Fenike Kızı Yelizabel

Parveke / Paylaş / Share

 
      Lilith dedi: “Kazanacağım, kesin.”
     Âdem dedi: “Kaybedeceğim, kesin.”
     Havva dedi: “Ya kazanırım ya kaybederim.”
     Hayat Havva ile devam etti…
 
     Ömrümün sonbaharında sarı bir yaprak gibi beklerken ölümümü
     bir el kaldırdı beni düştüğüm yerden
     ve ab-ı hayat üfledi yeşili kaybolmuş rûhuma
     su sesi geliyordu yeniden gülümseyen yüzüme vuran rüzgârdan
     ürkek bir ceylanın korku dolu yüreğinde ısıtıyordum avuçlarımı
     bir kelebek kanat çırptı doğanın yazdığı şiirin en güzel mısrâlarına
     lapa lapa kar yağıyordu onikibin yıllık tarihin üstüne
     attığım her adımda başka bir medeniyet çığlık atıyordu ayaklarımın altında
     ve dağlar, omuzlarına kutsal kitap yüklenmiş gibi çökmüşlerdi
     çocukken ezberlediğim şarkıları söyleyerek akıyordu gümüş ırmaklar
     alfabedeki tüm sessiz harfleri okuyabiliyordu ormandaki yaşlı ağaç
     bir Hitit dûâsı okudum, bir de Sümer ilahîsi
     Tanrı buyurdu: “Biliyorum bana küstün,
     ama sanma ki seni unuttum ve sahipsiz bıraktım.”
     Mor elbise giymiş Fenikeli bir kıza kaptırdım gönlümü
     tam da gerçek sandığım sahte bir rüyâdan uyandığım gün
     Dedim: “Sen ey, Fenike kızı Yelizabel! Elimi tutar mısın?”
     Dedi: “Evet.”
     Dedim: “Sen ey, Akdeniz havzasının en güzel kızı! Bana varır mısın?”
     Dedi: “Evet.”
     Ey aşk, sen nelere kadirsin?..
     Âdem babamıza haber verin
     beni yasak ağaca götürsün
     dallarında asılı geri kalan tüm elmaları ben yiyeceğim.
 
     Bir düş kurdum, tan vakti kalkarken sahura
     coğrafyalar bağrına sakladı gecenin karanlığıyla paylaştığım sırlarımı
     yağan yağmur altında ıslandılar senin için biriktirdiğim sevgi sözcükleri
     çocukların iki memesi arasında yaprak açtılar toprağa diktiğim fidanlar
     üç karınca birden paylaşıyordu yeşil bir yaprağın üzerindeki tek damla suyu
     yıldızlar yol gösteriyordu Herkül’ün direklerinin arasına yelken açan gemilere
     bir meyvâ kopardım kader ağacının henüz olgunlaşmamış dalından
     kalabalıklar gösteri yapıyordu geceleri üşüdüğüm şehirlerin meydanlarında
     korkmuyordum ama artık ben, sen vardın diye
     yirmidokuz ülke, altı kitap ve on cilt seyahatname yükleyerek sırtıma
     yüksek bir dağın zirvesine çıkmaya çalıştım
     ben yürüdükçe daha da büyüyordu sanki koca dağ
     ben yükseldikçe uzaklaşıyordu zirvesi benden
     bir dağ ki, heybetli mi heybetli
     bir dağ ki, aman da aman, büyük mü büyük
     bir yamacı Kafkasya, hüzün ve gözyaşı taşır Adiğe sürgününe
     bir yamacı Trakya, sevdâ türküleri taşır Tuna boyundaki kavimlerin diline
     bir yamacı Kapadokya, günışığı ve gökmavisi taşır ellibin kişilik yeraltı şehirlerine
     bir yamacı Mezopotamya, sesli harfler taşır köylerin haritadan silinen isimlerine
     korkmuyordum ama artık, çünkü sen vardın
     ne Kartaca takmıştım ne de Kommagenê
     gönül kapımı açtım sana, Bab’el- Mendeb gibi
     kollarımı açtım sana, ey Fenike kızı Yelizabel
     gel sarıl bana
     sağ kolum bilim, sol kolum sanat
     bunlarla besleyeceğim seni
     ve bu ikisinden başka da hiçbir şey vaad etmiyorum sana.
 
     Hayatın anlamını düşünerek yol alırken karanlık bir meçhule doğru
     gözlerimde hüzün, kalbimde kırgınlık arşınlarken gücü tükenmiş adımlarımı
     bir yeraltı şehri keşfettim Batman Çayı’nın kenarında
     topraktan yapılmış piramitlerin altında
     gidip gezmek istedim o şehrin sokaklarında
     evlerine misafir olmak istedim toprak altında kalmış medeniyetin
     bir şehir ki, kadim mi kadim
     bir şehir ki, aman da aman, büyük mü büyük
     bir mahallesi Şuruppak, taş tabletlere çivi çakıyorlardı bilge erkekler
     bir mahallesi Hattuşaş, buğday ekerek tarım yapıyorlardı elleri nasırlı çiftçiler
     bir mahallesi Sayda, mor renkli kumaşlar dikiyorlardı hünerli terziler
     bir mahallesi Vaşşuganni, sacda ekmek pişiriyorlardı şiir kokulu kadınlar
     evlerine konuk oldum insanların gizemli yeraltı şehrinde
     çay ve kek ikrâm ettiler bana dut ağacından yapılmış tepsilerde
     ama saklı gerçekleri göstermediler
     gizlediler
     “ilim bildiklerindir, hikmet ise saklı olan”
     dedi ak sakallı yaşlı bir bilge buram buram tüten çayından bir yudum alarak
     ama hepsi orda, biliyorum, hepsi orda
     Ahura Mazda’nın unutulmuş buyrukları
     Mani’nin hümanist öğretileri
     Kutsal Ahit Sandığı
     ölümsüzlük iksirini taşıyan ıhlamur ağacı
     kayıp Nasıra, unutulan Petra, yakılan İskenderiye
     hepsi orda
     kadın peygamberlere inen vahiyler
     Deborah’ın, Miryam’ın, Nadya’nın, Hulda’nın anaerkil şeriâtı
     Hatice’nin yarım kalan devrimi
     biliyorum hepsi orda
     erken ölümler, ahhh, erken gelen ölüm
     Ortadoğu’nun tam değişecekken artık hiç değişmeyecek olan acınası kaderi
     korkmuyordum ama artık ben, sen vardın diye
     sen tuttun ya ellerimden, Fenike kızı Yelizabel
     başını koydun ya göğsüme
     okşadım ya ipek saçlarını
     ey sanat ve edebiyat kokan kadınım
     korkmuyordum.
 
     Ne Nûh’un tufanı, ne de İbrahim’in evreni sorgulaması
     gerçek sandığım sahte bir rüyâdan uyandığımda başlamıştı yeni hayatım
     birbirlerine selam veriyorlardı yeryüzündeki tüm hayvanlar
     güzelliğine iltifat ettim yanından geçtiğim her ağacın
     elinden tutup kaldırdım acımasızca yerlere indirilmiş bir haysiyetin
     altı aylık bir bebeği öptüm çenesi ile alt dudağı arasındaki en tatlı yerinden
     bütün dînlerin tapınaklarını besliyordu abdest aldığım çeşmenin suyu
     melekler ekmek bıraktılar her öğün tek başıma oturduğum sofraya
     yüzyirmidörtbin peygamber ortak oldu her Ramazan yalnız yediğim iftarlara
     parmağımla kadim bir ülkenin haritasını çizdim ellerimden tutan kadının avuçlarına
     bir dut ağacının gölgesinde okudum kendisine Apaçi kadını Oşinna’nın sözlerini
     yağan yağmur altında ıslandı birbirimize verdiğimiz namus ve şeref sözü
     büyük bir ateş yakıldı okyanusun altında onbinlerce yıldır üşüyen kayıp kıtada
     kadınlar ve erkekler elele tutuşup halay çekiyordu denizin altında
     gençler sevdikleri cümlelerin altını çiziyordu suya yazdığım makalelerin
     mor elbise giymiş Fenikeli bir kıza kaptırdım gönlümü
     çocuklara okuma – yazma öğretiyordu bir köy okulunda
     seni tanıdım ya, Fenike kızı Yelizabel
     baktığım her nehir Yeşilırmak, gördüğüm her şehir İsfahan
     sevdim ya hani seni, kadınım
     sevmişim ya seni
     kıldığım her namaz akşamın üçüncü rekâtı.
 
     Yüce Yaratıcı, yaratıcı kullarını sever…
     İnsanı yaratan Allah,
     yarattığı insandan bir tek şey istemektedir aslında:
     Kendini yeniden yaratmasını.
 
     SEDİYANİ HABER
 
     11 KASIM 2018
 
 
 

Parveke / Paylaş / Share

6 Replies to “Fenike Kızı Yelizabel”

  1. Gene esmişsin, boran olmuş fırtına olmuşsun. Kalemine, yüreğine, bilgine sağlık. Soluksuz okudum.

  2. Merhaba İbrahim Bey,

    Piramitler konusuna o kadar heyecanlandım, o kadar odaklandım ki, bugün şiirinizi okuduktan sonra ayıldım. Sitenizde biyografinizi okudum. Şimdi sizi daha iyi anladım, tanıdım, bildim.

    Bu kadar yaşanmışlığı, bu kadar eseri, bu kadar işi, bu kadar bilgiyi, bu kadar hayrı-sevabı şu genç yaşınıza nasıl sığdırdığınızı düşünüp hayran kaldım, gıpta ettim. Maşallah.

    Bunun sırrı, Selahaddin Eyyubi’nin kanını taşımanızda saklı galiba. Büyük dedeniz cennette “O en sevdiğinin” komşusu olsun. Allah sizin de gücünüzü, kuvvetinizi daha da arttırsın, her daim hayırlara vesile olmanızı nasip etsin inşallah.

  3. 2 üniversite 1 master mezunuyum…Hatta ilk lisansım “Türk Dili ve Edebiyatı”, master da “Kürdoloji ve Dünya Edebiyatı”, ona rağmen şiirle aram pek yok. Daha çok roman, deneme, story eleştirisinde kendimi geliştirdim.

    Ancak Sediyani’nin şiirlerine hayranım.

    Adam şiirlerini ilk çocuğuna gebe bir insanın heyecanı ve sabrıyla kaleme alıyor. Retorikler, metaforlar, basit ama dahiyane, herkesin anlayabileceği söz sanatlarını kullanır; ancak her zaman şiirinde tılsımlı bir gizemi barındırır.

    Şiirlerini okurken sık sık google bro’dan yardım alır, bir parça daha kültürlenirsiniz.

    Şiiri sizi bir macera filmine çıkarır, her anını 5d yaşarsınız, en güzeli hayal kurarsınız.

    İlkçağ, Ortaçağ, Yontma Taş Devri ve her an Ortadoğu’dan baharat yoluyla Uzakdoğu’ya oradan Avrupa, Avustralya, Antartika’ya seyahate çıkarsınız.

    Sediyani şiirleriyle sizi mumdan bir kayıkla ateşten bir denizi geçirtmeyi başarır.

    Şiirinde çocuksu bir mutluluk, serzeniş, şükür, adalet, yardımlaşma, tarih, kültür, mazlumun sesi, virane coğrafyalar, seyahat ve daha fazlası vardır.

    Kıbrıs’tan selam ve sevgiler…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir