Yıllar önce Anne Frank’ın “Hatıra Defteri”ni okuduğumda, özellikle de kitap “iyi insanların varlığına güveniyorum” mealinde bittiğinde, bana bomboş ve acı verici görünen evimin duvarlarını inleterek ağladığımı hatırlıyorum. 1929’da Almanya’da doğup sonra 1945’te Auswitz Toplama Kampı’nda ölen küçük Yahudî kız.
Babası Otto Frank bir banka görevlisiydi. İşleri kriz yüzünden kötüye gidince çocuklarını alıp Hollanda’ya yerleşmişti. Fakat Hitler’in oraya da girmesiyle kısa zamanda etiketlenip kısıtlamalara uğradılar. Anneliese fişlenen ablası Margot ile beraber yakalanıp da toplama kamplarına yollanmamak için babasının ofisinin arka tarafında bulunan gizli bir bölmede tam iki yıl saklanmıştı birkaç kişiyle beraber.
Gün ışığı görmeyen bu yerde kurdukları hayat, küçük Anne’in hayâlleri, umutları gördüğü rüyâlar, bu küçücük yeri yaşanası kılmak için bulduğu çözümler, insanın tam kalbine dokunan cinsten. 13. yaş gününde ihtiyaçlarını gizlice getiren babasının sekreteri Miep Gies tarafından bir hatırâ defteri hediye edilmişti. Bu deftere tuttuğu günlük yıllar sonra kitap olarak basıldı, anısı yerde kalmasın diye.
Bütün dünyada milyonlarca nüsha basıldı, okundu, Yahudî çocukların acılarına ortak olunmasına sebep oldu. Ablasıyla beraber onbeş yaşında tifodan öldüğünde sağ kalan baba kızının günlüğüyle başbaşa kalmıştı. O bir baba ve çok acı çekmişti şüphesiz. Sekreterinin ulaştırdığı günlüğü defalarca okurken, kimbilir neler hissederek, hangi ateşlerde yanarak.
İsrail denilen KIYICI HAL, bunu cisimleştiremiyorum, inilen kötülük düzeyini algılamakta, açıklamakta zorlanıyor zihnimiz, esfel-i safilin neresiyse orasına karşılık gelen bir yer, bir çukur olarak görüyorum. Şahîd olduğumuz şeyi – zalimlikte haddi o kadar aştı ki yıllardır –, artık dünyanın belleğinden Anne Frank’ın hatırâları hızla siliniyor.
Naziler’in şerrinden saklanmak için ölüm kalım savaşı veren, her gün korkuyla yaşayan küçük Yahudî kızın hikâyesi İsrail tarafından ayaklar altında çiğneniyor, aziz hatırâsıyla alay ediliyor.
Şimdi dünyanın belleği vahşîce katledilen, uluslararası raporlara göre doğrudan gözlerine beyinlerine nişan alınan, suları kesilen, okul yolunda zayıf bedenlerine ihtirasla, gülen suratlarla sakız çiğneyen insanların rahatlığıyla füze yağdırılan çocukların öyküleriyle dolu.
BM İnsan Hakları Yüksek Komisyonu, UNICEF, Filistin İnsan Hakları Teşkilâtı, OMCT’nin raporlarına ve ortak görüşlerine göre çocuklar özellikle hedefleniyor. Bir halkın geleceğini, soyunu, ümidini tamamen kırıma uğratmak, yok etmek için. Buna “soykırım” deniliyor. Çocukları bilinçli bir şekilde öldürüyor ya da önemli sakatlıklar bırakacak şekilde nişan alıyorlar.
Bunu kime yapıyorlar peki ?
Bütün dünya nefretle sırt çevirirken, onları bağrına basan, geniş yüreklerinde yer açan, merhametle koruyan kollayan Müslüman halkların çocuklarına. Hem de Holokost’u gerçekleştiren devletlerin alayvari “İsrail’in kendini koruma hakkına saygı duyuyoruz ” korosu eşliğinde. Cellatlarının verdiği rolü kabul edip bir kez daha soykırıma uğramayı kabul ederek. Çünkü bu da Yahudîler’i insanlıktan çıkarma, kalpten yoksun bırakarak bir kez daha nefret cehennemine atma operasyonu. İsrail, Avrupa, Amerika’nın kötücül egemenlerinin ortak politikalarını destekleyen kalpler ölüdür, ister Yahudî olsun ister Arap, Çek, Alman, Türk. Kalbin yoksa sürükle dur çamurdan yapılmış bedenini.
Bütün mesele öldürülen, yok edilen, yerle bir edilen “değersiz kurbanların” isimlerinin bile olmadığını imâ eden sayısal bakış.
İsimleri, yüzleri, hatırâ defterleri, doğum günü fotoğrafları, bayram ayakkabıları olduğu halde hiç sayılan, başlarından, gözlerinden kasten vurulan binlerce çocuk. Hatta zavallı Yahudî çocuklara “Ölümünüz için sevgilerle” yazdırılan bombalarla. Şimdi onlar için kanlı gözyaşlarımız: Muhammed Durra, Meryem Aman, Samira, Müna, Eraha Burkan, Alyad Zeyad, Ala Cibrin, Hanin, Şuruğ, Mustafa Mulhem, Lema Zayed, Melek…
Bir iki gün önce bir cami bombalanırken evleri de yerle bir edilip öldürülen beş kız kardeş: Cevahir, Dünya, Semra, İkram, Tahrir.
Ne olduğunu, neden bunu hak ettiğini anlayamadan yüzü gözü kana bulanmış, emziği yana düşmüş, yarı gülümser meleksi bebek fotoğrafları…
Gazze’de ilk bombalar okuldan çıkan çocukların üzerine yağdı. Olmert’in “İnsanî bir kriz yaratmayacağız” sözlerine güvenerek çocuklarını okula yollamış annelerle alay ederek.
Bir at arabasını süren 11 yaşındaki kız ile arkada oturan dört yaşındaki kardeşi hedef alındığı anda pilotun öldüğünü düşündüm. Sen öldün artık dedim. Kalbini yok ettin. Küçük kız nereye gidiyordu kimbilir. Kimi arıyordu, karnı tok muydu, saçını taramış mıydı günlerdir.
Ekmek kuyruğundaki çocuklara korkakça yukarıdan bomba atanlar ya? Yüksekten nasıl görüyorlardı acaba? Yavrucakların yüzlerindeki solukluk, susuzluktan keçeleşmiş saçları, gözlerindeki ağır kırgınlık ve çaresizlik fark ediliyor muydu? HaMaS üyesi oldukları incecik bileklerinden belli oluyor muydu. Umur Talu’nun yazdığı gibi, “Ambargoyla yarı yarıya öldürülmüş çocukları yüzde yüz öldürmenin yarattığı duygu neydi acaba?” Sefil bir türden olmaktı bu tam tamına.
Anne Frank’ı okumamış bu adamlar. Onu bile bilmeyen ölüm makinaları. “İsrail hali” en çok sizi öldürdü. Siz onu unutunca Rabbiniz de bu çukurun içinde unuttu sizi. Elini çekti üzerinizden. Karanlığa gömüldünüz.
Haksöz’de Hüseyin Alan’ın dikkat çektiği şey çok doğru. Saldırının HaMaS’a yönelmesi doğrudan İslam’ın hedeflenmesiyle ilgili. İslamî bilgi ve birikimin hâlâ muteber olması, çoktan kaybettikleri adaletli ve hakkaniyetli yaklaşımların taşıyıcısı olan insanların varlığı İsrail için dayanılmaz bir durum.
Dünya kör ama bazı pırıltılar var ki bizi biraz olsun umutlandırıyor.
İbrahim Sediyani’nin Türkiye Gazetesi’nde bildirdiğine göre Frankfurt’ta geçtiğimiz günlerde yapılan bir telin mitinginde Müslüman temsilcilerin konuşmalarının yanısıra, Hessen Nassau Protestan Kilisesi Papazı Alman Dr. İngo Roer’in, “İsrail’in yaptığı tek kelimeyle terördür, İsrail bir terör devletidir” diyerek Filistin bayrağını dalgalandırması, “Bugün hepimiz Filistinli’yiz” mealinde konuşması, Alman medyasının gerçekleri gizlediğini, insanların evlerini başlarına yıkanları, bebekleri öldürenleri, katilleri mâsum gösterme çabası içinde olduklarını, İsrail’e destek veren kendi devletinden utandığını söylemesi biraz teselli veriyor.
“Görme Biçimleri”nin ünlü İngiliz yazarı John Berger de Türkiye’deki yayıncısı Müge Sökmen’e yayınlanması için bir mesaj yollamış:
“Bizler şimdi İsrail ve Filistin halkı arasında süregelen 60 yıllık çatışmanın son, belki de sondan bir önceki bölümüne tanıklık ediyoruz.
Bu trajik çatışmanın çetrefilliği üzerine bugüne dek taraflardan birini yada diğerini savunan milyonlarca söz yazıldı.
Bugün Gazze’ye yapılan İsrail saldırılarından sonra, bu çatışmanın altında yatan asıl hesap bütün açıklığıyla ortaya çıktı.
Bir İsrailli’nin ölümü yüz Filistinli’nin ölümüyle ödeniyor.
Bir İsrailli’nin yaşamı yüz Filistinli’ye bedel.
İsrail devletinin ve dünya medyasının – birkaç marjinal ses hariç – tekrarlayıp durduğu iddiâ da bu yirminci yüzyıl Avrupa tarihinin en büyük işgalini meşrulaştıran bu iddiâ, açıkça IRKÇIDIR. Yahudî halkının bunu kabul etmesi, dünyanın, Filistinliler’in buna boyun eğmesine rıza göstermesi, tarihin ironik bir şakasıdır.
Hiçbir yerde neşe yok artık.
Ama biz buna karşı durabiliriz.
Sesimizi yükseltebiliriz.
Biz de bunu YAPALIM.”
Bu vicdanlı sesleri duymak çok önemli ve değerli. Fakat tarih, coğrafya ve dîn kardeşliği bizi sesimizi yükseltmekten çok daha fazlasını yapmakla görevli kılıyor.
Zalimlerin üzerini çizdiği, sadece zalimliklerini örtmek için elverişli bir araca dönüştürdükleri Anne Frank’ların da, Samira’ların, Muhammed Durra’ların, Melek’lerin de hakkına hukukuna aynı anda sahip çıkacak yürek var şükür ki.
TİMETÜRK
2 OCAK 2009