Pakistan Depremi ve Keşmir Tanıklığım
Değerli kardeşlerim;
8 Ekim 2005 tarihinde – Hicrî 1426’nın Ramazan ayına tekabül ediyor –, merkez üssü Balakot köyü olmak üzere Pakistan’ın Keşmir, Serhat (Afgan bölgesi), İslamâbâd ve Pencab eyaletlerini vuran ve 87 bin kişinin ölümüne yol açan 7, 6 şiddetindeki deprem, tüm dünya insanlarını olduğu gibi beni de derinden yaralamıştı. Bu acılı depremin en can alıcı, en yürek yakıcı yönü, tüm çocukların okulda olduğu sabah 08:30 sularında gerçekleşmesi, tüm okulların yıkılması ve ilkokul çağındaki öğrencilerin neredeyse tamamının can vermesi, Pakistan devletinin resmî ifâdesiyle “Bir neslin tamamen yok olması”ydı kuşkusuz.
TV ve gazetelerdeki görüntü ve fotoğrafların verdiği ızdırapla iki ay kıvrandıktan sonra, yaklaşmakta olan Kurban Bayramı’nı fırsat bilerek Pakistan’a, Keşmir’e gitmeye karar verdim. Beni bu kararı vermeye iten, depremzede çocukların görüntüleriydi. Böyle bir karar vermede henüz bocalarken, Malatya Çocuk Yuvası’ndan gelen insanlıkdışı görüntüler, kararımı kesinleştirmede epey etkili oldu. Kesin gidecektim.
Şuna inandım: Keşmirli deprem çocukları, tıpkı Malatya’daki kimsesiz çocuklar gibi, hepimizin çocuklarıydı. Ve benim çocuklarım bu karda – kışta, hava sıcaklığının –30 dereceye kadar düştüğü bu Himalaya Dağları’nda evleri başlarına yıkılmış, dışarıda kalmış, aç ve açıkta dururken, ben mal – mülk peşinde koşup dünya işleriyle meşgul olamazdım. Ayrıca Râbbim’in nasîb etmesiyle Hacc ibadetimi yapmış ve geçen Kurban Bayramı’nda kurbanımı Mekke-i Mükerreme’de, Allâh’ın evinde kesmiş biri olarak, bu Kurban Bayramı’nda kurbanımı Pakistan’da kesmek, benim için, yaşadığım hayatın anlamına anlam katmak demek olacaktı.
Planım şuydu: Kurban Bayramı’nda bir haftalığına Pakistan’a, zelzele bölgesine gidecek, biri kendim, ikisi anne – babam için olmak üzere 3 adet kurban kesecek, uçaktaki yük hakkım kadar da çocuk ayakkabısı, çorapları, elbiseleri ile oyuncak götürecektim. Oraya gidişimden bile kimsenin haberi olmayacaktı. Herkes beni bir haftalığına İstanbul’a gitti bilecekti. Bunu, işyerinden izin almak mecburiyetinde olduğumdan, sadece patronuma söyledim. Hem patronum, hem de Almanya’daki en yakın aile dostum olan bu abimiz, benim bu olayı saklamakla yanlış yaptığımı, halka ilân edersem daha fazla yardım, daha fazla kurban hissesi götüreceğimi ve madem ki bunu Allâh rızası ve sevap kazanmak için yapıyorum, böylece daha fazla sevap kazanacağımı söyledi. Ben de ona, “Nasıl biliyorsan öyle yap” dedim. Çünkü ben ne herhangi bir kuruluş, dernek veya cemiyet adına gidiyordum, ne de herhangi bir yere bağlı olarak. Yaptığım, tamamen şahsî – ferdî, tamamen individüel bir davranıştı. Netice: Pakistan’a 3 adet kurban yerine 28 adet kurban; 2 bavul yardım yerine 1 kamyon dolusu yardım; 50 Avro sadaka yerine ortalama 2000 Avro civarında sadaka, artı iki bilezik ve bir bileklik götürdüm. Arada oluşan büyük farka bakınca, Ispartalı kardeşimin öngörüsünde ne kadar haklı olduğu ortaya çıkıyor.
6 Ocak 2006 Cuma gecesi, Almanya saati ile 23:55’te, Pakistan’a ait PIA (Pakistan International Airlines) şirketinin uçağı, İslamâbâd’a gitmek üzere, Almanya’nın Frankfurt am Main şehrinden havalandı.
Merkezî Avrupa – Doğu Avrupa – Balkanlar – Karadeniz – Kafkasya – Hazar Gölü – Orta Asya – Merkezî Asya semâlarında seyr ü sefer eyleyen PIA uçağımız, Pakistan saati ile öğleden önce 10:41’de Pakistan’ın başkenti İslamâbâd’a indi. Yaklaşık 7 saat süren bir yolculuk yapmıştık. (Kısa bir not: Saat 08:30 civârında sabah namazını uçağın içinde, yerden 11 bin metre yüksekte kıldım. İlk defa gökyüzünde namaz kılıyordum ve ben namaz kılarken, uçak Afganistan üzerindeydi.)
İslamâbâd Havaalanı’nda gerekli kontrollerden geçtikten sonra taksiye binip, merkezi Lahor olan Pencab eyaletinin Rawalpindi şehri üzerinden İslamâbâd şehir merkezine gittim. İslamâbâd’da, Risâle-i Nûr talebelerinin dünyanın kimi ülkelerinde açtığı okulların Pakistan kolları olan, kısaca “PAKTÜRK” denilen “Pakistan – Turkey International Cag Educational Foundation” (Pakistan – Türkiye Uluslararası Çağ Eğitim Vakfı) okullarının, G – 10 / 2 mahallesindeki İbn-i Sinâ Caddesi üzerinde bulunan merkez bürosunu ziyaret ettim. Kendileri, beni İslamâbâd’da misâfir edeceklerini, kurban kesiminde, yardım dağıtımında ve Muzafferâbâd’da bana her türlü yardımı seve seve yapacaklarını söylediler. Bu dostça davranış, benim burada yabancılık çekme olasılığımı daha ilk gününde ortadan kaldırdı.
Oradan ayrıldıktan sonra, İslamâbâd’ın sembolü olan Faysal Mescîdi’ni ziyaret ettim. Oradan da, sözünü ettiğim okullarda öğretmenlik yapan hocaların kaldığı eve gittim. F – 10 mahallesindeki bu ev, İngiltere’de yaşayan bir Pakistanlı’ya ait 20 odalı güzel bir villaydı. Bu villayı kardeşlerimiz kiralamışlar. Bu villada kalacaktım.
