Arakan; Dünyayı Değiştirecek Olan Dua ile Birlikte Eylemdir

Parveke / Paylaş / Share

 

 

 

 

 

     “Dünyanın en mazlum milleti, Rohingya Müslümanları.” Bu tespit Kapitalizm’in dünyayı sömürmede araç olarak kullandığı BM’in Arakan raporlarından bir alıntı. Maalesef Arakan’da onyıllardır devam eden zûlüm, Müslümanlar’ın feryâdı, çığlıkları yeni ulaştı kulaklarımıza! Ekranlardaki eşine az rastlanır katliâm görüntülerini dünya bu sefer görmezlikten gelemedi! Belki de sosyal medya olmasaydı, bazı duyarlı insanlar duyurmasaydı biz yaşanan katliâmlardan yine habersiz kalacak ve dua bile edemeyecektik! Çünkü Arakan’da Rohingyalı Müslümanlar’ın yaşadığı bu zulümler, katliâmlar çok eskilere dayanıyor ve bunlar maalesef çok az biliniyor.

     Arakanlı Müslümanlar Vakkas bin Malik ve bir grup Müslüman tüccarın o beldedeki çalışmaları vesilesi ile Hicrî 1. asırda İslam ile tanışıyor ve Müslüman oluyorlar. 15. asra kadar İslam’ı yaşayan Rohingyalı Müslümanlar o dönemde kralın da imân etmesi ile Arakan’a İslam hakim oluyor ve yüzyıllar boyunca İslam Şeriatı’nı tatbik ediyorlar.

     Arakan ile Myanmar (Burma) arasındaki çatışmalarda Burma 1784 yılında Arakan’ı işgal ediyor ancak Müslümanlar direnmeye devam ediyorlar. Bu süreç 1826 yılında İngilizler’in orayı işgal etmesine kadar devam ediyor. İlk büyük katliâm 1938 yılında binlerce Müslüman’ın katledilmesi, 500000 Müslüman’ın zorla sürgün edilmesi ile sonuçlanıyor. 1942 yılına gelindiğinde ikinci büyük katliâm yaşanıyor ve bu katliâm sonrası 40 gün yağmalama yapılıyor. Kadınlar tecavüz edildikten sonra baltalarla parçalanıyor, kundaktaki bebekler şişlenerek, erkekler evleri ile birlikte yakılarak akıl almaz işkencelerle katlediliyor. Lemgo Nehri’nin Müslümanlar’ın kanları ile günlerce kıpkırmızı aktığı bu katliâmda en az 150000 Rohingyalı Müslüman katlediliyor. Bu tarihten sonra her seferinde onbinlerce Müslüman’ın katledildiği, yüzbinlerce Müslüman’ın sürgün edildiği 1947 Katliâmı, 1954 Muson Operasyonu, 1968 Askerî Darbesi, 1978 Kral Dragon Operasyonları yapılıyor. Bu büyük katliâmların dışında sistematik yok etme, soykırım ve düşmanlık Myanmar devletinin eliyle ve destek verdiği Raxine çeteleriyle uzun yıllardır devam ediyor.

     Bu zûlümlerin dışında Rohingyalı Müslüman kardeşlerimizin neredeyse hiçbir hakları yok. Dünya terminolojisinde onları tanımlayacak kelime bulamıyoruz. Vatandaşlıkları, kimlikleri dahi yok. İşkence ve tutuklama onlar için sıradan bir olay. Akşam sokağa çıkmak, başka bir köye gitmek, misafir almak veya olmak, ev – cami yapmak, liseden sonra okumak, hastaneye gitmek, memur olmak, işyeri açmak, izinsiz evlenmek, telefon, bilgisayar ve araç sahibi olmak, Kur’ân öğrenmek – öğretmek, cemaatle namaz kılmak ve daha birçok şey yasak. Köle gibi ücretsiz çalıştırılmak, tüm mal varlıklarından (varsa) ağır vergiler vermek, evlenmek için dahi yüksek bedeller ödemek ve bu bedellere rağmen evliliğin yasaklanması, izin belgesi olduğu halde başkente gittiği için 7 yıl gibi cezalara çarptırılmak, keyfî işkence, tecavüz, ev ve camilerin yıkılması ise sıradan şeyler Arakan’da yaşayan Rohingyalı kardeşlerimiz için…

     Arakan’da yaşayan 1 milyondan fazla Rohingyalı Müslüman’dan çok daha fazlası Bangladeş, Suudî Arabistan, Pakistan, Tayland, Malezya ve Hindistan ülkelerine hicret etmek zorunda kalmışlar. Bu ülkelerde belki faşist Myanmar devletinin katliâmlarından kurtulsalar da çok zor şartlarda veya dağlarda yaşıyorlar.

     Rohingyalı Müslüman kardeşlerimizin yaşadıklarını gazeteci – yazar aynı zamanda seyyah olan İbrahim Sediyani’nin yazmış olduğu “Sediyani Seyahatnamesi”nden aktaralım; bu seyahatname 3 yılda tamamlanmış ve 2012 katliamlarından sonra mülteci kamplarını dolaşan yazar şunları ifade ediyor: Ben bu kampları 2012 yılında ziyaret etme imkânı buldum. Hayatımda şahit olduğum en inanılmaz görüntülerdi. O mültecilerin durumlarını görünce, hayata lanet ettim, doğduğum güne lanet ettim, Keşke doğmasaydım!’ dedim, ‘Keşke beni yaratmasaydın’ diyerek neredeyse Tanrı’ya isyan edecektim… Ağaç yapraklarıyla besleniyorlar inanır mısınız? Çocuklarına toprak yedirerek besliyorlar. Hiçbir şeyleri yok!.. Ve gördükleri herkesten korkuyorlar, her yabancıdan korkuyorlar. Ben onlarla konuşmaya çalışırken onlar bana korku dolu gözlerle bakıyorlardı, bizden öyle bir korkuyorlardı ki, anlatamam. Çünkü bugüne dek, onlardan olmayan her insandan sadece kötülük görmüşler. Onlara benzemeyen her insan, onları ya yakmak ya da şiş ve baltalarla parçalayıp öldürmek için yaklaşmış onlara. İnanın bana, vahşî aslanlarla dolu bir ormanda yaşayan küçük bir ceylan yavrusu bile Myanmar’daki bir Rohingya çocuktan daha emniyettedir.”

     Yiyecekleri yaprak, içecekleri muson yağmurları olan yeryüzünün en masum – mazlum Müslümanları Rohingyalı Müslümanlar herşeye rağmen dînlerinden vazgeçmiyorlar, imânlarını muhafazâ ediyorlar. Bunu canları, namusları, malları, beldelerinin helak olmasını göze alarak yapıyorlar. Bu yaşananlar onların Allah yolunda fedakârlıklarını, acizliğimizi, ümmet olarak parçalanmışlığımızı, zilletimizi gösterdiği kadar İslam’a ve onun ilahî nizamı raşidî Hilafet’e ihtiyacımızı, Müslümanlar’ın ancak onun çatısı altında izzetli olduklarını da gösteriyor.

     Rohingyalı Müslüman kardeşlerimiz bu ümmetin bir parçası olarak Osmanlı Hilafeti’ne ellerinden gelen yardımı imkânları çok az iken ve kendileri işgal altındayken yapmışlardı. II. Abdülhamid döneminde, 1897’de ve 1912’deki Balkan Savaşları sırasında Rohingyalı Müslümanlar maddî yardım ve sağlık ekiplerini Anadolu’ya göndermişlerdi. Hicaz Demiryolu’na yardım edenler arasında Rohingyalı Müslümanlar da vardı. Bu fedakârlıklarına teşekkür olarak II. Abdülhamid, Rohingyalı Müslümanlar’a “Hicaz Demiryolu Madalyaları” göndermişti.

     Aslında yaşadığımız her olay, şahîd olduğumuz her zûlüm bize bir kez daha İslam etrafında raşid bir halifenin liderliğinde toplanmamız gerektiğini adeta haykırıyor. Mazluma yardım etmek ona yapılan zûlme engel olmakla mümkündür. Bugün İslam beldelerindeki mazlumlara yapılan zûlmü ise ancak güç ve kuvvet ile durdurmak mümkündür. Artık herkes Arakan, Filistin, Doğu Türkistan, Afganistan ve diğer beldelerimizin gıda paketleri ile değil devlet eli ile; ordular, lojistik destekler, siyasî kararlar ile olacağını görüyor.

     Bu konuda en fazla söz söyleyen Türkiye hükûmetine ise birkaç sorumuz olacak: Rohingyalı Müslümanlar için Bangladeş hükûmetine “sınırlarını aç” diyen hükûmet neden masum Müslüman İdlib halkı için sınırlarını kapatıyor? Sadece insanî yardım için değil siyasî, iktisadî, askerî yardımlar – müdahaleler için sınırlarını açmıyor? Sadece kınamak veya bir STK gibi yardım kampanyası başlatmak Rohingyalı Müslümanlar’ın canlarını, namuslarını, mallarını korumak için yetiyor mu?

     Son olarak şunları ifade etmek istiyorum:

     Biz Irak hapishanelerinde Nûr bacıların “Bizi kurtarın ya da bizleri öldürün” feryâdına şahîd olduk!

     Biz Suriye’de yardım çığlıklarına ve kedi etine cevaz veren fetvâlara şahîd olduk!

     Ve biz bugün Rohingyalı Müslümanlar’ın Bizi tüm acılardan kurtaracak ölümü bekliyoruz, timsah ile yılan arasında sıkıştık kaldık, kimsenin umurunda mıyız!? çığlıklarına şahîd olduk.

     Bütün bunlara rağmen biz Allah’a verdiğimiz ahdi korumazsak, İslam dâvâsı için gece ve gündüz, can ve mal ile çalışmazsak yüreğimiz kurusun! Evet, bunlara şahîd olduğumuz halde Hilafet’in ikamesi için elimizden geleni yapmazsak helak olacağız!

     Ey Müslüman! Ey dâvâ adamı!

     Allah’ın vaadine olan inancını muhafaza et. Allah yolunda mücadele et. Dünya seni aldatmasın. İnsanların durumu seni etkilemesin. Kâfirlerin gücü seni korkutmasın. Allah’ın rızası için sana vahyedilene tabi ol. Muhakkak ki Allah bizimle. Gevşemeyen, üzülmeyen ve gerçekten imân edip salih amel edenlerle birlikte olun. Muhakkak ki imân edenler galip gelecekler. Umudunu koru! Umudunu kaybettiğinde inancını da kaybedeceğini unutma. Nitekim kâfirlerden başkası Allah’tan umudunu kesmez.

     Ve bil ki, tüm olumsuzluklara rağmen, Allah dînini kâfirler istemese de yeryüzünde hâkim kılacak. Bunu zalimin zûlmü, dünyanın sessizliği, insanların umursamamasına rağmen yapacak. Allah’ın takdir ettiği İslamî hayata kimse engel olamayacak.

     Mekke müşrikleri şöyle söylemişlerdi; “Muhammed Kisra ve Sezar’ın hazinelerini vaadediyor. Oysa bizden biri can güvenliği içinde hacetini dahi yapacak durumda değil.” Bunun üzerine Ahzab Suresi 12. âyette Rabbimiz onların münafık ve kalbi hastalıklı olanlar olduğunu belirtiyor.

     Tarihi Allah yazar! Bize düşen ise elimizden geleni yapmaktır.

     Bu yaşananları daha iyi anlayabilmek için Rabbimiz’in şu âyeti üzerinde düşünün:

وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ وَلِيُمَحِّصَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ

     “Böylece biz, gerçek mü’mînleri ortaya çıkarmak ve içinizden şahîdler edinmek için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah, zûlmedenleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, imân edenleri günâhlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helak etmek ister.” (Âl-i İmrân, 140 – 141)

     KÖKLÜ DEĞİŞİM DERGİSİ

     6 EYLÜL 2017

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir