Geçmişini hatırlamayanlar, o ızdıraplı günleri tekrar yaşamak mecburiyetinde kalırlar.
“Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.” (İbn-i Haldun)
“Ben, idaresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!”
Bu sözler, Diyarbekir (Diyarbakır) ilinin Bısmıl (Bismil) ilçesine bağlı Çılsıtun (Kırkdirek) köyünden mümtaz ve saygın bir şahsiyet olan Seyyîd Haşîm’e ait. 1639 yılında, Osmanlı padişâhı IV. Murad’a söylenmiştir.
1623 yılında IV. Murad’ın tahta geçmesiyle, Kürdistan’da yeni bir süreç başlar.
IV. Murad, Revan Seferi neticesinde Revan ve Kuzeydoğu Kürdistan’ı ele geçirdiğinin hemen akabinde meşhur Bağdad Seferi’ne çıkar. Bu sefer sonucu Bağdad’ı İran’ın elinden alır ve Osmanlı – İran arasında 1639 yılında Qasrê Şêrîn (Kasr-ı Şirin) Antlaşması imzalanır.
1639’da Osmanlı – İran arasındaki Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla Kürdistan tarihte ilk kez ikiye bölünür. Kürdistan’ın batısı Osmanlı’nın, doğusu da İran’ın payına düşer.
Osmanlı padişâhı IV. Murad, 1639 senesinde, yani Bağdad Seferi’ni yapıp İran’la Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalayıp döndükten sonra uğradığı Diyarbekir’de korkunç bir katliâma imza atar. Yüzlerce savunmasız insan acımasızca kılıçtan geçirilir. Onlarca köy yakılıp yıkılır. Çılsıtun Katliâmı’nda, padişâha biat etmeyi reddeden halkın rehberi Seyyîd Haşîm, bütün ailesiyle birlikte katledilir. Seyyîd Haşîm’in kendisi, hânımı ve çocukları kılıçtan geçirilir. Bu olaya “İkinci Kerbelâ” adı verilir.
Osmanlı padişâhı IV. Murad, bu acımasız katliâmı gerçekleştirdikten sadece 8 ay sonra, 8 Şubat 1640’ta içkiden ölür.
Bu korkunç katliâmdan Seyyîd Haşîm’in sadece bir çocuğu sağ olarak kurtulur. Henüz 5 yaşında bir çocuk olan en küçük oğlu Hüseyin.
İşte, 1925 tarihinde laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirilen İslamî halk ayaklanmasının azîz rehberi Şeyh Said, 1639 yılındaki o katliâmdan sağ kurtulan tek çocuk olan 5 yaşındaki Hüseyin’in soyundan gelmektedir.
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA KÜRTLER
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Kürdistan’a üç önemli müdahale olmuştur. Birincisi 1514 Çaldıran Savaşı’nda, Sünnî Kürt beyliklerinin, Şâh İsmail’e karşı Yavuz Selim’in tarafında yer alması ve İdris-i Bitlisî’nin de oluşumuna yardımcı olduğu Osmanlı – Kürt yakınlaşmasıdır.
Kürdistan’a ikinci müdahale, II. Mahmut döneminde olmuştur. Bu dönemde Kürt beyliklerinin merkezi otoriteye bağlanması, onlarda Osmanlı’ya karşı rahatsızlık ve güvensizlik oluşmuş, sonuçta Kürtler buna karşı özerklik ve bağımsızlık mücadelesini vermişlerdir.
Üçüncü müdahale ise II. Abdülhamit dönemindeki Panislamist politikasıyla, ellerinde tek Müslüman halk olarak kalan Kürtler’i kendilerine bağlama girişimidir.
Cumhuriyet döneminde ise Mustafa Kemal’in Kürt politikasıdır. Mustafa Kemal’in politikası Kürtler’in boynunda keskin bir kılıç gibi olmuştur adetâ. Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte Kürtler’e verilen sözler unutulmuş, baskı, asimilasyon ve inkâr politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Verilen sözleri hatırlatmaya kalkışanlar çeşitli şekillerde cezalandırılmıştır.
Oysa Mustafa Kemal, 20 – 30 Ekim 1919’da, Türk ve Kürt delegelerle toplanan “Amasya Protokolü”nde, kayda geçen 1. maddesinde “Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı, Türkler’in ve Kürtler’in oturdukları araziyi kapsar, Kürtler’in ırksal ve kültürel haklarını destekler” der. Bu belge “Anadolu ve Rumeli Kuva-yi Milliye”nin anayasası, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin ortak istemidir, ilerde de Türkiye Cumhuriyeti’nin çatısını oluşturacak TBMM bu karar üstünde inşâ edilecektir.
Mustafa Kemal, 27 Haziran 1920’de, kendi imzasıyla El- Cezire Kumandanlığı’na gönderdiği talimatta, kısaca “Kürtler’i İngiliz ve Fransızlar’ın propagandalarından korumak için, Kürt vilayetlerini, El- Cezire Komutanlığı altında birleştiren ve direkt TBMM Başkanlığı’na karşı sorumlu ‘Otonom Kürdistan’ şeklinde kurulsun” demiştir.
TBMM’ de 10 Şubat 1922’de yapılan gizli celsede “Kürdistan’ın Özerkliğine Dair Yasa Tasarısı” tartışılmış, 64 muhalife karşı 373 oyla kabul edilmiştir. 64 ret oyu Kürtler’indir, Kürtler kendilerine verilen özerklik düzeyini yeterli görmediklerinden, ret oyu kullanmışlardır.
KIYAM BAŞLIYOR…
Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki yıllarda Kemalistler artık Anadolu’daki zaferlerini garantilemiş, Kürtler’e ihtiyaçları kalmamıştır. Kemalist kadro önceki söylemleri bir kenara itip tüm politikalarını Kürt ve İslam düşmanlığı üzerine inşâ etmiş ve bu düşüncelerini ilk etapta halktan gizlemiştir.
Yeni kurulan rejim, “iki temel fobi” üzerine bina edilmişti: İslam düşmanlığı ve Kürt düşmanlığı. Bundan böyle “Anasır-ı İslam” değil “Yüce Türk Milleti” vardı ve üstelik ülkede yaşayan herkes “Türk”tü, olmak zorundaydı.
Kuruluş felsefesine uygun olarak da hem genel anlamda Müslümanlar’a ve İslamî değerlere, hem de Kürtler’e ve Kürdistani değerlere karşı savaş açması, her türlü devlet terörünü ve zorbalığı sergilemesi üzerine, ülkenin farklı yerlerinde pekçok ayaklanmalar başgösterdi. Ancak bunların çoğu lokal kaldı, başarıya ulaşma bir yana, gelecek nesillere miras bırakacağı bir tarihsel kült de oluşturamadı. Ayrıca kimi sadece dînî, kimi de sadece etnik başkaldırılardı bunlar. Fakat Şeyh Said Kıyamı hem yeni rejime karşı gerçekleştirilen en büyük başkaldırıydı, hem de gelecek nesillere tarihsel bir direniş mirası bıraktı. Ayrıca tek boyutlu değil, Kemalizm’in “iki fobisi”ne birden itiraz anlamı taşıyan, hem İslamî hem Kürdistanî rengi olan, bu iki rengi birarada barındıran bir hadiseydi.
Şeyh Said, Kemalist kadronun amaçlarının farkındadır ve niyetlerinin ne olduğunu gayet iyi bilmektedir.
Şeyh Said, Piran’da bir düğünde, “Medreseler kapatıldı. Dînî kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Dîn ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Dîn mektebleri Millî Eğitim’e bağlandı. Küfür ve şirk hakim oldu. Topraklarımız işgal edildi. Gazetelerde birtakım dînsiz yazarlar dîne hakaret etmeye, Peygamberimiz’e dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben, bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve dînin yükseltilmesine gayret ederim” sözlerini dile getirir.
İşte tam bu sıralarda devlet tarafından provokasyon amaçlı hazırlanmış 12 kişilik bir müfreze, Şeyh Said Efendi, Pîran (Dicle)’da bir cuma ve dilan (düğün) gününde vaaz verdiği sırada oraya gelir. Tabiî ki yöredeki mâhkumlar dahi, Şeyh Said Efendi’yi dinlemek için herkes gibi gelmişler. O esnada askerî müfreze, “Biz bu mâhkumları götüreceğiz” diye ısrarda bulunurlar. Ancak Kürtler’de bir gelenek vardır ki, saygın bir şahsiyetin bulunduğu bir yerde ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misafirler ayrıldıktan ve o büyük zât gittikten sonra, mâhkumlar teslim olunur. Ancak bütün bu yumuşak izahat, müfrezeyi bir türlü tatmin etmeyince, silaha teşebbüs edip, “Biz bunları silahla götürürüz” diyorlar. Silah patlatıp içeri girmeye çalışıyorlar. Fıtraten asabî olan Şeyh Abdurrahim, lâftan anlamayan ve olay çıkarmak için planlı gönderilen bu müfrezeye silahla mukabele edince, hadise patlamış oluyordu.
Oradaki cemaat ile askerler arasında karışıklık çıkar. Bunun üzerine bütün hareket planları vaktinden önceye dönüşmüştür. Artık bir yıl sonra düşünülen hareket takdir-i ilahî gereği hazırlıksız başlamış, Piran köyünde 13 Şubat 1925 günü silah ve tekbîr sesleri biribirine karışmıştır.
Yapılan çatışmada, Hasan Tahsin isminde bir müfreze mülazımı ölüyor ve birkaç asker yaralanıp, diğerleri esir alınıyor. Böylece hareket başlıyor.
Kıyam, 13 Şubat 1925 tarihinde, Dara Hênê vilayetinin Eglê bucağına bağlı Piran isminde küçük bir köyde başlıyor. Yani bugünkü Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde.
Kıyam başladığından, kıyam rehberi Şeyh Said, 14 Şubat 1925 günü, yani Piran hadisesinden bir gün sonra ilk fetvâsını yayınlıyor. Fetvâ aynen şöyle:
“Fakirin, güçsüzün, kadının, ihtiyarın, çocuğun ve esirin hakkına, canına ve malına tecavüz edilmeyecek. Kimseden zorla para alınmayacak. Esirlere normal muamele yapılacak ve kendi yediğinden verilecek.
Hadîm’ul- Mü’mînun Şeyh Said Piranî”
Rejim güçleri, kıyamı bahane ederek Kürdistan’ı baştanbaşa tarayıp halkı kıyımdan geçirdiler. Bu kıyamın neticesinde; 14 şehir, 700 köy, 9.000’e yakın ev harabeye çevrildi. 50.000 kişi köylerinden ve şehirlerinden zorla göç ettirildi. 660 kişi idam edilirken, 7.500 kişi zindana atıldı. Suçlu suçsuz, 80.000 insan katledildi.
“Şeyh Said başarıya ulaşsaydı nasıl bir devlet kurulacaktı?” sorusunu yazar İbrahim Sediyani şöyle açıklar:
“Şeyh Said Kıyamı esnasında başkenti Dara Hênê (bugünkü Bingöl’ün Genç ilçesi) olan bir Kürdistan İslam Devleti kurulmuştu (14 Şubat – 12 Nisan 1925) . Bu devletin bayrağı, anayasası, hükûmet şurâsı, meclisi, herşeyi vardı. 1925’te kurulan bu Kürt devleti, sadece iki ay yaşamıştı. Şeyh Said ve Kıyamı’nı anlatan hemen tüm kitaplarda, bu tarihî gerçek dikkatsizlik sonucu veya kasıtlı olarak ıskalanmaktadır.”
28 Haziran 1925 gecesi 47 arkadaşıyla birlikte asılarak şehîd edilirken bile son sözleri, “Muhakkak ki benim ölümüm Allah’ın dîni olan İslam’ın hakim olması içindir” olmuştur.
Karar açıklanmadan birkaç gün önce Dağkapı’daki meydana idam sehpaları hazırlanır. Sanki sehpayı hazırlayanlar kaç kişinin idam edileceğini biliyorlarmış gibi 47 kişilik idam takımı almışlardır.
Şeyh Said, boynuna ip geçirilmeden mahkeme üyelerinden Saib Bey ve Diyarbakır valisi Mürsel Bey’e dönerek “Mahşerde hesaplaşacağız” der ve ayağının altından tabure çekilerek idam edilir.
Lord Kinross, Mustafa Kemal’i anlattığı eserinde Şeyh Said’in korkusuz bir şekilde sehpaya gittiğini ve asılırken bile başının dimdik olduğunu söyler.
Şeyh Said, Kürtler için hem dînî kimliklerinin hem de millî kimliklerinin birarada sembolize edildiği tarihsel bir mirastır. Yani Kürt milletinin hem İslamî hem Kürdistanî değerlerini simgeleyen, bu açıdan Kürtler’i “eksiksiz olarak” şahsında barındıran bir semboldür. Kürdistan’ın millî ve manevî değerlerini aynı anda şahsında sembolize ettiği için, gerçek anlamda “millî lider” tanımına en çok yakışan isimdir.
Şehadetlerinin 95’inci yılında Şeyh Said ve 46 dâvâ arkadaşını rahmet ve minnetle anıyorum.
ÖZGÜN İRADE DERGİSİ
SAYI 195
TEMMUZ 2020
Allah rahmet eylesin inşallah.
Kürtlük de İslam gibidir. Garip geldi garip gidecektir. İslam duygu ile yaşandağı icin sahipsizdir, Kürtlük de aynıdır, ne zaman akıl ile yaşatılırsa yol alacaktır.