Kurban Bayramı’nın Almanya ve Türkiye’deki gibi 10 Ocak (10 Zilhîcce) Salı günü değil, Pakistan’da bir gün sonra, 11 Ocak (11 Zilhîcce) Çarşamba günü kutlanacağını bu güzel ülkeye geldikten sonra öğrendim. Bu demekti ki, henüz amaca yönelik çalışmalarım için epey vaktim vardı. Önce İslamâbâd’ı bütün doğal, sosyal, siyasal, yapısal ve kentsel güzellikleriyle gezecektim. Kamerayı ve fotoğraf makinâsını, sağ ve sol omuzlarımda bulunan münker – nekir meleklerinin ellerine tutuşturup başladım İslamâbâd’ı gezmeye. Başlangıç noktası, tabiî ki şehrin sembolü olan Faysal Mescîdi.
Faysal Mescîdi’nde seferi olarak öğle ve ikindi namazlarını birleştirerek kıldım. Himalaya Dağları’nın başlangıcı olarak kabul edilen ve İslamâbâd’ın dış cephesinde bulunan Margalla Dağları’nın eteği altındaki bu mescîd, Suudî Arabistan Eski Kralı Faysal tarafından yaptırıldığından, O’nun adını taşıyor. Bu muhteşem mescîd, aslında Türkiye’nin başkenti Ankara’ya yapılacakmış. Ancak Türkiye’yi idare eden o zamanki zihniyet, “Mimarîsi Türk mimarîsine uygun değildir” diyerek bu projeyi red etmişti. Kral Faysal, 1966’da Pakistan’ı ziyaret ettiğinde, bu doğal ve yeşil mekâna bu camiîyi yapmayı uygun görmüş ve Pakistan hükûmeti de bunu memnuniyetle kabul etmişti.
Mescîdin 1976 yılında başlanan ve tüm masraflarını Suud Kralı Faysal’ın üstlendiği yapımı, İsviçre’nin de yardımıyla 1988’de tamamlandı. Dersimli Kürt mimar Vedat Dalokay’ın usta ellerince yapılan bu güzide camiî, 50 milyon ABD Doları’na mal oldu. Mescîdin minareleri “füze” biçiminde yapılmış. Bunlar, Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin en büyük övünç kaynağı olan ve ülkenin her tarafında anıt biçiminde maketlerini görebileceğiniz “Şahin füzeleri”ni simgeliyor. “Pak” ülkenin “pak” insanlarının gururu Şahin füzelerini sembolize eden 88 metre yüksekliğindeki bu minareler, Güney Asya’nın en yüksek camiî minareleri durumunda. Mescîdin kubbesinin yüksekliği 40 metre. Altın kaplama olan ve tamamı 30 ton ağırlığındaki bu kaplamalar özel olarak Avusturya’da üretildi.
Mescîdin içinde 10 bin, avlusunda 24 bin, arazisinde de 40 bin olmak üzere aynı anda 74 bin kişi namaz kılabiliyor. Dünyanın en büyük camiîlerinden biri olan Faysal Mescîdi’nin alt katında bir İslamî araştırma merkezi (Islamic Research Centre), bir müze, bir kütüphane, bir basın – yayın merkezi, bir kafeterya ve İslam Üniversitesi (Islamic University of Islamabad)’ne bağlı Şeriât Fakültesi (Shariat Faculty) bulunuyor. Mısır piramitleri formatında inşâ edilen mescîdin mavi renkli dekorasyonunu ise Pakistanlı sinema sanatçıları Gûl Ci ve Sadıqeyn yapmışlar.
Faysal Mescîdi’nin arsası üzerinde, 1978’de Pakistan’ın başına geçen, komşusu İran’da 1979’da gerçekleşen azîz İslam Devrimi’nden etkilenip Pakistan’da “Şeriât” ilân eden ve 17 Ağustos 1988 tarihinde “uçak kazası” olarak dünyaya ilân edilen ancak Pakistan halkının emperyalist güçlerce yapılan bir “sabotaj” sonucu şehîd edildiğine inandığı yürekli general Ziyâ’ul- Heqq’ın türbesi (mezarı) bulunuyor. Mezarda, General Ziyâ’ul- Heqq’ın parçalanan vücûdundan sadece bir eli, ayaklarının iki – üç parmağı ve birkaç organı bulunuyor.
General Ziyâ’ul- Heqq, Pakistanlılar’ın en sevdiği üç şahsiyetten biri. Diğer ikisi, millî şaîr Muhammed İqbâl ve 1947’de kurulan Pakistan devletinin kurucusu Muhammed Ali Cinnah. Pakistanlılar, M. Ali Cinnah’a “Quâid-i Âzâm” diyorlar. Bunun tam olarak Türkçe karşılığı, “Ulu Önder”.
Faysal Mescîdi’nden sonra, taksiye binip “Damenê Kuh” (Dağın Eteği) adlı aile parkı ve mesire yeri olan mekâna gittim. Burası en güzel manzaralı yer ve en tepede, en yüksekte bulunuyor. Damenê Kuh’tan aşağıya bakınca bütün İslamâbâd ayağınızın altında. Şehrin tamamını görebiliyorsunuz. Damenê Kuh tepesine çıkarken, yolda karşımıza maymunlar çıkıyor. Maymunlara meyve atıyoruz. Bunlar ormanın içinden gelip yola çıkıyorlar ve arabaların önünü kesiyorlar. Bu özgür maymunları görünce, kendinizi Cebel-i Tariq (Gibraltar)’da sanıyorsunuz.
Damenê Kuh’ta, Almanya’nın İslamâbâd Başkonsolos Yardımcısı’yla tanıştım. O’nun aracılığıyla, kendisiyle depremle ilgili olarak ropörtaj yapmak için, Başkonsolos’tan randevu talep ettim. Memnuniyetle kabul etti. Ancak takip eden günlerde işlerimin yoğunluğundan dolayı bu randevuya gidecek zamanım olmadı. Ayıracak vaktimin olmamasından dolayı bu ropörtaj gerçekleşmedi.
Damenê Kuh’tan sonra, şehrin güneydoğusunda, Kurang Nehri üzerinde bulunan Rawal Gölü’ne gittim. Göl kenarında birkaç fotoğraf çektirdikten sonra, İslamâbâd’ın güzide mekânı “Gül ve Yasemin Bahçesi” (Rose and Jasmin Garden), ardından “Şekerparyan Parkı”na gittim. Ancak mevsimi olmadığı için, tek bir çiçek bile yoktu. Akşam, şehrin en meşhur lokantası olan ve halkın “Afgan Restoranı” dediği “Kabil Restaurant”ta yemek yedikten sonra villamıza döndük.
İslamâbâd, hakikaten çok güzel bir şehir. Hindistan (Bharat)’dan ayrılarak 1947’de kurulan Pakistan’ın başkenti, ilkin, Arap Denizi kıyısındaki Karaçi (şu anda Sind eyaletinin başkenti) idi. Şu anda İslamâbâd’ın bulunduğu yer, Rawalpindi şehri dışındaki bir ormanlık idi. 1959’da, bu ormanı keserek, ülkenin yeni başkentini burada inşâ etmeye karar verdiler. Bu işin fikir babası, o zamanki devlet başkanı Eyyûb Xan. Ülkenin yeni pay-i tahtını kurmaya Haziran 1959’da başladılar.
Merkezi, Yunanistan’ın başkenti Atina’da bulunan, Konstantin Doxiadis başkanlığındaki “Doxiadis Associates” şirketi ve Japon arşitekt Kimio Kondo’nun oluşturduğu konsept tarafından inşâ edilen beldenin şehir planını İngiliz mühendisler Ponti Stone ve Edward Durrell Stone çizdiler. Pencab topraklarında inşâ edilen ve 1963’te tamamlanan şehir, 1965’te “Pakistan’ın başkenti” ilân edildi. Ayrıca İslamâbâd’a, “tek başına ayrı bir eyalet” statüsü verildi. Tıpkı Almanya’daki Berlin, Avusturya’daki Viyana (Wien) veya Belçika’daki Brüksel (Brussel / Bruxelles) gibi.
Görüldüğü gibi, Asya kıt’âsında herhangi bir küçük yerleşim biriminin bile 4 bin – 5 bin yıllık tarihi varken, İslamâbâd, 43 yaşında genç bir medine. Bugünkü nüfûsu 400 bin civârında olan bu şehrin % 95, 5’i Müslüman, % 4, 1’i ise Hristiyan. % 0, 4’lük küçük bir azınlık da çeşitli dînlere mensup.
Ertesi gün yoğundum; Almanya’dan getirdiğim sadaka paralarını bozdurup depremzedeler için alışveriş yapacaktım. Önce PAKTÜRK merkezine gittim, yanıma bu ülkede yaşayan ve Urduca bilen birini alıp işe koyuldum. Önce Güzel Camiî (Beautiful Mosque)’ye gittik. Sonra F – 10 Merkez mahallesine. Bu mahalleye gelişimizin sebebi, 8 Ekim’deki depremde, başkent İslamâbâd’da yıkılan tek binayı görmek. “Margalla Tower” (Margalla Apartmanı) adlı bu bina, İslamâbâd’da yıkılan yegâne bina. Sadece bir bina yıkılmış ve bu binada 70’i Pakistanlı, 30’u yabancı toplam 100 kadar insan ölmüş.
Daha sonra çarşıya gidip, dükkân ve mağazaları gezdik. Depremzedeler için 30 yatak, 50 yorgan ve 50 battaniye sipariş verdim. Mallar yarın hazır olacak. Kendim için kalın bir kazak aldım. Sonra döviz bürolarına ve kuyumculara uğradım. Avro (Euro) olarak üzerimde bulunan sadaka paralarını, Pakistan para birimi Ruppi’ye çevirdim. Künye ve bilezikleri bozdurdum.
Verdiğim siparişleri alıp yüklemek için ertesi gün aynı yere uğradım. Depremzedeler için yaptığım alışveriş 139 bin Ruppi tuttu. Bir Avro, 70 Ruppi ediyor. Yani 139 bin Ruppi, şöyle 1985 Avro’ya tekabül ediyor. Ben malları büyük bir kamyona yükleme taraftarıydım. Ancak mağaza sahibi ısrarla, büyük kamyonun benden fazla para alacağını söyleyip küçük bir kamyon ayarlamış. Kamyoncuyla, malları benimle birlikte Muzafferâbâd’a götürme (transport) parası olarak, 5 bin Ruppi’ye (72 €) anlaştım. Parasını verecekken, mağaza sahibi, “Kamyoncunun parasını da bana verebilirsin” deyince, neden küçük kamyonda ısrar ettiklerini anlamış oldum. Zira kamyon kendi kamyonları, şoför de kendi adamları olduğu için, taşıma paralarını da onların kasasına koymuş oluyorum. Hele yolculuk esnasında, şoförün bizzat Muzafferâbâdlı olduğunu, evinin orada ve kendisinin de zelzelezâde olduğunu öğrenince, pozisyonu görebilmek için görüntüyü ileri – geri sarmaya gerek kalmamıştı. Bu şoför ve bu araba, zaten bugün İslamâbâd’dan Muzafferâbâd’a gidecekti. Boş gitmektense, benden 5 bin Ruppi aldı.
Yüklü kamyonumuzla birlikte önce villamıza gittik. Burada eşyalarımı hazırladım. Öğle ve ikindi namazlarını birleştirdikten sonra, saat 15:55’te İslamâbâd’dan Muzafferâbâd’a doğru yola çıktık. Toplam 145 km’lik bir yolumuz vardı. Ancak bu yol Keşmir’de, Himalaya Dağları’nda 4 – 5 saatte zar – zor alınabiliyordu.
Yolculuğa başladıktan sonra, Pencab eyaletinin Rawalpindi iline bağlı Murree ilçesinin Çettar köyünde çay molası verdik. Sütlü çay içtik. İslamâbâd’a 65 km uzaklıktaki Murree ilçesine vardığımızda karanlık olmuştu bile.
Yolculuk esnasında çok korktuğumu itiraf etmeliyim. Zirâ dört ayrı ölüm korkusunu hissediyordum. Yani bir değil, tam dört kere tehlikedeydi hayatım. Birincisi; hava o kadar soğuk ki, eksi kaç derece olduğunu Allâh bilir. Kamyonumuz hurda, ne bir ısıtıcı var, ne de başka birşey. Ayaklarım buz tutmuş, bütün vücûdum titriyor; dişlerimin biribirine vururken çıkardığı sesi bile neredeyse duyacağım. Donma tehlikemiz var. Burası Himalaya Dağları; hava sıcaklığı geceleri – 30, – 40’a kadar düşüyor.
İkinci ölüm tehlikesi; şoförün kendisi. Tanımam, etmem. İnsanın iyisi var, kötüsü var. Adamın kendisi zaten depremde herşeyini kaybetmiş. Beni oracıkta öldürüp gitse, malları evinin önüne yığsa, Allâh’tan başka kimsenin haberi olmaz. Çünkü dağ başında yalnız ikimiz varız. Üstelik gece ve her taraf karanlık.
Üçüncü tehlike; adam beni öldürmese, ama herhangi bir nedenle arabadan indiğimizde, beni orda bırakıp arabanın gazına bassa, çekip gitse, dağbaşında yapayalnız kalacağım. Dışarısı, kurt sürüleriyle dolu. Kurtlar beni anında parçalar. Bırakın kurdu, bu yollarda leopar bile görenler olmuş.
Dördüncü tehlike; bizzat yolların kendisi. Yollar o kadar dar, o kadar bozuk ki, karşıdan bir araba gelse, ikisi birden duruyor. Yavaş yavaş geçiyorlar. Üstelik yanıbaşım hemen uçurum. Pakistan’da direksiyonlar sağ tarafta, ben şoförün solunda oturuyorum. Arabalar da soldan gidiyor. Yani İngiliz trafik sistemi. Yolumuzun sol tarafı ise tamamen uçurum. Öyle ki, araba viraj döndüğünde, sol arka tekerlek uçurum boşluğunda havada kalıyor. Tıpkı Alanya – Mersin yolu gibi; ya da Tunceli – Erzincan yolu.
Belki de adamın günâhını alıyorum, ama nerden bileceksin ki? Çay molalarında, adam arabaya binip kaçar diye, gözümü kamyondan ayırmıyorum. İhtiyacım için sesimi bile çıkarmadım; Muzafferâbâd’a kadar kendimi tuttum.
İkinci çay molasını, Azad Keşmir’e girer girmez, hemen sınırdaki köyde verdik. Burası, Azad Keşmir’in pay-i tahtı Muzafferâbâd’a bağlı Kohala köyü. Biz, Cilum (Jhelum) Nehri üzerinde bir köprüden geçiyoruz; köprünün öbür tarafı Keşmir. Sınır, Cilum Nehri. Şoförüm, bana köprünün iki yakasını göstererek, “Bu taraf Keşmir, bu taraf Pakistan” diyor. Bu ifade tarzına önce şaşıyorum, ancak sonraki günlerde sıkça duyuyorum ve öğrenip, alışıyorum. Burada, Pakistan’ın Keşmir eyaletine kimse “Pakistan” demiyor, herkes “Keşmir” diyor. Keşmir eyaletinin özel bir statüsü var. Keşmir’e bu ülkede, “ayrı bir ülke, bağımsız bir ülke” muâmelesi yapılıyor. Zaten Keşmir’e girerken, sınır kontrol noktası ve Keşmir askerleri var. Ciddî olarak pasaport kontrolünden geçiyorsunuz. Sanki ayrı bir ülkeye geliyorsunuz.
Evet, inanılmaz birşey benim için. Şu anda Keşmir’de olduğuma hâlâ inanamıyorum. 80’li, 90’lı yıllardaki “Bant Tiyatrosu” dönemlerinde ne çok duyardık bu tuhaf isimleri: “Keşmir, Patani, Ogadin, Sokoto, Bangsa Moro, Eritre, Açe Sumatra…” İşte 15 – 20 yıl öncesinde adlarını duyduğum o coğrafyalardan birinde, Keşmir’deyim.
Kohala köyünde çaylarımızı içtikten sonra yolumuza devam ettik ve saat 20:41’de, Azad Keşmir’in başkenti Muzafferâbâd’a vardık. “İslâm” ile “âbâd” olup, “muzaffer” bir komutan gibi “âbâd” fethetmemiz, 4 saat 46 dakika sürmüştü.
Muzafferâbâd’da, Türk Kızılayı’na ait çadırların önünde durduk. Kızılay çadırlarına girip, PAKTÜRK çadırlarının nerede olduğunu sormalıydım. Çadırlardan herhangi birine girdim; içeride, masa başında üç kişi oturuyordu. Selam verdim, aldılar. Kendilerine, Muzafferâbâd’a ilk kez ve henüz ayak bastığımı, PAKTÜRK çadırlarını aradığımı söyledim. Beni görür görmez, içlerinden biri, “İbrahiiim!…” diye bağırmaz mı? Allâh Allâh, bu da kim, tanıyamadım? Aval aval baktığımı görünce, yine seslendi: “İbrahim, beni tanımadın mı?” Evet, tanıdım şimdi; “Behçet! Behçet’sin sen.” Muhteşem bir olay: 1992 – 94 yıllarında Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesi’nde okurken, kaldığımız Ziya Gökalp Erkek Öğrenci Yurdu’ndaki oda arkadaşım Van – Gürpınarlı Behçet Güngör bu. Diyarbakır’daki en yakın arkadaşlarımdan biriydi. 12 yıldır biribirimizi görmüyoruz. Meğer benden sonra Konya Selçuk Üniversitesi’nde “Basın – Yayın” okumuş. Buraya da Yeni Şafak gazetesinin muhabiri olarak gelmiş.
Diyarbakır’daki arkadaşımı 12 yıl sonra Keşmir’in başkenti Muzafferâbâd’da görmek, içimden bir ses “Allâh’ın takdiri” olduğunu söylüyor ama, ben Diyarbakır ile Muzafferâbâd arasında herhangi bir duygusal bağ kuramadım. İsterseniz düşünün, belki siz kurabilirsiniz.
Nihayet, PAKTÜRK’lü arkadaşlarıma ulaştım. Yük dolu kamyonumu görünce, bana, hemen kuytu bir çadır mahallesine gidip, kamyondaki malları bu gece dağıtmamız gerektiğini söylediler. Bunun üç sebebi vardı: Birincisi, gece kimse görmeden sessizce dağıtmak, gündüz gözüyle yapılacak dağıtımda oluşması muhtemel izdihamı önlerdi. İkincisi, kamyoncunun gitmesi gerekiyordu; malları nereye yığacaktık, yer yoktu. Üçüncüsü, yarın Kurban Bayramı olduğundan, herkes kurban kesimiyle meşgul olacak ve kurban kesme dışındaki işlerin hiçbiriyle ilgilenemezdi kimse.
Dediklerini yaptım. Onların yardımıyla, – Almanya’dan getirdiğim iki bavul hariç – kamyondaki bütün malları o gece depremzedelere dağıttım. Muhtaç insanlara yardım etmek, onlara birşeyler verebilmek, inanılmaz bir mutluluk ve huzur veriyor insana. Çocuk ayakkabısı ile dolu iki bavulu niye mi dağıtmadım? Çünkü Muzafferâbâd ile yetinmek istemiyordum. Hedefim, depremin merkez üssü olan ve tamamen yıkılan Balakot köyüydü. Onları Balakotlu çocuklara verecektim.
Dağıtımdan sonra, PAKTÜRK’ün kiraladığı bir eve gittik. Bu gece bu evde kalacaktık. Akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldık. Konya’dan bir vakıf aracılığıyla gelen Yasin Pala ve Hakan’la anlaştık; yarın birlikte Balakot’a gideceğiz. Kendim gibi iki deli bulduğum için mutluyum.
Depremin perişan ettiği, halkının 4’te 3’ünün çadırlarda yattığı Muzafferâbâd’dayız bu gece.
Sabah namazını kaldığımız evde kıldıktan sonra yatmıyoruz. Hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra, bayram namazını camiîde kılmak için dışarı çıkacağız. Sabırsızım. Çünkü buraya dün gece geldiğimden, Muzafferâbâd’ı henüz gündüz gözüyle görmedim.
Bayram namazını, en yakınımızdaki yerde, Küba çadırlarının yanındaki bir mescîdde kıldık. Camiî, depremden dolayı çatlamış durumdaydı. Kurban Bayramı’nı burada geçirmek için Almanya’dan Pakistan’a gelirken, bayram namazını Küba bayrağının gölgesi altında kılacağımı kırk sene geçse düşünemezdim.
Söz açılmışken değineyim: Keşmir’de hangi köye, hangi dağa gitseniz, komünist Küba’nın çadırlarını ve yardımlarını görürsünüz. Nerede bir enkaz varsa oraya Küba yardım etmiş; nerede yardıma muhtaç insan varsa, orada lacivert – beyaz – kırmızı’lı Küba bayrağı dalgalanıyor. Düşünebiliyor musunuz? Küba ile Pakistan arasında ne dînî bir birlik var, ne etnik, ne de stratejik. Siyasî birlikleri bile yok. Çünkü Pakistan, Batı yanlısı bir politik çizgide bulunuyor. Herşey bir yana, Pakistan dünyanın bir ucunda, Küba ise öbür ucunda. Üstelik Küba fâkir bir ülke. Küba’ya tek ifadeyle “Helâl olsun” demek gerekiyor. Bu gerçeği gördükten sonra karar verdim: Allâh göstermesin, eğer bir gün Küba’nın başına bir felâket gelirse, ben, şahsım olarak, ilk yardıma koşanlardan olacağım.
Küba, Türkiye’den sonra, Pakistan’a en fazla yardım eden ülke. Deprem bölgesinde gördüğüm şu: Pakistan’a en fazla yardım eden üç ülke, sırayla, Türkiye, Küba ve Birleşik Arap Emirlikleri. Yine bu hususta Avrupa kıt’âsının sınıfta kaldığını söylemeliyim. Türkiye ise, Pakistan imtihanından alnının akıyla çıkmıştır. Özellikle Kızılay ve PAKTÜRK’ün çalışmalarını ayakta alkışlamak gerek.
Bayram namazında, imamın, depremzedeler için dûâ ettikten sonra, Filistin, Bosna, Irak, Çeçenya ve tüm İslam dünyası için ettiği dûâ, gerçekten cemaati ağlatacak derecedeydi. Bu derece samimî, bu derece içten bir dûâyı, ne bugüne dek kendim yaptım, ne de yapana şahîd oldum. Bayram namazını kıldıktan sonra imam kaside okudu, cemaat ayakta eşlik ettik. Camiî çıkışında kendi aramızda ve Keşmir halkıyla bayramlaştık.
Muzafferâbâd’da üç saate yakın durduktan sonra, ben ve Konyalı Yasin ile Hakan, onların tâ İslâmâbâd’dan tutup buraya kadar getirttiği arabayla, Muzafferâbâdlı Perwez Awan’ın şoförlüğünde, depremin merkez üssü olan Balakot köyüne doğru yola çıktık.
Yolda bir kez, Ğarhi Habibullâh Xan adlı köyde mola verdik ve 1 saat 50 dakika süren bir yolculuk sonucunda Balakot köyüne vardık.
Başarmıştık. Balakot’a ulaşmıştık. Depremin merkez üssü olan ve tamamen yıkılmış durumda bulunan, Kanhar Nehri üzerindeki Balakot köyündeydik.
Merkezi Peşawer olan Serhat eyaletinin Abbutâbâd ilinin Baffa ilçesine bağlı Balakot köyü, 8 Ekim günü 87 bin insanımızı aramızdan alan 7, 6 şiddetindeki depremin merkez üssü. Keşmir eyalet sınırının sıfır noktasında bulunuyor.
Balakot’ta ilkin PAKTÜRK’ün kiraladığı bir eve gittik. Öğle ve ikindi namazlarını birleştirerek kıldık. Sonra bize ciğer pişirdiler, yedik. Yemekten sonra, Almanya’dan getirdiğim çocuk ayakkabılarını, Konyalılar’ın getirdikleri çocuk kıyafetleri ile birleştirip köyde çocuklara dağıttık. Bütün olayı da kamerayla görüntüledik. Dağıtımdan sonra köyde yürüyüş yaptık.
Köy, bir ev hariç, tamamen yıkılmış. Evleriyle, okulları, camiî ve resmî daireleriyle tamamen harabe durumda. Sadece bir ev yıkılmamış. Kanhar Nehri kıyısındaki köy camiî tamamen yıkılmış. Üç katlı camiînin yerine şimdi beton ve taş yığınları var. Yerlere kilimler sermişler, namaz kılıyorlar. Açıkhava camiî durumuna gelmiş. Kanhar üzerindeki çatlamış köprünün asmalarına oparlör bağlanmış; okunan ezanlar, köprüden yankılanıyor. Küçücük bir ırmak olan Kanhar’ın suyu o kadar gür akıyor ki, şaşıp kalıyorum. Bu kadar küçük bir akarsuyun bu derece gür akmasını, bu derece bol suya sahip olmasını beşerî irademle izah edemiyorum. Sanki Balakotlular bütün gözyaşlarını bu nehre akıtmışlar. Su, bu nedenle gür akıyor.
Deprem bölgesinde, iki büyük “çelişki” (tezat, diyalektik) ile karşılaştım. Birincisi, biz buraya ayakkabı ve kıyafet getirmiştik, zirâ buradaki insanların bunlardan yoksun olduğunu düşünüyorduk. Oysa ki üç aydır tüm dünyadan yardım alan bu insanların ne giyecek, ne de yiyecek problemi kalmış. Depremzedelerin şu anda, Allâh’a şükür, herşeyi var. Yalnız bir dertleri var, o da barınma. Evleri yok, çadırlarda, bulamayanlar dışarıda yatıyorlar. Dünyanın en fakir çocukları durumuna düşmüş depremzede çocukların ayaklarında en yeni, en modern, en pahalı ayakkabılar görmek, üstlerinde Avrupaî, modern kıyafetler müşahâde etmek, benim bu coğrafyada karşılaştığım ilk çelişkiydi. Kiminin kıyafeti ona büyük, kiminin küçük gelmiş. Acı bir tebessüm kaplıyor beni.
İkinci çelişki, geçen haftaya kadar – 30’a varırcasına soğuk olan, soğuktan çocukların öldüğü bu Himalaya köylerinde bir haftadır yaz sıcaklığı var. Himalaya Dağları’ndayız, kışın ortası, ama yaz sıcaklığı var. Tabiî bu sadece gündüz böyle. Gece olunca çok soğuk oluyor. Bu duruma buradakiler “Bayram bereketi” diyorlar. Ben ise, “Ben geldim, onun için böyle oldu” diye espiri yapıyorum. Önümüzdeki süre içinde, iki büyük “çelişki” daha yaşayacağım.
Balakot’taki işimiz bittikten sonra Muzafferâbâd’a geri döndük. Muzafferâbâd’da, içinde akşam yemeği, akşam – yatsı namazları bulunan üç saat kadar dinlendikten sonra, gece karanlığında Konyalılar’la birlikte İslamâbâd’a geri döndük. Muzafferâbâd ve Keşmir maceramız da böylece son buluyordu. 73º – 74º doğu meridyenlerinde bulunan Muzafferâbâd, benim yerküresinde, doğu tarafında en uzak gittiğim yer olmuş oluyordu. Bundan bir hafta öncesine kadar benim doğuda en uzak gittiğim yer, Van vilayetimizdi. Muzafferâbâd, Hindistan sınırına yalnızca 15 – 20 km mesafedeydi.
Pakistan’ın başkenti İslamâbâd’a vardığımızda, gece 00:00 idi. Şoförümüz Perwez, kaldığım villanın yolunu tutmuştu ki, Konyalılar, “İbrahim abi, biz senden ayrılamayız, gel bu gece otelimizde misafir ol bize” dediler. Dediklerini de yaptırdılar. Otel resepsiyonuyla konuştular. Deprem yardımından dolayı bu ülkede bulunduğumuzu öğrenince, odaya üçüncü bir yatak getirmeyi kabul ettiler. Üstelik bedava kalacaktım. Konyalılar’ın buradaki bütün masraflarını, onları gönderen vakıf karşılıyormuş. 4 yıldızlı bu lüks Margalla Hoteli’nin bir gecesi için 50 ABD Doları ödüyorlarmış.
Önce sırayla banyo yaptık, traş olduk. Sonra televizyonu açtık ve aşağıya telefon edip, odamıza, bu ülkenin ünlü sütlü çayından getirtip içtik.
Yaşadığımız üçüncü çelişki buydu. Dün gece en ilkel şartlarda yatağımıza girdik, bu gece de en modern şartlarda. Dünkü yaşantımız, fakir ve ilkel bir yaşamdı. Öyle ki, tasın içindeki suyu elimize döküp abdest alıyor, susayınca da aynı tastaki suyu içiyorduk. Yerde oturuyor, aynı yerde yemek yiyor ve aynı yerde yatıyorduk. Bugün ise kral gibiyiz. Sıcak suyumuz, konforlu yatağımız, lüks odamız var. Bir telefonla odamıza sütlü çay geliyor. Dün, dünyanın en fakir insanlarının sahip olduğu hayatı yaşadık, bugün ise dünyanın en zengin insanlarının sahip olduğu hayatı yaşıyoruz.
Düşünebiliyor musunuz? Bunlar, bir gün arayla olan şeyler. Sanki Allâh-û Teâlâ, dün bize fâkirliğin, bugün ise zenginliğin nasıl şeyler olduğunu gösterdi. Âlemlerin Râbbi, iki hayat arasında nasıl farklar olduğunu bize öğretmek istedi. Hatta belki de Allâh-û Teâlâ’nın bize öğretmek istediği şey şuydu: Allâh öyle güçlü ve öyle büyüktür ki, istese, bir insanın durumunu, bir gün içinde tamamen değiştirir.
Otelde kahvaltı ediyoruz, ertesi sabah. Kahvaltıda Alman askerleri (Bundeswehr) var, onlarla Almanca sohbet ediyorum. Dün sabah ekmek – patates ile kahvaltı etmiştik. Bugünkü kahvaltımız ise açık büfe. Rezzaq olan Allâh’ın bütün nimetleri önümüzde.
Kahvaltıdan sonra, İslamâbâd’ın 10 km kadar dışında bulunan bir köye, başkenti Lahor olan Pencab eyaletinin Rawalpindi vilayetine bağlı Ternool köyüne gittik. Kurbanlarımızı bu köydeki bir hayvan çiftliğinde keseceğiz.
Benim 28 kurbanım var. Bu ülkeye gelirken, 28 koyun keseceğimi tahmin etmiştim. Ama öyle olmadı. Bu ülkede koyun bulmak imkânsızmış. Buralarda kurbanlık olarak keçi kesiliyormuş. Keçiyi ise şu anda piyasada bulmanın imkânı yok. Bütün İslam dünyası bu bayramda burada kurban kestiği için, keçi tükenmiş. Mecburen büyükbaş hayvan, yani sığır keseceğim. Bir sığır, 7 hisse ediyormuş. Bende de 28 hisse olduğuna göre, tam 4 sığır kesmem gerekiyor. PAKTÜRK organizasyonu, bayram için 500 sığır almış. Onlardan 4 tanesini satın alıyorum. Bana, “Git, sürünün arasına dal, en beğendiğin dört sığırı seç” diyorlar. Gidiyorum, dört tane seçiyorum. Ben kendim tavuk bile kesemeyeceğimden, vekâlet verip onlara kestiriyorum.
Buranın inekleri de bir başka. Sırtlarında hörgüç var. İnekten çok, deveye benziyorlar.
Kurbanlar kesildikten sonra Pakistan’daki vazifelerim tamamen bitmiş oluyor. PAKTÜRK’ün yardımıyla, yapmayı hedeflediğim işlerden fazlasını bile gerçekleştiriyorum. Onlara gerçekten teşekkür borçluyum. Organizasyona, Pakistan halkının konuştuğu Urduca diliyle teşekkür etmek istiyorum: “Şukriya PAKTURK”…
Biraz dolaşmak, biraz alışveriş yapmak için, Konyalılar ile birlikte İslamâbâd, ardından Rawalpindi’ye gidiyoruz. Fakat bayram münasebetiyle her taraf kapalı. Hristiyan memleketlerde yaşadığım için bunu önceden kestiremedim.
Rawalpindi’deyiz. Yasin, namazını henüz kılmamış olduğundan, karşımıza ilk çıkan camiîye, Muzaffer Mescîdi’ne gidiyor. Namaz çıkışında camiînin imamı ile birlikte dönüyor. Bizim Yasin, Muzaffer Mescîdi’nin imâmı Abdul Lâtif Sûfî’nin çok ilgisini çekmiş; namazdan sonra O’nu kütüphanesine çay içmeye dâvet etmiş. Hep beraber iştirak ediyoruz. Abdul Lâtif Sûfî, bize fotoğraf albümünü gösteriyor. Gençliğinde orduda generalmiş. 1965’teki İkinci Pakistan – Hindistan Savaşı’nda “Keşmir Komutanı” olarak Hindistan’a karşı savaşmış. Savaştan sonra İslam Üniversitesi’ni okumuş, medrese tahsil etmiş. Şu anda “İslam âlîmi” olan Abdul Lâtif Sûfî, bize, yazdığı risâleleri gösteriyor.
Akşama doğru İslâmâbâd Havaalanı’na gidiyoruz, Konyalılar’ı uğurlamak için. Onlar bu akşam Türkiye’ye dönüyorlar. Bense yarın Pakistan’dan ayrılacağım.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra herkesle helâlleşip havaalanına gidiyorum. Öğleden sonra, 15:10’da kalkması gereken uçağımızda bir arıza meydana geldiğinden geç uçacakmışız. PIA, bizi havaalanından alıp İslamâbâd’da, Blue Area’da bulunan üç yıldızlı Marina Hoteli’ne götürüyor. Uçağın arızası giderilene kadar PIA’nin misafiri olarak bu otelde kalacağız. Uçakta arıza çıktığından geç gideceğimiz için hayıflanmıyorum. Tam tersine, bu arıza, uçak havalandıktan sonra değil de, uçak daha yerdeyken çıktığı için Rahmân ve Rahîm olan Allâh’a hamdediyorum. Marina Hoteli’nde öğle ve akşam yemeklerini yedik, ilgili vakitlerin namazlarını kıldık.
Oteldeki odamda TV karşısındayım. Pakistan televizyonunda haberleri izliyorum, “Englişçe” olarak. İlk haberler, Kurban Bayramı’nın deprem bölgesinde nasıl geçtiğine yönelik. Muzafferâbâd’ı gösteriyor. Kendimi aradım, bulamadım. Sonra Hacc’daki izdihâm. Mina’daki “şeytan taşlama” izdihâmında Pakistan’dan 6 hacı vefât etmiş; isimleri, şehirlerinin adı ve pasaport numaraları, altyazı olarak geçiyor.
Spor haberleri, benim gibi sporcu biri için tam bir hayâl kırıklığı. Çünkü spor haberlerinde bahsedilen tek spor dalı kriket. Bu ülkede futbol yok. Varsa yoksa kriket.
Hava durumu başlıyor. Bu gece Pakistan’ı terkedeceğim ve TV’deki hava durumunda şunu söylüyorlar: “Bir haftadır deprem bölgesine ikinci bir bayram yaşatan yaz sıcakları, yarından itibaren bölgeyi terkedecek ve normal ağır kış koşulları ve soğuklar yeniden geri dönecek…” Allâh-û Ekber!… Dereceleri veriyor. Yarın Muzafferâbâd, – 25º olacak. İki gün önce ben oradayken, + 15º idi. Arada 40 derecelik bir fark var.
TV’de bir program izliyorum. Programın sunucusu bir bayan, konuğu ise Pakistan Devlet Başkanı Perwez Müşerref. Ropörtaj İngilizce yapılıyor. Programın belli bir konusu yok. Sunucu, aklına gelen her konuda Perwez Müşerref’e sorular soruyor. Müşerref de soruları yanıtlıyor. Sohbetin bir yerinde sunucu ablamız, konuyu Türkiye’ye getiriyor, Perwez Müşerref’e şu soruyu soruyor: “Sizin Türkiye’ye karşı özel bir sevgi ve muhabbetinizin olduğu biliniyor. Ancak bunun sebebi nedir? Sebebi, Türkiye ile Pakistan arasındaki derin dostluk ilişkileri midir, yoksa sizin öğreniminizi Türkiye’de yapmış olmanız mıdır? Hangisidir?” Perwez Müşerref bu soruya öyle bir cevap veriyor ki, inanın, beni âdeta elektrik çarpıyor: “İkisi de değil. Benim Türkiye’ye olan çok özel sevgi ve muhabbetimin sebebi, Beşiktaş futbol takımının bu ülkede olmasıdır.” Ardından şunu söylüyor: “Benim iki bayrağım var: Biri yeşil – beyaz Pakistan bayrağı, biri de siyah – beyaz Beşiktaş bayrağı.”
Bu sözler, koyu bir Beşiktaşlı olan beni ihyâ ediyor. Bunu, son bir hafta içinde yaptıklarıma karşılık, Pakistan’ın bana “küçük bir hediyesi” olarak kabul ediyorum.
İkindi vakti 15:10’da kalkması gereken uçağımız, tam 11 saat gecikmeyle, geceyarısı 02:00’de İslamâbâd Havaalanı’ndan kalktı. Pakistan’da bir gün fazla kalmış oldum böylece.
Sabah saat 06:00’da Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki Schiphol Havaalanı’na indik. Uçaktan dışarı çıkmamıza izin vermediler ve Amsterdam’da tam 2, 5 saat uçağın içinde bekledik.
Dördüncü ve “en büyük çelişkiyi” Amsterdam’da yaşıyorum. Benelüks ülkesi Hollanda, bildiğiniz gibi, deniz seviyesinden daha da aşağıda olan bir ülke. Ülkenin Flamanca (Felemengce) olan orijinal adı “Nederland”, kelime olarak “alçak ülke” demek (neder: alçak; land: ülke). Hollanda’da deniz kıyısına, Kuzey Denizi (Noordzee) kıyısına gittiğinizde görürsünüz. Önce yokuş çıkıyorsunuz. Ondan sonra deniz kıyısına geliyorsunuz. O yokuşları onlar yapmışlar. Yoksa tüm Hollanda su altında kalır.
Şu son yaşadığım olayı hayatım boyunca unutamam: 11 Ocak Çarşamba günü, Pakistanlılar’ın “dünyanın çatısı” anlamında Urduca olarak “bâm-ı dûnya” diye nitelendirdiği Himalaya Dağları’ndaydım. Üç gün sonra bugün, 14 Ocak Cumartesi, rakımı sıfırın altında olan Hollanda’dayım.
Üç gün once, deniz seviyesinden 8000 metre yüksekteki Himalaya Dağları’ndaydım, bugün, deniz seviyesinden daha aşağıdaki Hollanda’nın başkenti Amsterdam’dayım.
Bunlar üç gün arayla oluyor. Üç gün önce dünyanın en yüksek yerlerinde, üç gün sonra bugün ise dünyanın en alçak yerlerindeyim.
Üç gün önce Himalaya Dağları’nda geziyordum. Şu anda hiçbir dağı olmayan ve topraklarının çoğu insanlar tarafından suya ekilerek ülke büyütülmüş olan Hollanda’dayım.
Nasıl ki Suudî Arabistan’da bir tane bile nehir (ırmak) yoksa, Hollanda’da da bir tane bile dağ yok.
Son üç günlük yaşamım, insanoğlunun yaşadığı serüveni sembolize ediyor sanki. 8000 metre yüksekteki Himalaya Dağları’ndayken, birden kendimi deniz seviyesinden bile daha alçaktaki Hollanda’da bulmak, neyi simgeliyor, dersiniz? Ben söyleyeyim: Allâh tarafından “melekut-i âlâ” (yücelerin yücesi) seviyesine yükseltilen “insan”ın, birden “esfel’es- sâfilin” (aşağıların aşağısı) seviyesine düşmesini.
11 Ocak Çarşamba günü Himalaya Dağları’ndayım; 14 Ocak Cumartesi günü ise Hollanda’dayım. Arada sadece üç gün var. Pakistanlılar, Himalaya Dağları’na “bâm-ı dûnya” diyorlar. Bu kelime, o ülkenin anadili olan Urduca bir kelime ve “dünyanın çatısı” demek. Hollandalılar ise Hollanda’ya “Nederland” diyorlar. Bu kelime de o ülkenin anadili olan Flamanca bir kelime ve “alçak ülke” demek.
Demek ki Allâh öyle güçlü ve öyle kudretlidir ki, en yüksek seviyelerdeki bir insanı üç gün içinde en aşağı seviyelere düşürebilir. Tıpkı en aşağı seviyelerdeki bir insanı üç gün içinde en yüksek seviyelere çıkarabildiği gibi.
Saat 08:30’da Hollanda’nın başkenti Amsterdam’dan kalkan PIA uçağımız, bir saat sonra Almanya’nın Frankfurt am Main şehri havaalanına iniyor.
“Civê Pakistan” bitti; “Hub Holland” üzeri yeniden “Es Lebe Deutschland” diyorum.
Ne derece müsbet bir iş yaptığımı, Almanya’ya döndükten bir gün sonra anlıyorum. Bir gün sonra, 15 Ocak Pazar günü, sabah uyanır uyanmaz, ilk kez gördüğüm çocuklarıma sarılıp onları öpüyorum. Daha hiçbir şey konuşmamışken, 8 yaşındaki oğlum Malcolm bana şöyle diyor: “Baba! Ben de büyüyünce aynen senin gibi yapacağım. Fâkir çocuklara hep yardım edeceğim.”
Gözlerim doluyor. Malcolm bunları söylerken, yerdeki halıya bakarak konuşmuyor. Konuşurken, Malcolm X gibi, “muhatabının iki kaşı arasına bakıyor.”
ALTERNATIVE LERNHILFE e. V.
ASCHAFFENBURG
(ALMANYA)
21 OCAK 2006
PAKİSTAN VE KEŞMİR FOTOĞRAFLARI:
Pakistan’ın başkenti İslamâbâd’ın sembolü olan Faysal Mescîdi, Mısır piramitleri formatında inşâ edilmiş olup, minareleri füze biçimindedir. Bu minareler, Pakistan’ın gururu olan “Şahin füzeleri”ni simgelemektedir. Suudî Arabistan Kralı Faysal tarafından 1966’da yaptırıldığından O’nun adını taşıyan bu görkemli mescîdde aynı anda 74 bin kişi namaz kılabilmektedir.
Faysal Mescîdi’nin avlusu
Faysal Mescîdi’ndeki şadırvan
Damen-i Kuh’a çıkarken karşınıza çıkan özgür maymunları görünce kendinizi Cebel-i Tariq’ta sanırsınız.
Rawal Gölü
İslamâbâd şehir merkezi
Margalla Apartmanı, 8 Ekim 2005’teki depremde başkent İslamâbâd’da yıkılan tek binaydı. Bu binada 70’i Pakistanlı, 30’u yabancı, toplam 100 kişi öldü.
Arefe günü, deprem bölgesine gitmek üzere, kamyona yüklediğimiz yardım malzemeleriyle başkent İslamâbâd’dan yola çıkmak üzereyken
Arefe günü, İslamâbâd – Muzafferâbâd yolculuğumuz esnasında, Keşmir topraklarına girerken ilk vardığımız köy olan Kohala köyünde verdiğimiz çay molasında, sütlü çaylarını içtiğimiz Keşmirliler ile birlikteyiz.
Keşmir’in başkenti Muzafferâbâd’da bayram namazını kıldığımız cami önünde PAKTÜRK’lü doktor bir abimizle
Muzafferâbâdlı çocuklar, Keşmirli çocuklar o kadar tatlıdırlar ki, doyasıya öpmek ve hatta ısırmak istersiniz.
Pakistan’daki ineklerin sırtlarında hörgüç vardır. İnekten çok deveye benzerler.
Muzafferâbâdlı bir aile… Önde çocuklar, solda oturan babaanne, sağda ayakta dede, arkada ise anne – baba. Bunca fakirliğe ve yoksulluğa, bu yokluğun üzerine gelen deprem âfetine rağmen şu insanların yüzlerindeki mutluluğa ve huzura lütfen dikkatlice bakar mısınız? Kim demiş “mutluluğun resmi olmaz” diye? İşte “mutluluğun resmini” ben bizzat kendim çektim! En öndeki ay parçası güzel kızın ismi Semra.
Dünyanın en yüksek yerleri olan ve Pakistanlılar’ın “Dünyanın Çatısı” anlamında Urduca “Bam-ı Dünya” dediği Himalaya Dağları’nın tepelerinden Keşmir’in başkenti Muzafferâbâd’a ve Jhelum Nehri’ne kuşbakışı bakmak.
Ğarhi Habibullah Xan köyünde deprem çadırları
87 bin insanın canına mal olan 7, 6 şiddetindeki depremin merkez üssü olan Balakot köyü… Köy tamamen yıkılmış, arkamızdaki Kanhar Nehri’nin hemen kenarındaki üç katlı köy camii tamamen yıkılmış durumda. Enkazın üzerine halılar sermişler, orda namaz kılıyorlar. Ezanları, sağ tarafta görülen köprünün asmalarına bağlanan hoparlörden okunuyor. Fotoğraftakiler: İbrahim Sediyani ve Konya Büyükşehir Belediyesi Özel Kalem Müdürü Yasin Pala.
Balakotlu bir çocuk, deprem çadırlarının önünde. Ellerini arkadan bağlamış ve öylesine asil bir duruşu ve bakışı var ki, sanki “Bu köyün ağası benim” diyor.
Rawalpindi şehrinde horizontal (spiral) minareli Muzaffer Mescîdi. Bu mescîdde ikindi namazını kıldık ve namazdan sonra caminin imamı Abdul Latif Sufî bizi kütüphanesinde misafir etti. Bize çay ikrâmında bulundu. Bu İslam âlimiyle arkadaş olduk.