Şarkı Sözleri ve Kur’an

Parveke / Paylaş / Share

 

     Dört yıl önce piyasaya çıkmış şarkının solistini [1] “Hz. Âdem efendimizi dinsizlere yedirmezük, Hz. Havvâ anamıza laf söyletmezük” gibi beylik laflarla peygamber düşmanı ilan etmek İslam-cılık mahallesinin hem analizden uzak, diyalektikten habersiz ve ezberci duruşunu hem de muhakemesiz mukallitlik [2] hastalığını bir kez daha ortaya çıkardı. İslâm tarihinin saltanatçı, hilâfetçi, imâmetçi ve mezhepçi damarını temsil eden günümüz İslamcılığı geçmişte olduğu gibi şimdi de sığlıktan kurtulamamaktadır. Bunu tepkilerinden, söz ve eylemlerinden anlıyoruz.

     Gelenekçi dar görüşlülüğe rağmen tevhid ve özgürlük çağrısını gerçekleştiren bazı Müslim aydınlar, “Özgür Düşünce ve Sanatın Yanındayız” [3] başlıklı manifestolarıyla Kur’an’la uyumlu bir bildiri yayımladılar. Onlar, “Peygamberler; insanlar baskı görsün, sanatçılar, aydınlar, halklar susturulsun diye değil özgürlük ve adalet için gelmişlerdir” cümlesiyle tepkilerinin anafikrini ortaya koymuştur. Bu manifestoda peygamberleri savunma ve dînî değerleri koruma şövalyeliğine sarılanların Kur’an’la ilişkisi sorgulanmış, eleştiriler karşısında Kur’an’ın ne önerdiği vurgulanmıştır.

     TEMEL İLKE

     “Vicdân, akıl ve sağduyuya ait belge, kanıt ve işaretlerin görmezden gelindiği hatta onlarla alay edildiği ortamları protesto edip terkedin. İncitici ve görmezden gelici konuşmaların olduğu ortamda oturmayı sürdürürseniz onları onaylamış olursunuz. Terkettiğiniz ortama alaycı ve reddedici konuşmaların bitirilmesi koşuluyla katılın. Sevgi, acıma, adalet, akıl ve sağduyuya ait kanıt ve işaretleri öğrenmek yerine onlarla alay edip onları görmezden gelenler; tarla faresi gibi belge, kanıt ve işaretler karşısında kaçamak yapanlar; gerçeklere karşı nankörleşenler bir gün hep birlikte aynı ateşin ortasına düşer” [4] âyetinde birileri değerlerimizle alay ettiğinde veya değerlerimizi inkâr ettiğinde yahut değerlerimize değersizlik yakıştırdığında nasıl davranmamız gerektiği ele alınmaktadır. Buna göre alaycı, aşağılayıcı ve reddedici kimselere karşı kavga etmek yerine onlarla sözlerini düzeltene kadar konuşmama, onları protesto etme öneriliyor.

     TEPKİSEL DURUŞ

     Yukarıdaki âyet, “Siz de onlara sövün, onların değerlerini aşağılayın, alay edin, tehdit edin, çirkefleşin, aşağılık tavır sergileyin, öldürün” demiyor. Âyete göre Muhammedî Müslimler (barışçılar), eleştiri yaparken asla alay etmez ve aşağılamaz; sadece eleştirir. Mü’min (güvenilir) ve Müslim (barışçı) olmak yamukluğu düzgün, onurlu ve barışçı biçimde çözümlemeyi gerektirir. Bu âyet, hakaret ne kadar kötü, aşağılamak ne kadar iğrenç de olsa konuşma hakkının asla engellenemeyeceğini belirtmektedir. Kem söz sahibine aittir, herkes kendi karakterine göre konuşur; arı bal yapar, yılan zehir üretir.

     Tanrı, Kur’an ve Hz. Muhammed hakkında aşağılayıcı, reddedici, inkâr edici konuşanlar, resim ve karikatür çizenler, müzik yapanlar, film çekenler, roman ve şiir yazanlar, oyun sergileyenler öldürülmez, gözleri oyulmaz, kulakları koparılmaz, karınları deşilmez, kelleleri kesilmez, parmakları kırılmaz, işten atılmaz, aileleri perişan edilmez, sülalesine kan kusturulmaz, kadınlarına tecavüz edilmez, çocukları mağdur edilmez, evleri yakılmaz, geçinmeleri engellenmez, ülkeleri işgal edilmez; kısacası yaşam hakları ellerinden alınmaz. Kur’an, bunların hiçbirine kapı aralamıyor.

     Hakaret, eleştiri ve aşağılama elbette onaylanmaz; bunu yapanlar hakkında hakaret davası açılır, onlara yanıtlar verilir, onlar insafa davet edilir; forum, panel ve açıkoturum ortamında tartışmaya çekilir. Bunun ötesinde birşey yapılamaz. Asmak, kesmek, sakatlamak Kur’an’ın istediği bir yanıt değil faşist bir eğilimin yansımasıdır.

     Faşizan saldırganlığını kısasa bağlayanlar bilsin ki kısas, fiilî bir mağduriyeti fiilî biçimde cezalandırmadır. O da mağdur tarafın kabul şartına bağlıdır. Cezalandıracak olan kurum da adil mahkemedir, bireyler değildir. Bireyler protesto hakkını ve bahsi geçen olumlu davranışları sergilemekle sorumludur. Aksi takdirde kamu yönetiminin varlık gerekçesi ortadan kalkar.

     “Siz ‘Ey Rabbimiz! Bize baskı ve dayatmalarda bulunan, gerçeklerimizi görmezden gelerek üstümüzde zorbalık yapan şu memleketin halkından bizi kurtaracak, bize sahip çıkacak ve desteğini üzerimizden esirgemeyecek bir savaşçı gönder.’ diye yakarıp duran ezilen erkek, kadın ve yavrular için ne oluyor da savaşmıyorsunuz?” [5] âyeti savaşın tek gerekçesini zûlüm altında fiilen ezilme olarak belirler. Bu nedenle bizden olsun veya olmasın, tanıyalım veya tanımayalım, zûlüm altında ezilen her birey ve toplumu kurtarmak için savaşmak mutlak görevimizdir. Eleştirilmek, hakarete uğramak ve aşağılanmak öldürmenin gerekçesi değildir. Öldürmenin tek gerekçesi öldürme kasıtlı saldırıya karşı savunmadır.

     BİR ZAMANALRIN ÂSÎ VE CAHİLİ ÂDEM

     “Âdem, inancını bozarak câhilce hareket edince başkaldırdı ve kendi sonunu getirdi. Hiçbir değeri olmayan veya bozuk değerleri olan insanlar, içine düştükleri bilgisizlik, gerçeği olduğundan farklı algılama veya olması gereken tavrın dışına çıkmaları nedeniyle besleyip büyüten, eğitip donatan velinimetine [6] başkaldırdılar” [7] âyetinde geçen Âdem’i bir an için özel isim olarak düşünsek Âdem’in [8] bir zamanlar isyan etmiş kimse olduğunu âyetten anlarız. Kur’an Âdem için oldukça ağır bir sözcük olan “ğavê” kelimesini seçiyor. Bu sözcük kişinin bozuk bir inanıştan dolayı cahilce hareket etmesini kasteder. Araplar “Dirliği, düzeni bozuldu” derken “ğavê”yi kullanır. [9] Bu kelime azapla karşılaşacak kimse için kullanıldığında gerekçesi ilgili kişinin azgınlığıdır. Azgınlık ise sınır tanımazlık ve yüzsüzlük gibi eylemleri kasteder. “Ğavê” kişinin kendi elleriyle kendi sonunu azması nedeniyle yaratmasıdır. [10] Bu âyete göre Âdem bir zamanlar sınır tanımayan bir azgın, bir isyancı ve su katılmamış tam bir cahildi. Ancak Âdem sonra aydınlanma süreci yaşadı, isyan yerine barışı, cehalet yerine bilgi ve bilinci, azgınlık yerine erdemi seçti. Âdem’in sonrasının değişmesine rağmen öncesinin Kur’an’da açıkça ortaya konması, Âdem üzerinden tüm insanlığın bedevîlikten medenîliğe giden sürecindeki varoluşsal öyküsüne dikkat çekmek içindir.          

