Pakistan Modeli

Parveke / Paylaş / Share

 

 

 

 

 

 

 

    Türkiye’de ne zaman ki “bir takım” konular gündemin ilk sıralarına otursa, “bir takım” kişiler ortaya çıkıp “bir takım” ülkelerin o konudaki uygulamalarından esinlenerek Türkiye kamuoyuna “bir takım” modeller önerir, bu modeller “bir takım” yayın kuruluşlarında yazılı ve sesli olarak dile getirilip tartışılır, buna karşın, hemen “bir takım” kişiler de karşı atağa geçip bunlara “bir takım” itirazlarda bulunur, bu modellerin ülkemizde uygulanamayacağını söyler ve gerekçe olarak Türkiye’nin kendine özgü “bir takım” koşullarının olduğunu savunur. Modelciler, karşı modelcileri “bir takım” derin güçlerin sivil uzantıları, karşı modelciler ise modelcileri “bir takım” dış güçlerin yerli işbirlikçileri olmakla suçlar. Bu suçlamalar kimi zaman “bir takım” sebeplerden dolayı tartışma boyutunu aşar ve “bir takım” kişiler sokağa dökülür, “bir takım” kavgalar yaşanır. Neticede “bir takım” kişiler hastanenin, “bir takım” kişiler de karakolun yolunu tutar.

     Bu gibi durumlarda “strüktürel” (yapıcı) fikirli kimi insanlar itidal ve sağduyu çağrıları yapsa da, “has-süktürel” fikirli insanların sayısı çok daha fazla olduğu için, bu çağrılar bir işe yaramaz.

     Bu, başörtüsü olsun, enflasyonla mücadele olsun, Kürt sorunu olsun, turizm, seçimler, seçim barajı olsun, terörle mücâdele olsun, basın özgürlüğü olsun, laiklik veya ulus devlet olsun, her konuda böyledir.

     Hangi konuyu tartışırsak tartışalım, “benim babam senin babanı döver” mantığıyla yapıyoruz. Oysa ki her konunun kendine özgü akademik frekansı varken, bizler, her konuyu aynı kültür seviyesinde, aynı doz ve frekansta tartışıyoruz ve tartışmalarımız, hep aynı ayarda oluyor. Onun için bizde, futbol takımı tutulur gibi siyasî parti tutulur, düşünce ve pratik arka planda olduğu için, her siyasî parti en fazla oyu, parti başkanının memleketinde alır.

     Bir bağlama ustası bile çalacağı her türküden önce sazının akordunu o türkünün “özel yapısına” göre yeniden ayarlarken, biz ister siyaset, ister spor, ister kimlik konusunu konuşalım, sazımızın akordu hep aynı yerdedir.

     Kürt sorununun ve devletin üniter yapısının tartışıldığı ülkemizde, sadece son 15 yıl içinde, takip edebildiğim kadarıyla dört ayrı model gündemimizi meşgul etmişti: Bask modeli, Belçika modeli, İsviçre modeli ve ABD modeli. ABD modelini egemen güçler, Belçika modelini PKK, İsviçre modelini legal Kürt çevreleri, Bask modelini ise başbakanlığı döneminde Eylül 1993’te Tansu Çiller seslendirmişti. (Kendisini unutmuş olanlar için yeniden hatırlatalım: Hani bir zamanlar, bizi her gördüğünde ağlayan ve bize “elinizi vicdanınıza sokun” diyen bir “bacımız” vardı ya, işte O.)

     Bununla birlikte, terörle mücadele konusunda Kuzey İrlanda modelini, alt kimlik – üst kimlik mes’elesinde de Fransa modelini konuşmuştuk, hatırlarsanız. (Ben hatırladığım için söylüyorum)

     Bütün bu konuştuğumuz modellerin hepsinin ortak bir özelliği var. O da, bu modellerin hepsinin Batı’da ve Hristiyan dünyada uygulanan modeller olmasıdır. Neden? Çünkü gözümüz Batı’dan başka birşey görmüyor da ondan. Hangi konuda olursa olsun, eğer Asya veya Afrika’daki bir ülkede uygulanan modeli Türkiye’de önerirseniz, size gülerler. Size “üçüncü dünya kafalı” derler. Çünkü bize göre Asya ve Afrika ülkeleri Türkiye’ye örnek olamazlar. Ancak biz onlara örnek olabiliriz. Bize göre Avrupa demek özgürlük demek, Asya ve Afrika ise totaliter rejimler demektir.

     Bir de kendimize “aydın” deyip ortalıkta entellektüel voltalar atıyoruz. Oysa ne derece büyük bir cehalet içinde olduğumuzun farkında mıyız?

     Size birşey diyeyim mi? Dünyada etnik kimliklerin en fazla inkâr edildiği, farklı inançların en çok baskı gördüğü, anadillerin en çok yönetim mekanizmasından uzaklaştırıldığı, ulusalcılık ve ırkçılığın en çok dayatıldığı kıt’â, Avrupa kıt’âsıdır.

     Elinize bir Atlas alıp bütün dünya ülkelerinin isimlerine bir baksanıza! Bilmiyorum, bir şey dikkatinizi çekti mi? Avrupa ülkelerinin % 90’ının isimlerinin bir kavmin isminden geldiğini bugüne kadar hiç farkettiniz mi? Tıpkı Türkiye’nin adını Türk kavminden aldığı gibi, Yunanistan’ın adını Yunan kavminden, Almanya’nın Alman kavminden, Fransa’nın Fransız kavminden, İtalya’nın İtalyan kavminden, İspanya’nın İspanyol kavminden vs. aldığını, daha okulda coğrafya dersi almaya başlamamış olan bir ilkokul ikinci sınıf öğrencisi bile biliyor. Halbuki Asya, Afrika, Amerika ve Avustralya kıt’âlarında böyle değildir. Asya ve Afrika’da, isimlerini bir kavmin isminden alan ülke sayısı bu kadar fazla değildir. Asya’da % 50’yi, Afrika’da % 20’yi geçmez. Koskoca Amerika kıt’âsında, adını bir kavmin adından alan tek bir ülke bile gösteremezsiniz.

     Bu, işin etnik boyutu. Dînî boyuta gelince: Avrupa’da aynı totaliter durumla karşılaşıyoruz. Bugün Avrupa ülkelerinin milyonlarca, evet milyonlarca Müslüman ve Yahudî vatandaşları olduğu halde, Avrupa ülkelerinin bayraklarında niye hep “Haç” var, dersiniz?

     Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen yıl Avustralya’da,  “Türkiye toplumunun üst kimliğinin İslam” olduğunu söylediğinde, buna karşı çıkanlar, hangi gerekçeyi ileri sürmüştü, söyleyelim: “Üst kimlik olarak İslam’ı alırsak, o zaman Müslüman olmayan vatandaşlarımızın durumu ne olacak?” Oysa milyonlarca Müslüman, Yahudî, Hindu ve Budist vatandaşlara sahip olan Avrupa ülkelerinin bayraklarında haç işareti olmasını sorgulayan yok.

     Kurban Bayramı’nda Pakistan’daydım. Bu ülkede yaptıklarımı, İslamâbâd, Muzafferâbâd, Balakot, Ternool ve Rawalpindi’de yaşadıklarımı geçen yazımda sizlerle paylaşmıştım. Bu yazıda size Pakistan’ın idarî yapısından, yönetim sisteminden, ülkenin adından ve bayrağından bahsedeceğim. Anlayacağınız, size “Pakistan Modeli”ni anlatacağım.

     Birilerinin sürekli olarak etnik ve dînî çatışmaları kaşıdığı ve Bask, İsviçre, Belçika, ABD, Kuzey İrlanda, Fransa modellerinin tartışıldığı ülkemiz kamuoyu, gözünü biraz olsun Batı’dan ve Avrupa’dan çevirip, dünyanın öbür yerlerine baksın istiyoruz.

     Niyetimiz yangına benzinle gitmek değil; Türkiye’ye herhangi bir model önermek de değil. Sadece, gördüğümüz bir güzelliği, bu güzellikten habersiz olan insanımızla paylaşmak. Niyetimiz bu.

     Konuya girmeden önce, yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemek için, bir hususu belirtmemiz lazım. Biz Pakistan modelini anlatırken, Pakistan’ın idarî yapısından, ülkedeki etnik ve dînî unsurların temsiliyet noktasına vurgu yapıyoruz. Pakistan’ın rejimi ya da siyasî – ideolojik yapısı bizi ilgilendirmiyor.

