İkisi de destekliyor Kürdistan’ı, açıkça söyleyeyim. İslam ve Sosyalizm, ikisi de Kürdistan’ı destekliyor, fakat İslamcılık ve Solculuk, ikisi de Kürdistan düşmanıdır.
Sosyalizm başka şey, Solculuk başka şey gençler. İslam başka şey, İslamcılık başka şey. İslamcılık egemenden yana bir ideolojidir. İslamcılık, Emevî – Abbasî ürünü bir ideolojidir. Yani Resulullah’ın zamanında yok böyle birşey. İslamcılık, saray icadı bir ideolojidir.
Size en basitinden İslam ile İslamcılık arasındaki farkı anlatayım. Önce İslam’ı anlatıyorum: Hristiyan bir devlet Müslümanlar’a zûlmederse, Müslüman kardeşini savunursun. Aynı zûlmü Müslüman devlet Hristiyanlar’a yaparsa, mazlum oldukları için Hristiyanlar’ın yanında yer alırsın, kendi kardeşine karşı çıkarsın. Yani, “Mazlum kim olursa olsun mazlumdan yana, zalim kim olursa olsun zalime karşı”.
Bu İslam’dır. Nisa sûresi, 135. âyet.
Mavi Marmara gemisinde benimle röportaj yaptılar, ben ne dedim biliyor musunuz? “Burda 587 kişiyiz gemide. Bazıları Ümmet için yola çıkıyor, bazıları Filistin için, bazıları Türkiye’nin gücünü göstermek için yola çıkıyor, bazıları Hükûmet desteklediği için, o da AK Parti seçmeni olduğu için, o kadar bilinci yok ama, Hükûmet desteklediği için destekliyor, kimi de belki meşhur olmak için, bilmiyorum. Ben, benim bu gemiye binmemin sebebi, Gazzeliler’in Müslüman, İsrailliler’in Yahudî olması değildir. Tek sebebi var: Gazzeliler’in mazlum, İsrailliler’in zalim olmasıdır. Yani bu zûlmü Müslümanlar Yahudîler’e yapsa, benim yerim gene bura. Gene aynı şeyi yapacağım yani, bu kez Yahudîler’e destek vermek için yapacağım.” Anlatabiliyor muyum?
Benim Kürdistan’ı savunmamın sebebi de Kürt olmam değildir. Türk olsaydım İsmail Beşikçi gibi biri olacaktım. Yani ben Kürt olduğum için savunmuyorum Kürdistan’ı, inanın bana, bunun hak ve hakikat olduğuna inandığım için savunuyorum. İnandığım için.
Aslında Kürtçü değilim ben. Hak olduğu için savunuyorum Kürdistan’ı.
Benim meselâ biyografimi az çok bilen bir insan, Filistin için, Arakan için, Keşmir için yaptıklarımı bilen bir insan, anlar ki bu adam ırkçılığından dolayı değil, gerçekten bunun haklı olduğunu bildiği için bu adam Kürdistan’ı savunuyor. Yani Kürt olduğu için değil, Kürdistan’ın hak olduğuna inandığı için Kürdistan’ı savunuyor. Kürt olmasaydı bu adam gene savunacaktı Kürdistan’ı.
İslamcılık ise, nedir biliyor musun, İslamcılık ise, Hristiyan Müslüman’a zûlmettiği zaman, çok affedersiniz, Kürtçe tabirle söyleyeyim, “xwe qiş dıki”, tamam mı, ama aynı zûlmü Müslümanlar yaptığı zaman tevil edersin, susarsın veya direk zalimden yana yer alırsın. Bu İslamcılık’tır.
Yani bugün, en basit, İslamcılık’ın size ne olduğunu, örnek vereyim size. 47 – 71. Hindistan, Pakistan, Bangladeş. Pakistan Hindistan’dan bağımsızlık talep ederken Pakistan’dan yana, 71’de Bangladeş Pakistan’dan bağımsızlık talep ederken bu kez zalimden yana, Bangladeş’e karşı, heee, “Ümmet’i bölüyorsunuz”…
1947’de nasıl davrandıysa, 1971’de bunun tam tersi bir şekilde davranıyor. Talep aynı, görülen zûlüm aynı, yapılan şey aynı, anlatabiliyor muyum, ama orda başka davranıyor burda başka davranıyor.
Bu İslamcılık’tır işte. Şeyin çok güzel bir lafı var, sevgili Mücahit Bilici hocanın çok güzel bir sözü vardır, “Müslüman millîyetçiliği”, aslında İslamcılık budur, İslamcılık tam da Mücahit Bilici’nin “Müslüman millîyetçiliği” dediği şeydir.
Şimdi, Kürtler’in yaşadığı drama İslamcılar’ın sessiz, duyarsız kalmasının bir sebebi de budur. Aslında İslam dünyası Kürtler’in durumuna niye kayıtsız, biliyor musunuz arkadaşlar? Aslında Kürtler’e düşman olduklarından dolayı değil, yani Kürtler’den dolayı değil haa, Kürtler’e bu zûlmü yapanlardan dolayı. Şimdi bize bu zûlmü yapanlar da Müslüman. Yani mazlumun kimliğine bakıp da Kürtler’e karşı sessiz değiller, zalimin kimliğinden dolayı.
Bengal halkı zûlüm görürken niçin sessiz kaldılarsa, Kürt halkı zûlüm görürken de aynı nedenden dolayı sessiz kalıyorlar. Tek sebebi var: Çünkü zûlmü yapan da Müslüman. Yani Hristiyan veya Yahudîler Müslümanlar’a zûlmettiği zaman ortalığı velveleye veriyorlar, ama aynı zûlmü Müslümanlar Müslümanlar’a yaptığı zaman sessiz kalıyorlar, tepkisiz duruyorlar.
Eğer bize bu zûlmü bir Hristiyan devlet yapsaydı, bizim dilimizi yasaklasaydı, düşünün, Müslüman Kürtler’in anadilini Hristiyan devlet yasaklıyor, onlara katliâm yapıyor, ayağa kalkardı İslam dünyası Kürtler için. Bugün Filistin için kalktığı gibi, Çeçenistan için kalktığı gibi.
Bize karşı bu kadar yüzsüz olmalarının sebebi, Kürt düşmanlığı değil, anti – Kürtlük de var, ama asıl sebep, bizim kimliğimiz değil, zalimlerin kimliği. Müslüman Müslüman’a zûlmettiği zaman susuyorlar. Anlatabiliyor muyum?
IŞİD’e sustuğu gibi, 1971’de Bangladeş’te katliâm yapan Pakistan’a sustuğu gibi. Hocam, 300 bin insanı öldürdüler, 300 bin insan! Pakistan orda 300 bin Bengal Müslüman’ı katletti. Ama sustular, hiçbir İslam ülkesi tepki göstermedi. Veya bugün, Mali’de işte, Azawad, o Tuareg halkına yapılanlara sustuğu gibi.
Müslüman Müslüman’a zûlmettiği zaman susuyor. Müslüman gayr-ı müslime zûlmettiği zaman susuyor. Sadece başkası Müslüman’a zûlmettiği zaman sesini çıkarıyor, çığlık atıyor.
Ben Taraf’ta bir yazı yazmıştım, “Batı İkiyüzlü de, Siz Çok mu Dürüstsünüz?” diye. Orda anlattım, işte “Siz hep Batı’yı ikiyüzlülükle suçluyorsunuz. Batı’yı, Ortadoğu’daki katliâmlara karşı tepkisiz kalmakla suçluyorsunuz. Siz sessiz kalmadınız mı yani? Sizi duyan da Halepçe’de ortalığı velveleye verdiniz sanacak. Veya Enfal’de ne yaptınız meselâ?” En son cümleler de şuydu: “Neymiş? Müslümanlar öldürülünce Batı tepki göstermiyormuş!.. Bu ‘Müslümanlar’ dedikleriniz, kimleri kapsıyor? Kürtler öldürülünce siz de tepki göstermiyorsunuz ve Kürtler Müslüman.“
Şimdi dikkat ederseniz, meselâ İslamî bir sitede, İslamî bir yayın organında “Müslümanlar öldürülüyor”, “Müslümanlar katlediliyor”, “Batı, Müslümanlar’ın gördüğü zûlümlere sessiz”, bu kavramlar kullanılırken o “Müslümanlar” kavramının içinde Kürtler yok haa. Ya Araplar kastediliyordur, ya işte Mısırlılar, Filistinliler kastediliyordur, ya Suriye’deki Araplar kastediliyordur. Kürtler yok!
Şimdi, İsviçre’de bir minare yasaklanıyor, cami de yasaklanmıyor, sadece minare, yani camiye izin veriyor, minaresiz olsun, minareye izin vermiyor sadece. Referandum, 2009’da. Hocam, Fas’tan Endonezya’ya kadar İslam dünyası ayağa kalktı. İsviçre bayrağı yaktılar.
Veya Fransa’da bir okulda sadece yaa, ülkede de değil, sadece bir okulda başörtü yasaklansın, iki tane kızın başörtüsünü yasaklasınlar, İslam dünyası ayağa kalkıyor.
Çünkü zûlmü yapan Müslüman değil.
Ama Tunus’ta sokakta bile başörtü yasakken, Zeynel Abidin bin Ali döneminde, Azerbaycan’da hâlâ yasakken, Türkiye’de 28 Şubat döneminde, siz hiç gördünüz mü? Ya Türkiye’de yıllarca başörtü yasağı vardı, değil mi? Kaç bin kız mağdur oldu, değil mi? Sırf örtüsü yüzünden eğitim – öğretim hakkı elinden alındı ya, var mı bundan daha büyük zûlüm? Ama siz İslam dünyasında hiç, Türkiye’deki başörtü zûlmünü protesto eden bir gösteri duydunuz mu yaa? Oldu mu böyle birşey?
Olmaması size hiç tuhaf gelmiyor mu?
Meselâ biz Filistin için ne kadar gösteri yaptık, değil mi? Çeçenistan için, Uygurlar için. Peki Türkiye’deki başörtü zûlmü için niye hiçbir İslam ülkesinde bir gösteri olmadı, birşey olmadı? Fransa’da bir okulda olsa hepsi ayağa kalkıyor, değil mi?
Çünkü zûlmü yapan da Müslüman. Bu işte Mücahit Bilici Hoca’nın dediği “Müslüman millîyetçiliği”dir aslında, İslamcılık.
(Arada bir – iki dinleyici soru soruyor. Bunlardan biri soru sormak için söz hakkı aldıktan sonra, bunu aşıp hem konuşmacıya hem diğer dinleyicilere HDP propagandası yapıyor. Millî ve ilmî bir konunun konuşulduğu ortamı, bir siyasî partinin ve politikacıların konuşulduğu bir düzeye çekmeye çalışıyor. Onun particilik yapmasından diğer dinleyiciler de rahatsız oluyor. Propagandasını bitirdikten sonra Sediyani konuşmaya devam ediyor.)
Şimdi, bir insanın şartlar elvermediği için, taktik icabı takiyye yapması başka bir şeydir, hakikaten nefret etmesi, nefret ettiği için o kimlikten kaçmaya çalışması başka bir şeydir. Ya da yağcılık yapması. Çok net konuşayım.
Mes’eleyi ben partiler özelinde konuşmak istemem. Bizim dâvâmız millî bir dâvâ. Kendimizi herhangi bir partinin karşısında veya yanında konumlandırmıyoruz.
Şöyle diyeyim ama. Madem ki sorular geldi. Şimdi, örnek vereyim: Burası Türkiye, değil mi, Türkiye Cumhuriyeti devleti. Atatürkçü bir sistem, kurucusu Atatürk, Mustafa Kemal Atatürk. Ve İzmir de en Atatürkçü yer.
Şimdi benim bu ülkede Atatürk’e hakaret etmem kanunen yasak. Eleştirmem hatta, değil mi? Ben şimdi kalkıp burada Atatürk’e hakaret edersem, ceza yerim değil mi? Eleştirsem dahi. Dolayısıyla, şimdi ceza alacağımı bildiğim için, ceza alcam, hapse gircem, yazık, yani ne gerek var? Eleştirmem, sesimi çıkarmam. Ceza alacağımı bildiğim için, kanunen yasak olduğu için ben de yapmıyorum. Bu normaldir, değil mi? Bunu hepiniz anlarsınız yani. Çünkü insanî bir şey.
Ama şimdi bunu yapmakla yetinmeyip, bir de kalkıp da Atatürk’ü övmeye kalkarsam durup dururken, kalkıp şurda bağırırsam, “Atatürk gibi bir lider gelmez. O bir mucizedir”, şimdi bu başka bir şeydir. Kanun bana böyle bir zorunluluk getirmiyor. Anlatabildim mi?
Şimdi ben demiyorum, kalksın HDP Kürdistan’ı savunsun. Tamam, ülkenin şartları neyse ona göre siyaset yapsın. Amaaa, “Biz Kürdistan’ı çöpe attık”, “Kürt devleti isteyenler ilkel millîyetçidir”, “Ülkeyi bölmek isteyenler karşısında bizi bulur”… Ya kusura bakma hocam yaa, bu pek taktiğe benzemiyor yani…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Gerçekten… Bu pek taktik işi değil yani…
Tamam, ben sana demiyorum kalk Kürdistan’ı savun, Türkiye’nin reel şartları neyse ona göre siyaset yap. Ama kardeşim, sen, seninkisi korkudan veya şartlardan dolayı Kürdistan’ı savunmamak değil, seninkisi, sen Kürdistan düşmanısın yaa.
Kardeşim, Kürt bayrağına düşmansın. AK Partililer’in saygısı varken, senin saygın yok! AK Partililer’in Barzanî’ye bir saygısızlığı yokken, hatta destekliyorlar yaa Barzanî’yi, senin milletvekilin “Puşt” diyor, Başkan Barzanî’ye diyor. Sen hangi taktikten bahsediyorsun? Seninkisi “taktik”i aşmış durumda.
Ya sen inandığın gibi yaşamayınca yaşadığın gibi inanmaya başlamışsın, zaman içinde, ya da öteden beri böyle haindin de biz seni tanımadık!..
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Yani bir silkinmen lazım. Seninkisi farklı birşey.
Ben, Atatürk’ü eleştirmek yasak olduğu için eleştirmiyorum arkadaşlar. Canımı sokakta bulmamışım. Niye gidip hapiste çürüyeyim? Bu normaldııır. Doğru olandır da hatta. Ya ne gerek vaaar? Sistemi eleştirebiliyorum, Kemalizm’i eleştiriyorum. İllâ bir şahsı neden hedef alıp da kendimi şey yapayım, başımı ağrıtayım? Ama, bu yasaktır diye, şimdi Türkiye’de Atatürk’ü eleştirmek yasaktır diye, sana diyor ki “eleştirmek yasaktır”, övmek mecburiyeti var mı? Övmek mecburiyeti var mı?
Yani şimdi ben gidip İzmir Saat Kulesi’nin önünde millete böyle diyeceğim:
(Ayağa kalkıyor ve elini masaya vurarak konuşuyor)
“Atatürk gibi bir insan bir daha bu dünyaya gelmez arkadaşlar. Kıymetini bilin!”… Ondan sonra bir Kürt geliyor bana diyor, “Sen ne yapıyorsun böyle?”, ben de gözlerimi kısıp sinsî bir şekilde ona şunu diyorum: “Taktik heval, taktik”… Ya bu ne yaa?..
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
Taktik mi bu yaa gerçekten?… Ya taktik mi bu yaaa?..
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
Ya bunun neresi taktik?..
(Tekrar yerine oturarak konuşmasına devam ediyor)
Kardeşim, “Atatürk mucizedir” diyorsun, “Bu ülkeyi bölmek isteyenler karşısında bizi bulur” diyorsun, Başkan Barzanî’ye yaa, canımız kurban olsun O’na, biz O’nun ayağındaki toza kurban oluruz ya, Başkan Barzanî’ye, sen Kürdistan millî liderimiz Mesud Barzanî’ye “Puşt” diyorsun, Ala Rengîn’i Rojava’da yasaklıyorsun ya, Rojava’da yasaklıyorsun, adam Ankara’da, Çankaya’da asıyor, Ahmet Davutoğlu Ala Rengîn’i Başbakanlık Konutu’nda asıyor, sen Rojava’da yasaklıyorsun.
Seninkisi taktik değil, kusura bakma. Seninkisi taktik değil.
Diğer bir sorunuz daha vardı…
(HDP’yi savunan dinleyici yine itiraz ediyor. Bu kez Rojava’daki mücadeleyi övüyor. Diğer dinleyiciler ise Rojava’daki mücadelenin “millî” olmadığını söyleyerek o şahsa itiraz ediyorlar. Söyledikleri bittikten sonra, Sediyani konuşmasına devam ediyor.)
Hocam bakın, bir mücadelenin niteliğini, ismini doğru koymak, ona düşmanlık etmek değildir. Ama mücadeleyi övmek de ayrı konudur.
Şimdi bakın, Deniz Gezmiş’in mücadelesine ben gerçekten saygı duyuyorum. İnandı. Ama şimdi böyledir diye, yani seviyorum diye, ben diyeyim ki, “Deniz Gezmiş’in amacı İslam devleti kurmaktı arkadaşlar”, “Deniz Gezmiş bir Kürdistan devleti kurmak için mücadele etti”, alakası yok! Adam Atatürkçü! Olabilir. Şimdi ismini doğru koymak, O’na düşmanlık değildir. Kendisi söylüyor zaten Atatürkçü olduğunu. Ama verdiği mücadeleye saygı duyuyorum, Atatürkçülük’e değil!
Bir insan inandığı dâvâ için canını veriyorsa, ister PKK olsun, ister Lübnan Hizbullahı olsun, ister kim olursa olsun, sen saygı duyarsın değil mi? Çünkü inandığı şeyde samimî bir defa, bir defa samimî. Bedel veriyor. Ama onun ismini doğru koymak, doğru koymak düşmanlık değildir. Anlatabiliyor muyum kardeşim?
Şimdi, sen bir Sol hareket olabilirsin. Saygı duyarım. Ve Sol hareketsin de yani, Sol hareketsin de.
Ben Kürt İslamcı hareketlerin, işte HüdaPar veya öbür Kürt hareketleri var, bunları ben “Kürt hareketi” olarak görmüyorum, “İslamî hareket” olarak görüyorum. Kürt Sol hareketlerini de, “Sol hareket” olarak görüyorum.
“Kürt hareketi” nedir biliyor musun benim için? Kürdistan için mücadele eden.
Sevgili gençler, Mella Mustafa Barzanî’nin bir sözü vardır: “Her Kürd’ün gönlünde bir Kürdistan yatar.”
Siz Ege Üniversitesi’nde Kürdistan’ı savunamazsınız arkadaşlar. Bu normaldir. Ama siz onu kalbinizde taşırsınııız. Anlatabiliyor muyum? O sizin gönlünüzde yatar o aslan. Ama burda okulunuzu okursunuz, anlatabiliyor muyum, burda insanlar nasıl yaşıyorsa siz de öyle yaşarsınız. Ama o sizin kalbinizde yaşar hocam, sessizce durur orda, içinizde. Kalbinizde saklarsınız öylece. Bu çok normal birşeydir, insanî birşeydir. Sen kaybedilmemişsin, sen Kürtlük’ünden çıkmamışsın. Kalbinde taşıyorsun o millî aşkı, onu içinde saklı tutuyorsun, kalbinde saklıyorsun. Şimdi çıkartırsan dışarıya, kalbinde sakladığın o millî aşkı dile getirirsen, seni hapse atarlar, okulun yanar. Böyle olduğu için sesini çıkarmazsın, dile getirmezsin. Ama kalbinde yaşar o.
Fakat bunların kalbinde yok ki hocam birşey yaa, yok, bu HDP milletvekillerinin yok bu aşk kalplerinde. Bunların kalbinde Kürdistan diye bir aşk yok ki. İçlerinde millî bir duyguları yok.
Bakın size tekrardan HüdaPar örneği vereyim. Bak, Türk’ün, bir efendinin aklı ile bir kölenin aklı.
Şimdi HüdaPar, “I love you Muhammed” mitingi düzenliyor, Putlu Doğum Haftası.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Tamam mı? “I love you Muhammed” mitingi düzenliyorlar, “Ich liebe dich yâ Resulullah”…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Sallandırıyorlar Tevhid bayrağını. İşte “La İlahe İllallah” sancakları, alınlarında bantlar. Kürdistan bayrağı sokulmuyor meydana. Gerekçe de ne, biliyor musun? Biri Kürdistan bayrağını getiriyor, bırakmıyorlar. Kendilerini savunurken ne diyorlar, biliyor musun? “Bizim Kürdistan bayrağına karşı herhangi bir husumetimiz yoktur”, doğruuu, hiç görmedim, “Biz hiçbir ulus bayrağa izin vermedik, Filistin bayrağına da izin vermedik.”
Ama şu var, size yemin ediyorum: Kürdistan bayrağı girmesin diye Filistin bayrağı yasaktı, Kürdistan bayrağı girmesin diye Türk bayrağı da yasaktı, Kürdistan bayrağı girmesin diye diğer bütün bayraklar yasaktı…
Tıpkı Türkiye’deki İslamcılar’ın, Kürt var diye ulusçuluğa karşı olması gibi. Kürt var diye millîyetçiliğe karşı olması gibi. Sırf bu ülkede Kürtler var diye “Ben millîyetçiliğe karşıyım” demesi, “her türlüsüne karşıyım” demesi. Yani Kürtler Kürt olmasın diye, başka birşey değil.
Ve başka birşey daha anlatayım: Onlar dalgalandırdılar işte bir sürü, siyah çarşaflar, bantlar falan, aynı HaMaS görüntüleri yani. Baktığın zaman, HaMaS görüntüleri…
Bunları işte, sosyal medyada HDP’lilere nanik yapmak için, biliyor musun, düşünün yani, Peygamber’i bile HDP’ye racon kesmek için kullandılar. Türk medyası da, İslamcı medya özellikle, işte Saray medyası, İktidar yanlısı medya, bunları pohpohladılar biliyor musunuz? “İşşşte gerçek Kürtler”, “İşşşte Müslümanlar”, “Diyarrrrbakır düşmez!”, “İşşşte gerçek Diyarbakır” falan…
Ama aynı medya ne yaptı, biliyor musunuz?
Benim Washington’da bir arkadaşım var, değerli bir Kürt aydını. Mustafa Aram Acar, değerli bir kardeşimiz. Vatansever bir gencimiz. Şırnaklı, değerli bir Kürt aydını. Amerika’nın Sesi radyosunda çalışıyor. Ne anlattı biliyor musunuz, ne paylaştı? Dedi ki, “O Peygamber Mitingleri’ni öven aynı medya var ya, aynı medya, o Yeni Şafak’tır, Star’dır, bu Saray yanlısı medya, Amerika’da ne yapıyor biliyor musun? Bu mitingin fotoğraflarını burada ABD devletinin gözüne sokmaya çalışıyor. ‘Bakın, Kürtler böyledir, böyledir. Bunlar radikal dîncidir.’…”
Niye biliyor musunuz? Çünkü Amerika Kürtler’i destekliyor ya. Amerika’nın Kürtler’i desteklemesi demek, sen bağımsızlığını kazanırsın. Çünkü sahaya 3 – 0 önde başlıyorsun yani, bugünkü dünya böyle.
Bak, efendinin aklına bak!..
(Dinleyicilerden biri “Şeyh Said Hareketi’nde yaptığı gibi” diye sesleniyor. Konuşma devam ediyor.)
Aynı gazeteler haaa… Burda HüdaPar’ı öven, “İşte Kardeşlerimiz, İşte Miting!”, övüyor burda mitingi, orda ise bunları öcü gibi Amerikan devletine servis ediyor, “Bakııın, Kürtler’i desteklemeyin, bunlar radikal İslamcı’dır”, hani, “Yanılmayın! IŞİD’e karşı savaşıyorlar diye bunları yanlış anlamayın. Kürtler böyledir.”
Ve köle, köle kullanılıyor. Köle, kullanıldığının farkında bile değil. Aslında onu yapmakla, o mitingi yapmakla neye vesile olduğunu bilmiyor köle. Kendi halkının mukadderatını belki 50 yıl, 100 yıl daha geciktiriyor. Ama köle olduğu için farkında değil.
Şunu bile düşünemiyor: Yaw xêrdır yaaaw. Resulullah Mekke’de doğdu, Diyarbakır’da doğmadı. Ma bu niye Mekke’de yapılmıyor, niye burda yapılıyor?..
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Niye İstanbul’da yapılmıyor, niye burda yapılıyor?..
Köle düşünmez bunu. Köle budur hocam.
(Dinleyicilerden biri “Kayserili adamı konuşturuyorlar, ê o zaman gidin Kayseri’de yapın mitingi” diye sesleniyor. Konuşma devam ediyor.)
Şimdi, gene öbür tarafa geçelim. Bir o tarafa bir o tarafa…
Şimdi sen diyorsun ki, “Halkların kardeşliği”, değil mi? Halkların kardeşliğini düşünüyorsun.
Bakın gençler, 7 Haziran’da ben de destekledim. Yani şimdi şu var. Ben HDP’lilere, milletvekillerine de söylüyorum:
Ya biz HDP’ye düşmanlık yapmıyoruz. Sorun sizde. Biz Kürdistan’ı savunduğumuz zaman siz rahatsız olduğunuz için, siz size düşmanlık yaptığımızı sanıyorsunuz…
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
Biz sizin isminizi bile anmadan, “Kürdistan” diyoruz, “Bu ideolojilere aldanmayın” diyoruz, siz rahatsız olduğunuz için siz itiraz ediyorsunuz, haliyle, sanki bu sözleri size karşı kullanmışız gibi bir ortam oluşuyor…
(Hem konuşmacı hem dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar. Gülme krizinden dolayı konuşma yapılamıyor. Gülme krizi geçtikten sonra konuşma devam ediyor.)
Meselâ bu arkadaşımız HDP’yi ortaya atarak itiraz etmeyene kadar, kimsenin aklına geldi mi ben bu sözlerimi HDP’ye karşı söylüyorum?
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
Yok… Ama siz bunları üzerinize alıyorsunuz. Almayacaksın!..
Şimdi, şu var hocam. Ne diyordum?..
Yani mes’ele şu partiyi destekleyip bu partiyi desteklememek değil. Şimdi, sen “Halkların kardeşliği” diyorsun, değil mi?
Ben Müslüman’ım. Ben de enternasyonal düşünceye sahip bir insanım.
Bakın gençler, şu sözü söylüyorum size: Kürdistan hakikattir. Gençler, mücadele edecekseniz bağımsız Kürdistan için mücadele edin. Size yemin ediyorum, Kürdistan dışında ne için mücadele ederseniz edin hayatınızı boşa harcamış olursunuz. Size nasihatimdir.
Ama ben bu nasihati nasıl bir insan olarak yapıyorum, biliyor musunuz?
Ben nasıl bir insan olarak siz gençlere bu nasihati yapıyorum?
Almanya’da 10 yılda kazandığı bütün malvarlığını, bütün birikimini Keşmir Depremi’nde götürüp Keşmir halkına dağıtmış…
Gazze halkı için, Filistin halkı için İsrail zindanlarında yatmış…
Arakan’daki katliâmı dünyaya ilk duyuran gazeteci olarak…
Somali’deki açlık felâketinde, Somali halkı için Türkiye kamuoyunu ayağa kaldırmış, sonra da bizzat Dadaab Mülteci Kampı’na gidip yardımlar ulaştırmış, Somalili mültecilerin kaldığı mülteci kampında yatıp kalkmış…
Özgür Özbekistan Dostları Platformu’nun kurucu üyesi olarak ve Uluslararası Türkistanlılar Dayanışma Derneği’nin istişare heyeti üyesi olarak…
Böyle bir insan olarak yapıyorum size bu nasihati.
Yani diğer halklar için, zindan yatmış, malını bağışlamış bir insan olarak.
Ben, Keşmir’e malımı, Filistin’e özgürlüğümü, Arakan’a rûhumu verdim.
Böyle bir insan olarak yapıyorum size bu nasihati.
Nasihatim şudur size, gençler: Kürdistan hakikat, bağımsız Kürdistan ise haktır. Bütün hayatınız boyunca Kürdistan için mücadele edin. Size yemin ediyorum, Kürdistan dışında ne için mücadele ederseniz edin hayatınızı boşa harcamış olursunuz. Size nasihatimdir.
Yani arkadaşım, onlar için yapıyoruz birşey değil de, başka halklar için bu mücadeleyi verince kötü olmuyoruz da, aynı şeyi kendi halkımız için yapınca niye kötü oluyoruz yaa?
Ben farklı birşey yapmıyorum ki. Kürdistan için neyi istiyorsam, Filistin için de aynı şeyi istiyorum, Keşmir için de, Doğu Türkistan için de istiyorum. Aynı şekilde, onlar için neyi istiyorsam, aynı şeyi Kürdistan için de istiyorum.
Kimseye bir düşmanlığım yok. Sorun benden kaynaklanmıyor ki. Sorun İslamcılar’da, Solcular’da. Doğu Türkistan, Keşmir, herkes için istiyorlar, ama Kürtler için istemiyorlar. İkiyüzlü olan onlar. Münafıklık yapan onlar. Ben değil. Ben her yerde aynı şekilde davranıyorum, her coğrafyada aynı şeyi savunuyorum. Ama orda farklı burda farklı davranan, onlar.
Ya ben yanlış birşey yapmıyorum ki abê. Orda farklı burda farklı davranmıyorum ki. Şimdi yanlışlık bende mi? Yanlışlık orda. Onlarda!
Şimdi eğer HDP’nin parti programında, 3 defa KKTC, 4 defa Doğu Türkistan, 2 defa Filistin Çeçenistan geçiyor, ama bir defa, bırak Kürdistan’ı, tamam hadi geçmiyor, anladık diyelim, Kürt bile geçmiyorsa…
(Dinleyicilerden biri “En basitinden, Güney Kürdistan’la ilgili hiçbir şey söylenmiyor, en basitinden yani, şu an bağımsızlığa yakın olmasına rağmen” diye sesleniyor. Konuşma devam ediyor.)
HüdaPar aynıdır. Yani onun da “Ümmet”i var, şeyi var, efendim, Filistin’i var. Bir HaMaS’lı nasıl konuşuyorsa o da öyle konuşuyor yani. Anlatabiliyor muyum? Öyle konuşuyor.
Ben bu İslamcılar’la Ümmet’i gezdim ya. Ümmet’i tanıdığım için “Kürdistanî” oldum arkadaşlar. Ümmet’i tanıdıktan sonra.
Çünkü gittim baktım ya 5 milyon nüfûslu insanların bile devleti vaaar, ülkesi vaaar. Türkmenistan yaa, Türkmenistan! Üç ay yaşadım orda. Oturup kalkmayı bilmiyorlar. Dilleri bile yok yaa, abuk sabuk kuş dili gibi bişey konuşuyorlar, kültür yok bişey yok, ama adamların bayrağı var yaa, devleti var, bağımsızlığı var.
Peki benim niye olmasın?
Ben Ümmet’i gördüm, anladım. Benim de kendi devletim olmalı, bu Ümmetçilik’e aykırı değil. Bunun Ümmet’e aykırı olduğunu söyleyen, sadece benim burdaki…
Heee, bir de şu var, bunu sadece burdaki Türk bana düşmanlık yapıyor. Orta Asya’daki Türk yapmıyor haa. Söylediğin zaman hak veriyor. Diyor, “Ayrılın onlardan. Devletinizi kurun yani.”
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Orta Asya’daki Türk söylüyor bunu. Bir düşmanlığı yok sana. Türkiye’deki Türk yapıyor bunu. Anlatabiliyor muyum? Burdaki Türk yapıyor…
Şimdi, bölücülük haramsa hocam, bölücülük kötü birşeyse, ki kötü birşeydir, o zaman gidin topraklarımızı bölenlere söyleyin bunu yani. Biz kimsenin toprağını bölmemişiz. Bilakis bizim topraklarımız bölünmüş, bizim ülkemiz bölünmüş.
Irkçılık kötü birşeyse, gidin bu ırkçılığı yapanlara söyleyin. Biz kimsenin dilini yasaklamış mıyız? Kimsenin köyünün ismini zorla değiştirmiş miyiz? Hiçbir Arap çocuğuna, Türk çocuklarına, Ermenî çocuklarına zorla “Ne Mutlu Kürdüm Diyene” dedirtmiş miyiz?
Yani ırkçılık kötü, adam gelip bunu bana söylüyor. Gidip ırkçılara söylemiyor, geliyor bana söylüyor. Anlatabiliyor muyum? Bölücülük kötü, gelip benim ülkemi bölenlere söylemiyor bunu, bana söylüyor.
Adamın yanında 50 defa “Türk” de, 500 defa “Türkçe” de, senin lafını kesmez, “Ya kardeşim ne Türk’ü ne Kürd’ü, hepimiz Müslüman’ız” demez. Sen bir defa “Kürt” de, hemen lafını keser, “Ya kardeşim ne Türk’ü ne Kürd’ü, hepimiz Müslüman’ız.”
Ya demek ki adam bununla, bu dîncilikle, İslamcılık’la, inanççılıkla, ideolojiyle, Solculuk’la, adamın tek hedefi beni susturmak, başka birşey değil! Beni susturmaktan başka bir gayesi yok!
Onun için diyorum arkadaşlar, bizim Kürdistan’dan başka hiçbir şey için mücadele edecek ne vaktimiz var, ne öyle bir lüksümüz var. Hiçbir dîne de aykırı değil. Tam tersine.
Dînlerin özüne bakarsan, hepsi bize hak veriyor. Ama sonra uydurulan dînler, yani tahrif edilmiş halleri. Saray şeyi…
Bizim bugün, yani İslam dünyasının imân ettiği ve âmel ettiği İslam, gerçek İslam değil hakikaten. Resulullah’a indirilen İslam değil. Bu Emevî ve Abbasî dönemlerinde yazılan İslam.
Biz Hristiyan dünyasının bugün şeyini çok iyi görebiliyoruz, değil mi? Bu Hristiyanlık, Hz. İsa’ya gelen Hristiyanlık değil. Çok iyi görebiliyoruz bunu. Dışarıdan baktığımız için, çok net görüyoruz. Şimdi aslında aynı şey İslam için de geçerli de, biz içinde olduğumuz için göremiyoruz bunu.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Dışarıdan baksak, bunu da anlarız. Gerçekten anlarız.
Çünkü dîn, Hz. Ali’nin tabiriyle, “ters çevrildiği için” yani, “kabı ters çevrildiği için”, “elbise ters giydirildiği için”, zarar veriyor.
Şimdi bundan kurtulmanın yolu, bunu reddetmek değil. Yani dînîn kendisini, İslam’ın veya Sosyalizm’in kendisini reddetmek değil. Bunlarla oluşturulan şeyi, düşman ideolojileri reddetmek. Ve özü itibariyle, İslam’daki ve Sosyalizm’deki o hakikatler üzerinden, bunun aslında bizim millî dâvâmıza uygun şekilde, doğru biçimde, hanif bir biçimde, bu bilinçle İslam’ı anlatmak.
Yani benim mücadelem yanlışsa, aynı mücadeleyi peygamberler niye verdi? Resulullah Mekke’ye karşı niye verdi? Hz. Musa niye verdi Mısır’a karşı? Bizim verdiğimiz mücadele ile aynı mücadele yani. Veya bugün Filistinliler niye veriyor yani, Uygurlar niye veriyor?
1946 yılında Qazî Muhammed bir söz söylüyor, Pêşava Qazî Muhammed. Kendisi büyük bir İslam âlimi. Kürdistan’ın millî liderlerinden biri. Mehâbâd’da kurulan Kürdistan Cumhuriyeti’nin de cumhurbaşkanı.
“Devletiniz ve milletiniz yoksa, hiçbir şeyiniz yok demektir.”
Qazî Muhammed, 1946’da söylüyor bunu.
1965 yılında Malcolm X bir söz söylüyor. Amerika’da. O ne diyor? Şunu söylüyor:
“Devletiniz ve milletiniz yoksa, hiçbir şeyiniz yok demektir.”
Kelimesi kelimesine aynı.
1992 yılında Aliya İzzetbegoviç bir söz söylüyor. O ne diyor?
“Devletiniz ve milletiniz yoksa, hiçbir şeyiniz yok demektir.”
46’da Qazî Muhammed’in söylediği, 65’te Malcolm X’in söylediği, 92’de Aliya İzzetbegoviç’in söylediği, kelimesi kelimesine, noktası virgülüne kadar aynı.
Tek fark, biri Kürtçe söylemiş, biri İngilizce söylemiş, öbürü Boşnakça söylemiş. Ama aynı kelimeler, aynı şeyler.
Ve üçü de Müslüman lider yani.
Demek ki aklın yolu bir, kalbin de yolu bir. Mes’eleyi ideolojilerle sulandırmanın, mes’eleyi bağlamından koparmanın hiçbir anlamı yok; abuk sabuk fikirlerle, ne idüğü belirsiz sloganlarla, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan fantezilerle gençliğimizin en verimli dönemlerini hebâ etmenin bir anlamı yok.
Yani bizim mes’elemiz şu arkadaşlar: Bizim etrafımızda kâfirler yok. Kime karşı ben İslamcılık yapayım ya? Türk de benim gibi Müslüman, Arap da benim gibi Müslüman, Fars da benim gibi Müslüman. Bunlar gâvur değil ki.
Benim mücadelem sınıf mücadelesi de değil. Ben ondan zenginim. Nasıl sınıf mücadelesi vereyim? Onun devleti var benim yok ama ben gene de ondan zenginim. Fabrikalarım var, şirketlerim elimde, adam da köylü yaa, küçük bir bakkalı var.
Bizim mücadelemiz ne odur, ne budur, ne de, efendim “Kadınlar çiçek değildir. Çiçek senin babandır!”…
(HDP’yi savunan dinleyici yine konuşmayı kesiyor, itiraz ediyor. Bu kez de sınıf mücadelesini savunuyor, Türkiye’deki gelir dağılımı adaletsizliğine işaret edip “Türkiye’de nasıl sınıf mücadelesi yok?” diye soruyor. Söyledikleri bittikten sonra, Sediyani konuşmasına devam ediyor.)
Yaa hocam, baaak, Türkiye’de sınıf mücadelesi de var, dîn mücadelesi de var. Onu veeer. Bak sen hâlâ anlamadın, ya da ben anlatamadım.
Şimdi bak ben bir Müslüman’ım, değil mi? 28 Şubat’ta ben başörtü özgürlüğü için mücadele ettim. Doğru mu? Doğru. Biz burda laik rejime karşı mücadele ediyoruz. Doğru mu? Doğru. İşçiler ezildiği zaman, bizim bir sürü arkadaşlarımız, Tokat’ta, işte TOKAD’daki arkadaşlarımız veya Özedönüş Platformu olarak eylem yapıyor muyuz? Yapıyoruz. İşte 1 Mayıs’ta katılıyor arkadaşlarımız.
Yani bunu veriyoruz. Biz sınıf mücadelesi, elbette Türkiye’de sınıf mücadelesi de var, laik – dîndar şeyi de var. Çünkü Kemalist bir rejim. Biz bunları veriyoruz.
Bizim olay şu: Şimdi, bunları Kürdistan millî mücadelesinin üstüne oturtup, onu yok etmeye çalışmak, farklıdııır. Ama onun haricinde…
Yaa, şimdi şuna benzeteyim: Bak benim “Guldexwîn”im var, değil mi? Çizgi roman. Çocuklar için. Aynı zamanda Kürdistanî yazılar yazıyorum, değil mi? Aynı zamanda İslamî yazılar da yazıyor muyum? Yazıyorum. Şiir de yazıyorum, değil mi? Seyahatnameler yapıyorum, geliyorum İzmir’de geziyorum. Değil mi? Geçen İzmir’de bir gazeteye mülâkat verdim. Oku bak neler söylemişim, sanırsın ki Efkan Âlâ konuşuyor: “Anadolu kültüründe tabi hepimiz birbirimizi sevmeliyiz… Bizim ihtiyacımız olan şey sevgidir… Birbirimizi sevelim, kucaklayalım…” Yani şimdi bunları da yapıyorum. Ama, hiçbir şey… Baak, çıkarım televizyona, dostluk, kardeşlik, Mevlânâ’dan da bahsederim, Anadolu kültürü, “Yunus Emre der kiii: ‘Hev û dın maçî bıkın, hev û dın hemêz bıkın’…”, yani, söylerim, tamam mı, “Sev beni sevem seni”, derim.
Amaaa, hiçbir zaman… Bunlar kontrol altındadır, tamam mı? Asıl kimliğimi ben hep muhafazâ ederim. Bu önemli!.. Yani şimdi bu demek değil ki, sabahtan akşama kadar “Kürt, Kürdistan” diyelim, hiç hayatımızda artık ne edebiyat ne sanat, yaw yoook… İzmir’de yaşıyorsunuz, burda çevre sorunları var. Bunlara karşı da sözünüz olsun gençler, siz beni yanlış anlıyorsunuz. Geniş olun.
Ama şunu söylüyorum: Ne yaparsanız yapın, kalbinizde saklı tuttuğunuz o millî aşkı hep taşıyın, onu yok etmeyin.
Gidin burda sanat etkinliklerinde de konuşun. Farklı düşüncelerden, Türk olsun, Balkan göçmenlerinden, arkadaşlarınız olsun, sevgilileriniz olsun…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Gezin, dolaşın, sevişin…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Oturun sanat konuşun, oturun edebiyat konuşun…
Ama kendinizi kaybetmeden!.. O kimliğini kalbinde hep taşı. Anlatabiliyor muyum?
Mustafa Barzanî diyor ya, sen kalbinde onu taşıdıktan sonra var ya, sen nereye gidersen git, özgürsün! Nereye gitsen özgürsün…
O kalbinde olsun…
(Dinleyicilerden biri “Dediniz ki: ‘Kürdistan’ı engelleyen iki akım var: İslamcılık ve Solculuk.’ Sabahtan beri İslamcılık’ı konuşuyoruz. Ama Solculuk’u pek konuşmadık. Onu da biraz konuşsak olmaz mı? Solculuk ne açıdan zarar veriyor?” diye soruyor. Konuşma devam ediyor.)
Solculuk’un ne gibi zararı mı var? Şöyle zararları var. Anlattım da gerçi ama, demek yeterince anlaşılmamış.
Sana en basitinden bir örnek vereyim: Kemal Sunal filmlerini bilirsiniz, değil mi?
(Dinleyiciler “Hepsini izledik” diye sesleniyor. Konuşma devam ediyor.)
Hepsini izledik…
Şimdi insanî yönlerini bir tarafa bırakalım. Benim de çok sevdiğim sanatçılardır. Yani, hani Kemal Sunal için konuşuyorum, öbür o Salman’lar Şen’ler için değil, Şener Şen ve İlyas Salman için demiyorum.
Kemal Sunal için diyorum. Sevdiğim bir insandır. Kişilik olarak en azından. İyi bir insandır. Olabilir. Allah râhmet eylesin. Bir şey demiyorum. Ama ben filmlerini diyorum.
Filmleri genelde Kürt toplumunu anlatıyor, değil mi? Kürdistan’da çekilmiş. Toplum Kürt toplumu.
Şimdi, filmlerinde birşey dikkatinizi çekiyor mu?
Kötü olan, ya ağadır ya şeyhtir, değil mi? Ağalar ve şeyhler hep kötü. Melek gibi olan da kimdir? Jandarma. Jandarma hep kurtarıcı, hep iyi. Ağalar ve şeyhler şeytan, hep kötülük.
Neden, biliyor musunuz?
Çünkü senin bütün millî liderlerin ya şeyhtir ya da ağadır. Kürdistan’ın millî liderleri, ya ağadır ya şeyh.
Bütün Kürdistanî ayaklanmaların liderliği ya şeyh ya ağadır. Şeyh Said Kıyamı’ndan tut Ağrı Ayaklanması’na kadar, Şeyh Ubeydullah Nehrî’den tutun Bitlis Ayaklanması’na kadar, hep böyle.
Meselâ Şeyh Said Kıyamı… Şeyh Said şeyhtir, Cibranlı Halid Bey ağadır.
Anlatabiliyor muyum? Yani ya ağalar başta durmuş, ya şeyhler.
Bu Kürt ayaklanmalarını bastıran kim? Katliamları yapan kim? Jandarma.
Ama baktığın zaman Kemal Sunal filmlerine, şeyhler ve ağalar hep kötü, şeytan. Jandarma ise hep kurtarıcı, o kadar iyi ki, sanki melek.
Şimdi, kim yapıyor bu filmleri? Sol yapıyor.
Bak, Sol nasıl zarar? Senin bugün, şimdi gene oraya gelecem…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Ama yani, ortada birşey var yani, hakikaten ortada birşey var…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Bir de yani, bizim eleştirdiğimiz, yani örnek verdiğimiz parti, yüzde sıfır buçukluk bir parti değil. Bu kadar büyük bir kitlesi olan bir parti. Mecburuz eleştirmeye yani…
Şimdi, Şeyh Said’e “gerici” de, Qazî Muhammed’in ismini bile bilme, ama Deniz Gezmiş’i, ama, yaw Deniz’i de geçtim, Mahir Çayan’ı yaa, Mahir Çayan, adam “Ben Kemalist’im” diyor ya, anlatabiliyor muyum, “Kemalist’im” diyor…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Yani, insan ne diyebilir, bilmiyorum ki…
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Ya da gel, bir Kürt katilinin torununu, Ertuğrul Kürkçü’yü gel “onursal başkan” yap, “onursal başkan” yap.
Şimdi aynı imkânlara HüdaPar sahip olsa, o da aynı hizmeti Türkler’e sunacak. Hocam, Kürt Sol ve İslamî partilere bakarsak, HDP kazandığı yerlerde bütün imkânlarını, elindeki bütün şeyleri Solcu Türk yoldaşının hizmetine sunar, İslamcı Kürt de elindeki bütün imkânlarını İslamcı Türk kardeşinin hizmetine sunar. Anlatabiliyor muyum? Seni de “kitle” diye kobay olarak kullanır.
Hiçbir zaman, HüdaPar’ın kapısında, bir Kürt millîyetçisinin bir Türk İslamcı kadar değeri yoktur. HDP’nin kapısında da, bir Kürt millîyetçisinin bir Türk Solcu kadar değeri yoktur.
En basitinden gençler, 7 Haziran’da, ilk defa, o “Kürt özgürlük mücadelesi” olarak tanımlanan BDP / HDP çizgisinin son 30 – 40 yılda hayâl bile edemeyeceği şey, 7 Haziran’da gerçekleşti. Hayâl bile edemezdi. Nedir bu? “Dîndar, şu bu ayrımı gözetmeden bütün Kürtler’in bizi desteklemesi.” Hayâl bile edemezdi böyle birşey. Ama 7 Haziran’da gerçek oldu bu.
7 Haziran’da ben baktım, dedim yaw normal değil bu. Herkes destekliyor. Hiçbir parti başarmadı bunu şimdiye kadar. Ve Kürtler’in her kesiminden destek alıyor. Dîndar olsun, şey olsun, Sünnî – Şiî, hiç farketmez.
Şimdi, Kürt anneleri sabaha kadar Qur’ân- ı Kerîm okudu, hatim indirdi. HDP barajı geçsin diye. Ben o resimleri gördüm, dedim “tamam başardılar”. Çünkü o kadınların desteğini alan, sırtı yere gelmez yani. O yaşlı kadınlarımızın. Sabaha kadar hatimler okudular. Linç edildiler Erzurum’da. Diyarbakır’da katledildiler.
Kimler taşıdı 7 Haziran’da? O % 13’ü kimler kazandırdı HDP’ye? Dîndar Kürtler. Çok net!
Zaten ondan sonra havuz medyasının, başta bizim Azadî olmak üzere, ben kendim Azadî’denim, Azadî ve Özedönüş olmak üzere, Azadî ve Özedönüş, ikisindenim de yani, ikisi de benim kardeşlerim, başta bu ikisi olmak üzere, ve Med – Zehra dahil, İslamcı Kürtler’i, işte dîndar Kürtler’i hedefe koymalarından belli zaten. Çünkü bizim sayemizde oldu bu.
Ama ne oldu? Dîndar Kürtler’in sayesinde HDP ilk defa % 13 oy aldı. Seçim sonucu Selahattin Demirtaş ne dedi? “Bu zafer, Sol’un ortak zaferidir.”
(Dinleyicilerden biri “Kürdistan’ı çöp kutusuna atması gibi bir şeydir” diye sesleniyor. HDP’li olan dinleyici de “Yok öyle algılamamak lazım, çarpıtıyorsunuz” diye cevap veriyor. Başka biri de “Nasıl algılayalım peki?” diye soruyor. Dinleyiciler bir süre kendi aralarında tartışıyor. Tartışma bittikten sonra, konuşma devam ediyor.)
“Ortak” nedir kardeşim, ne demektir? “Ortak” kelimesinden sen ne anlıyorsun? “Türk Solu” yani, başka ne olabilir?..
Bak, “Sol’un ortak zaferi”. Burdaki “ortak”tan ne anlıyorsun? “Türk Solu”…
“Ortak” demek, “Türk Solu” demek. “Türkan yoldaş” yani, “Türkan yoldaş”. Davutoğlu Kürtçesi’yle.
(Dinleyicilerden biri söz alıp ilginç bir anekdot paylaşıyor: “Annem Kürtçe bilmiyor, ben Demirtaş’ın o sözünü tercüme ettim, o da ağladı ertesi gün. Dedi, ‘Lanet olsun verdiğim oya’. Pişman oldu HDP’ye oy verdiğine.” Bundan sonra konuşma devam ediyor.)
Bak, gördün mü?… For example yani. Arkadaşımızın annesi de öyle anlamış.
(Dinleyicilerden biri ayağa kalkıp HDP’yi savunan ve her fırsatta konuşmacının konuşmasını kesen kişiye dönerek şunları söylüyor: “Aramızda HüdaParlı arkadaşlar da var. Başka gruplardan kişiler de var. Sediyani Hoca her kesimi eleştiriyor. Bir tanesi çıkıp sözünü kesiyor mu, konuşmayı bölüyor mu? Sen her eleştiride hemen Hoca’nın lafını kesiyorsun, konuşmayı bölüyorsun. HDP eleştirilemez mi yani? Bak burda HüdaParlı arkadaşlarımız var. Hocamız HüdaPar’a o kadar ağır eleştiriler yaptı. Bir tanesi çıkıp O’na saygısızlık yaptı mı? Sözünü kesti mi? Ne güzel oturup dinliyorlar. Soruları varsa, ki vardır illa ki, konuşma bittikten sonra sorarlar. Sizin niye eleştiriye tahammülünüz yok?”… Bunları söyledikten sonra konuşma devam ediyor.)
Evet… Devam edelim. Ne diyorduk?..
(Başka bir dinleyici de çıkıp şunları söylüyor: “Hocam, aramızda HDP’li arkadaşlarımız da var, HüdaPar’lı arkadaşlarımız da var, Özedönüş’ten arkadaşlarımız da var. Biz burada Sediyani Hoca’dan Kürdistan millî mes’elesini dinlemek için toplandık. Partileri konuşmaya gelmedik. Lütfen bu kadar önemli bir konuyu partiler ekseninde konuşmayalım”… Bunları söyledikten sonra konuşma devam ediyor.)
Ya sorular parti eksenli geliyor. Burda benim suçum yok ki, gençler. Siz soruları parti eksenli soruyorsunuz, mecburen öyle oluyor.
Bakın en başta ne güzel konuşuyorduk, parti marti isimleri geçmiyordu. Ama sorular parti eksenli gelince…
(Dinleyicilerden biri ayağa kalkıp HDP’yi savunan kişiye dönerek, “‘Biz bağımsız Kürdistan fikrini çöpe attık’ sözüne bir diyeceğin var mı yok mu?” diye soruyor. Ama o kişi soruya cevap vermiyor, susuyor. Konuşma devam ediyor.)
Ben sorularınıza soruyla karşılık verebilir miyim?
“Halkların kardeşliği” derken bahsettiğiniz o “halklar” kim?
(HDP’li dinleyici “Türkiye’de yaşayan bütün halklar. Yani sadece Kürtler ve Türkler değil ha, Türkiye’deki herkes” cevabını veriyor. Sediyani konuşmasına devam ediyor.)
Ya neden Türkiye eksenli düşünüyorsun? Kürdistan Türkiye’den mi ibaret?
Şimdi Kürdistan’ın etrafında kimler var? Türkler, Farslar, Araplar, değil mi? Yani “Halkların kardeşliği” derken, bu “halklar” bunlar oluyor.
Kim bu “kardeşler”, ben sana söyleyeyim. Ya madem ki kardeşiz, “kardeşlerimizi” tanıyalım, değil mi? Türk, Fars, Arap. Tanıyalım değil mi? Madem ki kardeşiz…
Biri beni linç ediyor, biri beni idam ediyor, biri bana tecavüz ediyor.
Anladın mı hocam?..
Ben, babamı linç eden, abimi darağacına asan, kızkardeşime de tecavüz eden birini “kardeş” olarak görür müyüm yaa? Var mı böyle birşey?
Ben Bangladeş’e gittim. Chittagong’da, Arakan’da, Bengal Rohingyası’nın başkentinde bir Bengal’le oturmuş sohbet ediyoruz.
İstanbul’da üniversite okuyor. Türkçe sohbet ediyoruz. Arkadaş İslamcı, Ümmetçi. Ümmetçi bir Müslüman. Bengal. Sohbet ediyoruz.
Dedi ki, “Bütün Müslümanlar kardeştir. Biz bütün Müslüman halkları kardeşimiz olarak görüyoruz. Ümmetiz. Urdular hariç!.. Urdular kardeşimiz değil. Urdular hariç!”
Pakistanlılar’ı kastediyor.
Yaa dedim, “Niye? Urdular da Müslüman.”
“Ne kadar Müslüman olursa olsun” dedi, “İsterse benden daha samimî Müslüman olsun. Kardeşimiz değiller.”
“Niye?” dedim.
Dedi ki, “Benim dilimi yasaklayan, benim çocuğuma anadilde eğitimi hak görmeyen, bunu talep ettiğimiz zaman da bana katliâmla yanıt veren, velev ki alnı secdeden kalkmasın! Ben kardeşim olarak görmüyorum. Müslüman olabilir, ama kardeşim değildir. Müslüman olsa da kardeşim olarak görmüyorum.”
Bunu söyleyen, Ümmetçi bir Bengal. İstanbul’da üniversite okuyor.
Ve İHH’da görevli haa, İHH’da çalışıyor. İstanbul’da uçağa beraber bindik gittik Bangladeş’e. İHH’nın görevlisi bu. Bunları söylüyor. İHH’da çalışan bir Kürt bunları söylese, atarlar!..
(Bu arada öğle vakti girdiğinden, lokale ardısıra müşteriler girmeye başlıyor. Diğer masalara yabancı insanlar oturuyorlar yemek için. Etraftaki masalar müşterilerle dolunca, yavaş yavaş sohbeti toparlama ve bitirme ihtiyacı oluşuyor. Öğrencilerden biri, bitirmeden önce Sediyani’den bir şiirini kendilerine okumalarını istiyor.)
Şiir ama, şiirler yanımda değil ki.
Bir de ben yarın sabah Almanya’ya döneceğim. Otele dönmem lazım. Uğurlamak için insanlar gelecekler.
(Dinleyicilerden biri, Selahattin Demirtaş’ın “Başımıza gelenler devletsizliktendir” sözü hakkında ne düşündüğünü soruyor. Bunun Kürdistan özlemi için söylenmiş olup olmadığını soruyor. Konuşma devam ediyor.)
Bakın, HPD’nin içinde, o dediğim, kalbinde Kürdistan’ı taşıyan, ama şartlar gereği şey yapmayan insanlar var. Onlar çıkıp aykırı şeyler konuşsalar da itiraz etmem, rahatsız olmam. Çünkü kalbini biliyorum.
Onları kardeşlerim olarak görürüm. Ne yaparlarsa yapsınlar, kızmam, kin tutmam. Kalplerini biliyorum çünkü. Kalbinde o millî aşkı taşıdıklarını biliyorum.
Kimlerdir meselâ? Selahattin Demirtaş’tır, Leyla Zana’dır, Leyla abla zaten, çavê meye, Adem Geverî’dir…
(HDP sempatizanı öğrenci yine konuşmayı kesiyor, HDP’de sadece bazılarının kalbinde millî aşkın olduğunu söylemenin HDP’ye hakaret olduğunu ileri sürüyor, bütün milletvekillerinde bu aşkın olduğunu iddiâ ediyor. Söyledikleri bittikten sonra Sediyani konuşmasına devam ediyor.)
Yani sen hepsinin taşıdığına inanıyor musun? Meselâ Figen’in taşıdığına inanıyor musun?
Figen’in kalbinde Kürdistan aşkı olduğuna inanıyor musun?
(HDP sempatizanı “Ben Figen’i tanımıyorum” diyor. Konuşma devam ediyor.)
Ya bahsettiğim kişi herhangi bir üye değil yani, partinin başkanı.
En baştan başlıyorum yani.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Sana sorduğum kişi, senin partinin başkanı.
(HDP sempatizanı bu kez de “Batı illerinde bile 1 milyon oy alabiliyoruz. Demek ki parti doğru strateji izliyor” diyor. Konuşma devam ediyor.)
Şimdi, bi dakka…
Türkiye’nin batısında 1 milyon insanı kazanmak mı daha büyük başarıdır, daha büyük bir olaydır, yoksa o 1 milyon insanı kazanayım diye 30 yılını verirken, o 1 milyon insanı kazanma uğruna Elazığ’ı, Erzurum’u, Bingöl’ü, Muş’u, Urfa’yı kaybetmek mi daha büyük olaydır?
Sen millî mücadele yerine ideolojik mücadele verirsin, Sol mücadele verirsin, HDP’nin yaptığı gibi, bunun karşılığı olarak Batı’da 1 milyon insan kazanırsın, ama Urfa’yı kaybedersin, ama Bingöl’ü kaybedersin, ama Elazığ’ı kaybedersin. Kayıpları da düşün!
Kayıpları da düşün!
Kaldı ki o Batı’daki 1 milyon dediğin de yine Kürtler’dir haa… Kürtler’dir.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Yaaw, senin bahsettiğin partinin başkanı olan Figen’in ailesi MHP’ye oy veriyor yaa..
Partinin başkanı yaa… Sen daha ne anlatıyorsun, bilmiyorum ki?..
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
Başkanı yaaa… Başkanı.
Kocası Kürtçe konuşmuş diye kocasını boşamış yaa… Kendisi çıkıp anlattı yaaa. Gazeteler yazdı bunu…
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
Kadın bunun için kocasını boşamış yaaa… Düşünün.
Kocasının Kürt olduğunu öğrenince onu boşamış. HDP’nin başına getirmişler bu kadını…
(Hem konuşmacı hem dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar. Gülme krizinden dolayı konuşma yapılamıyor. Gülme krizi geçtikten sonra konuşma devam ediyor.)
Şimdi gençler, bu genç abimize anlatamadığımız nedir, biliyor musunuz?
Sadece o değil, HDP’li kardeşlerimizin genelinin anlamadığı şeydir bu:
Şimdi genele hitaben, kucaklayıcı birşey söylüyorsun, Batı’da 2 insan kazanıyorsun, doğru, onu görüyor, ama sen genele hitap ettiğin için, böyle konuştuğun için, Batı’da 2 insan kazanırken, aynı laftan dolayı Doğu’da 200 insan kaybediyorsun. Kendi milletinden. Onu görmüyorsun. Anlatabiliyor muyum?
Sen o 1 milyon insanı kazanana kadar, Elazığ’ı kaybettin, Urfa’yı kaybettin, anlatabiliyor muyum, Bingöl’ü kaybettin.
Şimdi sen Solculuk yapınca, otomatikmen alıyorsun Trakya’dan, Ege’den 1 milyon fazla ama, buna karşılık Bingöl’ü kaybediyorsun, Urfa’yı kaybediyorsun, Erzurum’u kaybediyorsun, Elazığ’ı kaybediyorsun, Muş’u kaybediyorsun, Bitlis’i kaybediyorsun, Siirt’i kaybediyorsun. Ya sen Kürdistan’ı kaybediyorsun yaaa. Kürdistan’ı kaybediyorsun.
Şimdi ben İslamcılık yapsam, Konya’da 100 kişi bana oy verir, ama Dersim’i kaybederim, amaaa, işte anlatabiliyor muyum?..
Şimdi bak, ben sana, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, şu bu, bayraklaştırdın, önderleştirdin.
Ben sana Kürt millî önderlerini sayayım. Ve HDP’yle kıyaslayarak:
Şeyh Said’in memleketi Elazığ’da hiçbir seçim kazanamadın…
Seyyîd Rıza’nın memleketi Dersim’de hiçbir seçim kazanamadın…
Said Nursî’nin memleketi Bitlis’te hiçbir seçim kazanamadın…
Cibranlı Halid Bey’in memleketi Erzurum’da hiçbir seçim kazanamadın…
Yahu hepsinden vazgeçtim, hepsinden vazgeçtim.
Abdullah Öcalan’ın memleketi Urfa’da bile hiçbir seçim kazanamadın…
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
E yani şimdi ben işte Deniz Gezmiş’in memleketi Antalya’da, şu Lara sahil kesiminden 100 tane Türk Solcu aile, demokrat bana oy vermiş…
İyi. Hayırlı olsun abi. Ne diyeyim yani, ne diyeyim?..
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
Ne diyeyim?…
Öbürü de Peygamber Mitingi yapsın abi. “I love you yâ Muhammed”. Ne diyeyim?..
Bıbêjım çı?..
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Bıbêjım çı?..
Pezê mın sorra xêra xwe heye? Na.
Tunne.
(Dinleyiciler kahkaha atarak gülüyorlar)
Şimdi bak, Solcu Türkler, Dîndar Türkler, benim de çok dostlarım var. Hem Solcu Türkler’den, hem Dîndar Türkler’den. Dostlarımdırlar. Kardeşlerimdirler. Oturuyoruz, konuşuyoruz. Güzel fikirleri de var. Kardeşliğimiz de var. Aynı Allah’a inanıyoruz, aynı demokrasiyi istiyoruz. Ortak hedeflerimiz de var.
Fakat, pezê mın sorra xêra xwe tunne, kekê mın, pezê mın sorra xêra xwe tunne.
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
Pezê mın sorra xêra xwe tunne… O var.
Pezê mın sorra xêra xwe olan tek şey, o pezê sorun ayak bastığı toprağın millîyetçiliğidir. Onun millî kimliğidir.
(Dinleyicilerden biri “Hendek siyaseti” ile ilgili sorular soruyor. Hendeklere yaptıkları eleştiriler karşısında “Biz hendek kazmasaydık da devlet saldırıp bunu yapacaktı” cevabını aldıklarını söylüyor. Bu konuda neler söylemek istediklerini soruyor. Konuşma devam ediyor.)
Şimdi, yani “Biz hendek kazmasaydık da devlet bunu yapacaktı”, öyle mi?
(Dinleyiciler “Aynen öyle diyorlar abi” cevabını veriyorlar. Konuşma devam ediyor.)
Ben geçen ay Karakoçan’daydım, dayımın vefâtı nedeniyle gittim. Karakoçan da Kürdistan oluyor. Millet hendek kazmamıştı. Devlet saldırmadı.
Elazığ’da kimse hendek kazmamıştı. Devlet saldırmadı.
Palu’da da saldırmadı.
Diyarbakır’da da Sur’a saldırıyor, ama hendek kazılmayan yerlere saldırmıyor.
(Dinleyicilerden biri “Batman’da da saldırmadı” diyor. Konuşma devam ediyor.)
Evet. Batman’da da saldırmadı.
Bir de şu var hocam, şimdi. Şimdi PKK’yı bırak bir tarafa, akla biraz, yani özneleştirmeyelim olayı, akla mantığa yönelik konuşalım:
Çocukların yaşadığı, kadınların yaşadığı bir evin altına bomba yerleştirmek, içeride kadınların çocukların yaşadığı bir evin penceresinden polise ateş açmak, ne adına olursa olsun, ya mantıklı mı yaaa?..
Şimdi sen, içeride kadınların ve çocukların yaşadığı bir evin penceresinden polise ateş açman, onların hayatını tehlikeye atmak değil midir? Bu mantıklı birşey mi yaa?
(Soruyu sormuş olan dinleyici söz alıp, “Hocam, mantıklı olmadığını biliyoruz. Biz bunları kendilerine söylediğimizde, bize diyorlar ki, ‘Pêşmerge de aynı şeyi yaptı.’ Bize böyle cevap veriyorlar” diyor. Konuşma devam ediyor.)
Hayır, asla! Hiçbir zaman. Pêşmerge hiçbir zaman yapmadı böyle birşey.
Bakın, Barzanî hareketinin 100 yıllık tarihini okuyun, hiçbir zaman sivil yerleşim birimlerinin içinde savaşmamışlardır.
Benim bu konuda bir çalışmam da vardı, “Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem”, okuyun, orda uzun uzun anlatıyorum.
Hiçbir zaman yapmamışlardır böyle çılgınlıklar. Hep halkı düşünmüşlerdir.
Aralık 2015’te Türkiye’ye resmî bir ziyarette bulunan Kürdistan Başkanı Mesud Barzanî, başkent Ankara’da Kürt siyasî parti ve hareketleriyle biraraya gelmişti. Bu buluşmada Sayın Barzanî, Irak Kürdistanı’nda Baas rejimine karşı verdikleri millî mücadele ile ilgili olarak çok ilginç ve ibretâmiz bir anısını paylaşmıştı. Oldukça düşündürücü ve ders verici nitelikte.
“Biz Rewanduz’u alacak güçteydik. Bunu babam Mustafa Barzanî’ye ilettik. Babam, ‘Biz oradaki sivilleri koruyamayız, onlara bakamayız’ dedi ve bu isteğimizi kabul etmedi.”
Rewanduz gibi büyük ve Kürtler için son derece önemli bir şehri alabilecek güçte oldukları halde, böyle bir girişimde bulunmuyorlar. Neden? Çünkü şehri aldıktan sonra, orada yaşayan insanlara bakabilecek, onları mutlu edebilecek, güzel bir yaşam sunabilecek güçten ve imkândan yoksun oldukları için.
Kendilerini düşünmüyorlar, partiyi / örgütü düşünmüyorlar, hareketin kazanımlarını düşünmüyorlar, bu zaferin ülke ve dünya medyasında yapılacak reklâmını, dünyada yol açacağı sansasyonel etkiyi düşünmüyorlar. Sadece ve sadece bir şeyi düşünüyorlar: Halkı, halkın zarar görmemesini.
Kıymetli gençler;
Sohbetimiz oldukça güzeldi. Çok uzadı da, ama keyifliydi. Fakat artık sonlandırmamız lazım. Sizin sınavlarınız var, benim de otele dönmem lazım, çünkü bugün son günüm İzmir’de.
Siz sevgili gençlere son nasihatlerimi yapıyorum:
Kürtler eğer özgür olmak istiyorlarsa, bağımsız olmak, devletlerini kurmak istiyorlarsa, başkalarının kölesi olmak istemiyorlarsa, Başkan Barzanî’nin yolundan gitsinler. Ve Pêşmerge’nin yolundan gitsinler.
Bizi hürriyet ve istiklâle kavuşturacak olan ancak bu çizgidir. Çünkü ideolojik değil, millî bir çizgidir.
Başkan Barzanî ile aramızda pekçok fikrî – ideolojik farklılıklar olabilir. Benim de vardır. Normaldir bu. İnsanîdir.
Fakat bu, Kürdistan millî liderinin benim liderim olduğu hakikatini değiştirmez. O benim liderimdir. Kürdistan’ın millî lideridir. O’nun yoluna kurban olurum. Aramızdaki bunca fikrî – ideolojik farklılıklara rağmen, O’nun ayağındaki toza kurban olurum ben. “Öl” desin, seve seve ölüme koşarım. Çünkü benim rehberimdir.
Ben azîz Kürt milletinin bir ferdiyim, O da bu milletin ulusal lideridir. Dolayısıyla benim liderimdir. İdeolojilerimiz bunu görmemize engel olmasın, bizi kör etmesin.
Millî düşünün gençler, millî düşünün. Millî düşünmek budur.
İşte burada iki saattir size anlatmak istediğim şey budur, gençler. Bu masada iki saattir bunu anlatmaya çalışıyorum size.
Millî düşünün. Millî konuşun. Millî davranın. Millî hareket edin.
Sevgili gençler;
Kürtler bir “kitle” değildir, Kürtler bir “millet”tir.
“Millet” ne demek, biliyor musunuz? Solcu’su olacak, Sağcı’sı olacak, İslamcı’sı olacak, ateisti olacak, Alevî’si olacak, Sünnî’si olacak, Şiî’si olacak, farklı partileri olacak. Ama önemli olan, “millî” mes’elemizde ortaklaşmaktır.
Size anlatmaya çalıştığım şey budur.
Millet olduğumuz için, elbette fikrî – itikadî farklılıklarımız, ideolojik ayrılıklarımız olacak. Bu normaldir. Ama biz köle olduğumuz için, hürriyet ve istiklâl gibi haklarımızdan mahrum olduğumuz için, bizim asıl dâvâmız, millî bağımsızlığımızı kazanmamız, başkalarının kölesi olmaktan kurtulmamız olmalıdır.
Bizi başkalarının kölesi olmaktan kurtarıp hürriyet ve istiklâle kavuşturacak tek çizgi, Barzanî çizgisidir. Bunun tek yolu, Başkan Barzanî’yi bu kutlu yürüyüşte yalnız bırakmamak, O’nun izinden gitmektir.
İşte size “ideolojik davranmayın, millî davranın” derken kastettiğim şey budur.
Millî olmak budur.
Hele önce şu kölelikten bir kurtulalım, azad ve bağımsız bir millet olalım, devlet olup dünya haritasında onurumuzla şerefimizle yerimizi alalım, ondan sonra kendi aramızda istediğimiz kadar kavga ederiz, fikrî – ideolojik münakaşalar yaparız. Kavga kaçmıyor ya!..
Başkasının evinde ideolojik kavgalar yapmak yerine, kendi evimizde yaparız bu kavgaları. Daha hoş olmaz mı?
Malcolm X şöyle diyordu: “Beyazların arasında sağcısı var, solcusu var, dîndarı var, ateisti var, demokratı, millîyetçisi, modernisti, gelenekçisi var. Bunlar durmadan kavga eder, tartışırlar, neredeyse biribirlerini boğazlarlar. Fakat ne zaman ki konu siyahlar olur, bir bakarsın ki hepsi birleşmiştir. Aralarındaki tüm fikrî ve siyasî ayrılıkları bir tarafa bırakıp bize karşı birleşirler. Öyleyse biz de aynı şeyi yapmalıyız! Ey halkım, ey benim siyah kardeşlerim, öyleyse biz de aynı şeyi yapmalıyız. Biz de böyle hareket etmeyi öğrenmeliyiz. Bizim halkımız arasında da sağcısı var, solcusu var, dîndarı var, ateisti var, demokratı, millîyetçisi, modernisti, gelenekçisi var. Biz de kendi aramızda fikrî tartışmalar yapar, münakaşa ederiz; bu normaldir. Ama halkımızın özgürlüğü ve bağımsızlığı sözkonusu olduğu zaman, millî haklarımız sözkonusu olduğu zaman, aramızdaki tüm bu fikrî ve siyasî farklılıkları bir tarafa bırakıp birleşmeliyiz ve millî haklarımız için mücadele etmeliyiz.”
İşte bizim de takip etmemiz gereken yol budur, gençler.
Sevgili gençler;
Çok açık ortadadır ki, ideolojiler bizi parçalıyor. İdeolojiler, bizim “millî birliğimizi” engelleyen en önemli zincirlerdir.
“Millî olmak” ne demektir? Millî hareket demek, bir milleti oluşturan fertler / topluluklar arasında meşrebî ve mezhebî ayrım gözetmeden, tamamını kucaklamaktır.
Şimdi ben bunu İslamcılık’la veya Sosyalizm’le nasıl yapabilirim? Mümkün değil.
Kürtler’in dîndar var, laik var, Alevî var, Sünnî var, Şiî var, Zerdüştî var, Ézidî var, Kurmanc – Zaza – Soran var. Şimdi ben bu farklı dîn, farklı mezhep, farklı lehçe, farklı fikir, ideoloji, şimdi bunları ben ancak bir şeyle birleştirebilirim: Kürdistan.
“Ortak payda” ancak bu olabilir yani. Başka nasıl olsun ki?..
Şimdi “İslamcılık” desem olamaz, çünkü Ézidîler var, Zerdüştîler var, Alevîler var. Hatta Sünnîler ve Şiîler bile biribirinin İslamî anlayışını kabul etmiyor yani.
Şimdi “Şafiîlik” desem, Hanefîler var, Şiîler var, Alevîler var, değil mi?
“Solculuk” desem, liberal insanlar var, muhafazakârlar var, yani Komünizm, ne alaka yani bizim halkımızla?..
Ne yapacağız?..
Şimdi parça parça özerk şeyler mi kuralım yani? “Bingöl İslam Cumhuriyeti”, “Dersim Sosyalist Halk Cumhuriyeti”, böyle mi yapalım yani?..
(Dinleyiciler arasında gülmeler)
İnsanlar farklı şeylere inanabilir, farklı fikirleri savunabilir.
Sonuçta Kürtler bir “kitle” değil, bir “millet”. Bir milletin evlâtları, değişik fikir ve inançlara sahip olabilir. Ama önemli olan, bizim millî hassasiyetlerde ortaklaşmamız. Çünkü millî mes’ele demek, hepimizin ortak mes’lesi demek. Anlatabiliyor muyum?
Şimdi benim ailemin farklı sorunları olabilir, senin ailenin farklı sorunları olabilir, sizin mahallenizin farklı sorunları olabilir. Ama İzmir’in herhangi bir sorunu tartışıldığı zaman burada, o ev bu ev değil, yani Alsancak’mış, Karşıyaka’ymış, Altay’mış değil, bu herkesin ortak sorunu. Çünkü İzmir’in şehir olarak sorunu bu. Sen İzmirli değil misin? İzmirli’sin, burada yaşıyorsun. O halde senin de sorunun. Anlatabiliyor muyum?
Kıymetli arkadaşlar;
Sohbetimizi Mella Mustafa Barzanî’nin bir sözüyle bitirelim.
Kulağımıza küpe etmemiz gereken bir sözdür. Herkes kulağına küpe etmelidir.
Diyor ki, ölümsüz lider Mustafa Barzanî: “İyi Kürtler’i düşmanlarımız öldürdü. Kötü Kürtler’i de biz öldürürsek, Kürt kalmaz.”
Son sözümüz bu olsun.
İbrahim Sediyani
EGE ÜNİVERSİTESİ VE 9 EYLÜL ÜNİVERSİTESİ’NİN İLAHİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİ İLE KAHVALTI SOHBETİ
(İZMİR)
26 NİSAN 2016
İbrahim kardeş, Kemalistler gibi mi olalım, dinimizi bırakıp ırk kardeşi mi olalım? Dış güçler biz din kardeşi olmayalım diye ırkı kullanıyorlar, sen de aldanırsan artık…
sohbet harika olmuş … agziniza yureginize sağlık …
Ne derseniz deyin ama Sediyani bu konuşmasında yüzde yüz haklı. Kesin okuyun…
Kesinlikle okunmalıdır. Bu adam Kürdistan’ın Ali Şeriati’si.
Bu yazıyı şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Ve okuyunca beni anlayacaksınız. O güzel yüreğine sağlık Hocam…
Yazı güzel, özüne katılıyorum.
Ancak şunu unutmayalım, kültürel olarak doğru, çıtayı yükseltmek önemlidir, mesela İzmir ve İstanbul’da sayısı azımsanmayacak Kürt var. Bura da bizim. İslam örneği gibi düşünelim. Muhammed Arap ama İslam çıkışıyla daha geniş bir alanı etkiliyor ve bu alan hâlâ devam ediyor. Çıta yükseltmek çok önemli, yoksa aynı düşünüyorum.
Yani sömürgeci psikolojisinden kurtulmak, ezikliği aşmak, olmazsa olmazımız olmalıdır.
Biz neredeysek oraya nefes aldırtmalıyız. Almanlar’ın o kadar çok kurtuluşa ihtiyacı var ki. Hâlâ o Hitler psikolojisini aşmış değiller.
İdeolojiler noktasında söylediklerine katılıyorum. Günümüz insanlığını boğan, ideolojiler ve dinler putudur.
Milletler putları da yıkmaya devam ediyor, o da ayrı mesele.
Almanlar. Fransızlar, İngilizler Türkler’e tecavüz ediyor, Türkler de bizlere. Gücü yeten yetene.
İsrailoğulları tarih boyunca hep tecavüze uğradı, onlar da şimdi başkalarına tecavüz ediyor. Yani sopa el değiştirmeye devam ediyor.
Türkler’i çok abartma, dünyanın en zavallı topluluğu… Hâlâ yörük, hâlâ yürümeye devam ediyor.
Ben diğer toplulukları tanıyınca kendimize şükrettim. Mesela edebiyatın, bilimin ve diğer alanların yaratıcılarının çoğu da Kürt. Bu sevindirici. Mesela Yaşar Kemal vb.. Müslümanlar’ın da mesela Said-i Nursi. Türkler’in teorisyeni Ziya Gökalp.