     BİR ZAMANLARIN KATİLİ MUSA

     “Halkı uymakta olan bir şehre girince iki adamın birbiriyle öldüresiye dövüştüklerini gördü. Onlardan biri kendi tarafındandı, öbürü ona düşman taraftandı. Tarafından olan kişi, ötekine karşı Musa’dan yardım istedi. Bunun üzerine Musa da kavgaya katıldı ve Musa adamın göğsüne yumrukla vurunca adam orada öldü. Adamın ölmesi üzerine Musa ‘Adamın ölmesi öfkemin kabarması, kinle dolmam ve nefretle yanıp tutuşmamın sonucudur. Öfke, nefret, hırs ve kin ateşiyle yanıp tutuşmak insan aklını iptal eden, insanı şaşırtan, insanın doğru karar vermesini engelleyen apaçık düşmanlardır’ dedi. [11] Sonra ‘Ey besleyip büyüten, eğitip donatan halkım! Öfkeme yenilerek gerçeği görmez oldum, gerçeği zorbalık yaparak görmez oldum, gerçeği içimde baskılayarak gizledim’ dedi” [12] âyetlerinde Musa’nın [13] öfkesine kapılarak, karşı tarafa kin duyarak, ötekine nefretle yaklaşarak bir hataya sürüklendiği ve bu psikoloji içinde kendi tarafındakini kayırma bahanesiyle ölçüsüz şiddet kullanarak adamı öldürdüğü anlatılır.

     Musa’nın hatası onun sonradan devrin Firavun’u ile yapacağı mücadeleyi, İsrailoğulları’nın servet ve sermayeye tapınmasına gösterdiği anti-kapitalist itirazları, muktedirlerin zûlümlerine karşı direnişçi tavrını ve ezilenleri Mısır’dan kurtarma amaçlı gerçekleştirdiği büyük göç olayını asla küçültmez ve unutturmaz. Musa’nın yaşamı, tüm devrimci önderlerin geçmişlerinde olabilecek hatalara örneklerden biridir.

     BİR ZAMANLARIN ZALİMİ YUNUS

     “Balıkçı ‘Ey Tanrım! Gerçekleri karanlığa boğdum, aydınlanmadan korktum, aydınlığı baskı yoluyla karartmaya çalıştım, gerçeği baskı ve dayatmalarla karanlığa gömdüm, dayatma ve baskıyla gerçek bilginin öğrenilmesini engelledim, doğal yaşam gerçeklerini baskı ve zorbalıkla sindirdim, nankörün baskıcı ve saldırgan tipine dönüştüm’ dedi” [14] âyetinde vicdan elçisi Yunus’un [15] bir zamanlar içine düştüğü durumu anlatıyor. Yunus’un sonradan ayağa kalkıp devrimci mücadeleye girişmesi O’nun geçmiş hatalarını silip süpürür. Yunus, bir zamanlar içine düştüğü zûlümden dönmeseydi, hatalarına başkaldırmasaydı, anılarıyla Kur’an’da hatırlanmaz ve anılmaya değer biri olarak insanlık hafızasına kodlanmazdı.

     BİR ZAMANLARIN KİTAP VE İMÂN BİLMEYEN MUHAMMED’İ

     “Ey Muhammed! Sen ne kitap bilir ne imân tanırdın; ne işe yarar birşey yapar ne olumsuz birşeyi kaldırır ne de güven içindeydin; ne birşeyler yazardın ne de doğru sözlerle karşılaşırdın. Korku ortamında yaşıyordun, içinde bulunduğun çelişik durumlardan hangisinin doğru olduğunu netleştirecek bir kanıta dayalı hiçbir inancın yoktu” [16] âyeti vicdan elçisi Hz. Muhammed’e açıkça “Bir zamanlar kitap ve imanla ilgisi olmayan biriydin” demektedir. Elçi Muhammed’in vicdanî aydınlanma yaşamadan önce bilgisiz, yanlışlarla dolu, hatalara açık bir yaşam içinde olması O’nun sonraki vicdan elçiliğini ve devrimci eylemlerini asla küçültmez. Tam aksine eğriden doğruya, yalandan gerçeğe ve yamuktan düze doğru evrilmesi O’nun vicdan patlaması yaşadığını, barış ve güven devrimini nerden gelerek inşâ ettiğini gösterir. [17] Bu da O’nun ne kadar yoğun bir iç çelişkiyle hesaplaştığını, bir hüccet bulana kadar mağaraya sığınıp, toplumdan uzaklaşıp kafa patlattığını; sonrasında şehre inerek barış yurdu [18] kurmak için kölelik düzeniyle [19] çatışma içine girdiğini gösterir. [20]

     Vicdan elçisi Muhammed’in geçmişini afişe etmek, O’na hakaret değil, O’nu insan olarak bir bütün halinde kavramaktır. Çünkü vicdan elçileri Tanrı değil, birer insandır ve her insan gibi gönül dünyasında veya eylemlerinde olumlu ve olumsuz nitelikler taşırlar. Fakat onlar kendilerini büyük insanlık dâvâsına adadıkları için bir yandan eksiklerini gidermeye çalışırken öte taraftan barış (İslam), güven (emn), özgürlük (tahrîr) ve eşitlik (adl) yolunda mücadelelerini sürdürürler.

     Kur’an, elçi Muhammed’in geçmişini ortaya dökerek ona saygısızlık etmemiştir, “Onu putlaştırmayın, O’na tapmayın, O’nun da bir insan olduğunu hatırlayın, O’nu eksiksiz ve kusursuz görmeyin” demek istemiştir. “Sizin gibi etten kemikten yapılma, fiziksel ve güdüsel özelliklere sahibim; sizden farklı hiçbir tarafım yok; ben de sizin gibi bir beşerim” [21] diyen elçi Muhammed kendinin Aydınlı Hasan, Medineli Hasen ve Trabzonlu İhsan’dan hiçbir farkının olmadığını dile getirir.

     ZELLE KAÇAMAĞI VE İSMET SIFATI

     Ortadoğu’nun devrimci önderlerine eski çağlarda Farslar “peygamber” [22], Araplar “resul” [23] ve “nebî” [24] derdi. Bu sözcükler vicdandan haber veren, vicdan değerlerini taşıyan elçi anlamında kullanılıyordu. Onlarla halk iç içe yaşıyordu. Hiçbiri kendini Tanrı ilan etmiyor, tam aksine Tanrılık yapan iktidar güçlerine karşı halkı isyana çağırıyor; halkla birlikte yiyip içiyor, tuvalete gidiyor, evleniyor, hastalanıyor, sinirleniyor, şehvet duyuyor, savaşıyor, özlüyor, acı çekiyor ve ölüyordu. Onlar asla dokunulmaz, eleştirilmez ve sorgulanmaz kişiler değildi. Onlar insan gibi insandı ve bundan fazla birşey değildi. Ancak sonradan gelenler onları putlaştırdı, dokunulmaz, eleştirilmez ve analiz edilmez birileri haline dönüştürdü. Bunu da ismet sıfatı adı altında uydurdukları bir şeyle yaptılar. Buna göre tüm peygamberler, Oniki İmam ve Oniki İmam’ın ilk annesi olan Hz. Fâtıma Tanrı’nın koruması altında olduğundan büyük yanlışlar yapmazlar, küçük hatalarla yetinirler. Çünkü Tanrı onları büyük yanlışlardan korur. Bu arındırmacı, yüceltici ve putçu zihniyet konuyu Kur’an ve temel Arap lügatlerinin gerçekliğinden saptırarak “ismet” ve “zelle” kelimelerine sığınıyor.

     İsmet, bir şeyi yakalama, tutma ve koruma; bir şeye yapışmadır. İsmetü’l-enbiyâ [25], peygamberlerin akılcı ve vicdanî davranışlarıyla kendilerini ve taraftarlarını korumaları, evrensel insanî değerleri yakalamış olmaları, cesarete tutunarak devrin egemenlerine başkaldırmaları ve sapa sağlam değerlere yapışmalarıdır. İsmet, gelenekçi zümrenin korumacı baba rolü verdiği Tanrı’nın peygamberleri hatalardan korunması değildir. [26]

     Zelle, “ayağın kaymasıyla düşme, kasıtsız yapılan suç ve hata” anlamında olup taksirli suçları kapsar. [27] İleri geri geri hareket etme, gidip gelme, çalkala(n)ma ve salla(n)maya tezelzül; kaygan yere “mezille” denir. [28] Yukarıda kaynaklarıyla ortaya koyduğumuz âyetler adı geçen peygamberlerin hiç de farkına varmadan, öylesine bir sürçme yaşadığını söylememektedir. Fakat Tanrı’dan çok Tanrıcı, dînî öğretenden daha dîndar olan mezhepçi ve tarikatçı klikler Tanrı ve peygamberlere dîn öğretircesine “Onlar asla yanlış yapmaz, onlar hep korunur, Ey Tanrı! Onları sakındırmak zorundasın!” tarzında bir zihniyetle kitaplar yazıyor ve zırvalarını bir inanç değerine yükseltiyorlar.