     Meselâ, siz Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim şekline, saltanata karşı olduğunuz halde, Osmanlı’nın idarî yapısını övebilir, ona hayran olabilirsiniz. Aynı şekilde, siz Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin idarî yapısını övdüğünüzde, bu sizin sosyalist olduğunuz anlamına gelmez.

     Çünkü sizin övdüğünüz ve hayran olduğunuz, Osmanlı’nın veya Sovyetler’in idarî yapısıdır, rejimi değil. Biz de bu yazıda Pakistan’ı överken veya hayran olurken, methettiğimiz, Pakistan’ın idarî yapısı, yönetim anlayışı, ülkedeki tüm etnik ve dînî unsurları kapsayıcı özelliğidir. Kesinlikle rejimi değildir, siyasî duruşu veya ideolojisi değildir.

     İddiâ ediyorum: Pakistan Modeli, şu anda yeryüzü coğrafyası üzerinde bulunan en mükemmel modeldir. Öyle bir modeldir ki, ülkedeki tüm etnik unsurları, tüm dînî kesimleri, tüm alt kimlikleri kapsayıcı özelliği var. Ülkedeki en ufak azınlıklar dahil, hiç kimse dışlanmamış.

     Pakistan Modeli’ni anlatırken, konuyu şu alt başlıklar altında irdeleyeceğiz: Pakistan’ın idarî yapısı, Pakistan’ın adı, Pakistan’ın bayrağı, Pakistan’ın resmî arması, Pakistan’ın resmî dili ve Pakistan’ın alfabesi.

     PAKİSTAN’IN İDARÎ YAPISI

     Pakistan, tıpkı geçmişteki Osmanlı ve SSCB ya da günümüzdeki Almanya ve ABD gibi “eyalet sistemiyle” (federasyon) yönetilen bir ülke.

     Pakistan devleti 1947’de kurulduğunda 5 eyaleti vardı: Sind, Belucistan, Pencab, Afgan Bölgesi (Serhat) ve Keşmir. Sonra 1965 yılında İslamâbâd şehri kuruldu ve bu şehir, ülkenin başkenti yapılıp “tek başına ayrı bir eyalet” (tıpkı Berlin, Viyana, Brüksel, Yeni Delhi, Jakarta, Canberra, Mogadişu veya Brasilia gibi) statüsü alınca, Pakistan’ın altıncı eyaleti, başkent İslamâbâd oldu. Şu anda ülkenin 6 eyaleti var.

     Pakistan’daki her eyalet, içişlerinde serbest. Kendilerine ait dilleri, kendilerine ait yöneticileri, kendilerine ait başkentleri var.

     Sind eyaletinin başkenti Karaçi, Belucistan eyaletinin başkenti Quetta, Pencab eyaletinin başkenti Lahor, Serhat (Afgan Bölgesi) eyaletinin başkenti Peşawer, Azad Keşmir eyaletinin başkenti Muzafferâbâd.

     Afgan kökenli insanların yaşadığı Serhat eyaleti, Afganistan’ın Pakistan içindeki devamı gibidir. Tıpkı İran’daki Azerbaycan, Yunanistan’daki Makedonya, Belçika’daki Lüksemburg, veya Büyük Britanya’daki Kuzey İrlanda gibi.

     Belucistan ve Sind eyaletleri ise, ikiye bölünmüş olan coğrafî ülkelerin, Pakistan tarafındaki “yarısı”… Başkenti Quetta olan Belucistan’ın öbür yarısı “Sıstan û Belucistan” adıyla İran İslam Cumhuriyeti’ndedir ve başkenti Zahidan’dır. Belucistan’ın batısı İran’a, doğusu ise Pakistan’a ait. Aynı şekilde, başkenti Karaçi olan Sind eyaletinin öbür yarısı, “Gujarat” adıyla Hindistan’dadır ve başkenti Gandhinagar’dır.

     Keşmir ise üçe bölünmüş durumdadır. Keşmir’in batısı “Azad Keşmir” (Özgür Keşmir) adıyla Pakistan, doğusu ise “Jammu Keşmir” (Esir Keşmir) adıyla Hindistan’dadır. Pakistan Keşmiri’nin başkenti Muzafferâbâd, Hindistan Keşmiri’nin başkenti Srinagar’dır. Keşmir’in kuzeyinin çok küçük bir kesimi ise (Sia La Dağı’nın kuzey tarafı; Şaskumba Nehri’nin geçtiği dağlık arazi) bugün Çin egemenliği altındadır. Keşmir topraklarındaki Pakistan – Hindistan sınırı, bugün bile tam çizilebilmiş değildir. Pakistan’ın kurulduğu 1947 yılından bugüne dek bu iki ülke Keşmir için tam üç kez savaştılar. Pakistan İslam Cumhuriyeti tarafındaki Keşmirliler İslamî dünya görüşünün evrensel kuşatıcılığı, Çin Halk Cumhuriyeti tarafındaki Keşmirliler de sosyalist dünya görüşünün evrensel kuşatıcılığı altında özgürce yaşıyorlar. Problem, Hint millîyetçiliğinin ve Hindu bağnazlığının egemen olduğu Hindistan tarafındaki Keşmir’dedir.

     Her eyaletin ayrı dili var. 60 milyon kişinin yaşadığı 205, 345 km²’lik Pencab eyaletinde Pencabî, 30 milyon kişinin yaşadığı 140, 913 km²’lik Sind eyaletinde Sindce, 20 milyon kişinin yaşadığı 74, 522 km²’lik Serhat eyaletinde Afgan dilleri (ekseri Peştuca), 10 milyon kişinin yaşadığı 347, 190 km²’lik Belucistan eyaletinde Belucca konuşulur. Bunların her biri ayrı dillerdir. Meselâ Sindce Hintçe’ye, Belucca Farsça’ya yakındır.

     Kimsenin ne kimliği inkâr ediliyor, ne de dili yasaklanıyor. Herkes kendisidir ve üst kimliği “Pakistan”dır.

     PAKİSTAN’IN ADI

     “Pakistan” adının doğuşunun çok ilginç bir öyküsü vardır. Bu ismin bu ülkeye nasıl ve niçin verildiğini bilmekte fayda var. Türkiye’de ve dünya kamuoyunda bilinen tek şey, bu ismin “pak insanlar ülkesi” (temiz insanlar ülkesi) anlamına geldiğidir. Doğru olmakla beraber, eksik bir bilgidir bu. Çünkü bu isim, öyle gelişigüzel verilmiş bir isim değildir. “Pakistan” adının anlamı, sanılandan çok daha derin boyutludur.

     Bilindiği üzere, eskiden Pakistan diye bir yer yoktu. Sadece Hindistan vardı. “Bağımsız bir devlet” fikrini ilk ortaya atan, 1930 yılında, büyük şaîr Muhammed İqbal (1877 – 1938)’dir. Şiirlerini Urduca ve Farsça kaleme alan Muhammed İqbal’a göre Hindistan’da iki ayrı millet (Hindular ve Müslümanlar) vardı ve her biri kendi yoluna gitmeliydi. Bu fikir, ülkede yaşayan Müslümanlarca kabul görür. Daha ülke kurulmadan, kurulacak olan ülkeye “isim” aranır. Müslümanlar, Müslümanlar’ın yaşadığı eyaletleri kapsayacak olan topraklarda kurmayı amaçladıkları ülkeye isim bulmak için “yarışma” düzenlerler. Sonuçta, Büyük Britanya’daki Cambridge Üniversitesi’nde okuyan Xudri Rahmet Ali adındaki genç bir üniversite öğrencisinin bulduğu “Pakistan” ismi yarışmayı kazanır (1933).

     Genç bir talebenin keşfettiği bu isim, gerçekten mükemmel bir isimdi. “Pakistan” kelime olarak “temiz insanlar ülkesi” anlamına geliyordu. Aynı zamanda “Pakistan” ismindeki her harf, bir şifreydi. Çünkü her harf, ülkenin bir eyaletini simgeliyordu. Şöyle ki: “PAKİSTAN” ismindeki “P” harfi Pencab eyaletini, “A” harfi Afgan Bölgesi’ni, “K” harfi Keşmir eyaletini, “İ” harfi halkın dîni olan azîz İslam dînini , “S” harfi Sind eyaletini, “-tan” eki ise Belucistan eyaletini simgeliyor. Yani “PAKİSTAN”, bütün bu isimlerin kısaltılmışı oluyordu: “Pencab + Afganî + Keşmir + İslam + Sind + belucisTAN = PAKİSTAN”.

     Görüldüğü üzere, ülkeye öyle bir isim verilmiş ki, bu isim, ülkedeki bütün etnik kökenleri, bütün kavimleri ve alt kimlikleri kapsayıcı özelliğe sahip. Pakistanlılar, bu hassasiyetlerini, Pakistan devletini kurduktan sonra da gösterdiler. 1965’te başkent İslamâbâd kurulup, şehir, “tek başına ayrı bir eyalet” statüsü aldığında, yani ülke yeni bir eyalete kavuştuğunda da bu âheng bozulmadı. Zira, “PAKİSTAN” ismindeki “İ” harfi İslam’ı temsil ettiği için, başkente “İslam” ile başlayan bir ad vermeleri gerekiyordu. Bu coğrafyalarda şehirler genelde “âbâd” sözcüğü (Farsça’da “şehir” demek) barındırdığı için (meselâ Allâhâbâd, Haydarâbâd, Muzafferâbâd, Faysalâbâd, Abbutâbâd …), başkente “İslamâbâd” adı verildi. Böylece “PAKİSTAN” adındaki “İ” harfi hem azîz İslam dînini, hem de ülkenin pay-i tahtı İslamâbâd’ı simgeler duruma geldi.

     PAKİSTAN’IN BAYRAĞI

     Pakistan’ın idarî yapısını ve adını incelediğimiz ilk iki bölümde, ülkede hiçbir etnik ve kavmî ayrım yapılmadığını, bütün kavimlerin ve coğrafyaların resmîyette ve ülke adında eşit ve ortak şekilde temsil edildiğini gördük.

     Sadece etnik – kavmî noktada değil, dînî – itikadî noktada da aynı hassasiyetin gösterildiğine, aynı mükemmelliğin sergilendiğine, ülkenin bayrağını incelerken şahîd olacağız.

     Pakistan, Müslüman bir ülke. Nüfûsunun ezici çoğunluğu (% 96) Müslüman. Müslüman olmayan kesim, nüfûsun % 4’lük küçük bir oranına tekabül ediyor. Bunlar Hristiyanlar, Hindular ve Budistler.

     Pakistan bayrağının rengi yeşil – beyaz. Bayrağın sol tarafında “azınlık” gibi duran beyaz bir bölge var. Geri kalan “çoğunluk” kısmında ise yeşil zemin üzerinde beyaz ay – yıldız görüyoruz. Ay – yıldız karşıya değil, çapraz olarak 45º yukarıya bakıyor.

     Bayraktaki yeşil renk İslam’ı, ay – yıldızın renginin beyaz olması da İslam’ın içerdiği anlam olan selam (barış) olgusuna vurgu yapıyor.

     Pakistan bayrağının sol tarafındaki (başındaki) beyaz bölge ise, Müslüman olmayan dînî azınlıkları sembolize ediyor. Bu bölgenin beyaz olması ise, bu dînî azınlıkların, ülkede her türlü inanç özgürlüğüne sahip olarak barış içinde yaşayabileceklerini anlatıyor.

     İşte, hem ülkedeki bütün etnik – kavmî kesimleri, hem de, sayıları ancak birkaç bini bulan en ufak topluluklara kadar bütün dînî – itikadî kesimleri ve azınlıkları kucaklayan, idarî yapısından tutun, ülkenin ismine ve bayrağına kadar, herkesi temsil edebilen böylesine mükemmel bir model, Pakistan Modeli.

     Öyle bir model ki, nüfûsu ancak % 4 gibi küçük bir oranda bulunan dînî azınlıklara, Hristiyan, Hindu ve Budistler’e bile bayrağında yer veriyor.

     Bugün dünya üzerinde, belki de Vatikan hariç, hiçbir ülkede % 100 sadece bir dînin mensupları yaşamaz. Ancak hiçbir ülkede, ülke bayrağının üzerinde, o ülkedeki dînî azınlıklar temsil edilmez. Bunun dünyadaki belki de tek istisnâsı, Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin bayrağıdır.

     Misal olarak, sadece Hristiyanlar’ın değil, milyonlarca Müslüman ve Yahudî’nin, Hindu ve Budist’in yaşadığı, hem de “vatandaş” olarak yaşadığı Avrupa kıt’âsına bakalım: Avrupa’da 43 ülke var. Bu 43 ülkeden tam 17’sinin bayrağının üzerinde “Haç” var. Bu durum, nüfûsunun tamamı rahiplerden oluşan Vatikan için normal görülebilir. Dünya üzerinde, diğer kavim ve halklarla en az kaynaşmış olan, yani yeryüzündeki “en safkan millet” olan İzlandalılar için de normal görülebilir. Fakat Hristiyan olmayan milyonlarca vatandaşı olan Danimarka, Yunanistan, İsveç, İsviçre ve Büyük Britanya için normal olabilir mi? Bu ülkelerden sadece birindeki Hristiyan olmayan nüfûs, Avrupa’daki birçok ülkenin toplam nüfûsundan fazladır. Bu ülkelerin bayraklarında, “Haç” işaretinin yanında, o ülkenin Müslüman veya Yahudî vatandaşlarını simgeleyen bir imge var mı? Yok.

     Aynı şekilde İslam ülkelerine bakalım: İslam ülkelerinin 11’inin bayraklarında “Hilâl” veya “ay – yıldız” var (Türkiye, Azerbaycan, Malezya, Pakistan, Singapur, Türkmenistan, Özbekistan, Cezayir, Komorlar, Moritanya ve Tunus). 2 ülkenin bayrağında “Allâh-û Ekber” (İran ve Irak); 3 ülkeninkinde “Lâ İlâhe İllallâh” (İran, Suudî Arabistan, Afganistan) ve sadece birininkinde “Allâh” (İran) yazar.

     Pakistan hariç, hiçbir İslam ülkesinde, o ülkede yaşayan ğayr-i müslîmlerin dînleri ve inançları, ülke bayrağında işlenmez. Buna, “Üst kimlik olarak İslam’ı alırsak, Müslüman olmayan vatandaşlarımızın durumu ne olacak?” türünden beylik lafların sarfedildiği Türkiye Cumhuriyeti bayrağı dahil.

     PAKİSTAN’IN RESMÎ ARMASI

     Pakistan’ın resmî arması, dört eşit parçaya bölünmüş bir şiltten oluşur. Yeşil – beyaz renkteki bu şildin her eşit parçası, ülkede yetişen önemli bir tarım ürününü resmeder. Bunlar; pamuk, çay, buğday ve hintkeneviridir. Şildin üzerinde, bayraktaki gibi sağa değil de, sola doğru dönmüş, aynı şekilde 45º eğik, yeşil renkte ay – yıldız var. Şildin etrafı yasemin çelengiyle çevrelenmiş; zira ülkede bu çiçek çok yetişiyor. En altta ise üçlü bir flama var ve bu flamada şu üç kelime yazılı: “İmân – İttihad – Nizam”. Bunlar, ülkeyi ayakta tutan ve ülke insanını biribirine bağlayan üç unsurdur.

     PAKİSTAN’IN RESMÎ DİLİ

     Dünya üzerindeki ülkelerin genelde yalnızca bir resmî dili vardır. Ancak kimi ülkelerin, birden fazla resmî dilleri olduğunu da müşahade edebiliyoruz.

     Bazı ülkelerin 2 resmî dili var. Örnek olarak, Malta (Maltaca ve İngilizce), Hindistan (Hintçe ve İngilizce), Irak (Kürtçe ve Arapça), Malezya (Malayca ve İngilizce), Pakistan (Urduca ve İngilizce) gibi. Bırakın 2 dili, 3 veya 4 resmî dili olan ülkeler bile var. Meselâ Belçika (Flamanca, Fransızca ve Almanca), İsviçre (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Retoromanşça) gibi.

     Pakistan İslam Cumhuriyeti, 2 resmî dili olan bir devlettir. Bu diller, Urduca ve İngilizce’dir.

     İngilizce, hem bu toprakların yıllarca İngiliz sömürgeciliği altında olması, hem yurt dışına okumak veya çalışmak için giden Pakistanlılar’ın uğradığı yerin İngiltere olması, İngilizce’nin “yazı dili” olarak kullanılması gibi sebeplerden dolayı bu dilin ülkede yerleşmiş olmasından ötürü, ülkede resmî dildir.

     Ülkedeki ikinci dilin de “yerli dil” olması gerekiyordu. Bunun için, ülkenin ikinci resmî dili, Urduca. Peki ülke dil yönünden oldukça zengin olmasına rağmen seçilen dil neden Urduca? Ülke nüfûsunun % 66, 4’ü, yani yarısından fazlası Pencabî konuşurken, % 12, 6’sı Sindce konuşurken, neden ülkenin ancak ve ancak % 7, 6’lık küçük bir kesiminin konuştuğu Urduca “resmî dil” yapılıyor? Çok tuhaf, değil mi?

     Bunu anlayabilmek için, Pakistan’ın demografik yapısına bir göz atmamız gerekiyor.

     Pakistan halkı, zengin kavim gruplarından ve çeşitli etnik kökenlerden oluşuyor. Çoğunluğunun dilleri Hint – Avrupa dil ailesine aittir. Ülkenin % 66, 4’ü Pencabî dilini konuşur ve bunlar Pencab eyaletinde yaşar. Sind eyaletinde konuşulan Sindce’nin oranı % 12, 6, Afgan bölgesinde (Serhat) konuşulan Peştuca’nın oranı ise % 8, 5’tir. Peştuca konuşan halka Afganistan’da “Peştu” denmesine karşılık, Pakistan’da “Patan” denir.

     Urduca konuşanların oranı % 7, 6’dır. Bunlar, Pakistan yerlilerinin değil, 1947’de Pakistan kurulduğunda, Hindistan’dan Pakistan’a göç eden Hindistanlı Müslümanlar’ın konuştuğu dildir. Muhacîr halk olan Urdular, ülkenin hemen her tarafına yayılmış olmakla beraber, 8 milyon gibi büyük bir çoğunluğu Pencab eyaletinde ve Sind eyaletinin başkenti Karaçi ve çevresinde yaşar. Bugün Hindistan’daki Müslümanlar’ın konuştuğu dil de Urduca’dır.

     Belucistan’da konuşulan Belucca’nın oranı ise ancak % 2, 5’tir. Belucistan’da yaşayan başka bir etnik kesim ise Brahuî halkıdır. Brahuîler’in sayısı yarım milyon kadardır.

     Karakorum Dağları etekleri, Hunzakutlar’ın memleketi olan Hunza’dır. Hunza Nehri’nin suladığı topraklarda yaşayan ve sayıları 50 bin civarında olan bu halk, İsmailî mezhebine mensuptur. Hunzakutlar, “hastalık bilmeyen halk” nâmıyla tanınır. Bunun sebebi, doğal ortamlarda yaşamaları ve taze sebze ve meyvelerle beslenmelerinden dolayı çok sağlıklı bir halk oluşudur. Bir Hunza erkeği veya Hunza kadını, hayatı boyunca doktora gitmez, çünkü hiç hastalanmaz. Hunzakutlar, Hunza Nehri’nin güneş gören tarafında yaşarlar. Hunza’nın öbür yakasında ise, Hunzakutlar’a akraba olan başka bir etnik grup olan Nagar halkı yaşar. Nagarlar, Şiî’dirler. Ayrıca Afganistan sınırında, sayıları 5 bin kadar olan ve ismi Kâfir olan bir halk yaşar. Kâfirler, Dehrî dilini konuşur ki bu dil, Farsça’nın bir lehçesidir. Kâfirler, 19. yüzyılda Müslüman olmuş bir halktır. Yani İslamî geçmişleri yüz sene kadardır. Bunun dışında ülkede bir de Kalaş halkı vardır.

     Ülkenin “resmî dili” seçilince öyle hassas davranılmış ki, gerçekten övgüye değer. Eğer Pencab eyaletinde konuşulan Pencabî dili “resmî dil” yapılsaydı, bu, o kavme bir üstünlük sağlayacağından, ülkedeki öbür etnik kökenler ayrımcılığa tabi tutulmuş olacaktı. Yani öbürlerinin “kul hakkına” tecavüz edilmiş, “İslam kardeşliği” zedelenmiş olacaktı. Sindce veya Belucca’nın “resmî dil” olması durumunda da aynı adaletsizlik sergilenecekti.

     Peki ne yapılmalıydı? Ülkede konuşulan bu kadar dil içinde hangi dili “resmî dil” yapmalıydı ki, hiçbir eyalet arasında kayırmacılık, hiçbir etnik köken ve kavim arasında ayrımcılık olmasındı?

     Düşünebiliyor musunuz? İnsanlar “Allâh’tan korktukları” ve kalplerinde “İslam kardeşliği” yer ettiği zaman, bu hususlarda nasıl da hassas davranıyorlar! Bizim 80 senedir çözemediğimiz sorunları onlar daha devletlerini kurarken çözmüşler. Çünkü “halkların kardeşliği” temelinde hareket ettikleri için, bu problemler başından beri “hiç var olmamış”. Hangi dili “resmî dil” yapmalıydılar? Buldular, Urduca’yı “resmî dil” yapacaklardı. Ülkede yalnızca % 7, 6’lık küçük bir azınlığın konuştuğu Urduca’yı. Farsça’ya akraba olan Urdu dilini.

     Peki neden? Bunun sebebi şuydu: Urduca’yı Pakistanlı herhangi bir etnik kesim değil, Hindistan’dan Pakistan’a hîcret eden göçmenler konuştuğu için, bu dili konuşanların yaşadığı belli bir mıntıka olmadığı için, bu insanlar tüm ülkeye yayıldıkları için, bu dilin “resmî dil” yapılması, ülkedeki hiçbir eyalet veya bölgeye ayrıcalık tanımaz, hiçbir kavim, ulus veya etnik kesime üstünlük veya “egemen ulus” statüsü vermezdi. Nitekim Urduca Pakistanî bir dil değil, Hindistanî bir dil idi.

     PAKİSTAN’IN ALFABESİ

     Bugün dünya üzerinde çok çeşitli alfabeler ve yazılar kullanılmaktadır. En yaygın olanı, Türkiye’nin de kullandığı Latin Alfabesi’dir. İkincisi ise İslam dünyasının büyük çoğunluğunda kullanılan Arap Alfabesi’dir. Üçüncü sırada, Aziz Kiril’in bulduğu ve eski Doğu Bloku ülkelerinin bazılarında kullanılan Kiril Alfabesi gelir. Bu üç alfabe dışında, yeryüzünde Yunan, Ermenî, İbranî, Sanskrit Alfabeleri ile Çin Yazısı ve Japon İdeogramı vs. gibi değişik değişik yazı ve alfabeler kullanılır.

     İki ayrı resmî dili olan Pakistan İslam Cumhuriyeti, aynı şekilde iki alfabe birden kullanan bir ülkedir. İngilizce için Latin Alfabesi, Urduca için Arap Alfabesi kullanılır. Yani Pakistan, ne “modern dünyaya ayak uydurma” adına İslam dünyasına ve kültürüne sırt çevirmiş, ne de İslamî değerleri koruma adına Batı’ya karşı “has-süktürel” bir tavır içine girmiş. Yanlış anlaşılmasın: Bu, “ne şiş yansın ne kebap” mantığı değildir; bilâkis, “birşeyi içselleştirmek için illâ da birşeyi dışlamak gerekmiyor” mantığıdır.

     JEO – STRATEJİK İSE JEO – STRATEJİK

     Pakistan’ın jeo – stratejik önemi, Türkiye’ninki gibi büyüktür. Her ne kadar iki kıt’â üzerinde bulunmuyorsa da, dikkatlice bakıldığında, çok ayrı dünyaların ortasında yer alan bir ülke olduğu hayretler içinde farkedilecektir. Pakistan, 5 ayrı kültürün (Şiî İslam, Sünnî İslam, Komünizm, Budizm ve Hinduizm) tam ortasındadır. Ülkenin güneybatısında İran (Şiâ), kuzeybatısında Afganistan (Sünnîlik), kuzeyinde eski SSCB’den ayrılma Tacikistan (Komünizm), kuzeydoğusunda Çin (Budizm), doğusunda ise Hindistan (Hinduizm) yer alır.

     Bu komşu ülkelerin herbirinin tamamen farklı rejimleri vardır. İran’da Şeriât (İslam Cumhuriyeti), Afganistan’da Feodalizm, Çin’de Sosyalizm – Komünizm, Hindistan’da ise Kapitalizm egemendir.

     Ayrıca, sadece Pakistan’a komşu ülkeleri baz aldığımızda, 4 ayrı yazı çeşidiyle karşılaşırız: İran ve Afganistan’da Arap Alfabesi, Tacikistan’da Kiril Alfabesi, Çin (Zhong Hu)’de Çin Yazısı ve Hindistan (Bharat)’da Sanskrit Alfabesi kullanılır.

     Anlayacağınız, Pakistan’ın neresinden olursa olsun, sınırı geçip ülkenin dışına çıktınız mı, ayrı bir dünyaya gitmiş olursunuz. Çünkü Pakistan, kendine özgü “ayrı bir dünyadır”.

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 1

pakistan bayrağı


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir