Hızlı değişimin başdöndürücülüğünde çağımız, yıkılış ve yapılışların her türlüsünü gördü ve yaşadı. Hâlâ da görüyor ve yaşıyor. Fakat bunlar içinde Anadolu’daki yer adlarının değiştirilmesi girişim ve eylem yıkımına tanıklık eden günümüz insanı, hâlâ bu tahribatın farkında değildir ne yazık ki…
İttihatçılar, “Anadolu’yu Türkleştirme” projesine, Ermeniler’i ve Süryaniler’i öldürme ve yok etmeye tabi tutarak başlamışlardı. Hemen ardından 1920 – 24 arasında Anadolu’da yaşayan Hristiyanlar, neredeyse tümüyle yok edildi. Fakat İttihatçı / Kemalist ırkçılar ve milliyetçiler için bu kadar da yeterli değildi aslında, Anadolu’da Hristiyanlık’ın tüm izlerini bir daha geri gelmemek üzere hafızâlardan ve kayıtlardan silmeye çalıştılar. İttihatçı / Kemalist ırkçılar ve milliyetçiler, özenli bir çalışma ile Anadolu’da Hristiyanlık’ı hatırlatan ne kadar isim varsa, hepsini birer birer “Türkçeleştirdiler” veya tümüyle ortadan kaldırıp, sözkonusu yerleşim yerine yapay bir isim verdiler. Kırkkilise / Kırklareli olayı, bu uygulamaya başlangıç teşkil etmesi bakımından önemli bir örnek oluşturuyor.
Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ardından ülke dışına kaçan İttihatçı önderler, yerini aynı geleneğin takipçisi olan Kemalistler’e bıraktı. Kemalistler, “Anadolu’yu Türkleştirme” projesine İttihatçılar’ın bıraktığı yerden devam ettiler.
1924 yılında Trakya’nın Kırkkilise vilayetine bağlı Mustafapaşa kazasının lağvı ile ilgili bir kanun teklifinin tartışılması sırasında Zonguldak Milletvekili Tunalı Hilmi Bey, kanun maddesinde geçen Kırkkilise ismindeki “kilise” tabirini eleştirir. Bunun üzerine dönemin Kırkkilise Milletvekili Dr. Fuad Bey, şehrin adının halk dilinde ve resmî olmayan kullanımda “Kırklareli” veya “Kırklarili” şeklinde geçtiğini anlatarak, Kırkkilise isminin bu yönde değiştirilmesi için kanun teklifi verir. Bu teklifle ilgili yapılan tartışmalar esnasında Ergani Milletvekili Kâzım Bey (Kazım Vehbi Oral), Hristiyanlık izi taşıyan “kilise” tabiri bulunan bütün yer adlarının değiştirilmesinin gereğine inandığını ve bu gibi adların memleketin muhtelif yerlerinde bulunduğunu söyler.
Kazım Vehbi’nin meclisteki konuşması: Tartışmaya en sert girecek isim Ergani Mebusu Kazım Vehbi Bey olacaktı. O’nun sözleri Kırkkilise’nin adının değiştirilmesindeki hedefi, yani “kilise” sözcüğüne yönelik tepkiyi açıkça ortaya koyacaktı: “Efendim, bilhassa Hristiyan zûlmünün timsal-i şeameti (uğursuzluk sembolü) olan bu ‘kilise’ kelimesini, bendeniz katiyen kabul edemiyorum ve doğru bulmuyorum. Bu menhus (uğursuz) isim memleketin her tarafında mevcuttur. Bizim daire-i intihabiyemizde (seçim bölgemizde) dahi kilise namını taşıyan birtakım köyler vardır. Ve zannediyorum ki daha birçok devair-i intihabiyede (seçim bölgelerinde) kilise namını taşıyan köyler mevcuttur. Binaenaleyh Dahiliye Vekâleti’nden rica ederim. Zaten Meclis-i Umumi (Genel Meclis)’nin isim değiştirmeye salâhiyeti (yetkisi) vardır. Kilise olan isimlerin derhal tebdilini bir tamim ile vilayetlere bildirsinler ve bu isimlerin hepsini tebdil ettirsinler.”
Böylece ülkenin dört bir yanındaki “kilise” isimli yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi de karara bağlandıktan sonra, 20 Aralık 1924 tarihli kanun ile Kırkkilise, Kırklareli olur. Yani “Kırk yıllık Kani, hemen Yani oluverir.”
Ama Kemalist ırkçılar ve milliyetçiler için bu kadar da yeterli değildi kuşkusuz. Cumhuriyet’i kurdukları andan itibaren Hristiyanlık kültürünün izlerini ve Kürtçe isimleri silmek için çalışmaya başladılar. Ermenice ve Rumca yer isimlerini “milli kültürümüze” aykırı oldukları gerekçesiyle değiştirmek için verdikleri ilk kanun teklifi, Kırkkilise isminin Kırklareli’ne çevrilmesiydi ve bu durum, onlar için yol açmaya vesile oldu. “Milli kültürümüze” aykırı olduğu iddia edilen bu bölgede, 20. yy’a kadar Bulgarlar, Rumlar, Yahudiler ve Türkler birlikte yaşıyorlardı.
Evet, bu bir başlangıçtı. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte kültürel değerlerin yok edilmesi, geçmişin hafızâlardan silinmesi amaçlandı ve Türkiye genelinde Ermenice, Rumca, Arapça, Süryanice, Lazca, özellikle Kürtçe ve çok eski tarihî ismiler taşıyan kentlerin, kasabaların, köylerin, dağların, derelerin, vadilerin, tepelerin isimlerinin “Türkleştirilmesi”ne başlandı.
1925’teki Şeyh Said Olayı ile bu durum, daha da hızlandı. Demokrat Parti zamanında devam etti ve 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında da “büyük temizlik” yapıldı, tarihî yer adları değiştirilip uyduruk isimler konuldu ülkenin çeşitli yerlerine…
AK Parti, başlangıçta çok cesur söylemlerde bulundu. Fakat devlet içindeki güçler ve İttihatçılar, hemen devreye girdiler ve partiye geri adım atmaya zorladılar ve bunda da başarılı oldular. Özellikle Erdoğan’ın memleketinin (Rize’nin Potamya ilçesinin) ismini değiştirmeyi başardılar ve Güneysu yaptılar. Bununla çok da mutlu oldular.
İsim değiştirmekten en fazla nasibini alan bölge ise, resmî ideolojinin Doğu ve Güneydoğu dediği bölgesindeki, köy, kasaba ve mezralar oldu. Diyarbekir, bir anda Diyarbakır oluverdi. Mamure’tul- Azîz, Elazığ oldu. Yeni kuşaklar da bu yeni isimleri benimseyerek kullanmanın bir marifet olduğunu sandılar.
O kadar çok yerleşim yeri ve doğal mekânın ismi değiştirildi ki, Sevan Nişanyan, hazırladığı “Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü”ne isim olarak “Adını Unutan Ülke” (Everest Yayınları, İstanbul, 2010), İbrahim Sediyani ise, yine benzer konuda yaptığı bir çalışmaya “Adını Arayan Coğrafya” (Özedönüş Yayınevi, İstanbul, 2009) ismini verdi.
Kâzım Vehbi Oral’a gelince, çok iyi bir şair ve edebiyatçı olmanın yanısıra yer isimlerinin değiştirilmesi ve başka konularda yapmış olduğu hizmet, İttihatçı Kemalistlerce yeterli görülmemiş olacak ki, ya da kullanım tarihi bittiğinden üçüncü dönem, yani 1927 seçimlerinde liste dışı bırakılır ve milletvekili yapılmaz. Kendisi, “1927’de yapılan umumî seçimlerde izah ettiğim demokratik fikirler o zamanki Halk Partisi ricalinin hoşuna gitmediğinden liste dışı bırakıldım” diyerek kendince liste dışı kalmasının nedenini açıklamaya çalışır.
Kazım Vehbi’ye Erganili Sezai Karakoç da “Hatıralar”ında yer vererek şöyle kalem oynatır: “Çocukluğumda, şair olarak bilinen bir kişi vardı, uzaktan akrabamız olan, 2. dönem milletvekili, daha sonra lise edebiyat öğretmeni Kazım Vehbi Bey, tamamen klasik, yani divan şairiydi. Divan Edebiyatı bilgisi çok geniş çaptaydı; hafızâsında da çok şiir vardı. Ancak Ergani’de muhatabı olmadığından, konağından fazla dışarı çıkmazdı. Ya da daha çok Diyarbakır’da edebiyat hocalığı yapardı. Ancak 1950’den sonra emekli olunca, sabahları çarşıya çıktığında kahve önüne oturup bir çay içer, oradakilerle biraz sohbet ederdi. Ben ancak bir iki bayram ziyaretinde görmüştüm, fakültedeki öğrencilik yıllarımda da birkaç kez kahvede. Diyarbakır’da okumadığım için öğrenciliğini yapamadığım gibi, evce de gidip gelme olmadığından pek sohbetlerinde de bulunmuş sayılmam. Halk için şairliğinden çok esprileriyle ilginçti Kazım Vehbi Bey. Çünkü şiirden halk anlamazdı. Ama sözleri hatırda kalıyordu.”
Üzerinde ben, ilk kapsamlı çalışmayı yapmıştım ve şiirlerinden örnekler vermiştim o incelememde… Bir eşeğin, hırsına mağlup olarak para yuttuğunu, sahibinin de öfkelenerek onu dövmeğe kalkıştığını, bunu gören irfan sahibi bir kişinin, buna hakkının olmadığını söyleyerek ilim erbabına acaba ne zaman para nasip oldu” diyerek sitemde bulunur ve soru sorar:
