Bugün tüm dünya genelinde bir kamuoyu araştırması yapılsa ve bütün insanlara “Dünyada en çok merak ettiğiniz ve görmek istediğiniz ülke hangisidir?” diye sorulsa, sanırım yeryüzü nüfûsunun büyük bir çoğunluğu “Mısır” cevabını verecektir.
Hakikaten Mısır, geçmiş dönemlerde olduğu gibi, günümüzde de insanoğlunun/kızının büyük bir merak ve alakasına maruz kalmıştır. İki kıt’â, Asya ve Afrika kıt’âları üzerinde yer alan (Sina Yarımadası, Asya’ya düşüyor), Akdeniz ve Kızıldeniz’e kıyısı olan ve dünyanın en büyük nehri olan Nil üzerinde yerleşimin vücûd bulduğu bu ülke, Mezopotamya ile birlikte medeniyetin beşiklerinden biri olması, piramitleri, mumyaları ve İslamî eserleriyle, salt Müslümanlar’ın değil, tüm dünya insanlarının ilgisini cezbeden ve en çok görmek istedikleri ülke durumundadır. Zaten en çok turist çeken ülkelerin başında olması bunun en pratik kanıtıdır.
Ocak 2005’te Suudî Arabistan (Hacc), Nisan 2005’te Lüksemburg, Ocak 2006’da Pakistan ve Mayıs 2006’da Fransa’ya yaptığım seyahatlerden sonra Haziran 2006’da bu kez nasibime işte bu ülke, Mısır düşmüştü. Ancak bu geziyi benim için anlamlı kılan ve öbürlerinden ayırt eden en önemli yönü, oraya gitmekle yeni bir kıt’âya ayak basacak olmamdı. İlk defa Afrika’ya gidecektim.
Gezinin sebebine gelince…
Şehîd Dr. Ali Şeriatî, hânımına Fransa’nın başkenti Paris’ten yazdığı bir mektupta şöyle der: “Sevgili karıcığım!… Omuzlarında iki büyük yük olduğunu biliyorum: Biri ben, biri de bana katlanman.”
29 Haziran 1996 tarihinde evlenmiştim. Bu yılki 29 Haziran’da, çocuklarımın annesi olan İpek Hânım’la yaptığımız bu “zevac û izdivacımız” tam 10 yaşına gireceğinden, böyle bir gezi tertiplemeyi uygun gördük. (Ne yapsaydık yani, evde oturup “10. Yıl Marşı” mı okusaydık?)
Çocukları götürmedik, sadece ikimiz gittik; çocukları önce Allâh’a, sonra anneannelerine teslim ettik.
23 HAZİRAN 2006 / 27 CEMÂZ’İL- EWWEL 1427
Alman şirketler olan “TUI” seyahat şirketine ait “Hapagfly” isimli havayolu şirketine bağlı uçağımız, 23 Haziran Cuma günü, Almanya saatiyle gece 21:35’te, Almanya’nın Bavyera (Bayern) eyaletinin başkenti Münih (München)’ten havalandı.
Uçakta, arasıra eğilip birşeyler görebiliriz umuduyla pencereden aşağıya bakıyoruz, ama karanlık olduğundan, pek birşey seçilmiyor. Özellikle Yunanistan üzerindeyken ikimiz de büyük bir heyecanla aşağıyı seyrettik, Yunan adalarını görebilmek için.
Sonra tefekküre dalıyorum. Selahaddîn Eyyûbî’yi, Mehmed Ali Paşa’yı, Mikdad Midhad Bedirhan ve Abdurrahman Bedirhan kardeşleri, Mehmed Âkif Ersoy’u, Hasan el- Benna’yı, Zeyneb Ğazalî’yi, Seyyîd Qutb, Muhammed Qutb, Hamide Qutb ve Emine Qutb kardeşleri, Abdulqadîr Udeh’i, Halîd İslambolî’yi, Dr. Fehmi Şinnawî’yi ve Şeyh Muhammed Maşuq el- Haznewî’yi düşünüyorum. Bir de “Mısır” denince aklıma ilk gelen Türkiyeli iki ismi, her ikisini de biribirlerinden çok sevdiğim kardeşlerim, sevgili Mustafa İslamoğlu ve sevgili Sefer Turan’ı düşünüyorum.
Uçakta dağıtımı yapılan yemek ikrâmı, beni düşünce âleminden çekip alıyor. Yemekten sonra elime “Almanca – Arapça Dil Kitabı” alıp, Arapça dil derslerine çalışıyorum, varmadan önce biraz lisan-ı Arabî öğrenmek istiyorum.
Geceyarısı, Türkiye ile aynı olan Mısır saatiyle saat 02:20’de uçağımız Mısır’ın başkenti Kahire’ye indi. Gerekli kontrol işlemlerinden geçtikten sonra vize için başvurduk. Vizeyi Kahire Havaalanı’nda alıyoruz. Vizenin maliyeti, kişi başına 18 Avro. İkimiz için 36 Avro ödedim. Bu arada, misafirleri ve müşterileri olduğumuz “1 – 2 – Fly” (1 – 2 – Uç) turizm şirketi elemanları da bizi almak için geldiler. Otomobillerine binip otelimize gittik.
Henüz geçen yıl (2005) inşâ edilen üç yıldızlı otelimiz “The Karvin Hotel”, havaalanına yakın, Kahire’nin, Arapça orijinal adı “Misr’el- Cedîde” (Yeni Mısır), Yunanca adı ise “Heliopolis” olan semtinde, Muhammed Ubeyd Caddesi’ndeydi. (Semt, Büyük İskender’in kurduğu tarihî Heliopolis antik kenti üzerindedir)
“Misr Behrî” (Deniz Mısırı) bölgesinde, başkent Kahire’nin havaalanı yakınındaki “Misr’el- Cedîde” (Yeni Mısır) semtinin eski adı “Aynu Şems” (Güneş Pınarı), ilk adı ise “İunu”dur. Yunanlar “Heliopolis” derler. Günümüzde de ayakta bulunan ve I. Sesostris adına yapılmış dikilitaş, kentin yerini belirtmektedir.
Semt, koruyucusu olan Güneş Tanrısı “Ra” (adına ünlü bir tapınak yapılmıştır) sayesinde en eski zamanlardan beri, özellikle de Eski İmparatorluk döneminde, çok önemli dînî ve siyasî rol oynadı. Mısır’dan kaçtıkları sırada Kutsal Aile, Heliopolis yakınındaki Matarîyye’de bir süre konakladı. Ovada, Yavuz Sultan Selim 1517’de Memluklar’ı, Kléber de 1800’de İbrahim Bey komutasındaki Osmanlı ordusunu yendi. 1905’ten sonra Baron Empain yatırım grubu ve Mısırlı büyük bir toprak sahibi, “Aynu Şems” denilen yerde yeni “Heliopolis” kentini kurdurdu. Bugün, başkent Kahire’nin bir “dış semti” gibi duran kentin şimdiki adı “El- Qahire – Misr’el- Cedîde” (Kahire – Yeni Mısır).
Hayatımızda ilk defa Afrika kıt’âsındaydık.
24 HAZİRAN / 28 CEMÂZ’İL- EWWEL
Sabah kahvaltısını otelde yaptıktan sonra dışarı çıkıyoruz. Geldiğimiz ülkeyi gezmeye başlayacağız. Bankaya uğrayıp para bozdurduktan sonra taksiye binip Xan el- Xelilî’ye doğru yol alıyoruz. 1 Avro (1,- €), 7, 20 Pfound (7, 20 £) ediyor.
Mısır’ın para birimi Pfound (1 Pfound = 100 Piaster), İngiliz sömürgeciliğinden kalma para ismi. Ancak bu ülkede Mısırlılar’ın “Pfound” değil, “Ke” dediklerine şahid oluyorum. Şöyle diyorlar: “Wâhid Ke (1 Pfound), Xemse Ke (5 Pfound), Aşere Ke (10 Pfound), İsnîn Ke (20 Pfound), Xemsîn Ke (50 Pfound), Mia Ke (100 Pfound), Elf Ke (1000 Pfound)…”
Mısır paralarında çok ilginç bir düzenleme gözüme çarpıyor: Hiçbir Mısır parasında, herhangi bir liderin veya “ulu önderin” resmî yok. Paraların bir yüzünde firavunlar dönemine ait anıt ve piramit resimleri, bir yüzünde de ülkedeki camiî ve İslamî eserlerin resimleri var. Yani paraların bir yüzünde Mısır’ın “İslam’dan önceki dönemine”, bir yüzünde ise “İslam’dan sonraki dönemine” bakıyorsunuz.
El- Ezher Caddesi üzerindeki meşhur Xan el- Xelilî alışveriş pazarında taksiden iniyoruz. Yolun bir tarafında El- Ezher Camiî ve El- Ezher Üniversitesi, bir tarafında ise El- Ezher İdare Binası, Xan el- Xelilî, İmam Hûseyn Parkı ve İmam Hûseyn Mescîdi. Yolun üzerinde ise El- Muskî Köprüsü.
Önce Xan el- Xelilî‘de biraz dolaşıyoruz. Biraz sonra ezân okunuyor. Avrupa’da yaşayanlar bu ezân sesini o kadar özlüyorlar ki!…
El- Ezher Mescîdi’nde abdest alıyor ve öğle ve ikindi namazlarını, seferî olarak birleştirip kılıyorum. Namazdan sonra dûâ ederken, bana El- Ezher’de namaz kılmayı nasip ettiği için Râbbim’e hamdediyorum.
El- Ezher, bugün dünya üzerinde Sünnî Müslümanlar’ın en büyük dînî kurumu ve otorite merkezi durumundadır. El- Ezher’in verdiği bir fetvâ, genelde “bağlayıcı” olarak kabul edilir.
El- Ezher Mescîdi ve Medresesi, 969 tarihinde Mısır’a egemen olan Şiî Fatımîler’in kurduğu bir camiî ve medresedir. Burayı inşâ edenler Şiîler olduğu halde, burası bugün Sünnîler’in bir numaralı merkezidir.
Kendilerini, Hz. Muhammed (saw)’in kızı Hz. Fatımâ Zehrâ (sa)’ya nisbet ederek “Fatımî” olarak adlandıran Fatımîler, Mısır’a egemen olunca, bugünkü şehrin ilk temellerini attılar ve Qahire (Kahire) şehrini kurdular. Zaferlerini ve egemenliklerini çağrıştırsın diye şehre “muzâffer olanlar, zafer kazananlar, düşmanı kahredenler” anlamında “el- Qahire” (Kahredenler) adını verdiler. Fatımîler, ülkeye egemen olduktan hemen bir yıl sonra (970) El- Ezher Camiî’ni kurdular. Bu mescîdin yanına da 18 yıl sonra (998) Fatımî Halifesi El- Azîz, El- Ezher Üniversitesi’ni inşâ etti.
El- Ezher Üniversitesi, bugün yeryüzünde halen eğitim veren dünyanın en eski üniversitesidir. İnsanlık tarihinin ilk üniversitesi olan ve yine Müslümanlar tarafından inşâ edilen, Kürdistan’daki Harran Üniversitesi yıkılıp yok olduğu için, bugünkü El- Ezher Üniversitesi, yeryüzünün ilk üniversitesi olarak kabul edilir.
Ezher Mescîdi’ne “Berber Kapısı” denilen kapıdan girilir. Buraya bu ismin verilmesinin sebebi, eskiden bu kapının, dünyanın dört bir yanından gelen talebeleri traş etmek için bekleyen berberlerle dolu olmasındandır. Kapıdan girer girmez sola dönüldüğünde – ki önce abdest almanız gerekiyorsa, ilkin mecburen o tarafa yöneliyorsunuz – Ezher Üniversitesi’nin bir fakültesi durumundaki Aqbuğawîyye Medresesi’nin 1340 yılında yapılan minaresini görürsünüz ki bu minâre, El- Ezher’in üç temel minâresinden biridir. Burası, 1898 tarihinden beri, içinde binlerce kitap ve el yazmasının bulunduğu kütüphane olarak kullanılır. İkinci minare 1469, üçüncü minare ise 1510 senesinde yapılmıştır.
Holün (antrenin) sağ tarafında ise, 1309’da yapılan Taibesîyye Medresesi bulunur. Burada öğrenciler Qûr’ân dersi görürler. Çift minareli Sultan Qaitbey Kapısı’ndan tekrar şehre çıkılır. Sütunların çapı, 48 x 34 m’dir. Sultan Qaitbey Minaresi, Ezher’in ikinci minaresidir ve 1469’da yapılmıştır.
Ezher’in üçüncü minaresi ise 1510’da yapılan El- Ğurî Minâresi’dir. Bu minare, Kahire’nin skyline’ındaki gökdelenlerle paralellik arzeder.
El- Ezher, 1798 – 1801 yılları arasında Napoléon Bonapartes (Napolyon)’in askerî birliklerinin işgaline uğradı.
Ayrıca 1992’deki depremde büyük zarar gören Ezher’deki tamir çalışmaları halen dahi bitmiş değildir.
Şiî olan Fatımîler tarafından inşâ edilen, Sünnî olan Eyyûbîler’in egemenliğinden sonra Selahaddîn Eyyûbî tarafından Sünnî bir eğitim merkezi haline getirilen El- Ezher’de bugün, dünyanın dört bir yanından binlerce öğrenci okumaktadır. Türkiyeli Müslümanlar’ın yakından tanıdığı sevgili Mustafa İslamoğlu da buradan mezundur. Ancak, dünya ülkelerinin büyük bir saygıyla kabul ettiği El- Ezher diplomasını laik – kemalist TC devleti kabul etmemektedir.
El- Ezher’de namaz kıldıktan sonra, tekrar Xan el- Xelilî çarşısına gidiyoruz. Alışveriş yapabilecek miyiz, satın alabileceğimiz, bize yarayacak birşeyler var mı, ona bakıyoruz. Bizim hânım “hediyeleşmeyi” çok sevdiği için, Almanya’daki akraba, tanıdık ve komşulara bir bavul dolusu hediye alacağını tahmin edebiliyorum.
Xan el- Xelilî, Kahire’nin en meşhur alışveriş çarşısı. Nasıl ki El- Ezher Üniversitesi insanlık tarihinin en eski üniversitesi ise, yanıbaşındaki Xan el- Xelilî de aynı şekilde insanlık tarihinin en eski alışveriş pazarıdır.
Xan el- Xelilî, 1000 yıldan daha fazla bir uzun geçmişe sahiptir. Burada küçük bakkallar 14. yy’dan beri satış yapmaktadırlar. Sultan Barquq’un mareşali olan Emîr Yerkes el- Xelilî, burada 1383 yılında üç katlı büyük bir han yaptırdı ve bundan dolayı burası artık “Xan el- Xelilî” (Xelilî Hanı) adını aldı. Amaç, uzak diyarlardan gelen tüccarların bu handa konaklayabilmesiydi. Üç katlı bu han 16. yy’da tahrip edilip yıkılmasına rağmen, burası bölgenin ticaret ve mübadele merkezi olma özelliğini sürdürdü.
Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, Xan el- Xelilî’de satışa sunulan malların çeşitleri, çok az bir miktarda değişime uğradı. Köle pazarı 1870’te kaldırıldı. Ayrıca eskiden olduğu gibi ipek, altın ve elmas da satılmıyor. Ancak elbise, baharat, gümüş ve eşya satışları geçmişte olduğu gibi sürüyor.
Xan el- Xelilî’de satış, tamamen “pazarlık” esasına göre yapılıyor. İyi pazarlık yapabilirseniz, bir malı, satıcının söylediği fiyatın yarısının yarısı fiyatına satın alabilirsiniz. Özellikle pazarlık yeteneği güçlü olan insanlar için Xan el- Xelilî, ideal bir alışveriş mekânı.
Xan el- Xelilî’de saatlerce dolaştıktan sonra, İmam Hûseyn Mescîdi’ne gidiyoruz. Akşam ve yatsı namazlarını İmam Hûseyn Mescîdi’nde kıldıktan sonra, mescîdin içindeki en müstesnâ yere gidiyoruz.
Burada bir katafalt var ve bunun içinde Resûl-i Ekrem (saw)’in Kerbelâ’da şehîd olan torunu Hz. İmam Hûseyn (as)’in kesik başı olduğu söyleniyor (Bu bana pek inandırıcı gelmedi, ama burada mutlak bir gerçek olarak inanılıyor. İnsanlar bu katafaltın önünde dûâlar ediyorlar, kimi ağlıyor.)
1154 yılında inşâ edilen Mescîd’ul- Seyyîdna el- Hûseyn, şehrin en kutsal mekânlarının başında geliyor. Bu mescîde ğayr-i müslimlerin girmesi yasak. Eğer o katafaltın içinde gerçekten İmam Hûseyn’in mübârek başı varsa, söyleyecek söz bulamıyorum. Söylendiğine göre İmam Hûseyn’in mübarek başı, Kahire’ye 1153’te, yani mescîdin inşâsından bir yıl önce getirilmiş.
Gece, Meydan-ı Hûseyn’deki açıkhava aile cafélerinde oturup çay içiyoruz. Geceyarısına kadar bu parkta oturduktan sonra, taksiye binip Misr’el- Cedîde (Heliopolis) semtindeki otelimize dönüyoruz.
Mısır’ın başkenti ve Afrika kıt’âsının en büyük şehri olan Kahire’deki ilk günümüzün tamamını İmam Hûseyn Meydanı ve çevresinde geçiriyoruz.
Mısır’ın başkenti olan ve Nil Nehri’nin güneyden kuzeye doğru akıntısına göre sağ (doğu) tarafında kurulmuş olan Kahire (Kahire) kenti, Afrika’nın en büyük şehridir. Her ne kadar “Qahire” adıyla yeniden kurulup tarih sahnesinde yer alması Fatımîler ile birlikte 10. yy’dan itibaren ise de, Kahire’nin tarihi çok çok öncelere uzanır.
Eskiçağ’da, Cize Piramitleri’ni görecek şekilde, Nil’in doğu kıyılarında, bugünkü Kahire’nin bulunduğu yerde “Xere – aha” adında bir yerleşim birimi vardı ve bu isim, “kavga kenti” anlamına geliyordu. Bu kent, oraya egemen olan iki kralın, Horus ve Seth’in kavgalarına sahne olduğundan bu adı almıştı. Daha sonra buraya egemen olan Yunanlar kente “Babylon” (Babil) adını verdiler; aynı şekilde Romalılar da şehri bu isimle andılar.
640 yılında azîz İslam dîni Mısır’a girdi. Burayı fetheden Amr ibn-i Âs, bugünkü Kahire’nin bulunduğu yerde “Fustat” şehrini kurdu. Fustat, bir “garnizon şehri” olarak kurulmuştu (Zaten isim, Latince’de “askerî kamp” anlamına gelen “fossatum”dan geliyordu). İslam’ın egemenliğine kadar Mısır’ın adı “Siyah ülke” anlamında “Kemet” iken, Müslümanlar “Misr” (Mısır) adını verdiler.
Abbasîler 751’de “el- Asker” kentini, Ahmed ibn-i Tulun önderliğindeki Tulunoğulları ise 870’te “el- Qataî” kentini kurdular.
Fatımîler Mısır’ı 969’da fethettiler ve muzaffer ordunun komutanı Cewher, 969 – 972 yılları arasında Fustat’ın kuzeyinde yeni bir kent kurdu. 972’de el- Muizz’in gelişinden sonra bu kente, “muzaffer olanlar, zafer kazananlar, düşmanı kahredenler” anlamında “el- Qahire” (Kahredenler) adı verildi. İşte bu kent, bugünkü Kahire’nin doğuşudur.
Fatımîler’in merkezi durumuna gelen kentin etrafı surlarla çevrildi ve Bedr’ul- Cemalî döneminde bu surlar genişletilerek günümüze kadar gelen büyük kapılarla donatıldı.
1171 yılında ülkeye egemen olan Kürt komutan Selahaddîn Eyyûbî liderliğindeki Eyyûbîler, Fatımîler’i ülkeden kovdular.
Selahaddîn Eyyûbî, Mısır’ı ve Kahire’yi adetâ yeniden kurdu. Önceleri iki ayrı kent olan Kahire ve Fustat’ı tek bir sur içine alan ve hisarı yaptıran Selahaddîn Eyyubî zamanında şehir önemli bir iktisat merkezi durumuna geldi ve batı ile güney yönlerinde gelişti.
Bugün Kahire’nin her yanında Selahaddîn Eyyûbî’nin eserlerini ve izlerini görebilirsiniz. İsmi “Şara Selahaddîn” (Selahaddîn Caddesi) olan yolları, ismi “Mescîd’ul- Kûrdî” (Kürt Camiî) olan camiîleri Kahire’nin değişik değişik yerlerinde görmek mümkündür.
25 HAZİRAN / 29 CEMÂZ’İL- EWWEL
Bu sabah her zamankinden daha heyecanlı bir şekilde kahvaltı ediyoruz. Çünkü bugün Kahire’nin dışına, Nil Nehri’nin öte tarafındaki Cize kentine gidip, “Dünyanın Yedi Harikası” (Arapça adı “Acâib-i Seba-i Âlem”) içinde birinci sırada bulunan piramitleri göreceğiz. Bugün hem ilk kez başkentin dışına çıkacak, hem de ilk kez Nil’i ve Cize Piramitleri’ni göreceğiz.
Kahvaltıdan sonra otelden ayrılıyor, taksiye binip Cize’ye doğru yol alıyoruz. Nil üzerinden geçip Cize kentine ve Batı Çölü üzerindeki Cize Piramitleri’ne tam varmak üzereyken taksimizin yolu deveciler ve faytoncular tarafından kesiliyor. Taksi devam etse, bizi piramitlerin yanına kadar götürecek. Ancak deveciler ve faytoncular, burada durup piramitlere deve veya faytonla gitmemiz için yalvarıyorlar.
Aslında bizim de planımız o şekilde, ama “fiyat kırmak için” isteksizmişiz gibi tavır takınıyoruz, nazlanıyoruz. Sonunda iki deve için 100 Pfound’a anlaşıyoruz, devenin teki 50 Pfound. Fena para da değil hani (sonradan, bunun üzerine 40 Pfound da bahşiş ödedim, etti 140 Pfound).
Develere binip piramitlere doğru yol alıyoruz. Deve sahipleri bizi çölün üzerinde, piramitlerin karşısında deveyle dönüp dolaştırıyor. Meğerse giriş bileti alıp piramitlerin yanına gitmiyormuşuz. Resmen kazıklandım; bilseydim bu develeri hiç tutmazdım. Neyse, nasıl olsa planımızda buraya bir kez daha gelmek var; en iyisi hiç moralimizi bozmayıp muhteşem piramitleri seyredelim.
Üç büyük, üç de küçük piramit, bir de sfensk, işte karşımızda duruyorlar. Saatlerce seyretseniz doymazsınız. Hakikaten harikulade eserler.
“Dünyanın Yedi Harikası” içindeki üç büyük piramit, büyükten küçüğe doğru yan yana dizilmişler. En başta, en büyük piramit olan Xeops Piramidi, yanında Xefren Piramidi, onun yanında da Mikerinos Piramidi. Mikerinos Piramidi’nin yanında ise üç tane küçük piramit var; bunlar Kraliçe Piramitleri. Xefren Piramidi’nin tam karşısına düşen yerde ise Sfensk var. Sfensk, yani insan başlı büyük aslan heykeli.
Piramitlere Arapça’da “ehram” denir. Bugün tüm dünyanın kullandığı “piramit” adını Yunanlar, bu şekilde olan bir pasta adından esinlenerek vermişlerdir. Piramitler, Mısır’da çok eski tarihlerde ortaya çıktı ve M. Ö. 2780 – 2380 tarihleri arasındaki 3. – 6. Sülâleler’i kapsayan Eski İmparatorluk’un belirgin anıtları olarak kaldı.
Snefru’nun oğlu ve torunları olan 4. Sülâle firavunları, mezarlarını yaptırmak için Kahire’den 8 km uzaktaki Cize yaylasını seçtiler. Xeops, Xefren ve Mikerinos piramitleri işte burada yükselir. En büyüğü, Snefru’nun oğlu Xeops’un yaptırdığı Xeops Piramidi’dir.
Xeops Piramidi‘’nin hacmi 2 milyon 515 bin m³ olup, yüksekliği 137, 5 m’dir. Taban uzunluğu ise 227, 5 m’yi bulur. Yapı, yaklaşık olarak 4 hektarlık bir alana oturuyor. Yüzleri, Turah’tan çıkarılan kireç taşıyla kaplıydı. Bugün kaplama, hemen hemen tümüyle yok olmuştur.
Piramidin konumlandırılması titizlikle hesaplanmıştır; yüzleri neredeyse tamı tamına dört ana yöne bakmaktadır. Anıtın kütlesi içinde üç oda bulunmaktadır. Bu yapının tamamlanması için 6 milyon taşın çıkartılması, taşınması, yığılması ve örülmesi gerekiyordu; bu da inanılmaz bir güç gerektiriyordu. Xeops Piramidi’nin yapımında 36 bin işçi çalıştırılmıştı.
Xefren Piramidi biraz daha küçüktür, ancak yine de hemen hemen Xeops Piramidi’nin büyüklüğü kadar vardır. Xefren’in tepe kaplamalarından bir bölümü günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu piramidin yüksekliği 135, 5 m, taban uzunluğu 210, 5 m’dir. Hacmi ise 1 milyon 650 bin m³’tür.
Mikerinos Piramidi ise 62 m yüksekliğindedir. Kenar uzunluğu 106 m’dir.
Sfensk ise gövdesi aslan, başı ise kralın başı olan büyük bir heykeldir. Toplam uzunluğu 73, 5 m olan Sfensk’in yüksekliği 20 m’dir.
Saatlerce piramitlerin etrafında deve sırtında tur attıktan sonra yorgun ve susuz bir şekilde bitab düşmüştük. Piramitler Müzesi’nde su içiyor ve dinleniyoruz. İsminin Ahmed Hattab olduğunu, ikinci hâlife Ömer ibn-i Hattab’ın ailesinden geldiği için soyadının “Hattab” olduğunu söyleyen görevli, bize müzeyi gezdirmek istiyor. Ancak çok yorgun olduğumuzdan buna yanaşmıyoruz. Taksiye atlayıp Cize şehir merkezine, Nil kenarına gidiyoruz.
Nil üzerinde, sahil boyunca yanyana dizilmiş gemiler var. Bu gemilerin hepsi restaurant, café veya düğün salonu.
“Tikka” isimli güzel bir “chicken” (tavuk) gemi restaurantına giriyoruz. Şehir içindeki kirli ve hiç de hijyenik olmayan restaurantlara kıyasla oldukça temiz ve hijyenik olan bu gemide tavuk ızgarası yiyoruz. Yemekten sonra – mekânın güzel oluşundan ve biraz da yorgun olduğumuzdan – hemen kalkmıyoruz, iki saat kadar çay içip oturuyoruz. Üzerinde bulunduğumuz Nil Nehri’ni ve nehrin öte yakasındaki Kahire şehrini seyrediyoruz.
Nil, dünyanın en büyk nehri. İki ayrı kaynağı olan nehir, “Behr’el- Abyad” (Beyaz Nil) ve “Behr’el- Azraq” (Mavi Nil) isimli iki ayrı nehir olarak akıyor ve bu iki ırmak, Sudan’ın başkenti Xartum’da birleşip tek nehir haline geliyor.
Nil’in kaynağı, tam olarak nerede doğduğu coğrafya bilimcileri tarafından halen dahi belirlenebilmiş değildir. Birçok bilim adamı ve araştırmacı, Nil’in kesin kaynağını bulabilmek için yüzyıllardır keşif uğraşları vermektedirler.
İki kollu Yukarı Nil’in batı kolu olan Beyaz Nil, Kongo Demokratik Cumhuriyeti (eski adı Zaire) ile Uganda (Buganda) arasındaki Edward Gölü’nün güneyinde, Virunga Millî Parkı topraklarında doğar. Önce Edward Gölü’ne, sonra da Albert Gölü’ne girip çıkar. Kongo DC ve Uganda topraklarında aktıktan sonra, Nimule Millî Parkı üzerindeki Nimule kentinin batıyakınında Sudan (Suwdan) topraklarına girer. Uganda’daki adı “Albert Nile” (Albert Nili) olan ırmak, Sudan’da “Behr’el- Cebel” (Dağ Nili) ve “Behr’el- Abyad” (Beyaz Nil) adlarını alır.
Yukarı Nil’in doğu kolu olan Mavi Nil ise, Etiyopya (Habeşistan)’daki Tana Hayk (Tana Gölü)’ın güneyinde doğar. Bu göle girip çıktıktan sonra hilâl gibi bir kavis çizerek – Dicle Nehri’nin Şırnak’ın Cizre ilçesinde yaptığı gibi – Sudan’a girer. Etiyopya’dayken “Abay Wenz” adını taşıyan ırmak, Sudan’da “Behr’el- Azraq” (Mavi Nil) adını alır.
Beyaz Nil ve Mavi Nil, Sudan’ın başkenti Xartum’da birleşerek tek ırmak halini alır ve asıl Nil oluşur.
Nil, Nubye Çölü’nde, Sudan’ın Wadi Halfa kentinin hemen kuzeyinde, Nasır Baraj Gölü’nde Sudan’dan çıkıp Mısır’a girer.
Mısır’ın başkenti Kahire’nin 20 km kuzeyinde tekrar iki kola ayrılan Nil’in batı kolu Reşîd, doğu kolu ise Dimyat kentinde Akdeniz’e dökülür. Kahire’nin yeşil kuzeyi, “Misr Behri” (Deniz Mısırı) olarak anılan bölgedir.
Nil, Mısır’ın can damarıdır. Yerleşim bütün bir ülke boyunca bu nehir üzerinde kurulmuştur. Ülke nüfûsunun % 98’i Nil kenarında yaşar. Yani neredeyse bütün ülke. Eğer gece karanlığında uçakla Mısır üzerinde uçarsanız, aşağıya, Mısır’a baktığınızda, ülkeyi ışıklı bir yılan gibi, bir elektrikli ip gibi görürsünüz. (Ben Ocak 2005’teki Hacc yolculuğunda, Suudî Arabistan’ın Cidde şehrinden Almanya’nın Frankfurt a. M. şehrine uçarken gece Mısır üzerinde uçtuğum için biliyorum)
Gemide üç saate yakın oturduktan sonra çıkıyoruz. Cize kentinden başkent Kahire’ye yürüyerek gideceğiz. Bunun için, sadece ilk köprüden karşıya geçmemiz yeterli. Zira nehrin öbür tarafı Kahire. Biz, Cize tarafındayız. Bir adı da “Nil Caddesi” olan Cemal Abdulnasır Caddesi üzerinde, Cize Hayvanat Bahçesi’ni solumuza, Nil Nehri’ni ise sağımıza alacak şekilde yürüyoruz.
Vardığımız ilk köprünün üzerinde yürüyoruz. “Kubri el- Camiâ” (Üniversite Köprüsü) isimli bu köprünün tam ortasına geldiğimizde, Afrika’nın en büyük metropolü olan Kahire’nin o ünlü ve muhteşem SkyLine’ının tam ortasındayız. Nil kenarındaki muhteşem gökdelenler, camiî minareleri, hepsi elimizin altında. Muhammed Ali Sarayı, El- Qaser’el- Aynî Hastahanesi, Nil üzerindeki The Fountain, Zamalek Adası’ndaki Cairo Tower Kulesi, El- Cezîre ve El- Ehlî spor kulüplerinin tesisleri, Opera Binası, El- Hurrîye (Özgürlük) Bahçesi, Dr. Ragah Papirüs Enstitüsü, hepsi başucumuzda. Sanki ellerimizi uzatsak, hepsine dokunabileceğiz.
Köprünün ortasına geldiğimizde, önce bol bol fotoğraf çektikten sonra, köprünün demirlerine çocuklarımızın isimlerini yazıyoruz. Çocuklarımın annesi ve ben, ikimiz de çocuklarımızı çok özlemişiz. Üniversite Köprüsü’nün demirlerine “Malcolm” ve “Elif Yaren” yazıyoruz. 9 yaşındaki oğlumuzun ve 2 yaşındaki kızımızın isimleri bu güzel Kahire şehrinde sonsuza dek yaşasın istiyoruz.
Üniversite Köprüsü’nün bittiği yerde Kahire şehrindeyiz artık. Burası El- Rawza Adası’ndaki Abdulazîz el- Saud Caddesi. Arkamızda Nil Nehri ve Üniversite Köprüsü, önümüzde Muhâmmed Ali Sarayı, sağımızda sinema salonu ve Nil Spor Kulübü’nün tesisleri, hemen solumuzda ise Selahaddîn Eyyûbî Camiî.
Rawza Adası’ndan anakaraya “Kubri es- Seyyala” (Seyyala Köprüsü) adında küçük bir köprü üzerinden geçiyoruz. Şimdi, “Şara Kurnîş’en- Nil” (Nil Korneji Caddesi) üzerindeyiz. Burası, Kahire’nin tam merkezi. Geceyarısına kadar burada geziyoruz.
26 HAZİRAN / 30 CEMÂZ’İL- EWWEL
Her gün yaptığımız gibi, kahvaltıdan sonra kendimizi dışarıya atıyoruz. Bugün, camiîleri gezeceğiz.
Taksiye atladığımız gibi, Ed- Darb’ul- Ahmar semtindeki Şara Haimîyye (Haimiye Caddesi)’ye gidiyoruz. Buraya gidişimizin sebebi, ismi “Mescîd’ul- Kûrdî” (Kürt Camiî) olan camiîyi görmek. Aslında bu camiînin belki de hiçbir özelliği yok. Biz, sadece taşıdığı isimden dolayı bu mescîdi merak edip görmek istiyoruz. Tâ Almanya’dan kendimizle getirttiğimiz Kahire Şehir Planı’nda bu camiîyi görünce merak ettik.
Üzerinde “Mescîd’ul Kûrdî” (Kürt Câmiî) yazan mescîd, dar sokakların olduğu, ıssız, şehrin turistik silüetinden oldukça uzak, mütevazi bir yerinde, küçücük bir camiî. İçeri giriyoruz, hiç kimse yok. Resmini çekiyoruz.
Dışarı çıkınca, orada oturan, yaşlı, aksakallı bir amcayla karşılaşıyoruz. Yanımıza yaklaşıp selam veriyor; alıyoruz selamını.
Camiîye duyduğumuz ilginin sebebini merak etmiş olacak ki – fotoğrafını çekerken gördü bizi – yanımıza geliyor. Bize sorduğu ilk soru, Ekrad (Kürt) olup olmadığımız. Ben kendisine, camiînin isminin niye böyle olduğunu soruyorum. O da, “Bu camiîyi Kürtler yaptı” diyor. “Ne zaman?” diye sorduğumda, “Okçu Yusuf” cevabını alıyorum.
Mısırlı yaşlı amca, “Camiîyi yapan kişinin adı Yusuf, Okçu Yusuf” deyince hem ben, hem de çocuklarımın annesi, ikimiz de şaşkınlıktan donup kalıyoruz. Hele benim yüzümün rengi soluyor.
Bahsettiği Okçu Yusuf, Selçuklu İmparatorluğu’nun ordusunun okçu kuvvetlerinin komutanı olan Okçu Yusuf. Benim doğduğum köy olan Oxçîyan (Okçular) köyünün kurucusu olan ve mezarı da köyümüzde, “Mezar-ı Selçuk” denilen yerde bulunan Okçu Yusuf. Büyük bir ihtimalle benim büyük büyük atam. Kendisinin kaçıncı silsileden torunu olduğumu Allâh bilir.
İran’ın Horasan bölgesinden, henüz çocuk yaştaki Mewlânâ Celaleddîn-i Rumî ile birlikte Anadolu’ya göç eden, önce Erzincan, sonra Konya, daha sonra da Ankara’nın Haymana ilçesine yerleşen Okçu Yusuf, Alâîye (Alanya)’de ikamet eden Selçuklu Sultanı Alaaddîn Keykubat tarafından İpek Yolu’nun denetimini sağlamak için Kürdistan’a gönderilmiş, daha sonra Bizans’a karşı kendisine tüm bölgenin komutanlığı verilmiş, ancak Haymana’ya dönmesine izin verilmemiş, Alaaddîn Keykubat kendisine Mezopotamya’da bir mıntıkayı hediye olarak vermiş, Okçu Yusuf da burada kendi sıfatıyla anılan “Oxçîyan” (Okçular) köyünü kurmuştur. (Tarihte bu coğrafya için “Kürdistan” kelimesini ilk kullananlar Selçuklular’dır)
Okçu Yusuf’un beş oğlu vardı. Oxçîyan (Okçular) köyünün de bugün beş mezrâsı vardır ve her biri O’nun bir oğlunun adını taşır. Bendeniz, Okçu Yusuf’un oğlu Sêdiyan’ın adını taşıyan “Sêdiyan” (Gelincik) mezrâsında doğmuşum.
Şaşkınlığımın ikinci sebebi, Okçu Yusuf’un (Allâh râhmet eylesin) yaşamını ve İslam’a yaptığı hizmetleri az – çok araştırmış ve bilen biri olarak, bugüne dek Mısır ile ilgili hiçbir kayda rastlamamış olmamdır. Mısır’a ne zaman gelmiş, niye gelmiş, hiç bilmiyorum.
Okçu Yusuf’un yaptığı “Mescîd’ul- Kûrdî” (Kürt Camiî) isimli mescîdden ayrılıp yeniden taksiye binerken, karşılaştığımız bu hoş sürprizin etkisinden olacak, konuşamayacak durumdayız. Bu defaki hedefimiz, Hz. Resûl-i Ekrem (saw)’in torunu ve Kerbelâ Devrimi’nin mesajı olan Hz. Zeyneb-i Kübra (sa)’nın adını taşıyan Seyyîde Zeyneb semtinde bulunan, Tulun Caddesi üzerindeki tarihî “Mescîd’ul- İbn-i Tulun” (İbn-i Tulun Camiî).
“Midan-ı Selahaddîn Eyyûbî” (Selahaddîn Eyyûbî Meydanı)’nin hemen güneyinde yer alan “Mescîd’ul- İbn-i Tulun” (İbn-i Tulun Camiî), sizi zaman tünelinden geçirerek yüzlerce yıl gerilere götürüyor. Çok ilginç bir mimârîsi vardır.
Bağdad’daki hâlifenin Fustat (Kahire’nin o zamanki adı) valisi olan Ahmed ibn-i Tulun tarafından 876 – 879 yıllarında yapılan İbn-i Tulun Camiî, Amr ibn-i Âs Camiî’nden sonra Kahire’nin en eski camiîdir. Mekke-i Mükerreme’deki Mescîd-i Haram (Kâbe, Beytullâh) örnek alınarak inşâ edilmiştir. Ortada bir kubbe var ve kubbenin etrafı genişçe bir alan. Camiî, zamanında Tulunoğulları’nın bağımsızlık sembolüydü. Zira Ahmed ibn-i Tulun, Bağdad’daki hâlifeden ayrılıp bağımsızlığını ilân etmişti.
Ahmed ibn-i Tulun’un, kendi adını taşıyacak olan bu büyük mescîdi yaparken, özellikle bu noktayı seçmesi de, bir takım kendince “anlamlı” sebeplere dayanıyordu. İnanışa göre, İbn-i Tulun Camiî’nin yapıldığı yer, hem Hz. Nûh (as)’un gemisini yaptığı, hem Hz. İbrahim (as)’in oğlu Hz. İsmâil (as)’i kurban etmeye teşebbüs ettiği, hem de Hz. Musa (as)’nın Allâh’ın yardımıyla Firavun’un emrindeki sihirbazların sihirlerini bozduğu yerdir.
Mayıs 879’da ibadete açılan İbn-i Tulun Camiî’nin mimarî stili, Mısır’daki hiçbir camiîye benzememektedir. Ancak mimarîsi, kendisinden 30 yıl önce (849) inşâ edilen Irak’ın Samarra kentindeki büyük camiîye tıpatıp benzemektedir.
Dış hacmi 162 m olan camiînin iç hacmi 92 m’dir. Hem içi, hem de dışı kalayla kaplıdır. Tam ortada çeşmeli kubbesi olan mescîdin mihrâbı altın kaplamadır. Mescîdin kuzey cephesinde, 40 m yüksekliğindeki helezonik (spiral) minaresi, yılın 12 ayı boyunca masmavi olan Kahire semâlarına yükselir. Bu minare, merdivenlidir ve merdiveni 173 basamağa sahiptir.
İbn-i Tulun Camiî’ni gezdikten sonra, Seyyîde Zeyneb semtindeki Seyyîde Zeyneb Meydanı’na gidiyoruz. Amacımız, “Mescîd’ul- Seyyîde Zeyneb” (Seyyîde Zeyneb Camiî)’e gitmek. Bu mescîdin içinde, Hz. Muhammed’in (anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun) torunu Hz. Zeyneb (sa)’in yattığına inanılıyor. Gerçi Hz. Zeyneb annemizin bir değil, birkaç yerde kabri var. Meselâ birinin Suriye’nin başkenti Dîmeşk (Şam)’te olduğunu ve 1977’de, İran İslam Devrimi’nden iki yıl önce şehîd olan Dr. Ali Şeriatî’nin burada defnedildiğini biliyorum. Ancak Mısırlı “ihvanlarımız”, illâ da “gerçeği bizimkisi” diyorlar.
Mescîdin önüne varır varmaz, içinizdeki bütün huşu ve ruhanî hava yok oluyor. Mescîde giderken bütün yol boyunca “Yâ Hûseyn! Yâ Zeyneb!” diye mırıldanan bizler, mescîdin giriş kapısına varır varmaz “Yâ keşke gelmeseydim yaa! Yâ keşke gelmeseydim yaa!” diye mırıldanmaya başlıyoruz. Sanırsınız ki, Mısır’ın tüm dilencileri burada toplanıp karargâh kurmuşlar. Hz. Zeyneb-i Kübra (sa) annemizin kabrinin etrafında tamamen bir dilenciler ordusu var. Ağlamaklı gözlerle Hz. Zeyneb’in mescîdin içindeki kabrine gitmek isteyen samimî ve inançlı insanların üzerine dilenciler toplu halde hücum ediyorlar. Tiksiniyoruz elbette.
Hele bir de erkekler ile kadınların giriş kapıları ve bölümleri ayrı ayrı olduğu için, bu kargaşa içinde, neredeyse biribirimizin izini kaybedecektik. Buraya gelmekle tek kârımız, vakit namazını edâ etmek oldu.
Aslında bu mescîdden sonra, ismi yine “Mescîd’ul- Kûrdî” (Kürt Camiî) olan başka bir camiîye gitmeyi planlamıştım. Suweyqat’el- Lâl Caddesi üzerindeki bu mescîd, Seyyîde Zeyneb Camiî’ne çok yakındı ve O’nun da adı Kürt Camiî idi. Ancak dilenciler ordusuyla ve Qûr’ânî – Tewhîdî İslam’dan uzak, tamamen bid’ât ve hurafelerle dolu ortamı görünce, “Başlarım şimdi Okçu Yusuf’un okuna da, yayına da” deyip vazgeçtim.
Bir an önce Xan el- Xelîlî’ye gidip çay içmek ve nargile çekmekten başka birşey düşünmüyordum.
Gece otel odasında uykum gelmiyordu. Hânımıma, “Ben bir on – onbeş dakikalığına aşağıya inip bir kahve içeceğim” şeklinde bir yalan uydurduktan sonra ayrıldım odadan. Aşağı indiğimde, baktım ki resepsiyonda kimse yok. Arka odadan sesler geldiğini duydum; baktığımda, çalışanların bilgisayar başında olduğunu gördüm. Bilgisayarı görünce, hemen Englişçe olarak sordum: “Have you internet?” (Türkçesi: “Abiler internetiniz var mı?”). Aynı şekilde Englişçe “Yes” cevabını alınca (Türkçesi: “Olmaz olur mu abi!”), oldukça sevindim. Bu kez “Can I go to internet?” (Türkçesi: “Allâh’ınızı severseniz bırakın ben de bakiim”) deyince, kendilerinden “Yes, yes! It’s no problem” (Türkçesi: “O nasıl söz abi, internet senin köpeğin olur”) cevabını aldım. Almanya’da fazla şansım olmuyordu ama, burada her gece internette “sörf” yapabilecektim demek ki.
İnternetin 10 dakikası bedavaymış. Yarım saati 5 Pfound, bir saati ise 10 Pfound ediyormuş.
Önce “MSN Messenger” bölümünü açtım, bana e – mail gelmiş mi diye. Hayret, hiç yok! Ne iş bu anlamadım; Mısır’da öldük mü kaldık mı kimsenin umurunda değil galiba.
Sonra bildiğim bütün sayfalara tek tek girdim…
10 dakikalığına oturduğum internetin başından 2, 5 saat sonra ancak kalkabildim.
27 HAZİRAN / 1 CEMÂZ’İL- ÂHÎR
Bugünkü planımızda, Kahire Kalesi ve meşhur Muhammed Ali Camiî var. Sudanlı bir taksici, bizi el- Xelîfe semtindeki Kahire Kalesi’ne götürüyor. Kişi başı 40 Pfound ödeyip kaleye giriyoruz. Burası, Kahire’nin müstesnâ bir mekânı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Arnavut kökenli Mısır valisi Muhammed Ali Paşa, Mısır’ın başına geçtiği 1806 yılından başlayarak, ülkeyi idare ettiği 42 yıl boyunca Mısır’ı adetâ yeniden kurar. Ülkenin modernleşmesini ve gelişmesini sağlar. Cadde ve meydanları imar eder, yeni semtler kurar ve Avrupa üniversitelerinde okumaları için Mısırlı ilk üniversite öğrencilerini Avrupa ülkelerine gönderir.
Kendi adını taşıyan ve Kahire Kalesi’nin (Citadel) içinde yer alan Muhammed Ali Camiî, başkent Kahire’nin en muhteşem eserlerinin başında gelir. Camiînin 1824’te başlanan yapımı, Muhammed Ali Paşa (Mehmed Ali Paşa)’nın vefâtından (1849) ancak sekiz yıl sonra, oğlu Said Paşa tarafından bitirilebilmiştir (1857).
Osmanlı mimarîsiyle ve mimar Yusuf Boşnak tarafından İstanbul’daki Sultanahmed Camiî (Mavi Câmiî) örnek alınarak inşâ edilen Muhammed Ali Câmiî’nin kurşunkalem minareleri, 82 m uzunluğundadır. Camiînin içi 52 x 54 m genişliğindedir. İçerideki saat kulesi, Fransa kralı Louis Philippe’in M. Ali Paşa’ya hediyesidir.
Kahire Kalesi’nin iki kapısı vardır: Bab’el- Âzab (Azap Kapısı) ve Bab’el- Cedîd (Yeni Kapı). Kalenin içinde iki camiî vardır: Muhammed Ali Câmiî ve Nasır Camiî. Bunun dışında Yusuf Çeşmeleri, Nasır Sarayı, Westanî Kapısı, Guhara Sarayı ve Müzesi, Mukattem Kulesi, Mâhkeme Salonu, kalenin içindeki diğer eserlerdir.
Kahire Kalesi’nden aşağıya baktığınızda, bütün Kahire ve Cize kentlerini, hatta piramitleri bile görebiliyorsunuz. Kahire’nin en ilginç semti olan ve insanların, mezarlar üzerinde gecekondu evleri yaparak yaşadığı, yani canlılarla ölülerin birarada olduğu “City of the Dead” (Ölü Şehir), kalenin hemen güney başucundadır.
Kahire Kalesi’nin hemen yanıbaşında, Selahaddîn Eyyûbî Caddesi üzerinde iki görkemli camiî, Sultan Hasan Camiî ve Rifaî Camiî yanyana durur.
Öğle ve ikindi namazlarını Muhammed Ali Câmiî’nde kılıyoruz.
28 HAZİRAN / 2 CEMÂZ’İL- ÂHÎR
Bugün önce Mısır Müzesi’ni gezecek, sonra ikinci kez olmak üzere Cize Piramitleri’ne gideceğiz.
İlk durağımız, Kahire’nin merkezi durumundaki ve asıl adı “Midan-ı Tahrîr” (Özgürlük Meydanı) olan, ancak Şehîd Halîd İslambulî’nin 1982’deki eyleminden sonra ismi “Midan-ı Enwer’es- Sedat” (Enver Sedat Meydanı) olarak değiştirilen meydan ile Nil üzerindeki “Kubrî 6 Uktuber” (6 Ekim Köprüsü) arasındaki Mısır Müzesi’ndeyiz.
Kişi başına 80 Pfound ödeyip içeri giriyoruz. Tesadüf bu ya, bende de tam 160 Pfound var. Müzeye “puthane” dersek, yanılmış olmayız. İçerisi firavun putlarının sergilendiği bir putperestlik mabedi çünkü.
Fransız Mısırbilimci Auguste Mariette tarafından 1902 yılında kurulan Mısır Müzesi’nde, devletin elinde olan 124 bin arkeolojik eserden sadece 44 bin tanesi sergilenir.
Müzenin içinde “Mumya Odası” diye bir oda var. Bu odada Firavun Ramses’in mumyalanmış ve bozulmamış olan cesedi sergilenir. Ancak bu odaya girmek için ekstradan bir 70 Pfound giriş ücreti ödemek gerekiyor. Bende de tek kuruş Mısır parası olmadığı için odaya giremiyoruz. Mâlesef Ramses Efendi’nin yakışıklı sur’âtını görmekten mâhrum kalıyoruz.
Cize Piramitleri’nde, ilk seferinde düştüğümüz hataya düşmüyoruz. Bizi taşıyan taksiyi, piramitlerin yanına, yani areaya giriş kapısına kadar götürüyoruz. Bütün gün, doyuncaya kadar piramitlerin yanındayız.
En büyük piramit olan Xeops Piramidi’nin içine giriliyor. Biz de girdik. İlk başta 1, 2 m yüksekliğinde ve 1 m genişliğinde bir giriş yolu vardır. Sonra 20 m aşağı inilir, ondan sonra tünel tekrar yukarıya doğru çıkar. Sonra, 47 m uzunluğunda ve 8, 5 m yüksekliğindeki salona varmak için 40 m boyunca kendinizi kuvvetli bir şekilde eğip bükmek zorundasınız ve eğilerek yürümelisiniz. Varacağınız son nokta olan büyük odada, kralın 10, 5 x 5, 2 m büyüklüğündeki mezarına ulaşırsınız.
Piramidin içine fotoğraf mâkinası sokmak yasak. Mâkinalarımızı girişte alıyorlar. Eh, Mısırlılar benden daha akıllı olacak değil ya! Ben de piramidin içinde “gâvur icadı” olan cep telefonumla fotoğraf çekiyorum.
Saatlerce piramitlerin yanında gezdikten sonra, yakındaki bir çay bahçesinde oturup dinleniyoruz. Burada hem çayınızı yudumlayıp, hem de piramitleri seyretmeniz mümkün. Sonra onca yolu göze alıp, sokak sokak dolaşarak Cize şehir merkezine kadar yürüyoruz. Cize Hayvanat Bahçesi yakınında, Nil üzerinde bulunan gemi restaurantlarına gidiyoruz yine. Ancak bu kez başka bir gemiye; tavukçuya değil, balıkçıya.
Gemi, tertemiz bir balık restaurantı. Taze balıkları kendiniz seçiyorsunuz. Seçtiğiniz balıkları oracıkta pişirip masanıza getiriyorlar.
Yemekten sonra Kubrî el- Camiâ (Üniversite Köprüsü)’ya gidiyoruz. Çocuklarımızın üç gün önce köprü demirlerine yazdığımız isimlerine bakmak için. “Bakalım isimleri önce kim bulacak?” diye iddiâya giriyoruz. Çocukların annesi buluyor isimleri. Köprü üzerinden Midan-ı Tahrîr (Özgürlük Meydanı)’e gidiyoruz. Gece saatlerine kadar burada mağazaları dolaştıktan sonra taksiye binip otele dönüyoruz. Bu kez Hristiyan Qıptî bir taksiciye rastlıyoruz. Kendisi, ülkede Hristiyanlar’a dînlerinden ötürü hiçbir baskı ve zûlüm olmadığını, Hristiyanlar olarak ülkede özgürce yaşadıklarını söylüyor.
Gece otelde, her zamanki gibi namaz kıldıktan ve banyo yaptıktan sonra resepsiyona iniyorum, internete girmek için.
Oturduğum bilgisayarın başında haber sitelerini açtığımda üzücü bir haberle karşılaşıyorum. Yakın bir zaman önce kaybettiğimiz değerli âlimlerimizden Molla Sadreddîn Yüksel’in hânımı, Şehîd Metin Yüksel ve sevgili Müfit Yüksel ile Edip Yüksel’in annesi Sareta Yüksel’in dün (27 Haziran) Hakk’ın râhmetine kavuştuğu yazılıyordu.
Bitlis (Zûlqarneyn)’li Yüksel ailesi, ülkemizin gerçekten güzide ailelerinden biri. İslam’a ve Qûr’ân’a yaptıkları takdîre şayan hizmetlerine bütün Türkiyeli Müslümanlar olarak şâhîd olduğumuz bir aile. Allâh Tebâreke we Teâlâ, her Müslüman’a, merhum Sadreddîn Hoca’nın kurduğu aile gibi bir aile kurmayı nasîp etsin.
Haberin altındaki “Yorumlar” bölümüne “Taziye yazısı” yazdıktan sonra parmaklarımı tuşlardan çekip düşünce âlemine dalıyorum. Yıllar öncesine gidiyorum.
1992 yılının ilk yarısında, İstanbul – Fatih’teki Malta Boyacıkapısı Sokağı’nda “Yeryüzü” ve “İmza” dergileri aynı binadaydı; “İmza” alt katta, “Yeryüzü” ise üçüncü kattaydı. Sevgili Müfit Yüksel, “İmza” dergisinde yazarlık yapıyordu, ben ise “Yeryüzü” dergisinde yazıyordum. Fırsat buldukça alt kata iner, Müfit Yüksel ve Ali Gümüş’ü ziyaret ederdim. Sosyolog olan Müfit Yüksel’in derin tarih bilgisine hakikaten hayran kalmıştım. (Buradan tekrar Sayın Müfit Yüksel’e taziyelerimi sunarım)
29 HAZİRAN / 3 CEMÂZ’İL- ÂHÎR
Bugün, Mısır’a gelmemizin “bağımsız değişkeni” (sebebi). Sabah beraber kahvaltı ederken, evliliğimiz de “10 yaşına” giriyor. Ancak bu tarih aynı zamanda Şeyh Said ve Muhammed Hüseynî Beheştî’nin şehâdet yıldönümleri.
Bugüne dek her platformda, içlemi olduğum her yayın organında Şeyh Said Efendi’yi ve azîz kıyamını yazdım. Şehîd Beheştî ise, benim düşünce olarak kendisinden en fazla etkilendiğim münevverlerin başında geliyor. Yani kendim için “en müstesnâ” yere sahip bu iki büyük insanın şehîd edildikleri günün yıldönümlerinde düğün yapmış olmam, kaderin bir cilvesi mi, yoksa benim kendi çelişkim mi, bilmiyorum.
Görülmesi gereken yerleri gezmeyi, dün bitirmiştik. Artık gidip görmemiz gereken bir yer kalmamıştı. Bugünü kendimize “tatil” ilân edip, bütün gün Xan el- Xelîlî ve çevresinde gezdik.
30 HAZİRAN / 4 CEMÂZ’İL- ÂHÎR
Kahvaltıdan sonra tam dışarı çıkmaya hazırlanmışken, otel resepsiyonu, bize, en geç saat 13:00’e kadar odamızı boşaltmamız ve eşyalarımızı “emanet odası”na koymamız gerktiğini söyledi. Bu duruma oldukça moralim bozuldu, zira bu durumda El- Ezher Camiî’nde Cuma namazı kılamayacaktım. (Tuhaftır, Ocak ayında yine bir haftalığına Pakistan’a giderken, İslamâbâd’daki Faysal Mescîdi’nde Cuma namazı kılmayı da başaramamıştım. Çünkü Pakistan’a Cuma günü gidip, Cuma günü dönmüştüm.)
Odamızı toplayıp eşyalarımızı “emanet”e koyduktan sonra taksiye binip El- Ezher Mescîdi’nin önüne geldiğimizde saat 14:00’ü geçiyordu. El- Ezher’in önü ve çevresi tamamen polislerle ve jandarmalarla çevrilmişti. Bu durumu görünce, El- Ezher çevresinde büyük bir gösteri olacağını düşünmeye başladık.
Cadde ve meydanlar tamamen emniyet kuvvetleriyle doluydu; iğne atsan yere düşmezdi. Cemaat ise henüz camiîden dağılmamıştı. Gittik, El- Ezher’in çıkış kapısının (Berber Kapısı) yanındaki bir dükkânın kapı önündeki kürsülere oturup beklemeye koyulduk. Bir yandan meraklı gözlerle beklerken, bir yandan da ayakta bekleyen polislerle sohbet ortamı oluşturup mes’elenin aslını astarını öğrenmeye çalışıyorum. Meğer gösteri olup olmayacağı kesin değilmiş. Ancak El- Ezher’in önü, “gösteri olabilir” ihtimaline karşı her Cuma namazı vaktinde böyle oluyormuş. Son günlerde siyonist İsrail’in Filistin topraklarında yaptığı vâhşetlerden dolayı bu hafta protesto gösterisi olacağına yüksek ihtimal gözüyle bakılıyordu.
Ben bir yandan oturup beklerken, bir yandan da fotoğraf makinâmı çıkardım. Polisler makinâmı görünce, kim olduğumu sordular. Ben de “turist” olduğumu söyledim ki resim çekmeme müsaade etsinler; “karıştırmacı – yazar” olduğumu söylesem engel çıkarabilirlerdi.
Eğer gösteri olursa, bunun haberini yapıp fotoğraflarını çekmeli ve aynı gün Türkiye’ye göndermeliydim. Biraz da heyecanlıydım; bu güzel bir haber olacaktı. Kendi kendime, “Vay be!” dedim, “Mısır’ın başkenti Kahire’de, El- Ezher’de Müslümanlar Filistin için gösteri yapacak, bunun haberi de aynı dakikada Türkiye’deki haber ajanslarında yayınlanacak; üstelik fotoğraflarıyla beraber”. Ben de böyle bir iş çıkarmanın mutluluğunu yaşayacağım.
Bu düşünceler içinde beklerken, polisler masamıza iki bardak çay getirdi. Ben ve hânımım şaşırdık. Bunu farkeden polisler, hemen solumda oturan üçüncü kişi olan şahsı işaret ederek, çayları bize O’nun ikrâm ettiğini söylediler. Deminden beri ilgimi çekmişti; polisler arada bir o adamın yanına gelip selam veriyor ve kendisinden emir alıyordu. Önemli biri olduğunu anlamıştım ama kim olduğunu bilmiyordum. Polislere, bize çay ikrâm eden o adamın kim olduğunu sordum. Ne cevap alsam, iyidir: “Kahire Emniyet Müdürü İsmail Şer’î.” Sayın emniyet müdürüne çay için teşekkür ederken, böylesi bir sürprize oldukça şaşırmıştım. (Düşünsenize, bir haftalığına İstanbul’a gezmeye gideceksiniz ve orada İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah size çay ısmarlayacak!)
Sonuçta beklentilerimiz boşa çıktı. Gösteri olmadı. Biz de “Yılın en iyi gazetecilik ödülü”nü almaktan mâhrum kaldık.
El- Ezher’deki son namazlarımızı da kıldıktan sonra ikindi vakti otele geri döndük. Biraz dinlendikten sonra, akşam saat 18:00’de, kaldığımız semt olan Misr’el- Cedîde (Heliopolis)’de bulunan, El- Mahîd’el- İştiraqî Caddesi üzerindeki “Merryland” isimli, aileye yönelik eğlence ve gösteri merkezine gittik. Parka giriş ücreti kişi başına 2 Pfound. Bizim amacımız, içerideki “Dolphin Show” (Yunusbalığı Gösterisi)’a gitmekti. Bunun için ekstradan kişi başına 20 Pfound ödedik.
Yunusbalıklarının gösterisi mükemmeldi. İzleyicilerin büyük çoğunluğu çocuklardı. Ben hayatımda ilk defa delfin (yunusbalığı) görüyordum.
Hz. Yunus (as)’u karnında besleyen bu hayvanı yeryüzünde sevmeyen tek insan bile yoktur, herhalde. Çok sevimli bir hayvandır.
Aslında Türkçe’deki “yunusbalığı” ismi yanlıştır. Zira yunus, “balık” değildir, çünkü “memeli” bir hayvandır.
Yunusların biyolojisi temelde “işitme” üstüne dayanır. Çünkü yunuslar iyi göremez ve koku alma duyuları hiç yoktur.
Bir yunus, hiçbir zaman insana saldırmaz. Hatta kimi zaman, ikisi arasında garip bir ortak yaşam kurulur. Yunusların beyni insan beyni kadar gelişmiş sayılabilir ve buna bağlı olarak çok güçlü bir toplumsal davranışı vardır (yardımlaşma). Acıya ve hazza karşı çok duyarlıdır.
Saat 21:00’e kadar “Merryland”da kaldıktan sonra otele döndük. Otelde yatsı namazını kıldıktan sonra beklemeye koyulduk. Saat 01:00’de servis arabası geldi. Bu arabayla Kahire Havaalanı’na gittik.
1 TEMMUZ / 5 CEMÂZ’İL- ÂHÎR
Uçağımız Mısır saatiyle 03:40’ta Kahire’den havalandı. Uçağın içinde kendi halimde tefekkür ederken, birden, 2006 yılını çok yoğun geçirdiğimi fark ettim. Henüz altıncı ayı bitirmiştik, 2006’nın ortasıydı ve ben bu altı aylık kısa süre içinde 3 kıt’â (Avrupa, Asya, Afrika) ve 5 ülke (Almanya, Pakistan, Hollanda, Fransa, Mısır) gezmiştim. Olağanüstü bir tempoydu gerçekten.
Sabah 06:15’te, Almanya’nın Bavyera (Bayern) eyaletinin başkenti Münih (München)’e indik.
Nil ülkesine “Ma’es- selamet” deyip ayrılırken, Ren ülkesine “Guten morgen” diyorduk.
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 1
FOTOĞRAFLAR:
El- Ezher Üniversitesi, bugün yeryüzünde halen eğitim veren dünyanın en eski üniversitesidir. İnsanlık tarihinin ilk üniversitesi olan ve yine Müslümanlar tarafından inşâ edilen, Kürdistan’daki Harran Üniversitesi yıkılıp yok olduğu için, bugünkü El- Ezher Üniversitesi, yeryüzünün ilk üniversitesi olarak kabul edilir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Arnavut kökenli Mısır valisi Muhammed Ali Paşa, Mısır’ın başına geçtiği 1806 yılından başlayarak, ülkeyi idare ettiği 42 yıl boyunca Mısır’ı adetâ yeniden kurar. Ülkenin modernleşmesini ve gelişmesini sağlar. Cadde ve meydanları imar eder, yeni semtler kurar ve Avrupa üniversitelerinde okumaları için Mısırlı ilk üniversite öğrencilerini Avrupa ülkelerine gönderir.
Kendi adını taşıyan ve Kahire Kalesi’nin (Citadel) içinde yer alan Muhammed Ali Camiî, başkent Kahire’nin en muhteşem eserlerinin başında gelir. Camiînin 1824’te başlanan yapımı, Muhammed Ali Paşa (Mehmed Ali Paşa)’nın vefâtından (1849) ancak sekiz yıl sonra, oğlu Said Paşa tarafından bitirilebilmiştir (1857).
Bağdad’daki hâlifenin Fustat (Kahire’nin o zamanki adı) valisi olan Ahmed ibn-i Tulun tarafından 876 – 879 yıllarında yapılan İbn-i Tulun Camiî, Amr ibn-i Âs Camiî’nden sonra Kahire’nin en eski camiîdir. Mekke-i Mükerreme’deki Mescîd-i Haram (Kâbe, Beytullâh) örnek alınarak inşâ edilmiştir. Ortada bir kubbe var ve kubbenin etrafı genişçe bir alan. Camiî, zamanında Tulunoğulları’nın bağımsızlık sembolüydü. Zira Ahmed ibn-i Tulun, Bağdad’daki hâlifeden ayrılıp bağımsızlığını ilân etmişti.
Ahmed ibn-i Tulun’un, kendi adını taşıyacak olan bu büyük mescîdi yaparken, özellikle bu noktayı seçmesi de, bir takım kendince “anlamlı” sebeplere dayanıyordu. İnanışa göre, İbn-i Tulun Camiî’nin yapıldığı yer, hem Hz. Nûh (as)’un gemisini yaptığı, hem Hz. İbrahim (as)’in oğlu Hz. İsmâil (as)’i kurban etmeye teşebbüs ettiği, hem de Hz. Musa (as)’nın Allâh’ın yardımıyla Firavun’un emrindeki sihirbazların sihirlerini bozduğu yerdir.
Mayıs 879’da ibadete açılan İbn-i Tulun Camiî’nin mimarî stili, Mısır’daki hiçbir camiîye benzememektedir. Ancak mimarîsi, kendisinden 30 yıl önce (849) inşâ edilen Irak’ın Samarra kentindeki büyük camiîye tıpatıp benzemektedir.
Xan el- Xelilî’de saatlerce dolaştıktan sonra, İmam Hûseyn Mescîdi’ne gidiyoruz. Akşam ve yatsı namazlarını İmam Hûseyn Mescîdi’nde kıldıktan sonra, mescîdin içindeki en müstesnâ yere gidiyoruz.
Burada bir katafalt var ve bunun içinde Resûl-i Ekrem (saw)’in Kerbelâ’da şehîd olan torunu Hz. İmam Hûseyn (as)’in kesik başı olduğu söyleniyor (Bu bana pek inandırıcı gelmedi, ama burada mutlak bir gerçek olarak inanılıyor. İnsanlar bu katafaltın önünde dûâlar ediyorlar, kimi ağlıyor.)
1154 yılında inşâ edilen Mescîd’ul- Seyyîdna el- Hûseyn, şehrin en kutsal mekânlarının başında geliyor. Bu mescîde ğayr-i müslimlerin girmesi yasak. Eğer o katafaltın içinde gerçekten İmam Hûseyn’in mübârek başı varsa, söyleyecek söz bulamıyorum. Söylendiğine göre İmam Hûseyn’in mübarek başı, Kahire’ye 1153’te, yani mescîdin inşâsından bir yıl önce getirilmiş.
Taksiye atladığımız gibi, Ed- Darb’ul- Ahmar semtindeki Şara Haimîyye (Haimiye Caddesi)’ye gidiyoruz. Buraya gidişimizin sebebi, ismi “Mescîd’ul- Kûrdî” (Kürt Camiî) olan camiîyi görmek. Aslında bu camiînin belki de hiçbir özelliği yok. Biz, sadece taşıdığı isimden dolayı bu mescîdi merak edip görmek istiyoruz. Tâ Almanya’dan kendimizle getirttiğimiz Kahire Şehir Planı’nda bu camiîyi görünce merak ettik.
Üzerinde “Mescîd’ul Kûrdî” (Kürt Câmiî) yazan mescîd, dar sokakların olduğu, ıssız, şehrin turistik silüetinden oldukça uzak, mütevazi bir yerinde, küçücük bir camiî. İçeri giriyoruz, hiç kimse yok. Resmini çekiyoruz.
Dışarı çıkınca, orada oturan, yaşlı, aksakallı bir amcayla karşılaşıyoruz. Yanımıza yaklaşıp selam veriyor; alıyoruz selamını.
Camiîye duyduğumuz ilginin sebebini merak etmiş olacak ki – fotoğrafını çekerken gördü bizi – yanımıza geliyor. Bize sorduğu ilk soru, Ekrad (Kürt) olup olmadığımız. Ben kendisine, camiînin isminin niye böyle olduğunu soruyorum. O da, “Bu camiîyi Kürtler yaptı” diyor. “Ne zaman?” diye sorduğumda, “Okçu Yusuf” cevabını alıyorum.
Mısırlı yaşlı amca, “Camiîyi yapan kişinin adı Yusuf, Okçu Yusuf” deyince hem ben, hem de çocuklarımın annesi, ikimiz de şaşkınlıktan donup kalıyoruz. Hele benim yüzümün rengi soluyor.
Bahsettiği Okçu Yusuf, Selçuklu İmparatorluğu’nun ordusunun okçu kuvvetlerinin komutanı olan Okçu Yusuf. Benim doğduğum köy olan Oxçîyan (Okçular) köyünün kurucusu olan ve mezarı da köyümüzde, “Mezar-ı Selçuk” denilen yerde bulunan Okçu Yusuf. Büyük bir ihtimalle benim büyük büyük atam. Kendisinin kaçıncı silsileden torunu olduğumu Allâh bilir.
İran’ın Horasan bölgesinden, henüz çocuk yaştaki Mewlânâ Celaleddîn-i Rumî ile birlikte Anadolu’ya göç eden, önce Erzincan, sonra Konya, daha sonra da Ankara’nın Haymana ilçesine yerleşen Okçu Yusuf, Alâîye (Alanya)’de ikamet eden Selçuklu Sultanı Alaaddîn Keykubat tarafından İpek Yolu’nun denetimini sağlamak için Kürdistan’a gönderilmiş, daha sonra Bizans’a karşı kendisine tüm bölgenin komutanlığı verilmiş, ancak Haymana’ya dönmesine izin verilmemiş, Alaaddîn Keykubat kendisine Mezopotamya’da bir mıntıkayı hediye olarak vermiş, Okçu Yusuf da burada kendi sıfatıyla anılan “Oxçîyan” (Okçular) köyünü kurmuştur. (Tarihte bu coğrafya için “Kürdistan” kelimesini ilk kullananlar Selçuklular’dır)
Okçu Yusuf’un beş oğlu vardı. Oxçîyan (Okçular) köyünün de bugün beş mezrâsı vardır ve her biri O’nun bir oğlunun adını taşır. Bendeniz, Okçu Yusuf’un oğlu Sêdiyan’ın adını taşıyan “Sêdiyan” (Gelincik) mezrâsında doğmuşum.
“Dünyanın Yedi Harikası” içindeki üç büyük piramit, büyükten küçüğe doğru yan yana dizilmişler. En başta, en büyük piramit olan Xeops Piramidi, yanında Xefren Piramidi, onun yanında da Mikerinos Piramidi. Mikerinos Piramidi’nin yanında ise üç tane küçük piramit var; bunlar Kraliçe Piramitleri. Xefren Piramidi’nin tam karşısına düşen yerde ise Sfensk var. Sfensk, yani insan başlı büyük aslan heykeli.
Piramitlere Arapça’da “ehram” denir. Bugün tüm dünyanın kullandığı “piramit” adını Yunanlar, bu şekilde olan bir pasta adından esinlenerek vermişlerdir. Piramitler, Mısır’da çok eski tarihlerde ortaya çıktı ve M. Ö. 2780 – 2380 tarihleri arasındaki 3. – 6. Sülâleler’i kapsayan Eski İmparatorluk’un belirgin anıtları olarak kaldı.
Piramidin konumlandırılması titizlikle hesaplanmıştır; yüzleri neredeyse tamı tamına dört ana yöne bakmaktadır. Anıtın kütlesi içinde üç oda bulunmaktadır. Bu yapının tamamlanması için 6 milyon taşın çıkartılması, taşınması, yığılması ve örülmesi gerekiyordu; bu da inanılmaz bir güç gerektiriyordu. Xeops Piramidi’nin yapımında 36 bin işçi çalıştırılmıştı.
Cize hatırâsı, 28 Haziran 2006