Mariánské Lážne …
… veya bilinen eski adıyla, Marienbad.
Suyun, suyla gelen kültürün, sevinç ve acının, aşk ve ızdırâbın, şiir ve edebiyatın, sinema ve san’atın şehri. Krallar, edipler, şairler gören şehir, Mariánské Lážne. Tarihe geçen aşkların yaşandığı, tarihe geçen şiirlerin yazıldığı, tarihe geçen mektupların kaleme alındığı, tarihe geçen filmlerin çevrildiği kent, Marienbad.
Alman edebiyatının en büyük isimlerinden biri ve Frankfurt kentinin yetiştirdiği en büyük şair olan Johann Wolfgang von Goethe (1749 – 1832), hayatının en önemli olayını bu kentte, Marienbad’da yaşamıştır. Marienbad ise en trajik olayını, Goethe ile.
Çok hasta olan Goethe, çevresindekilerin ölümünü beklediği bir sırada ansızın iyileşir ve 1821 yılı yazında kaplıca kenti Marienbad’a gelir. Burada sanki yeniden doğmuş gibi canlanıverir. O sırada Goethe, 72 yaşındadır.
Goethe, bu kentte, henüz 17 yaşında olan Ulrike von Levetzow ile tanışır ve ona âşık olur. Dünya çapında bir şöhrete sahip olan, edebiyât alanında kariyerinin zirvesinde olan Goethe, 72 yaşındaki bu adam, torunu yaşındaki bir kıza, 17 yaşındaki Ulrike’ye kaptırır gönlünü. Öyle bir sevdâ ki bu, bu duyguyu yıllardır unutmuş olan yaşlı adam, sanki yeniden gençleşir, yeniden bir delikanlı gibi hisseder kendini. Goethe’nin kalbine düşen bu ateş, onu yakıp yıkmaktadır, gecelerini, yalnızlığını ve yaşamını bir ızdırâba dönüştürmektedir. Bütün kariyerinin ve saygınlığının yok olması pahasına, o yaşına kadar herkesin adını saygıyla andığı biriyken, birdenbire herkesin lânetleyeceği bir insan durumuna düşme pahasına da olsa, sevmiştir Goethe.
Ancak bu aşkın garip olan tek yönü, Goethe ile sevdiği kız arasında 55 yaş fark olması değildir. Goethe’nin 72, Ulrike’nin de 17 yaşında olması, bu aşkın tek garabeti değildir. Bir şey daha var ki, o, yaşlı bir adamın torunu yaşındaki bir kıza âşık olmasından çok daha ilginçtir: Ulrike, Goethe’nin 15 yıl önce âşık olduğu kadının kızıdır. Goethe, 15 yıl önce, 1806 yılında evli bir kadına, 2 yaşında bir kızı olan Amalie von Levetzow’a âşık olmuştu; şimdi âşık olduğu kız ise, işte o zaman âşık olduğu kadının kucağındaki 2 yaşındaki bebektir, Ulrike’dir.
Goethe, Marienbad (Mariánské Lážne)’da iki yıl kalır. İki yıl boyunca bu kız için yanar tutuşur. Ve nihayet, artık dayanamayacağını anlayarak, kızla evlenmeye karar verir. Yıl 1823’tür; Johann Wolfgang von Goethe 74, Ulrike von Levetzow ise 19 yaşındadır.
Goethe’nin son aşkı Ulrike, onu neredeyse ölüm döşeğinde yakalar. Herkesin ölümünü beklediği bir anda Goethe, sanki yeniden doğar, yeniden coşar. Bir yandan daha torunu yaşındaki Ulrike’yle evlenmeyi planlarken, öte yandan bu tuhaf beraberliği sorgular durur. Goethe, doktorundan izin aldıktan sonra, yakın arkadaşı olan Saksonya (Sachsen) Dükü Carl August’a durumu bildirir ve kendisinden yardım ister; “gidip benim için kızı anne ve babasından isteyin” diyerek ricada bulunur. Koskoca Saksonya Dükü, sırf “kız istemeye gitmek” amacıyla Marienbad’a gelir. 1823 yazında, 19 yaşındaki Ulrike’yi anne – babasından istemeye giderler, 74 yaşındaki Goethe için. Ancak Ulrike’nin annesi Amalie, kendisinden kızını isteyen eski âşığına olumlu cevap vermez. Birkaç defa daha isterler, ciddî olduklarını söylerler, ancak her seferinde oyalayıcı bir yanıt alırlar. Fakat bu olgun adamın bu uçukluğu dillere düşer. Küçük bir yer olan ve insanların biribirini tanıdığı Marienbad’da herkes onları konuşur.
Umudunu yitiren ve aşkına karşılık bulamadığı gibi bir de insanların diline düşen Goethe, Marienbad’dan ayrılmaya, bu kenti bir daha uğramamak üzere terk etmeye karar verir. 5 Eylül 1823’te tam Marienbad’dan ayrılmak üzereyken, tam yola verecekken, büyük bir sürprizle karşılaşır. O da ne? Hızlı adımlarla ona doğru yaklaşmakta olan Ulrike, kendisini yolcu etmeye gelmiştir. Sevdiği kız, ona vedâ etmek için tâ yanına kadar gelmiştir.
Genç kız, Goethe’yi öper. Kızın bu hareketi, Goethe’yi içindeki sevdâ ateşinden daha fazla yakar. Bu öpücük, bir kızın sevgilisini öpmesi midir, yoksa bir çocuğun babasını öpmesi mi? Goethe anlayamaz. İşte bunu anlayamamak, Goethe’yi daha bir beter kahreder. İhtiyar adamın kaygıları, varlığını saran derin tutkuyla dizelere dönüşür. Aklı ve duyguları öyle kıyıcı bir savaşa tutuşmuşlardır ki, hangisi kazanırsa kazansın, Goethe kaybedecektir sanki. İster aklı kazansın, ister kalbi, her iki durumda da kaybeden Goethe olacaktır sanki.
Goethe, Marienbad’dan Weimar’a dönerken, üç gün süren bu yolculuk esnasında hep bu öpücüğü düşünür. Düşündükçe içindeki acı daha bir depreşir.
Ve Goethe, dönüş yolunda, bu duygular içinde, en ünlü şiirlerinden biri olan “Marienbader Elegie” (Marienbad Elejisi; Marienbad Ağıdı) adlı şiirini yazar. Ömrü boyunca bir daha da Marienbad’a uğramaz. Goethe, üç gün süren dönüş yolculuğunda yazdıklarını Weimar’a varır varmaz gözden geçirmeye başlar. Üç gün odasından çıkmaz. Şiirini tamamladığında yeniden yatağa düşer. Son aşkı, ölümsüz meyvesini sunmuştur kendisine.
Goethe’nin 19 yaşındaki Ulrike von Levetzow için yazdığı “Marienbad Elejisi” (Marienbad Ağıdı), yalnız Goethe’nin en güzel şiirlerinden biri olmasıyla değil, şiire yol açan ardındaki olaylarla da ilgi çekicidir:
“Was soll ich nun vom Wiedersehen hoffen, (Artık ne bekleyebilirim, yeniden)
Von dieses Tages noch geschloßner Blüte? (Buluşsam da o gonca çiçekten)
Das Paradies, die Hölle steht dir offen; (Cennet ve cehennem seni bekliyor)
Wie wankelsinnig regt sich’s im Gemüte! (Duygular kararsızlık dalgalarında sarsılırken)
Kein Zweifeln mehr! Sie tritt ans Himmelstor, (Bitsin bu kuşkular artık! İşte gök kapında)
Zu ihren Armen hebt sie dich empor. (Kaldırıyor yerden seni kollarıyla.)
So warst du denn im Paradies empfangen, (İşte cennete kabul edildin, keşke)
Als wärst du wert des ewig schönen Lebens; (Değer olsaydın sonsuz güzel hayata)
Dir blieb kein Wunsch, kein Hoffen, kein Verlangen, (Artık ne istek, ne umut, ne tutku kaldı)
Hier war das Ziel des innigsten Bestrebens, (Burasıydı yöneldiğin içten çabalarla)
Und in dem Anschaun dieses einzig Schönen (Karşında görünce eşsiz güzelliği)
Versiegte gleich der Quell sehnsüchtiger Tränen. (Yanık gözyaşlarının kaynağı tükendi.)
Wie regte nicht der Tag die raschen Flügel, (Gün nasıl da hızla çarptı kanatlarını)
Schien die Minuten vor sich her zu treiben! (Zamanı önüne katıp sürer gibi)
Der Abendkuß, ein treu verbindlich Siegel: (Akşam öpücüğü bir mühür dudaklarda)
So wird es auch der nächsten Sonne bleiben. (Yarınki güneşin de aynen göreceği)
Die Stunden glichen sich in zartem Wandern (Sakin bir yürüyüşteydi zaman,)
Wie Schwestern zwar, doch keine ganz den andern. (Kız kardeşler gibi, benzer ve benzemeyen.)
Der Kuß, der letzte, grausam süß, zerschneidend (Son öpücüğün nasıl da tatlı kıyıcılığı)
Ein herrliches Geflecht verschlungner Minnen (Kesiveriyor aşkın kusursuz örgüsünü)
Nun eilt, nun stockt der Fuß, die Schwelle meidend, (Şimdi acele, tedirgin koşan, sakınıp eşiğinden)
Als trieb’ ein Cherub flammend ihn von hinnen; (Ardından alevler içinde bir melek geliyor gibi)
Das Auge starrt auf düstrem Pfad verdrossen, (Göz, karanlık yola yorgun bakıyor)
Es blickt zurück, die Pforte steht verschlossen. (Dönüp baktı: Kapı kilitli duruyor.)
Und nun verschlossen in sich selbst, als hätte (Şimdi kendine bile kilitli olan bu gönül)
Dies Herz sich nie geöffnet, selige Stunden (Sanki hiç açılmamış, mutluluk saatlerini)
Mit jedem Stern des Himmels um die Wette (Gökteki bütün yıldızlarla yarışarak)
An ihrer Seite leuchtend nicht empfunden; (Onun yanında hiç yaşamamış gibi)
Und Mißmut, Reue, Vorwurf, Sorgenschwere (Usanmış, utanmış, bungun, hüzünlü)
Belasten’s nun in schwüler Atmosphäre. (Karanlıklar içinde soluksuz gönlü.)
Ist denn die Welt nicht übrig? Felsenwände, (Bu dünyadan geride ne kaldı? Sarp kayalar)
Sind sie nicht mehr gekrönt von heiligen Schatten? (Kutsal gölgelerle taçlandırılmadı mı?)
Die Ernte, reift sie nicht? Ein grün Gelände, (Ürünler olgunlaşmadı mı? Yeşillikler canlı,)
Zieht sich’s nicht hin am Fluß durch Busch und Matten? (Irmak ve otlaklar boyunca uzanmıyor mu?)
Und wölbt sich nicht das überweltlich Große, (Ve yeryüzü ötesinin büyüklüğü)
Gestaltenreiche, bald Gestaltenlose? (Biçimli ve biçimsiz kubbelenmiyor mu?)
Wie leicht und zierlich, klar und zart gewoben (Nasıl da aydınlık ve kırılgan, hafif ve ince)
Schwebt, seraphgleich, aus ernster Wolken Chor, (Ciddi bulutlar korosundan altı kanatlı melek)
Als glich’ es ihr, am blauen Äther droben (Tıpkı o, yukarıdaki mavi gök)
Ein schlank Gebild aus lichtem Duft empor; (Buhar gibi karışıveren maviliğe)
So sahst du sie in frohem Tanze walten, (Böylece gördün danslar içinde sevinçli)
Die lieblichste der lieblichsten Gestalten. (O, sevgililer sevgilisini.)
Doch nur Momente darfst dich unterwinden, (Yalnızca birkaç dakika izin sana)
Ein Luftgebild statt ihrer festzuhalten; (Onun yerine bir hayli tutup bırakmaya)
Ins Herz zurück! dort wirst du’s besser finden, (Yüreğine geri dön, daha kolay bulabilirsin orda)
Dort regt sie sich in wechselnden Gestalten; (Değişen biçimlere oynarken onu)
Zu vielen bildet eine sich hinüber, (Pek çok resim giderek oluşturuyor birini)
So tausendfach, und immer immer lieber. (Böyle binlerce kez ve hep hep sevgili.)
Wie zum Empfang sie an den Pforten weilte (Kapılarda bekliyordu, karşılar gibi)
Und mich von dannauf stufenweis beglückte; (Adım adım mutlu etti beni)
Selbst nach dem letzten Kuß mich noch ereilte, (Bir daha koştu son öpücükten sonra)
Den letztesten mir auf die Lippen drückte: (Bir son daha kondurmaya dudaklarıma)
So klar beweglich bleibt das Bild der Lieben (Nasıl da canlı şimdi anısı)
Mit Flammenschrift ins treue Herz geschrieben. (İçimde alevden harflerle yazılı.)
Ins Herz, das fest wie zinnenhohe Mauer (O gönül ki, yüksek surlar yaptırmış)
Sich ihr bewahrt und sie in sich bewahret, (İçinde korumak için kendini ve sevdiğini)
Für sie sich freut an seiner eignen Dauer, (Onun yerine de sevinç duyuyor bu aşktan)
Nur weiß von sich, wenn sie sich offenbaret, (Yalnızca ona açınca kapılarını tanıyor kendini)
Sich freier fühlt in so geliebten Schranken (Böylece kendi sınırları içinde daha özgür)
Und nur noch schlägt, für alles ihr zu danken. (Ve yalnızca ona teşekkür için atıyor yüreği.)
War Fähigkeit zu lieben, war Bedürfen (Sevme gücü ve gereksinim)
Von Gegenliebe weggelöscht, verschwunden, (Karşılıklı sevgiyle yok edildi, kayboldu)
Ist Hoffnungslust zu freudigen Entwürfen, (Sevinçli tasarılar için umudun neşesi)
Entschlüssen, rascher Tat sogleich gefunden! (Karar ve eylem için hemen bulundu)
Wenn Liebe je den Liebenden begeistet, (Aşk bir heyecansa seven için)
Ward es an mir aufs lieblichste geleistet. (Ben en hoş örneğiyim bunun.)
Und zwar durch siel – Wie lag ein innres Bangen (Beni böyle kılan onun varlığı! Nasıl bunaltıcı)
Auf Geist und Körper, unwillkommner Schwere: (Bir korku akıl ve beden üstünde, istenmeyen ağırlık:)
Von Schauerbildern rings der Blick umfangen (Tüyler ürpertici hayâller dolu)
Im wüsten Raum beklommner Herzensleere; (Yürek boşluğunun ıssızlığında)
Nun dämmert Hoffnung von bekannter Schwelle, (Şimdi eşikte umudun bilinen şafağı)
Sie selbst erscheint in milder Sonnenhelle. (Işıyor güneşin yumuşak aydınlığında.)
Den Frieden Gottes, welcher euch hienieden (Tanrı’nın verdiği huzuru bu evrende)
Mehr als Vernunft beseliget – wir lesen’s -, (Akıldan çok mutluluk veren – okuduğumuza göre -)
Vergleich ich wohl der Liebe heitern Frieden (Karşılaştırıyorum aşkın huzuruyla,)
In Gegenwart des allgeliebten Wesens; (Sonsuzca sevdiğin yanındaysa bu dünyada)
Da ruht das Herz, und nichts vermag zu stören (Gönül rahatlar, bozamaz hiçbir şey o derinde)
Den tiefsten Sinn, den Sinn, ihr zu gehören.” (Duran anlamı, o anlam ait olmaktır sevdiğine.)
(Alman edebiyâtının en büyük üslûpçularından biri olan Johann Wolfgang von Goethe’nin “Marienbad Elejisi” adlı bu harikulade şiirini, sanki bu dizeleri Türkçe yazmış gibi çevirebilen sevgili Ulrike Böhmer’e ve sevgili Turgay Fişekçi’ye teşekkür ediyoruz.)
Avusturyalı yazar Stefan Zweig (1881 – 1942), 1927 yılında Leipzig’de kaleme aldığı ve Insel Verlag (Ada Yayınları) tarafından basılan, 1995 yılında Can Yayınları tarafından “Yıldızın Parladığı Anlar” adıyla Türkçe’ye kazandırılan “Sternstunden der Menschheit” (İnsanlığın Yıldız Saatleri) isimli kitabında, 74 yaşındaki Goethe’nin 19 yaşındaki Ulrike ile yaşadığı aşkı, “dünya tarihinin en önemli 12 olayı” arasında saymıştır. Zweig, bu olayı böylesine önemli saymasının gerekçesini de, “Çaresiz aşk acısını, ölümsüz bir yaratıya dönüştürebildiği içindir” şeklinde açıklar. Stefan Zweig’in “ölümsüz bir yaratı” derken kastettiği şey, “Marienbad Elejisi” şiiridir.
Üretken bir yazar olan ve birçok konuda denemeleri bulunan Viyana doğumlu Zweig’a göre, “dünya tarihinin en önemli 12 olayı” şunlardır:
1. Bizans’ın Fethi: Fatih Sultan Mehmet ve Bizans’ın fethinde açık kalan kapı. (1453)
2. Ölmezliğe Sığınış: Vasco Nunez de Balboa ile Büyük Okyanus’un keşfi. (1513)
3. Händel: Yeniden hayata geliş, besteci George Friedrich Händel. (1741)
4. Bir Gecelik Dâhi: Marseillaise. Rouget de Lisle ve Ren ordusu için hazırladığı beste. (1792)
5. Dünya Çapında Saniye: Napoleon Waterloo’da. Napoleon’un yardımcısı General Grouchy yardıma gelecek mi? (1815)
6. Goethe: Marienbad Elejisi. (1823)
7. J.A.Suter: Eldorado’nun Keşfi. San Fransisco’nun sahibi beş parasız John August Suter. (1848)
8. Dostoyevski: Bir yiğitlik anı. (1849)
9. Okyanusu Aşan İlk Söz: Cyrus W. Field ve okyanusa döşenen telefon hattı. (1858)
10. Tolstoy: Tanrı’ya sığınış. (1910)
11. Scott: Güney Kutbu için mücadele. (1912)
12. Lenin: Mühürlü Tren. (1917)
Stefan Zweig, kitabında şunları söylüyor: “1789 Fransız Devrimi, altyapısı, gerçekleşmesi ve etkileriyle tüm saraylarını sallarken Avrupa’nın, Goethe önce Romantik, sonra yüzseksen derecelik bir dönüşle Klasik Batı Edebiyatı’nın harcını, aydınlanma çağının en ağır toplarıyla birebir ilişkiler içinde yoğuruyordu. Aşkla. Evet, ilhâmını aşktan almayan yaratıcı mı olurmuş diyebilirsiniz, ama Goethe gibisi gerçekten az bulunur.”
Bu meşhur kitabının önsözünde ise Zweig, şu ifadeleri kaleme almaktadır: “Çağları aşan bir kararın bir tek takvimi, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları ‘İnsanlık Tarihinin Yıldız Saatleri’ diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi, hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar. İşte bu kitabımla, değişik zamanlara, değişik bölgelere ait kimi önemli anları, ‘İnsanlık Tarihinin Yıldız Saatleri’ni anımsatmaya çalıştım. Kitapta yer alan tarihsel olayları anlatırken, gerçekleri hiçbir biçimde değiştirmedim, katkılarımla renklendirip zenginleştirmedim. Çünkü tarih, kusursuzluğa ulaştığı böylesine eşsiz ânlarda, kendisine yardım için uzanan ellere gereksinim duymaz.”
Şair – yazar Sıtkı Tuncer, kızı Artemis’e yazdığı mektuplarda, Goethe’nin Ulrike’yle yaşadığı aşktan ve yazdığı “Marienbad Elejisi” şiirinden bahseder. (Tuncer’in kızının ismi ne güzeldir, değil mi? “Artemis”, 1995 Srebrenitza katliâmında toplu mezarlar arayan mavi kelebeklerin ismidir. Bu soykırımın 13. yıldönümünde kaleme aldığımız “Mavi Dizeler” adlı şiirimizde de bu isim geçiyordu, hatırlarsanız.)
Çok güzel şiirler yazmış ve biribirinden güzel mektuplar kaleme almış olan Sıtkı Tuncer, yazdığı mektupları daha sonra “Kızıma Mektuplar” adıyla kitaplaştırmıştır ki, bu mektuplar içinde engin bir fikir yelpazesini ve derin bir felsefî birikimi barındırıyor olmasının yanında, üzülerek belirtmek durumundayım ki, rahatlıkla “şirk” olarak niteleyebileceğim ifadeler de içermektedir. Laik bir insan olan Tuncer’in “İlâh” anlayışı, kişiyi İslam inancının dışına taşıyacak denli bozuktur. Ancak mektuplar, okumaya doyum olmaz bir edebî üslûpla kaleme alınmıştır ve özellikle san’atla ilgili çok çarpıcı değerlendirmelere sahiptir. Tuncer, 2 Eylül 1962 günü Ankara’nın Beypazarı ilçesinde kızı Artemis’e yazdığı mektupta şunları söyler:
“Artemis, sevgili kızım;
Bu mektubumda sana güzelin felsefesi demek olan estetik ve san’at hakkındaki evrensel düşünceleri, arayerde de kendi fikirlerimi anlatmağa çalışacağım.
Bu konuda evvela ‘Güzel’in ne demek olduğu, başka bir deyimle güzelin ne olmadığını tetkik etmek gerekir. Güzel, ‘iyi’den, ‘doğru’dan, ‘düzgün’den, ‘faydalı’dan hatta ‘maksada uygun’dan başka şeydir. Bunların hiçbirisi ve fakat hepsidir. Eflatun’a göre insan gökten yere düşmüş bir ‘ilah’tır, yeryüzünde eşyaya bakarken, bir zamanlar tanrıların yanında temaşa ettiği eşyanın hakikî cevherini, bu cevherin güzelliğini hatırlar. Ona göre ‘Güzel’, işte eşyanın niteliğinde saklı bu ilahî taraftır.
Aristo ise güzelde, san’atta olduğu gibi sosyal ve politik bir taraf arar. Ona göre güzeli arayan san’atın amacı, rûhun asil bir tarzda neşelendirilmesi, onun kendisini tazyik eden etkilerden kurtarılmasıdır. Bu sebeple Aristo san’at nevilerinden en çok trajediyi, insanın zaman zaman duyduğu heyecan ihtiyacını, tehlikesiz hayâllerle tatmin ettiği için, takdir eder. Ona göre bir trajedi seyreden kimsenin şuur altına itilmiş bazen ahlâksız ve umumiyetle şiddetli heyecanları kanalize edilmiş olur. Bilfarz Hamlet’i seyredenler, ihanet, adam zehirleme ve kudretli aşk ihtiyaçlarını farkında olmadan tatmin etmiş olurlar. İhtirasların san’at yoluyla asilleştirilmesi bu mânâya gelmektedir.
Güzel, tabiâtta daimî bir değişikliğe ve bir sona erme haline tabidir. Bir nehire iki defa girmek imkânsızdır. İkinci girdiğimiz başka sudur. Bir zamanlar ölürken gözlerimizi kapamasını dilediğimiz zarif elleri zaman, buruşuk, titrek, ihtiyar eller haline getirmektedir. Daimî akış ve değişme; işte hayatın tek hakikatı … Sanatkâr, bu daimî akış ve değişme içinde yakalıyabildiği bir ânı tesbit ederek ebedîleştiren kişidir. Bu sebeple ressam Whistler portresini yaptığı Montesquieu’ya, ‘Bana bir defa bakınız, artık ebediyen bakarsınız’ diyordu. İlim hayata tatbik için aranan bir çabadır. San’atta hayata değil Allah’a bağlılık, güzel’e bağlılık vardır. Gökkuşağı ilim bakımından su zerreleri ve ışık oyunundan ibarettir. Sanatkâr için başka hayâller taşır. Bu sebepledir ki gökkuşağını ilim bakımından izah eden Newton’a İngiliz şairi John Keats lanet etmektedir.
Umumiyetle san’atın tabiâtı taklit ettiği sanılır. Ne aldanış! Tabiât san’atı taklit eder. Güzel bir manzara gördüğümüz vakit, ‘Ne güzel, resim gibi…’ deriz. Dorian Gray’in portresini yapan ressam, ‘Ressamlar tablolarında Thames Nehri’ni sisli olarak gösterdikleri zamandan beri Thames Nehri’nde sis vardır’ demektedir.
Peki san’atla aşkın ilişkisi? Aşkı kaldırınız, san’at yoktur. Buna mukabil san’atı kaldırınız, aşk bayağılaşır. Goethe 74 yaşında iken 19 yaşındaki Ulrike von Levetzow’a delice âşık olmuştu. Bu aşk manasız görülebilir. Hatta Goethe Ulrike’nin annesini de sevmişti. 5 Eylül 1823’te Goethe Karlsbad’dan ayrılırken (Tuncer burada Marienbad’ı kastetmekte, fakat Atatürk’ün kaldığı Karlsbad ile karıştırmaktadır – İ.S.) Ulrike onu öpmüştü. Goethe, bu iltifatın verdiği derin heyecan ve arkasından bastıran korkunç ümitsizlik içinde arabada ilerlerken ‘Marienbad Elejisi’ni yazdı… ‘Ona cennet ve cehennem kapıları açık. Ben ne bekliyebilirim?’ diyordu. Sonunda Ulrike’nin şahsında aşka vedâ etti. Fakat bu kuvvetle 60 seneden beri tasarladığı ‘Faust’unu 7 yılda bitirmiştir. Bugün bir ‘Faust’ varsa buna aşk ve Ulrike sebep olmuştur. Goethe’yi ve aşkını asilleştiren, O’nu gülünçlükten kurtaran ise sadece san’attır.
Görüyoruz ki san’at çok yönlü bir yaratmadır. Bunun sırrı nedir? Bu soruyu cevaplandırmadan önce sanatkârların nasıl yarattıklarını inceleyelim: Balzac, kitabını yazıyordu. Bu esnada kapısı çalındı. Bir ziyaretçisi gelmişti. Balzac yavaş yavaş kapıyı açtı ve dostunu görür görmez hıçkırmaya başladı: ‘Tasavvur ediniz azizim, Kontes de Lanje öldü!’ Paris’te bu isimde bir kontes yoktu. Bu Balzac’ın kitabındaki kahramanı idi ve tam o sırada Balzac onu romanında öldürmüştü. Balzac bir kendinden geçme halindeydi. Sirakuza fethinde Arşimed aynı durumdaydı. Surlar aşılmış, askerler bulduklarını kılıçtan geçiriyorlardı. Arşimed ise kumlar üzerinde çizdiği daireleri ile meşguldü. Askerler onu öldürmek için yaklaştılar, kılıçlarını çektiler, Arşimed oradaydı fakat orada değildi. Sadece gafil muharip ayaklarını dairenin içinde gördü ve ‘Dairelerimi bozma!’ diye bağırdı. Askerler onu öldürdüler.
Bu misaller gösteriyor ki sanatkâr yaratırken herşeyden evvel bir vecd, bir EXTASE hali içindedir ve yaratıcılığın ilk sırrı budur. Sanatkâr bu anda ‘Gökten yere düşmüş bir ilah’dır. Bu yaratma anında bazıları çok rahattır. Rouget de Lisle 25 Nisan 1789 gecesi iki saat içinde La Marseillaise’i, Fransız ihtilal marşını yazmış ve bestelemiştir. Schubert, Mozart gibi bazıları tek silinti ve tashih yapmadan 500 sahifelik besteler yapmışlardır. Buna mukabil Beethowen gibi bazıları her sahife ve her satırı silip karalayarak, adeta doğuran bir kadının sancılarını duyarak yaratmışlardır.
İtalyan doktor Lombroso, cinayet işleyenleri, suçluları son asırda gruplara ayırmış ve bunları sınıflandırmıştır. Halbuki kaç asır evvel Shakespeare aynı tasnifi yapmıştı. Hamlet bir deli suçlu, Macbeth bir anadan doğma suçlu, Othello bir tesadüfî – asabî suçlu tipidir. San’at burada da ilmi geçmesini bilmiştir.
San’attan başka hiçbir şey ama hiçbir şey, insanı hayvandan ayıramaz. Gene unutmamalıyız ki hayvandan ayrılmak için muhakkak yaratmak şart değildir. Sanat’tan anlamak, onu duymak ta kâfidir. Çünkü bir san’at eseri karşısında zevk duymak, sadece onu benimsemek değil, belki onu sanatkârı ile birlikte yeniden yaratmaktır. Madam Bovary belki kaltağın biriydi. Fakat sanatkârın menşurundan onu seyrediniz, aşklarını ve en mühimi ıstıraplarını duyunuz. Lamartine gibi siz de eserin sonunda onu öldürdüğü için muharririne kızarsınız. Şimdi Eflatun’un ne kadar haklı olduğunu daha iyi anlamaktayız. ‘İnsan gökten yere düşmüş bir ilah’tır. Artık bu cümleyi biz tamamlayabiliriz: Yerde yaratmaya devam etmektedir.
Güzel kızım;
Bu mektubumda sana duyguların en asili, insanı tanrılaştıran san’at rûhu hakkında çok iptidaî ve dağınık da olsa bilgiler vermeye çalıştım. Değil mi ki sen de insansın, sen de yere düşmüş bir ilah’sın. Kendine inan ve güven. Eğer insan böyle olmasaydı, dere kenarlarında sulara kapanarak ağlayan söğütlerden ne farkı kalırdı?
Baban.”
Sıtkı Tuncer’in “Goethe’yi ve aşkını asilleştiren, onu gülünçlükten kurtaran ise sadece san’attır” şeklindeki tesbiti hakikaten oldukça çarpıcıdır. “Marienbad Elejisi” şiiri olmasa, 74 yaşındaki bir adamın 19 yaşındaki bir kıza, hem de eski aşkı olan bir kadının çocuğuna göz koyması, la’netlenmekten başka neyi hak etmektedir? Ancak işte san’at, öyle bir şeydir ki, utanılacak bir olayı bile insanlık tarihi için “anlamlı” durumuna getirmektedir. Öte yandan, 19 yaşındaki Ulrike, kendi halinde, sıradan, herhangi bir kızdır fakat eğer bugün “Faust” varsa, bunu Ulrike’ye borçluyuz; bugün edebiyat dünyası “Faust” adında olağanüstü bir şâhesere sahipse, bunun sebebi Ulrike’dir.
Şiirlerinde Marienbad (Mariánské Lážne)’dan bahseden tek şair Goethe değildir elbette. Belki şaşıracaksınız ama, bu güzel şehri dizelerine katan Türkiyeli şairler de vardır.
1956 Aydın doğumlu olup Cumhuriyet tarihinin en başarılı kadın şairlerinden biri olarak kabul edilen ve geçirdiği beyin kanaması sonucu hafızâ kaybına uğrayan sevgili Lale Müldür, “İstanbul Dostlarına Mektup” adlı çok hoş şiirinde Marienbad (Mariánské Lážne) şehrini anmaktadır:
“Ne çok şey eskidi diyorsun
Benim küçük intiharlarım
Kimseler yoktu Tarot kahvesinde
Birileri teneke çalıyordu dışarda
Artık çıkış kimseyi ilgilendirmediğinde
Yaprakların dilini konuşmak gölgelerin
Yeni bir dünya yok
Yeni bir dil olmadan.
Söyleyemediklerim yaralıyor en çok
Aradığım ne varsa bulamıyorum
Kim bana bir iris bıraktı terk ederken beni?
Uzaklarda deniz-kızları ölüyor
Bir kadının görebileceği bütün düşler
Amazonya, yüreğim…
Tekrarlanan bir dil/tekrarlanan bir dünya
Deka-dans-ia
Bir ikonun, bir personanın etrafında döndü herşey
Ne çok kişi bıçaklayıp durdu kendini
Gecelerden bir gece Manresa’da olmak
Mutlak değerlerin çekiminde adım atmak
Mermer yüzlerle
Demode zevklere doğru
Unutmak deka-dansı unutmak.
Ama bu gece Manresa yok
Brüksel’e yağmur yağıyor
Ve bütün kentlerde bir ve tek korku var.
Ne çok şey eskidi diyorsun
Değişen bir şey yok oysa
Korkunç akşamüstüler hatırlıyorum
Bitimsiz bir iç sıkıntısıyla
Küçük bir odada birlikteydik
Birileri Krilov’du
Birileri Nastasya Filipovna
Birileri ormanda keman çaldı tek başına
Herkes kendi Marienbad’ını yaşadı
Hortlak yaşamların gölgesine doğru
Ölmedi onlar
Başka bir biçimde aynı şeyleri yaşıyorlar.
Küçük bir odada birlikteydik
Odalar büyüdükçe birlikte olunamıyor…”
Yazdığı şiirlerde Marienbad’ın ismini anan şairlerimizden biri de, Tunceli – Pülümür doğumlu ve asıl adı “Cemalettin Seber” olan Cemal Süreyya (1931 – 1990)’dır. Ancak sevgili Cemal Süreyya’nın adını andığı, Marienbad kenti değil, İstanbul – Nişantaşı’nda bulunan ve aynı adı taşıyan Marienbad İlkokulu’dur. Cemal Süreyya’nın “Çekirge Bulutu” isimli şiiri, kısa fakat o kadar güzel bir şiirdir ki, inanın, bir defa okursanız, art arda yirmi defa okursunuz. Bir şair, aşkı kısa ve öz bir şekilde bu kadar mı güzel anlatır? “Çekirge Bulutu” şiirinin içinde adetâ deryalar boyu engin bir dünya gizlidir, şairin sevi dünyası:
“Çekirge bulutu içinde
Koynuma soktuğun ekin;
Çalgılar ikidurur sürgün ilinde,
Bir gözü mavidir bir gözü bleu.
Gölgede boy atmış top fesleğen,
Bir ilkokul bahçesinde görmüştüm seni,
Marienbad İlkokulu, Nişantaş’ta;
Bir çocuk yeşil örtüyü çekiverdi.
Hızla geçen otobüslerin ardında benzeşmek…
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.”
Marienbad (Mariánské Lážne), Çek Cumhuriyeti’nin bu güzel şehri, Bohemya coğrafyasının bu şirin kenti yalnızca edebiyata değil, sinemaya da ilham kaynağı olmuştur; yalnızca şiirlere değil, filmlere de konu olmuştur. Dünya sinemasının unutulmaz filmlerinden biri, bu kentte çekilmiştir.
Dünya sinemasının en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilen ve 1961 yılında renkli olarak çevrilen “L’Année Dernière à Marienbad” (Geçen Yıl Marienbad’da) adlı film, burada, Marienbad (Mariánské Lážne) kentinde çekilmiştir. Fransız yazar Alain Robbe – Grillet’in romanından sinemaya uyarlanan ve Alain Resnais’in senaryosunu yazıp yönettiği Fransız – İtalyan ortak yapımı bu filmin türü dramadır ve 94 dakika sürmektedir. Fransızca olarak çekilen filmin görüntü yönetmeni Sacha Vierny olup, müziğini Francis Seyrig yapmıştır. Argos Films, Cineriz ve Les Films Tamara olmak üzere üç ayrı film şirketinin ortak yapımı olan “Geçen Yıl Marienbad’da” (bazı sinemalarda “Geçen Yaz Marienbad’da” adıyla da gösterime girmiştir) filminde Delphine Seyrig, Giorgio Albertazzi, Sacha Pitoeff, Françoise Bertin, Luce Garcia – Ville, Helena Kornel, Françoise Spira, Karin Toche – Mittler, Pierre Barbaud, Wilheim von Deek, Jean Lanier, Gerard Lorin, Davide Montemuri, Gilles Queant ve Gabriel Werner gibi biribirinden usta oyuncular rol almışlardır.
Filmin konusu da oldukça ilginçtir: Yabancı bir adam (Giorgio Albertazzi), geçen yaz olduğu gibi bu yılın yaz aylarında yine Marienbad kentine geliyor. Yabancı, kaldığı büyük ve eski tarz bir lüks otelde (belki de önünde resim çektirdiğimiz otellerden biri) evli bir kadını görünce şaşkına uğruyor ve onu tanıdığını ileri sürerek, evli kadını (Delphine Seyrig) kendisiyle birlikte kaçması için ikna etmeye çalışıyor. Yabancı adam, bu kadınla geçen yaz bu kentte tanıştıklarını ve aşk yaşadıklarını iddiâ ediyor. Ancak kadın, yabancıyla geçen yıl Marienbad’da yaşadıklarını hatırlamıyor…
Alain Resnais’nin bu filmi Mostra Internazionale D’Arte Cinematografica di Venezia (Venedik Uluslararası Film Festivali)’da “Leone d’Oro” (Altın Aslan) ödülünü kazanmış ve dünya çapında eleştirmenlerin övgüleriyle karşılanmıştı. Film, diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de büyük ilgiyle izlendi.
Şimdi de size daha geçtiğimiz aylarda yaşanan ilginç bir etkinliği hatırlatalım: Merkezi Beyoğlu semtinde bulunan İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Başbakanlık Tanıtma Fonu Kurulu’nun desteğiyle 15 Mayıs – 4 Haziran 2008 günleri arasında gerçekleştirilen 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde işte bu “Geçen Yıl Marienbad’da” adlı sinema filmi de “tiyatro oyunu” olarak sahnelendi. (Festival tarihinin bizim “Marienbad’da” olduğumuz aynı zamana denk gelmiş olmasına dikkat!)
Alternatif sahne dili ve estetik çizgisini bu festivalde de sürdüren Tiyatro Dot, sevgili Murat Daltaban’ın “Geçen Yıl Marienbad’da” sinema filminden esinlenerek yazıp yönettiği “Hikâyeci” adlı oyun ile etkinliğe katıldı. Bilsar’da sahne alan “Hikâyeci”, bu filmin görüntülerini ve metnini kullanarak bir hikâye anlatıyordu; filmin temasını tiyatro diliyle izleyenlere sunuyordu.
Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” filmi, hakikaten sinema dünyasının en önemli yapıtlarından biridir. Çekildiği zamandan bu yana aradan geçen 60 yıla yakın uzun bir süreye rağmen hâlâ unutulmamış olması bunun en somut kanıtıdır.
Bir sinema kılavuzu, sinema alanında bir başvuru kitabı olan “1001 Movies You Must See Before You Die” (Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film), sözünü ettiğimiz “L’Année Dernière à Marienbad” (Geçen Yıl Marienbad’da) adlı filmi de “ölmeden önce görülmesi gereken 1001 film” arasında göstermektedir.
Genel editörlüğünü Harward Üniversitesi’nden Steven Jay Schneider’in yaptığı kitap, 8 ülkeden 57 uluslararası yazarın kaleminden yazılmış 1001 filmin kısa, özlü ve satır satır okunması gereken tanıtım – eleştirilerinden oluşuyor. İlk kez 2003 yılında ABD ve Kanada için baskısı yapılan kitap tam 27 ülkede yayınlanmıştır. Kitabın baskısı Çin’de yapılmıştır ve kaliteli kuşe kâğıda basılmıştır; renkli ve siyâh – beyaz çok sayıda fotoğraf içermektedir. Sinemayı seven herkesin evinde bulunması gereken bu eser sinemaseverler için tam anlamıyla bir referans kitabı olmasının yanısıra, kendine özgü diliyle de zevkle okunan 960 sayfalık dev bir eserdir ve adından da anlaşılacağı gibi hem bilgi vermeyi ve kılavuzluk etmeyi, hem de motive etmeyi hedefliyor.
“Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film” adlı bu kılavuz kitap, 1902 tarihli “Le Voyage Dans La Lune” (Ay’a Seyahat) filmi ile başlayıp 2004 yapımı “Million Dolar Baby” (Milyon Dolar’lık Bebek) filmi ile sona eriyor. Yani filmler kronolojik sıra ile dizilmişlerdir. “L’Année Dernière à Marienbad” (Geçen Yıl Marienbad’da), 369. sıradadır.
Kitapta, “Oscar” ödülleri ve “Oscar” adaylıklarının yanı sıra, Cannes, Berlin ve Venedik Uluslararası Film Festivalleri’nde alınan ödüller ve mansiyonlar da ayrıntılı olarak belirtiliyor. Filmlerin türlerine göre sınıflandırıldığı bir dizinin yanısıra, filmlerin hem özgün, hem de İngilizce gösterim adlarını içeren genel dizin ve yönetmen dizini kitabın sonuna eklenerek, mükemmel bir eserin ortaya çıkmasının son aşaması da tamamlanıyor.
Sinemaseverler için vazgeçilmez bir kaynak olarak tanımlanabilecek “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film”, Türkiye’de Eylül 2005’te Caretta Yayıncılık’ın özenli çalışmasıyla Türkçe’ye kazandırıldı. Kitabın Türkçe’ye çevrilmesinde editörlük görevini sevgili Belma Baş ve sevgili Deniz Vural ikilisi üstlendi. Tercüme çalışmasının tamamında ise Pınar Şengözer Şiraz, Filiz Ürgüt, Yasemin Reis, Tülay Dikmenoğlu, Berke Göl, Deniz Koç Pala, Burcu Koray, Oytun Süngü, Evren Kaser Üstüner, Özge Arasan, Serkan Mutlu, Melik Saraçoğlu ve Erhun Geyisi’nin katkılarıyla birlikte toplam 13 farklı çevirmenin emeği geçti. Kitapta, filmin özgün adının altında ve metnin içinde italik olarak filmin Türkçe adı kullanılmışsa, bunlar çoğunlukla en az iki kaynaktan doğrulanan isimlerdir. Gösterim adı herhangi bir kaynaktan doğrulanamamışsa, filmin adının çevirisi metnin içinde filmin adının ilk geçtiği yerde belirtiliyor. Kitabın başında filmlerin türlerine göre sınıflandırıldığı bir dizinin yanısıra, sonunda da filmlerin hem özgün, hem de İngilizce gösterim adlarını içeren genel dizin ve yönetmen dizini yer alıyor.
“1001 Movies You Must See Before You Die” (Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film) adlı bu uluslararası çalışmanın genel editörü Steven Jay Schneider, ortaya koydukları çalışmanın büyük bir emek ürünü olduğunu ifade edebilmek için şu anlamlı sözleri sarfeder: “Eğer mesele, ne pahasına olursa olsun uzak durulması gereken 1001 filmi belirlemek olsaydı, bu iş çok daha kolay ve çok daha az ihtilaflı olurdu.”
“L’Année Dernière à Marienbad” (Geçen Yıl Marienbad’da) romanının yazarı olan Alain Robbe – Grillet’i sevenleri bu yıl içinde kaybettiler. 1922 Brest doğumlu olan Fransız yazar, 18 Şubat 2008 günü Fransa’nın Caen kentinde hayata gözlerini yumdu. “Académie Française” (Fransız Akademisi) üyesi Catherine Robbe – Grillet ile evli olan ünlü yazar, karısıyla İstanbul’da tanışmıştı. Yazar, karısıyla tanışmasını ve İstanbul’un kendi hayatındaki özel yerini şöyle dile getirmektedir: “1960 ihtilalinden önce Fransız bir yapımcının, Türkiye’de bloke olmuş bir parası vardı. O zamanlar Türk parası konvertibl olmadığı için para burada yatıyordu. Şöyle bir yöntem düşündü: Burada o parayla bir film çekerse, filmin dışarıdaki kazancıyla parası bir anlamda dışarı çıkmış olurdu. Benim de kitaplarımın kötü sattığı yıllardı. 1950’lerin sonu. O yüzden sinema gibi çok daha pahalı bir şeye girişmeye cesaret edemezdim. Ama yapımcı, pahalı olmasının önemli olmadığını söyledi. ‘O para zaten işe yaramıyor, bari git film çevir’ dedi. İstanbul’da film çekmeyi her şeyden çok istiyordum. Çünkü bu olaylardan 10 yıl kadar önce küçük bir kızla tanışmıştım burada. O kız, 7 yıl sonra benim karım olacaktı. İstanbul çok güzel bir şehir ama siz de bilmiyorsunuz, onun eski güzelliğini. O zamanlar Mimar Sinan Camiî’nin çevresi hep ahşap evlerle doluydu. Eğer ‘Ölümsüz’ filmini izlerseniz 60’lı yıllar İstanbul’una ait bir belgesel izliyor gibi olacaksınız.”
* * *
Edebiyat, san’at, bir toplumun en önemli yapı taşlarıdırlar. Herkes şiir yazmaya, beste yapmaya, resim çizmeye, film çevirmeye, yazı yazmaya kalkışabilir. Ancak ortaya konan her çalışmaya “eser” denmez. Bir çalışmaya “eser” diyebilmek için gerekli kıstaslar vardır.
Daha önce 300 defa yaptığınız bir şeyi 301. defa yapmanız, daha önce 500 defa söylediğiniz şeyleri 501. defa söylemeniz, bıkmadan, sıkılmadan, ıkınmadan yıllar yılı kendinizi tekrar edip durmanız, Yeşilçam filmleri gibi biribirinin kopyası olan onlarca çalışmayı isim ve etiket değiştirerek “yeni bir şeymiş gibi” topluma sunmaya kalkışmanız halinde ortaya bir “eser” koymuş olmazsınız.
Gerçek şair yazdığı her şiirde, gerçek ressam çizdiği her resimde, gerçek müzisyen bestelediği her şarkıda, gerçek sinema sanatçısı çevirdiği her filmde, gerçek yazar yazdığı her makalede insanlara “yeni bir tad, farklı bir tad” verebilen kişidir.
Okuduğunuz bu yazıda adları geçen şair, yazar, tiyatrocu, film yapımcıları ve sanatçılar, bu kıstaslara uydukları için ortaya koydukları çalışmalar “eser” olarak nitelenmiş ve aradan yıllar geçmesine rağmen insanlar halen okumakta, dinlemekte, izlemektedirler. Bunlar, “günlük rutin işlerinden fırsat buldukça” bu çalışmalarla meşgul olmamışlardır; aksine, “bu çalışmalarından artan kalan zamanlarda” günlük rutin işleriyle meşgul olmuşlardır. Onlar bu çalışmalarını yaşamlarının merkezine almışlardır.
Gerçek anlamda bir “eser” ortaya koyabilmek, sanıldığı gibi kolay değildir. Her şeyden önce emek ister, alınteri ister, özgüven ister, en önemlisi de bilgi ve birikim ister. Buna yıllarınızı harcamaya hazır olmanız, gecenizi gündüzünüze katmaya razı olmanız, uykusuz kalmaktan, aç kalmaktan, perişan olmaktan çekinmemeniz gerekmektedir.
San’at, ancak ömrünü ona harcayanların hak ettiği bir sıfat olmalıdır. Sanatçı olmayı, ancak san’at için yanıp tutuşabilenler hak ederler. Sanatçı, san’at için yıllarını, ömrünü, uykusuz gecelerini, varlığını, bütün kazanımlarını fedâ edebilmekle olunur.
Yazarlık da öyle.
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 2
FOTOĞRAFLAR:
“Geçen Yıl Marienbad’da” (ÇEK CUMHURİYETİ)
“Korkunç akşamüstüler hatırlıyorum / Bitimsiz bir iç sıkıntısıyla / Küçük bir odada birlikteydik / Birileri Krilov’du / Birileri Nastasya Filipovna / Birileri ormanda keman çaldı tek başına.” (ÇEK CUMHURİYETİ)
Marienbad ((Mariánské Lážne)’da evden çok otel var ve hepsi de biribirinden güzel (ÇEK CUMHURİYETİ)
“Güzel, tabiâtta daimî bir değişikliğe ve bir sona erme haline tabidir. Bir nehire iki defa girmek imkânsızdır. İkinci girdiğimiz başka sudur. Bir zamanlar ölürken gözlerimizi kapamasını dilediğimiz zarif elleri zaman, buruşuk, titrek, ihtiyar eller haline getirmektedir. Daimî akış ve değişme; işte hayatın tek hakikatı… Sanatkâr, bu daimî akış ve değişme içinde yakalıyabildiği bir ânı tesbit ederek ebedîleştiren kişidir.” (ÇEK CUMHURİYETİ)
“Çekirge bulutu içinde / Koynuma soktuğun ekin / Çalgılar ikidurur sürgün ilinde / Bir gözü mavidir bir gözü bleu / … / Hızla geçen otobüslerin ardında benzeşmek / Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” (ÇEK CUMHURİYETİ)
Herkes kendi Marienbad’ını yaşadı (ÇEK CUMHURİYETİ)