     ZELLE ÂYETLERİ

     “Hiçbir şüphe duyulmayacak biçimde göz önünde duran bildiri, beyanname, deklarasyon, demeç ve manifestolara rağmen istemeyerek de olsa hata ve yanlışa düşerseniz…” [29] âyeti bu tip hatalar yaptığınızda “Onur ve hikmet yolunu seçin” [30] mesajı verir. Zaten adı geçen peygamberler de aynen böyle davranmışlardır.

     “Tanrı’ya rağmen Tanrıcılık yaparak, Tanrı’ya dîn öğretmeye kalkarak, öfke kabartarak, kinle dolarak, nefretle yanıp tutuşarak, kıskançlıktan çatlayarak, kötü niyet ve eylemler sergileyerek istemeseler de ayakları kaydı, ummadıkları hataları yaptılar ve beklemedikleri yanlışlara düştüler” [31] âyeti Musa benzeri önderlerin düştükleri ve onun izinden gidenlerin de düşebilecekleri durumu dikkate sunarak uyarıcılık yapar.

     “Durdurulamaz biçimde sallanmışlar, engellenemez biçimde bir sağa bir sola gidip gelmişlerdi” [32] âyeti her insanın, her canlının ve yeryüzünün ana karakterini dile getirir. Peygamberler dahil bütün insanlar yanlışla sendelenir, hata ile sarsılır. Her fanî, bekâya giden yolda düşer, sürünür ve kalkar.

     Zelle ile ilgili âyetler hiçbir peygamberi kendi ortamlarının gerçekliği dışına çıkararak arındırma operasyonu çekmez. Bu âyetler devrimci önderlere de gönderme yaparak insanlık âilesini uyarır.

     DİPNOTLAR:

[1] Solist: Melodi ya da ritim ile uyumlu olarak şarkı söyleyen.

[2] Muhâkemesiz mukallit: Kararlarını araştırma ve analizlerine göre değil, mahallenin büyüklerine ve sözde kanaat önderlerine göre veren, sadece taklit ederek başkalarının fikrini kendi düşüncesiymiş gibi davranan.

[3] 26 Ocak 2022/Ahmet Özkaya (Yazar), Ahmet Kurucan (Yazar), Ali Erdem Sancar, Berrin Sönmez (Hak Savunucusu/Feminist), Cemile Kocaman, Cemil Kılıç (İlahiyatçı-Yazar), Edip Yüksel (Filozof, Hukukçu, Mucit, Girişimci, Aktivist), Fatma Akdokur (İlahiyatçı), Güven Akıncı (Yazar), Hadiye Yolcu (Akitivist), Hüda Kaya (Siyasetçi), İbrahim Sediyani (Araştırmacı Yazar), İlhami Güler (İlahiyatçı-Akademisyen-Yazar), Kadir Bal (Tarlabaşı Dayanışması), Kadrican Mendi (Yazar), Mehmet Çalışkan (Tarihçi/Türkolog/Yazar), M. Hayri Kırbaşoğlu (İlahiyatçı-Yazar), Musa Ağacık (Gazeteci), Mustafa Azmi Dalyan, Mustafa İslamoğlu(İlahiyatçı-Yazar), Nazif Ay (İlahiyatçı/Yazar), Nurten Ertuğrul (Aktivist), Ömer Faruk Gergerlioğlu (Siyasetçi), R. İhsan Eliaçık (İlahiyatçı-Yazar), Ümit Aktaş (Yazar), Yahya Kemal Bayar (Gazeteci), Zahit Mutlu (Haklar ve İnançlar İslam Masası), Zeynep Çetinkaya (Hak savunucusu/Aktivist), Zeynep Duygu Ağbayır (Hak Suvunucusu/Aktivist)

[4] Nisâ, 140/Ve gad nezzele ‘aley-kum fî’l-kitâbi en izâ semi’-tum âyâti’l-lâhi yukferu bi-hâ ve yustehzeu bi-hâ felâ tag’udû me’a-hum hattâ yehûdû fî hadîsin ğayri-hi inne-kum izen mislu-hum inna’l-lâhe câmi’u-l munâfigîne ve’l-kâfirîne fî cehenneme cemî’(an)

[5] Nisâ, 75.

[6] Velînimet: Etkisi yaşam boyu sürecek bir iyilikte ve bağışta bulunan, çok büyük iyilik ve yardımı dokunan.

[7] Tâhâ, 121/Ve ’asâ âdemu rabbe-hu feğavê

[8] Burada “Âdem’den önceki Âdemler, Âdem ne demek” problemine girmeden toplumun algıladığı düz mantık üzerinden gidiyorum.

[9] Ğayy(u) غىُّ kişinin hiçbir inanca sahip olmaması nedeniyle de kaynaklanan câhil davranışıdır; ama özellikle bozuk inanç yüzünden doğan câhil davranıştır. Yoldan çıkmayı kasteder. Ğayy çirkinlik, azgınlık ve mahrûmiyet anlatır. Süt içmeyi bırakıp ölecek duruma gelen deve yavrusuna ğavâl fâsîlu denir. (Furûg fi’l-Luğa)

[10] Râğıp el-İsfehânî, el-Müfredât, Ğ-V-Y Maddesi, Çeviren ve Notlandıran: Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, 2007.

[11] Kasas, 15/Ve dehale’l-medînete ‘alâ hîni ğafletin min ehli-hâ fe-vecede fî-hâ raculeyni yegtetilâni hâzâ min şî’ati-hi ve hâzâ min ‘aduvvi-hi fe’s-teğâsehu’l-lezî min şî’ati-hi ‘ale’l-lezî min ‘aduvvi-hi fe-vekeze-hu mûsâ fe-gazâ ‘aleyh(i) gâle hâzâ min ‘ameli’ş-şeytân(i) inne-hu ‘aduvvun muzillun mubîn(un)

[12] Bakara, 16/Gâle rabbi innî zalem-tu nefsî

[13] Rabbânî Yahudilik Musa’nın MÖ 1391-1271 aralığında yaşadığını, tarihçi Hieronymus MÖ 1592, James Ussher ise MÖ 1571 aralığında yaşadığını iddia etmektedir. Musa döneminde yaşamış olan Firavun’un III. Thutmose olduğu söyleniyor. Musa’nın kraliyetteki adı da Senenmut imiş. Senenmut Mısır tarihinde saraya evlatlık olarak alındığı bilinen tek kişi.

[14] Enbiyâ, 87/İnnî kun-tu mine’z-zâlimîn(e)

[15] Tevrat’a göre Yunus, Gatheferli Amittay’ın oğludur. Zebulun kabilesine mensup olup Filistin’in İsrâil Krallığı’na ait olan Celîle bölgesinde doğmuştur. MÖ. 793-753 yılları arasında İsrail kralı II. Yeroboam döneminde yaşamıştır.

[16] Şûrâ, 52/Mâ kunte tedrî me’l-kitâb(u) ve le’l-îmân(u)

[17] Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak (Mekke Dönemi), Ankara Okulu Yayınları, 2008.

[18] Yunus, 25/Dâru’s-selâm

[19] Beled, 13/Fekk-u ragabe

[20] Hüseyin Alan, Hz. Peygamber Öncesi Mekke ve Arabistan, 2. Baskı, Beyan Yayınları, İstanbul, 2014.

[21] Fussilet, 6/Ene beşerun mislu-kum

[22] Peyâm-ber: Haber getiren, haberci.

[23] Resûl: Elçi

[24] Nebî: Haber getiren, haberci.

[25] Peygamberlerin ismet niteliği/sıfatı

[26] Râğıp el-İsfehânî, el-Müfredât, ‘A-S-M Maddesi, Çeviren ve Notlandıran: Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, 2007.

[27] Taksirli suç: Suç işleme, hata yapma maksadı taşımadan işlenmiş olan suç ve hata. Tedbirsizlik, dikkatsizlik, önemsememek nedeniyle oluşan suçlardır. Sonucu tahmin edememek veya öngörememek nedeniyle oluşan suçlardır. İnsan öldürme kastı taşımadan arabayı hızlı kullanıp bir yayaya çarpmak ve yayayı öldürmek, kırmızı ışıkta durmayıp bir bisiklete çarpmak ve sürücüyü yaralamak/öldürmek, kavga eden iki kişiyi ayırırken ayırmak için birine yumruk vurunca kişinin ölmesi gibi. (Kasıtlı suçun tersidir.)

[28] Râğıp el-İsfehânî, el-Müfredât, Z-L-L Maddesi, Çeviren ve Notlandıran: Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, 2007.

[29] Bakara, 209/Fe-in zele’l-tum min ba’di mâ câet-kumu’l-beyyinât(u)

[30] Bakara, 209/Fa’lemû enne’l-lâhe ‘azîz(un) hakîm(un)

[31] Bakara, 36/Fe eze’l-lehume’ş-şeytân(u)

[32] Ahzâb, 11/Ve zulzilû zilzâl(en) şedîd(en)

     ADİL MEDYA

     30 OCAK 2022

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir