İnsanlığın Doğuşunu Anlatan Göl: Turkana

Parveke / Paylaş / Share

Kenya’da bulunan Turkana Gölü, sağladığı fosiller ile insan gelişimine dair anladığımız herşeyi değiştirdi.

 

 

     Kenya’da bulunan Turkana Gölü, sağladığı fosiller ile insan gelişimine dair anladığımız herşeyi değiştirdi.

     Tarihöncesi atalarımız anlaşılması güç yaratıklardı. Toprakta bulunan kalıntıları genellikle çok narindi ve hatta çoğu fosil günyüzüne çıkarılsa bile birleştirilebildikleri çok nadir görülüyor. Bazen onlarca parçanın birleştirilmesinden anlamlı birşey anca çıkabiliyor. Bu yüzden 1984’te bütün bir arkeoloji dünyasını sarsan keşfin etkileri günümüzde hâlâ sürüyor.

     Keşif, Kuzey Kenya’da bulunan Turkana Gölü’nden çıkarılan genç bir erkek çocuğunun iskeleti. 8 yaşında bir çocuğa ait bu iskelet, 1, 5 milyon yıl boyunca gölün tabanında korunmuş ve bugüne kadar keşfedilen en bozulmamış erken-insan fosili ünvânını taşıyor. Gerçi “Turkana Çocuğu” gölün çevresinde bulunan birçok erken insan fosilinden sadece biri ve bu fosillerin hepsi toplamda 4 milyon yıllık insan gelişimini kapsıyor. Sadece Kenya’nın bu kısmı atalarımızın nasıl yaşadığına ve bizim nereden geldiğimize dair inanılmaz bilgiler sağlıyor.

     Daha önceki dönemlerin aksine, Turkana Gölü günümüzde sert çöl ortamının tam ortasında bulunuyor. Yaklaşık 2 milyon yıl önce göl yeşil bir alan tarafından çevrelenmiş daha büyük bir göldü. O zamandan itibaren süratle gerçekleşen iklimsel değişiklikler gölün küçülmesine ve bazı zamanlarda tümden yok olmasına sebep oldu. Kurak olmayan dönemlerde gölün çevresi erken insanların yaşaması için rahat bir bölgeydi, aynı zamanda öldükleri ve toprağa karıştıkları zaman da kalıntılarının fosilleşmesi için de idealdi. Bunun en büyük sebebi Turkana Gölü’nün volkanik bir bölgede olması. Bunun gibi volkanik bölgelerde tektonik aktiviteler yeryüzünün kabuğunu yerinden oynatıp yeni katmanlar oluşturabiliyor. Kalıntılar ise farklı zamanlara ait farklı katmanlarda korunuyor. Britanya’da bulunan Londra Üniversite Koleji’nden Fred Spoor, “Bu koşullar kemiklerin kuma gömülerek kumtaşına dönüşmesi için harika bir ortam yaratıyor” diyor. Ağır yağışların görüldüğü dönemlerde ise bu katmanlar erozyona uğrayarak saklı fosilleri daha yukarı katmanlara taşıyor.

     Göl ve çevresinde kazı çalışmaları, Turkana Havzası Enstitüsü çalışanlarından Richard Leakey’nin 1968’de grubunu Koobi Fora olarak bilinen havzanın doğu tarafına yönlendirmesiyle başladı. Leakey, “Kafamdaki plan bir uçtan diğer uca kadar kazıyı sürdürmekti. İlk birkaç yıl biraz maceralıydı, birçok türe ait fosilin yerden neredeyse kazmaya gerek olmadan çıkması da buna dahil” diyor.

     1972’de ekip, “Kafatası 1470” olarak da bilinen 1, 9 milyon yıllık bir homo rudolfensis’e ait kafatası ve bazı uzuvları ortaya çıkardı. Bu keşif o zamanlarda yeni yeni ortaya çıkan bir fikri destekliyordu: Erken insanların tek bir soydan ziyade birçok soyu vardı. Afrika’da aynı dönemlerde yaşadığı bilinen üç farklı başka tür de bulunuyordu: Homo habilis, homo erectus ve paranthropus boisei. Böylece bunlara bir de homo rudolfensis eklendi. Başka bir deyişle, bugünün aksine birçok insan türü eski dönemlerde birarada yaşıyordu. Koobi Fora’nın sonraki buluntularına göre üç homo türü 1, 78 ilâ 1, 98 milyon yıl önceki dönemde birlikte yaşıyordu.

     Fakat belki de en önemli insan türlerinden homo erectus hakkındaki bilgilerimiz, “Turkana Çocuğu” veya “Nariokotome Çocuğu” olarak bilinen bu fosilin keşfi ile hız kazandı. ABD’nin New York şehrinde bulunan Stony Brook Üniversitesi’nden paleoantropolog John Shea, “Turkana Çocuğu insan evrimi hakkında yeni soruların sorulmasına sebep olan muazzam biçimde önemli bir fosil” diyor.

     Homo erectus, Afrika’dan Avrupa ve Asya’ya göç eden ilk insansı özelliğini taşıyor. Bu sebeple de denebilir ki onlar bizim direkt atalarımız. Bazı yönlerden inanılmaz biçimde bize benzerlikleri olduğu düşünülüyor. Daha eski bir tür olan homo habilis’e oranla daha büyük beyinleri ve daha uzun boyları vardı. Ayrıca, Turkana Çocuğu’nun türü diğer insansı türlere göre bize daha benzer yürüyordu. O da bizim gibi, yürürken vücûd ağırlığını leğen kemiğinin üzerinde topluyordu. Aynı zamanda kemerli ayaklara ve uzun adımlara sahipti. Ayrıca Turkana Çocuğu yürürken boş kalan elleriyle bir şeyler de taşıyabiliyordu. “İnsansı ve primat olan diğer atalarımızın dolaşma biçimine kıyasla, bizim yürüyüşümüze çok daha yakın bir biçimde yürüyorlardı” diyor Shea.

     Dayanıklı bir koşucu aynı zamanda da iyi bir taşıyıcı olmalılar. Koşabiliyorsanız, bir şeyleri kovalayabilirsiniz de. Öyleyse ne kovalıyorlardı? Ne taşıyorlardı? Diğer çalışmalar bu konuda ipuçları sağlıyor. Turkana Çocuğu’nun ailesi mızrak gibi avlanma aletleri taşıyor olabilir, çünkü ellerinin anatomisi bunu yapabilecekleri ihtimalini destekliyor. Mızraklar fosilleşmiyor, fakat 2013’te yapılan bir çalışma homo erectus’un fırlatabilme yeteneğine sahip olacak şekilde geliştiğini savunuyor. Buna göre homo erectus diğer türlere nazaran çok daha yoğun bir şekilde avlanabiliyordu, böylelikle bölgelerini büyütebiliyorlardı. Turkana Çocuğu’nun yaşadığı zamanda bu kabiliyet özellikle yararlıydı, çünkü iklim sürekli değişim içerisindeydi. Atalarının yaşadığı ormanların yerini daha çok açık otlaklar alıyor, erken dönem insanlarına büyük avcılardan saklanmaları için çok az alan bırakıyordu. “Bu dönemde yaşayan homininlerin yapması gereken bir seçim vardı” diyor Shea, “Ya kalan ağaçlık bölgelere geri çekilecekler ya da otlakların getirdiği tehlikelerle yüzleşeceklerdi. Homo erectus ikinci seçeneğe yönelmiş gibi görünüyor.”

     Böylece kalabalık grupların avantajları daha çok ortaya çıkmaya başladı. Birlikte yaşayan, çalışan ve avlanan gruplar yalnız bireylere göre daha güvendeydi. Bu durum homo erectus’a daha sosyal olmaları konusunda bir içgüdü sağlamış olabilir. Bilgi paylaştıklarına ve ekipler halinde çalıştıklarına dair kanıtlar bulunmakta.

     Bu döneme ait, Aşölyen (Acheulean) adı verilen ve taştan yapılan baltalar Afrika genelinde ve dünyanın diğer bölgelerinde de bulunuyor. Buna göre erken insanlar bu aleti hem yapabiliyor hem de bu zanaati diğerleri ile paylaşabiliyordu. Büyük ihtimalle homo erectus tarafından yapılan ve Aşölyen baltalarının bilinen en eski örneği olan 1, 76 milyon yıllık buluntular 2011 yılında Turkana Gölü yakınında günyüzüne çıkarıldı. Londra Üniversite Koleji’nden Ignacio de la Torre’ye göre Aşölyen baltası, teknoloji başlamasından itibaren birkaç milyon yıl boyunca kullanıldı. Bunun en büyük sebebi bu baltaların günümüz İsviçre çakısı denginde çok işlevli bir alet olması. Örneğin bu baltalar ölü hayvanları parçalamak için idealdi. “Uzuvların ayrılması, parçalanması ve etin doğranmasında bu baltaların kullanılması çok mantıklı” diyor de la Torre. Kullanıldıkları süre zarfına bakınca, yapılması ve kullanılması ile ilgili bilgi paylaşımının kolay olduğu düşünülüyor.

     Fakat bu, homo erectusların konuşma diline sahip olduğu anlamına gelmiyor. Shea yaklaşık 500 öğrencisine benzer taştan aletler yapmayı öğretmiş ve öğrencilerin bunu birbirine öğretmesi için konuşması gerekmediğini gözlememişti. Yine de daha küçük beyinli homo habilislerin kullandığı Oldowan çakmaktaşlarının yapımından çok daha zor olduğu biliniyor.

     Turkana Gölü ayrıca, homo cinsi doğmadan önceki insan gelişimi hakkında da bilgiler içeriyor. Bilim insanları, “Lucy” takma adı verilen, 3, 2 milyon yaşında bir australopithecus afarensis fosilini 1974 yılında Etiyopya’da keşfetti. Lucy’nin türünün direkt atalarımız içerisinde kilit bir rol oynadığı hemen hemen anında kabul edildi. Ekim 2015’te paleoantropolog Meave Leakey, “Royal Society”e bunun sebebini şöyle açıkladı: “Lucy’nin bulunduğu dönemde daha öncesi hakkında çok az şey biliniyordu. Bilinen tüm örnekler Lucy’nin yaşından çok daha sonrasına aitti. Bunun yorumlanması ise Lucy’den önce hiçbir şey olmadığı yönündeydi.”

     Böylece Meave Leakey, Lucy ile aynı yaşta fosiller bulmayı kendine misyon edinmişti, bu ise Turkana Gölü’ne geri dönmek demekti. Leakey’nin ekibi gölün batı kıyısında “Lucy yaşında ve çeşitlilik gösteren” fosiller buldu. Ekip, 1990’larda australopithecus anamensis olarak da bilinen ve Lucy’nin muhtemel atası olan bir tür keşfetti. 4 milyon yıl önce yaşamış olan bu tür Turkana Gölü’nde bulunan en eski fosilleri oluşturuyordu. Birkaç yıl sonra, yine gölün batı kıyısında kenyanthropus platyops ya da “düz suratlı adam” olarak bilinen başka bir tür keşfedildi. Bu tür ise 3, 5 milyon yıl önce Lucy’nın türüyle birlikte yaşamıştı.

     İnsanların tek bir soydan geldiği fikrini büyük oranda yok etmiş olan bu keşifler, homo türünün birden fazla “ortak atası” olduğunu ortaya koyuyordu. Yakın zamanda, bir kez daha atalarımız hakkında bildiklerimizi sorgulatan bir keşif yine fosiller için kilit nokta mertebesine ulaşmış Turkana Gölü’nde gerçekleşti. 2015 yazında araştırmacılar, bilinen en eski taş aletlerin 3, 3 milyon yıl yaşında olduğunu duyurdular. Böylece, bilinen herhangi bir homo fosilinden daha eski olan taş aletler, sadece homo türlerinin alet yaptığı varsayımını yerle bir ederek australopithecus afarensis ve kenyanthropus platyops gibi daha eski türlerin de alet yapabilme kabiliyetinde olduğunu gösteriyordu. “Taş aletler yapabilecek zekâ ve kabiliyette olduklarını düşünmemiştik” diyor de la Torre.

     Bu, önemli bir keşifti. Önceleri, “İnsanların (homo) ve teknolojinin ortaya çıkışında önemli bir bağlantı olduğu düşünülüyordu” diyor de la Torre, fakat şimdi bunun gerçekliği şüpheli. Bu bulguların bütününe bakıldığında, Turkana Gölü’nün insan gelişimini anlamamızdaki önemi çok açık. Fakat bu, bölgenin erken insanlar için de aynı öneme sahip olduğu anlamına gelmiyor. Spoor’a göre Turkana Gölü sadece fosillerin korunumu için ideal bir yer. “Bu, insanın Afrika’nın başka herhangi bir bölgesinde evrimleşmediği anlamına gelmiyor. Örneğin, atalarımızdan birçoğu fosillerin korunması için fazla asidik toprağa sahip yağmur ormanlarında da yaşamış olabilir. ‘Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı anlamına gelmez’” diyor Spoor.

     Fakat bu, bölgenin önemini azaltmıyor. “Aslında Turkana belli bir seviyeye kadar noktaları birleştiriyor” diyor Shea. Bölge, yaşadıkları dönemler arasında milyonlarca yıl olan birden çok türü görmemizi ve onları karşılaştırmamızı sağlıyor.

     Bölgenin neredeyse jeolojik bir tuzak görevi görmesi konusunda çok şanslıyız, çünkü, yeryüzünde erken insanlardan bize kadar yaşamış birçok türün hayatlarını gözler önüne seriyor.

     BBC, ARKEOFİLİ

     24 OCAK 2019

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir