Gümüş Nehir’in Kıyısındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi – 78

Parveke / Paylaş / Share

 

 

 

 

 

     Latin Amerika gezimizin son gecesi olan 27 Nisan 2019 tarihinde, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te, güzel bir kafede gerçekleştirdiğimiz “videokonferans”ta, siz sevgili “Seyahatname” okurlarına hitaben yaptığım konuşma…

     * * *

     Euzubillahimineşşeytanirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.

     Başta Türkiye ve Almanya olmak üzere, dünyanın her yerindeki okuyucularımıza, takipçilerimize, halkımıza ve dostlarımıza Arjantin’in başkenti Buenos Aires’ten selamların en güzelini iletiyoruz, selamların en güzeliyle selamlıyoruz.

     Sevgili kardeşlerimiz, kıymetli dostlarımız, arkadaşlarımız, bizi yakından takip eden takipçilerimiz, okuyucularımız;

     Arjantin ve Uruguay’ı kapsayan 10 günlük bir geziye çıktık.

     Bu geziyi yapmaktaki amacımız, yıllardır ülke ülke gezerek kaleme aldığımız “Seyahatname”nin 11. cildini kaleme alabilmek. Ve ilk kez “Yeni Dünya”yı keşfetmek.

     Çünkü biz, yani bildiğiniz gibi, dünyada 6 kıta var. Bu 6 kıtanın 3’ü “Eski Dünya Kıtaları” olarak tabir ediliyor; Asya, Avrupa ve Afrika. Yani insanların öteden beri yaşadığı. İnsanların sonradan keşfettiği kıtalar ise, ki bunlar Amerika, Avustralya ve Antarktika, “Yeni Dünya Kıtaları” olarak tabir ediliyor.

     “Seyahatname”de “Yeni Dünya Ülkeleri”ni de, “Yeni Dünya Kıtası”nı da kaleme almak amaçlı ve sırf bu amaç için bu geziyi yaptık. Yani bizim bu geziyi yapmamızın amacı, gayesi kişisel değildi, tatil yapmak da değildi, herhangi bir ticarî amaçla ya da herhangi bir kültür – sanat etkinliğine katılmak amaçlı da değildi, buralardaki herhangi bir kurum tarafından da organize edilmiş bir gezi değildi. Tamamen “Seyahatname”nin 11. cildini ve Latin Amerika ülkelerini de kaleme almak amaçlı yapılmış bir gezi.

     Ve bu gezi de, sağolsunlar, tabiî bir yazar için elbette büyük bir onur, yani benim için hakikaten büyük bir onur; en azından sevildiğimi, iyi bir insan olduğumu bana hatırlatan bir olay: Benim okuyucularım tarafından bu gezi finanse edildi, organize edildi; bu da benim için büyük bir onur. Yani Arjantin’den veya Uruguay’dan herhangi bir kurum beni davet etmiş olsaydı, bu kadar onur duymazdım. Ben bu kardeşlerimize de hususen çok teşekkür ediyorum, geziyi organize eden, bana bu geziyi yaşatan bu güzel insanlar için.

     Şimdi sevgili kardeşlerim;

     Bizler 19 Nisan Cuma akşamı uçakla yolculuğa başladık. Frankfurt – Buenos Aires arası uçak yolculuğu 13 saat 45 dakika sürdü ve direk uçtu. Ki burada bir parantez, hatırlatayım: Almanya’dan direk uçuşun olduğu en uzak nokta burasıdır, Buenos Aires’tir. Yani Frankfurt’tan Buenos Aires’e uçak yolculuğu, bu bizim yaptığımız, geçen Cuma günü yaptığımız, 13 saat 45 dakika süren bu uçak yolculuğu, ki “Lufthansa” şirketiyle yaptık, Almanya’dan yapılan en uzun mesafeli direk uçak yolculuğudur. Bunu gerçekleştirdik.

     Tabiî 13 saat 45 dakikalık bir uçak yolculuğu oldukça zahmetlidir, meşakkatlidir, hele hele bizim gibi yani biraz da yükseklik korkusu olan, uçak korkusu olan insanlar için daha da bir zordur. Biz de buna karşılık ne yaptık? Yolculuktan birkaç gün önce ben doktora gittim, durumu anlattım ve ev doktorundan şey aldım, uyku hapı ve sakinleştirici hap. Yani uçak korkumun, yükseklik korkumun olduğunu söyledim. Onu da uçak havalanmadan bir saat önce aldık. Ve bu 13 saat 45 dakikalık, yani 14 saat diyeyim, 14 saatlik uçak yolculuğumuzun da önemli bir kısmı uyuyarak geçti. Dolayısıyla iyi oldu.

     Neticede 20 Nisan Cumartesi günü sabah vakitlerinde Buenos Aires’te olduk. Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te.

     Tabiî Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e ayak basmak, benim açımdan çok anlamlı, yani bir “dönüm noktası” mahiyetinde anlamlıydı. İki sebepten dolayı:

     Birincisi; ben Dünya’nın Batı Yarımküresi’ne ilk defa geçiyorum. Kuzey – güney ekseninde dünyanın her iki tarafına da gittim, yani Güney Yarımküre’ye de gittim, Kuzey Yarımküre’de zaten doğdum ve yaşıyorum. Ama doğu – batı ekseninde benim bütün hayatım Doğu Yarımküre’de geçti, yani Greenwich’in batısına hiç geçmemiştim. Hem bu açıdan önemliydi, ilk defa Batı Yarımküre’ye ve bu kadar uzak bir şekilde bunu gerçekleştirmem.

     İkincisi de; ben Amerika kıtasına ilk defa ayak basıyorum, Yeni Dünya’ya. Çünkü bütün ömrüm Asya, Afrika ve Avrupa’da geçti. Bu benim gördüğüm 4. kıta oldu, ilk defa Yeni Dünya’ya ayak basmış oldum.

     Arjantin’e Cumartesi sabahı vardık. İşte uçaktan çıktık, çıkış bir – birbuçuk saat sürdü, işlemler pasaport şu bu derken, taksi bizi bekledi havaalanında. Ki taksiyi biz gelmeden önce, Avrupa’dan ayarlamıştık. Taksi bizi havaalanından aldı ve otelimize getirdi.

     Bizim kaldığımız otel, şehir merkezinin tam kalbinde, Amérian Park Hotel, 4 yıldızlı bir otel. Orda yerleştik.

     Yerleştikten sonra, önce kahvaltı yaptık tabiî, sonra kahvaltıdan sonra dışarı çıktık ve hemen ilk gün biraz etrafı kolaçan ettik, biraz şehri tanımaya çalıştık.

     Ve otelimiz şehir merkezinde olduğu için de, Buenos Aires’in önemli mekânlarına, önemli tarihî ve turistik yerlerine yakın olduğu için, daha ilk günden, otelde kahvaltı yaptıktan sonra, Avrupa’dan beraber geldiğim, kendisi İsviçre’de ikamet ediyor, İsviçre’nin Zürih şehrinde ikamet eden Yaşar Gülen, kendisi Muş ilimizin Varto ilçesinden, bu güzel kardeşimle beraber geldik, Yaşar kardeşimle beraber Plaza de la República, yani Cumhuriyet Meydanı adlı meydana geldik.

     Buenos Aires’in sembolü olan Dikilitaş, yüksek Dikilitaş, ki bu, Buenos Aires şehrinin kuruluşunun 400. yıldönümünde dikilmiş bir dikilitaş, bu Buenos Aires şehrinin sembolü oluyor, oraya gittik. Ordan güzel resimler çektik Yaşar kardeşimle beraber, ilk günden.

     Sonra şehirde biraz gezdik. Hayatın cıvıl cıvıl olduğunu gördük.

     Açıkçası bize 90’lı ve 2000’li yılların İstanbul’unu, o İstanbul hayatını anımsattı. Bu açıdan çok çabuk sevdik, yani Arjantin’i, Buenos Aires’i, çok çabuk sevdik, ben de Yaşar kardeşim de. Ve şu an bizim burda son gecemiz ve hakikaten üzgünüz. Şu anda, daha gitmeden bir şeyin bilincindeyiz: Biz bu ülkeyi çok özleyeceğiz.

     Çünkü burda hayat cıvıl cıvıl. Yani her ne kadar sizler, “Seyahatname”yi takip eden insanlar, sadece gezdiklerimi yazdıklarımı görüyorsanız da, tabiî bizim bir günlük yaşantımız da var ve Avrupa’da yaşayan insanlar olarak bu günlük yaşantımız hakikaten çok monoton. Yani sabah kalkıp işe gidiyoruz, akşam işten geliyoruz, yatıyoruz kalkıyoruz işe gidip geliyoruz, budur yani hayat. Monoton bir hayatın yaşandığı ve kendimizin de böyle monoton bir hayat yaşadığı bir yerden geldiğimiz için, buradaki bu cıvıl cıvıl yaşam, bu, bu samimiyet, bu sıcaklık, insanların bu sosyal aktiviteleri, şehrin böyle kıpır kıpır oluşu, bu bizi, yani biz, şöyle diyeyim, belki duygusal olacak ama, biz Buenos Aires’e âşık olduk. Yani gerçekten âşık olduk. Mükemmel bir şehirmiş. Yani bunu bu yaşımıza kadar görmemiş olmamız büyük bir eksiklik.

     Zaten Arjantin, Brezilya gibi ülkeler, hemen hemen dünyadaki her erkeğin, özellikle erkeklerin mutlaka görmek istediği, ilgi alanına giren ülkeler. Bunun da sebebi futbol yani. Futboldan dolayı. Futbolun kazandırdığı, uluslararası düzeyde kazandırdığı bir sempati var bu ülkeye. Cumartesi günümüz böyle geçti.

     Pazar günü ise şeye gittik, yani Buenos Aires’te Caminito diye bir mahalle var, bu mahalle La Boca semtinde, Buenos Aires’in La Boca semtinin Caminito mahallesi. Bu mahallede evler reng á reng, evler binalar pencereler reng á reng. Ve eski o tradisyonel, o geleneksel, o an’anevî Arjantin yaşamı halen canlandırılıyor. Ve Avrupa’dan, dünyanın farklı yerlerinden Arjantin’e gelen turistlerin de en çok gittiği yer.

     Oraya gittik. Otelimize bayağı uzaktı. Ama biz, dedim ya hani, Buenos Aires’e, yani gerçekten çok sevdiğimiz için bu şehri, biz yürüyerek gitmek istedik. Ve yürüyerek gittik, yürüyerek de döndük. Taksi de tutmadık, otobüse de binmedik. Bu mesafe aşağı yukarı 7 – 7, 5 km, git – gel 15 km yürüdük, Yaşar kardeşimle beraber.

     Yürürken de tabiî yol üstü tabiî tarihî mekânlara denk geliyorduk, onların fotoğraflarını çekiyorduk. Örneğin Buenos Aires Modern Sanatlar Müzesi’ne denk geldik, resimlerini çektik. Sonra Caminito’ya vardık, yol üstü bir pastanede oturduk gene birşeyler içtik, kahve içtik, yaş pasta yedik. Derken yürüye yürüye, sohbet ede ede, insanlarla kaynaşa kaynaşa, sosyal hayatı gözlemleye gözlemleye Caminito’ya vardık. Orda biraz vakit geçirdik. Panayır gibi bir yerdi, çok da turist vardı orda. Ordan tekrar geri döndük, Pazar günü.

     Pazartesi günü ise şeye gittik, Yaşar kardeşimle beraber, yine Buenos Aires’in simgelerinden olan, sembollerinden olan El Planetario Galileo Galilei. Bu bir astronomi şeyi, merkezi. Tabiî benim gibi astronomiye özellikle aşırı derecede meraklı bir insan için, görmeden dönülmeyecek bir yerdi. Oraya gittik, Galileo Galilei’ye.

     Botanik Bahçesi’ne gittik. Tabiî yine benim gibi ekolojiye meraklı bir insan için, gezilmesi gereken bir parktı. Ama oraya gittiğimiz gün, şanssızlık, Botanik Parkı kapalıydı, onun için giremedik içeri.

     Fakat Botanik Parkı’nın yakınlarında şey vardı, Jardín Japonés, yani İspanyolca söyledim ben orijinal ismini, yani Japon Bahçesi vardı, Japon Bahçesi’ni gezdik, sevgili Yaşar Gülen’le beraber. Japon Bahçesi de tek kelimeyle muhteşemdi. Yani birkaç saatliğine Arjantin’den Japonya’ya gidip gelmiş gibi olduk. Japon Bahçesi’ni gezdik.

     Sonra, akşamları tabiî bizim hep akşamları, bir de şunu anlatayım: Geldiğimizden beri bizim hep akşam yemeğimiz aynıdır: Biftek yiyoruz. Neden biftek yiyoruz, neden başka birşey yemiyoruz? Çünkü Arjantin, dünyanın en lezzetli bifteğinin yapıldığı ülke. Ve şunu söyleyeyim: Ben bu kadar lezzetli birşey yemedim yani. Hakikaten anlattıkları kadar varmış. Doğrusu ben gelmeden önce biraz abartıyorlar diye düşündüm. Avrupalılar’da zaten lezzet yoktur, yani mutfakları zengin değildir, biraz güzel olunca tadı çok abartırlar diye düşündüm, ama değilmiş. Anlattıkları kadar, övdükleri kadar varnış. Tek kelimeyle neffis. Biz de, işte sığır bifteği, her akşam bunu yiyoruz, Yaşar kardeşimle beraber, restoranda. Ve çıkıyoruz dışarı, geziyoruz akşamları.

      Tabiî burda akşam da hayat cıvıl cıvıl, gündüz de öyle. Çok az uyuyoruz, daha fazla yaşayabilmek için. Normalde ben Almanya’daki, Yaşar İsviçre’deki hayatında günlük ne kadar uyuyorsa, burda ikimiz de yani o normal uyku süremizin üçte biri belki de dörtte biri kadar uyuyoruz, yani çok az uyuyoruz, geç yatıp erken kalkıyoruz, daha fazla yaşayabilmek için bu güzelliği. Yani çünkü, muhteşem bir gezi.

     Ondan sonra, Salı günü, biraz bu turistik şeyden ziyade, yani kültürel, teknolojik ve ekolojik geziden ziyade, biraz da dînsel yani teolojik bir gezi yapalım dedik. İki tane camiyi ziyaret ettik, Arjantin’deki iki camiyi. Şimdi bu iki caminin de özellikleri var tabiî, bunlar sadece cami olmaları hesabıyla ilgimizi çekmedi elbette, özellikleri de vardı.

     Özellikleri şöyle: İlk gittiğimiz cami, İranlılar’a ait, yani Şiî camisiydi, ismi Tevhîd Camii. Şimdi bu caminin özelliği, Arjantin topraklarında açılmış ilk cami olması, yani bu ülkenin ilk camisi. Bu Ekim 1983’te açılmış, İran devleti tarafından açılmış, ismi Tevhîd Camii, ve Şiî camii olarak, bir Şiî – Caferî camii olarak hâlâ faaliyet gösteriyor, ibadete açık.

     Tevhîd Camii’nden çıktıktan sonra, bu kez Kral Fahd Camii isimli camiye gittik. Bu Kral Fahd Camii isimli caminin özelliği de, sadece Arjantin değil, bütün Güney Amerika’nın en büyük camisi olması. Bu da 2000 yılında açılmış ve Suudî Arabistan Krallığı devleti tarafından açılmış.

     Yani iki cami var. Birini İran İslam Cumhuriyeti devleti açmış, birini Suudî Arabistan Krallığı devleti açmış. İran’ın açtığı caminin özelliği, Arjantin’deki, bu ülkedeki ilk cami olması; Suudî devletinin açtığı caminin özelliği de, sadece bu ülkenin değil, bütün Güney Amerika’nın en büyük camisi olması. Bu iki camiyi gezdik.

     Ondan sonra yine restoranları, kafeleri dolaştık, insanların arasına karıştık, alışveriş merkezlerine baktık, meydanlara gittik, işte şehrin tadını çıkarmaya çalıştık, Buenos Aires’in.

     Şimdi, “Arjantin”, orijinal ismiyle “Argentina”, Latince bir kelime, “Gümüş Ülke” demek, Latince’de “Gümüş Ülke” demek. Zaten bu Buenos Aires’in de kıyısında kurulduğu nehrin ismi, “Río de la Plata”, o da İspanyolca, “Gümüş Nehir” demek “Río de la Plata”. Yani ülkenin ismi “Gümüş Ülke”, en meşhur büyük nehrin ismi de “Gümüş Nehir”, “Río de la Plata”.

     Şimdi bu “Río de la Plata”nın, İspanyolca’da “Gümüş Nehir” anlamına gelen “Río de la Plata”nın özelliği, dünyanın en geniş nehri olması. Zaten kıyısına gittiğiniz zaman, yani nehir değil deniz olduğunu zannedersiniz. Karşı taraf görünmüyor. Atlas Okyanusu’nun bir uzantısı. Tabiî kuzeyden üç tane nehir geliyor. İşte Bolivya, Paraguay, Uruguay, Arjantin, Şili, oralardan geliyor, üç tane nehir, bu üç tane nehir, Arjantin’le Uruguay kara sınırının, nehir sınırını demiyorum, kara sınırının birleştiği yerde, bu üç nehir birbirlerine karışıp tek nehir oluyorlar, dolayısıyla böyle geniş oluyorlar. Yani üç nehir birleştiği için böyle geniş oluyorlar ve bu bir körfez gibi bir şey oluşturuyor, Atlas Okyanusu’na varana kadar, sonra sularını Atlas Okyanusu’na döküyor ve akıntısına son veriyor, ordan Atlas Okyanusu başlıyor.

     Bizler Çarşamba günü, 24 Nisan Çarşamba günü, ne yaptık? Çok güzel birşey yaptık. Bu Buenos Aires’ten, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’ten Uruguay’ın başkenti Montevideo’ya turlar var, feribot turları, gemi turları, yani gezi turları var. Biz de o turlara katıldık. Sabah 07:30’da Buenos Aires’ten kalkıyor gemi, 2 saat 15 dakikalık bir yolculuk sonucunda Uruguay’ın başkenti Montevideo’ya varıyor, bütün gün gezdiriyorlar sizi Montevideo’da otobüsle, yani otobüsle gezdiriyorlar ekip olarak, grup olarak, ve hatta Uruguay’daki o gezide öğle yemeği de fiyatın içine dahil, sonra akşam 19:30’da da ordan yola veriyor, geri dönüyor Buenos Aires’e. Bunun da kişi başı ücreti 130 Euro’ydu.

     Yani tabiî Arjantin’e kadar gelmişken, hani Uruguay’ı gidip görmeden dönmek olmazdı. Bu geziye katıldık.

     Çarşamba günü sabah 07:30’da gemimiz hareket etti, Buenos Aires’ten, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’ten.

     Bu arada “Arjantin”in ve “Río de la Plata”nın isimlerinin anlamını söylerken, “Buenos Aires”in isminin anlamını söylemeyi unuttum. O da yine İspanyolca bir kelime ve “Güzel Hava” demek, yani “Güzel, Temiz Hava”. “Buenos” “güzel, iyi”, “aires” “hava” demek. Bu eskiden “y” ile yazılıyordu, “Buenos Ayres”, resmî olarak, sonra, belli bir tarihte, hani olur ya, çeşitli ülkeler “dil devrimleri” yapar, “y”yi “i” yaptılar, şu anda “Aires” diye yazılıyor resmî olarak.

     Sabah 07:30’da gemimiz kalktı, Çarşamba günü, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’ten, ve 2 saat 15 dakika süren bir yolculukla, yolculuğumuzla, “Buquebus” isimli şirket, “Buquebus” isimli bir şirketle, geminin ismi de, Allah-û Âlem yanlış hatırlamıyorsam, “Colonia”ydı galiba, “Colonia” mıydı, yok “Francisco”ydu, evet geminin ismi “Francisco”ydu, o gemiyle yolculuk yaptık. 07:30’da yola verdi, 09:45’te, sabah 09:45’te Montevideo’ya vardık. Latin Amerika’da 2. ülke.

     Benim de bu geziye çıkmadan önce, dünyada gezdiğim ülke sayısı 29 idi. Arjantin 30., Uruguay ise 31. ülke oldu. Amerika kıtası da 4. kıta. Atlas Okyanusu ise 2. okyanus.

     Ve böylece Montevideo’da otobüs zaten bekliyordu bizi. Ordan diğer, gruptan yani bu amaçla gelen başka insanlar da vardı. Kimi Küba’lıydı, kimi Brezilya’lıydı, kimi başka ülkelerden vardı. O grupla beraber otobüse bindik ve hareket ettik, Montevideo şehir turuna.

     Uruguay’a ayak bastık, Uruguay’daydık artık, Uruguay’ın başkenti Montevideo’da.

     “Uruguay”, Kızılderili dilinde bir kelime, ki ben bu bahsettiğim, size anlattığım etimolojileri 2009 yılında çıkan “Adını Arayan Coğrafya” adlı ilk kitabımda, bunların hepsini zaten anlatmıştım, bu kitabı okuyanlar bilirler, “Uruguay” Kızılderili dilinde bir kelime ve “Kuş Nehri” demek. “Kuş Nehri” demek. Aynı zamanda o ülkedeki bir ırmağın da ismidir. Yani aslında ırmak ismidir. Irmağın ismi ülkeye verilmiş. Tıpkı şey gibi yani, “Kamerun” gibi veya “Nijer” gibi. Nijer Irmağı’nın ismi Nijer ülkesine verilmiş, öyle düşünün. “Kuş Nehri” demek “Uruguay”, Kızılderili dilinde.

     Başkenti ise “Montevideo”. Yani şimdi “Montevideo” isminin ne anlama geldiğiyle ilgili, tabiî iki farklı görüş var. Bunların biri biraz daha halk söylencesi, yani bilimsel temeli olmayan, bizdeki hani “Adıyaman nerden gelmiş? Yediyaman”, bunun gibi, hani halkın, uydurduğu demiyeyim de halkın ürettiği, bilimsel bir temeli olmayan açıklaması var, bir de bilimsel bir açıklaması var, yani mantıklı tarihî bir açıklaması var. Halkın şey yaptığı, yani halk söylencesine göre, işte burayı ilk keşfettiklerinde, o gemicilerden biri, o İspanyol gemicilerden biri “Ben bir dağ gördüm!” diye bağırmış, yani “Monte video!” diye bağırmış, böylece şehre, oranın ismini “Montevideo” koymuşlar diye. Ama bunun daha güzel bir açıklaması var, bilimsel bir açıklaması. Şimdi, Montevideo’nun kurulduğu dağ etekleri, doğudan batıya doğru gidildiğinde, Atlas Okyanusu kıyısından, doğudan batıya doğru gidildiğinde 6. dağ oluyor, 6. dağ oluyor, o 6. dağın eteklerinde kurulmuş. Şimdi “monte” “dağ”, Latin Alfabesi’yle “VI” “6” rakamı oluyor, “Monte VI” oluyor, yani o “6” olan “VI”, Latin harfleriyle hani 5 ve 1 yazıyoruz ya, “VI”, o “VI” oluyor, “deo” da “ost”, “est” oluyor, yani şu anlama geliyor: “Doğudan batıya doğru 6. dağ”. Bu ibarenin, bu cümlenin kısaltılması, başharflerinden “Montevideo” kelimesi oluşturulmuş. Bir de böyle bir açıklaması var.

     Şimdi, biz Uruguay’da gezdik, nereleri gezdik? Ana meydanın ismi “Plaza Independencia”, yani “Bağımsızlık Meydanı”, orayı gezdik. Bağımsızlık Meydanı’nda “Başkanlık Binası” var, onu gördük. Yani tabiî o eski, Uruguay’ın eski o başkanı José Mujica, keşke şey olsaydı da yani, görebilseydik de sarılsaydık, çok sevdiğimiz bir insan. Zannedersem herkes seviyor. Halkçı ve şey, mütevazi bir devlet başkanı. Dünya öyle bir lider görmedi.

     Uruguay’daki insanlarla kaynaşmamız çabuk oldu, kolay oldu. Neden kolay oldu? Sebebi de şey, Galatasaray kalecisi Fernando Muslera. Muslera Türkiye’de oynuyor, Uruguay millî takımının da kalecisi. Muslera’yı çok seviyorlar. Zaten Muslera dediğiniz zaman, o insanlarla sizin aranızda otomatikmen bir arkadaşlık, bir gönüldaşlık oluşuyor.

     Uruguay’da öyle bir yeri gösterdiler ki bize, öyle bir yeri gördük ki, yani benim için Arjantin dahil, toplam Uruguay ve Arjantin gezisinin tamamında, manevî değeri benim nazarımda çok yüksek bir şey, beni en fazla mutlu eden, yani görmekle, gördüğüm için en fazla mutlu olduğum şeydi. Neydi bu? 1930 Dünya Kupası, yani ilk Dünya Kupası olan 1930 Dünya Kupası’nın düzenlendiği stad. Biliyorsunuz, Dünya Kupası 1930 yılından beri oynanıyor. İlk Dünya Kupası Uruguay’da düzenlendi ve şampiyon da Uruguay olmuştu. Şimdiki gibi tabiî 32 ülke yoktu, 13 ülke vardı ilk Dünya Kupası’nda. İşte bize o stadı gösterdiler, o stadın yanına gittik. Tabiî o stad günümüz futbol standartlarına uygun değil, orda şu an maç oynanmıyor, müzeye dönüştürmüşler onu. İlk Dünya Kupası’nın gerçekleştiği, düzenlendiği stad. Yani benim açımdan, bir futbolsever olarak, futbolla yakından ilişkili bir insan olarak, ilk Dünya Kupası’nın düzenlendiği stadı görüş olmam Montevideo’da, Uruguay’da, benim için hakikaten tarifsiz bir duygu. Çok mutlu oldum, çok güzel bir anı oldu.

     İşte Uruguay’da şeye gittik, Atlas Okyanusu’nun kıyısına gittik. Orda sahil boyunca uzanan çok geniş ve güzel bir cadde var, “Mahatma Gandhi Caddesi”, orayı gezdik.

     Ve ondan sonra akşam saatlerinde Uruguay’dan geri döndük, Arjantin’e.

     Ertesi gün de, Perşembe günü, Uruguay’dan döndükten bir gün sonra, Arjantin’de, Perşembe çok önemli bir gün burada. Neden önemli? 41 sene önce Arjantin’de bir askerî darbe oldu. Bu askerî darbede, tabiî ki şey var, yani evlatlarını kaybeden, babalarını kaybeden, kardeşlerini kaybeden, kocalarını kaybeden kadınlar var. Bunların akıbeti bilinmiyor. Ve Arjantinli kadınlar, Arjantinli anneler, tam 41 senedir, 41 senedir, her Perşembe günü burada, “Plaza de Mayo”, yani “Mayıs Meydanı” denen meydanda, her Perşembe günü eylem yapıyorlar. Bu eylemlerini de Arjantin yerel saatiyle 15:00 ile 16:30 arasında, birbuçuk saat sürüyor. Bunlara “Beyaz Başörtülü Kadınlar” deniyor. Çünkü bu kadınlar eylem yaparken başlarına beyaz başörtü bağlıyorlar ve o şekilde eylem yapıyorlar. Niçin eylem yapıyorlar bu kadınlar? İşte o kayıp yakınlarının akıbetini soruşturuyorlar, onların bulunmasını istiyorlar. Eğer yaşıyorlarsa neredeler? Yaşamıyorlarsa, öldülerse, en azından cesetlerini, en azından kemiklerini, yani aynen bizim Türkiye’deki “Cumartesi Anneleri” gibi.

     Biz de bu eyleme katıldık. “Sediyani Haber” sitesi adına, ekibi olarak çekim yaptık, çekim gerçekleştirdik, fotoğraflar çektik, çeşitli röportajlar gerçekleştirdik. Eski bakanlar vardı, milletvekilleri vardı, siyasetçiler vardı, sendika başkanları vardı, sol partilerin işte liderleri vardı, devrimci hareketlerin falan. Onlarla bir dayanışma örneği sergiledik. Yani hem eylemci olarak katıldık bu eyleme, çünkü katıldık, gösteri yaptık, biz de slogan attık, sloganlar attık o yaşlı kadınlarla, beyaz başörtülü kadınlarla beraber slogan attık, yürüdük, hem de onlarla röportajlar gerçekleştirdik, çekim yaptık.

     Ve daha önemlisi, Türkiye’deki “Cumartesi Anneleri”nden buradaki “Beyaz Başörtülü Arjantinli Anneler”e selam getirdik, onların selamını getirdik; Arjantinli “Beyaz Başörtülü Anneler”in selamlarını da, onlardan da, Türkiye’deki “Cumartesi Anneleri”ne – ki biz o “Cumartesi Anneleri”ni burdan selamlıyoruz, ellerinden öpüyoruz – onların selamlarını da onlara ilettik. Yani Arjantinli kadınların, Arjantinli “Beyaz Başörtülü Kadınlar”ın, tam 41 senedir her Perşembe günü kayıp yakınlarının bulunması için eylem yapan bu Arjantinli annelerin selamlarını da Türkiye’deki “Cumartesi Anneleri”ne buradan “Sediyani Haber” aracılığıyla iletmiş olalım.

     Eylemde ayrıca Arjantin Sosyal Güvenlik ve Çalışma Eski Bakanı Sayın Carlos Tomada ile tanıştık, O’nunla bir sohbetimiz oldu. O da bizimle tanıştığından dolayı memnun oldu, biz de kendisiyle tanıştığımızdan dolayı memnun olduk. O’nunla çeşitli söyleşiler gerçekleştirdik. Televizyon programları oldu, çekimler oldu, Arjantin televizyonları gelmişti. Biz de bu çekimler içinde yer aldık. Bu şekil beraber bir çalışmamız oldu.

     Ondan sonra eylem bitti. Eylem bittikten sonra biz bu kadınlardan, bu “Beyaz Başörtülü Kadınlar”dan helâllik dileyip, hatır dileyip ayrıldık. Herkes de ayrıldı zaten, gösteri bitti. Ondan sonra gidip gene Arjantin’in meşhur café’lerinde oturduk, birşeyler içtik Yaşar kardeşimle beraber.

     Ve, Perşembe günü zaten bu bizim son etkinliğimizdi, Cuma ve Cumartesi, yani demek ki Allah’ın sevgili kuluymuşuz, bizim Perşembe günü gezimiz bitti ve Cuma sabahı kalktığımızda güzel hava gitmişti. Cuma ve Cumartesi, yani dün ve bugün bütün gün yağmur yağdı ama biz de artık gezilecek her yeri gezmiştik. “Free” takılıyorduk yani, serbest takılıyorduk bu iki gün. Zaten gezilecek bir yer de yoktu. Allah’tan geziyi erken, yani gezilecek yerleri erken bitirdik, yoksa bu havada gezemeyebilirdik, gündüz yağmurluydu dün ve bugün.

     Bu iki günü neyle geçirdik? Alışveriş yaptık. Tabiî ben Almanya’daki çocuklarım için, onların annesi için, ve öbür arkadaşlarım için birtakım hediyelik eşyalar aldım. Yaşar kardeşim de anne babası için, iş arkadaşları için çeşitli hediyelik eşyalar aldı. Öyle takıldık.

     Bugün 27 Nisan Cumartesi akşamı. Şu an Arjantin saatiyle, saat kaç Yaşar kardeşim?

     (Yaşar Gülen, “Saat 8:23” diyor.)

     20:23… Şu an Arjantin saatiyle… Biz Almanya’dan 5, Türkiye’den 6 saat gerideyiz. Yani biz şu an bu yayını yaparken, siz Almanya’daki ve Türkiye’deki kardeşlerimiz için, halkımız için bu yayını yaparken, şu an Almanya’da saat gecenin 01:23’ü, Türkiye’de ise geceyarısı 02:23. Arjantin’de 20:23, akşam sekiz buçuk. Bu yayını size yapıyoruz.

     Ben, gerçekten çok mutlu olduğum, çok sevindiğim ve çok şeyler öğrendiğim, çok yeni şeylerle karşılaştığım, yeni bir hayatla, yeni bir dünyayla karşılaştığım bir gezi oldu. “Seyahatname”nin en renkli ciltlerinden biri olacak diye düşünüyorum. 11. cilt olacak. Bunu da tabiî Almanya’ya döndükten sonra bölüm bölüm yazmaya başlayacağız ve sizler de okuyacaksınız. Daha önceki gezileri, “Seyahatname”nin daha önceki ciltlerini nasıl bir heyecanla, nasıl bir haz alarak okuduysanız, bunu da inşallah o şekil okuyacaksınız.

     Ben İbrahim Sediyani ve gezi arkadaşım, şu anda da kameraman arkadaşım Yaşar Gülen, başta Türkiye’deki ve Almanya’daki, İsviçre’deki kardeşlerimiz, halkımız olmak üzere, dünyanın her yerinden bütün takipçilerimizi, bütün sevenlerimizi, bütün dostlarımızı, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’ten selamların en güzeli olan Allah’ın selamı ile selamlıyoruz.

     Erdemli bir dünya, erdemli bir ülke, erdemli bir toplum.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 11

 


Parveke / Paylaş / Share

One Reply to “Gümüş Nehir’in Kıyısındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi – 78”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir