Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (Nordrhein-Westfalen) eyaletinin Münster (Westfalen) iline bağlı Borken ilçesinin Gronau (Westfalen) kasabasında Gronau Belediyesi ve Austausch und Intagration bürosunun düzenlediği okuma gecesinde İbrahim Sediyani’nin verdiği konferans…
Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (Nordrhein-Westfalen) eyaletinin Münster (Westfalen) iline bağlı Borken ilçesinin Gronau (Westfalen) kasabasında Gronau Belediyesi ve Austausch und Intagration bürosunun düzenlediği okuma gecesinde İbrahim Sediyani’nin verdiği konferans…
* * *
Tanrı Sınır Tanımaz! Gelin Sınırları Kaldıralım…
İbrahim Sediyani
Sevgili konuklar, değerli katılımcılar, Gronau Belediyesi’nin saygıdeğer memurları, Austausch und Integration’un kıymetli üyeleri ve güzel Gronau’nun güzel halkı;
Hepinizi en kalbî duygularımla, en içten sevgi ve dostluk duygularımla selamlıyorum.
Bu güzel etkinliği düzenleyen ve beni bu güzel şehirde, bu güzel insanların arasında böyle bir konferans vermeye layık gören Gronau Belediyesi’ne ve Austausch und Integration bürosuna teşekkürlerimi sunuyorum.
Ben aslen Bavyera’lıyım, fakat Hessen eyaletinde ikamet ediyorum. Buraya 350 km uzaktan, Frankfurt’tan geliyorum.
Toplamda 10. kitabım, Almanca olarak da ilk kitabım olan “Die Verlorenen Länder Europas” adlı kitabıma gösterilen ilgi, bir yazar olarak beni onore etmiştir.
Kitabım, Aralık 2022’de Koschi Verlag tarafından yayınlandı. Henüz ikibuçuk ay önce.
Kitap, yayınlandığı ilk haftada dört ülkede, Almanya, İsviçre, Türkiye ve Federe Kürdistan medyasında haber oldu.
Bir ay sonra, Fransa’nın egemenliği altındaki Korsika Adası’nda yayın yapan “Media Corsica” dergisi, kitabımı tanıttı ve benimle bir röportaj gerçekleştirdi. Benimle yapılan Fransızca röportaj, güzel Korsika’da büyük ilgi gördü ve bana karşı Korsika’da bir sempati oluştu.
Şimdi ise, Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (Nordrhein-Westfalen) eyaletinin Münster iline bağlı Borken ilçesinin Gronau (Westfalen) kasabasında, davet üzerine geldiğim bu güzel ortamda, tam da Almanya – Hollanda sınırında, sınırın sıfır noktasında, böyle bir konferans veriyorum.
Mutluyum. Sadece ilk ikibuçuk ay içinde yaşadığım bu güzellikler, kitabıma gösterilen bu ilgi, beni hakikaten onore etmiştir. Bir yazar için, emeklerinin boşa gitmediğini görmekten daha mutluluk verici ne olabilir?
Ancak hayat, iki yönlüdür, sevgili kızkardeşlerim ve sevgili kardeşlerim. Yaşadığımız bu geçici hayatta, sevinçler ve mutluluklar olduğu gibi, acılar ve üzüntüler de vardır. Dolayısıyla, bizi mutlu eden şeyler yaşadığımız gibi, bizi acıya boğan şeyler de yaşadık.
Kitabım çıktıktan birbuçuk ay sonra, ülkemizde büyük bir deprem yaşandı.
Türkiye’nin doğusundaki ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt illerinde, 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen 7, 7 ve 7, 6 şiddetindeki depremler, toplam 10 ilimizde ağır hasara sebep oldu. Resmî açıklamaya göre, Türkiye tarafında 45.968 kişi, Suriye tarafında 8476 kişi olmak üzere, toplam 54.444 kişi hayatını kaybetti.
Deprem; Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Adana ve Hatay’da büyük yıkıma yol açtı. Deprem bölgesinde toplam 214.000 bina yıkıldı veya hasar gördü. Suriye tarafında ise İdlib, Halep, Hama, Lazkiye ve Tartus illeri depremde yıkıma uğradı.
Depremde Adıyaman il merkezi ve Hatay il merkezi Antakya nerdeyse tümüyle harabeye döndü. Hususen bu bölgelerde büyük bir felaket durumu yaşanıyor.
Dünya Sağlık Örgütü, deprem sonrasında “en yüksek seviye acil durum” ilan etti.
Sevgili kızkardeşlerim ve kardeşlerim;
Depremde birçok arkadaşımı ve tanıdıklarımı kaybettim. Yakın arkadaşlarım, ailelerini kaybettiler.
Onlara üzüldüm, onlarla beraber ağladım.
Depremde kaybettiğim dostlarımdan biri de, “Die Verlorenen Länder Europas” adlı kitabımın kapak tasarımını yapan, o güzel kapağı hazırlayan Ayhan Gümüşsoy’du.
İyi insan Ayhan, depremin nerdeyse haritadan sildiği Hatay’da yaşıyordu. Kitabımın kapağını tamamen gönüllü olarak yapmıştı. Bunun için benden de, yayınevinden de, hiçbir ücret talep etmedi.
Ayhan Gümüşsoy, hanımı ve iki çocuğu, enkaz altında kalarak hayata veda ettiler. Tüm aile yok oldu.
Yani, kıymetli Gronau halkı, sizler beni bu kitabımdan dolayı buraya davet ettiniz, ben de şu anda kitabımla ilgili size bu konferansı veriyorum ya, işte bu kitabın, gördüğünüz şu muhteşem güzellikteki kapağını yapan insan, Ayhan Gümüşsoy, karısı ve iki çocuğuyla beraber depremde hayatlarını kaybettiler. Kendisi ve tüm ailesi yok oldu.
O’nu ve ailesini bu vesileyle burada tekrardan saygıyla, rahmetle analım.
Kitabın 5. sayfasındaki “KÜNYE” kısmında, Ayhan Gümüşsoy’un ismi var. İsmi, kitabımın künyesinde daima yaşayacak.
Sevgili kızkardeşlerim ve kardeşlerim;
Ben Almanya’da yaşayan, Türkiye vatandaşı bir Kürd’üm.
10 kitabım, 12 cilt seyahatnamem, yarattığım 1 çizgi çocuk kahramanı, kurduğum 7 sivil toplum hareketi, kurduğum 1 yayın organı ve gerçekleştirdiğim 1 arkeolojik keşif var.
Kitaplarımdan 7’si Türkçe, 1’i Kürtçe, 1’i Almanca, 1’i de üç dilde (Türkçe – Kürtçe – Almanca).
Kendime ait bir web sitem var: “Sediyani Haber” (www.sediyani.com). Orada, bütün yazılarımı ve çalışmalarımı takip edebilirsiniz.
Çocukluğumdan beri çok okuyan ve araştıran biriyim. Ayrıca okuduğum kadar hep yazdım da. Kültür, edebiyat, sanat ve şiirle iç içe bir gençlik hayatım oldu.
Dünyada 35 ülke gezdim. Gezdiğim her ülke, benim için yeni bir dünya, yeni bir üniversite oldu. Okudukça yazdım, yazdıkça daha çok okudum.
Çeşitli ülkelerde konferanslar verdim, kültür ve sanat etkinliklerine davet edildim.
Şu anda ise dînler tarihi ve uygarlıklar tarihi üzerine yoğunlaşmış durumdayım. Dînleri ve tarihini kutsal kitaplar, antik tabletler, arkeolojik bulgular ve bilimsel veriler ışığında nesnel ve objektif bir şekilde kaleme almaya çalışıyorum.
Türkçe olarak bilimsel çalışmalar, Almanca olarak sosyal çalışmalar, Kürtçe olarak edebî çalışmalar. Böyle geçiyor ömrüm.
Ancak bugün burada size son kitabımdan ve onun hikâyesinden bahsedeceğim. Çünkü buraya bunu konuşmak için çağrıldım.
Sevgili kızkardeşlerim ve kardeşlerim; saygıdeğer konuklar, değerli katılımcılar; güzel Gronau’nun güzel insanları;
Bugün dünya üzerinde 200’ün üzerinde “bağımsız” ülke / devlet vardır. Bunların 193 tanesi Birleşmiş Milletler üyesidir.
Elimize bir dünya haritası alıp yeryüzündeki bütün ülkelere / devletlere şöyle bir göz attığımızda, şunu görüyoruz: Sayıları 200 civarında olan bugünkü bu “yapay ülkeler / devletler” ortaya çıkartılırken, en az bir o kadar “doğal ülkeler” kimlik olarak yok edilmiş, haritadan silinmiştir.
Bunlara “yitik ülkeler” diyoruz.
Dünyanın beş kıtasında da var, bu ülkeler.
Avrupa’da “Katalonya”dır isimleri, “Bask”tır, “Galisya”dır, “Korsika”dır, “Sardunya”dır, “Güney Tirol”dur, “Galler”dir, “İskoçya”dır, “Far Oer”dir, “Frizya”dır, “Laponya”dır…
Asya’da “Kürdistan”dır isimleri, “Lazistan”dır, “Abhazya”dır, “Belucistan”dır, “Keşmir”dir, “Arakan”dır, “Tibet”tir…
Afrika’da “Ogadin”dir, “Azawad”dır isimleri, Amerika’da “Grönland”dır, “Lakota”dır…
Onlara “yeryüzü coğrafyasının yitik ülkeleri” diyoruz. Dünyanın “kayıp ülkeleri”, yeryüzü topraklarının “yitik coğrafyaları”dırlar onlar.
Özgür değildirler çünkü; bağımsız değildirler.
Dünya haritasında bulamazsınız isimlerini. Silinmişlerdir çünkü. Zorla, zorbaca silmişler isimlerini.
Yasaklamışlar.
İsimlerini, kimliklerini, şehir ve köy isimlerini, dağ ve ırmak isimlerini, konuştukları dilleri, kültürlerini, dîn ve inançlarını, gelenek ve göreneklerini, şarkılarını, şiirlerini, sevdâlarını yasaklamışlar, yok etmeye ve tamamen ortadan kaldırmaya çalışmışlardır.
İşte bu kitabımda, Avrupa kıtasındaki “yitik ülkeleri” anlatıyorum. “Die Verlorenen Länder Europas” adlı kitabım, Avrupa’daki bu “bağımsız olmayan ülkeleri” tanıtıyor.
244 sayfalık “Die Verlorenen Länder Europas” (Avrupa’nın Kayıp Ülkeleri) adlı kitabım, isminden de anlaşılacağı üzere, Avrupa kıtasında etnik ve millî mücadele veren coğrafyaları ve halkları anlatıyor. Bu yönüyle kitap, etnik sorunlar ve azınlıklar konusunda sürekli olarak diğer kıtalardaki ülkelere adalet, eşitlik ve demokrasi dersi veren Avrupa’nın da bu konuda sicilinin pek temiz olmadığını net biçimde ortaya koyuyor.
Kitapta, “yitik ülkeler” olarak adlandırdığım toplam 47 coğrafya yer alıyor. Avrupa kıtasındaki bu coğrafyalar şunlardır: Katalonya, Bask, Galisya, Endülüs, Cebelitarık, Azor Adaları, Korsika, Sardunya, Sicilya, Friuli – Venedik Giulia, Valle D’Aosta, Güney Tirol, Frizya, Batı Lüksemburg, Normandiya, Manş Adaları, Galler, İskoçya, Man Adası, Kuzey İrlanda, Faroe Adaları, Laponya, Svalbard, Åland Adaları, Karelya, Nenetsya, Komi, Başkurdistan, Udmurtya, Tataristan, Mari El, Çuvaşistan, Mordovya, Kalmukya, Dağıstan, Çeçenistan, İnguşetya, Osetya, Kabardino – Balkarya, Karaçay – Çerkesya, Adiğe, Kırım, Transdinyester, Gagavuzya, Voyvodina, Sancak ve Güney Makedonya.
Adı geçen bu coğrafyaların her biriyle ilgili ayrı ayrı pekçok çalışma bulunuyor. Ancak kapsamlı biçimde Avrupa’daki tüm bu coğrafyaların toplu olarak işlendiği ve bütüncül bir şekilde ele alındığı kapsamlı bir çalışma bulunmuyor. Bu bakımdan “Die Verlorenen Länder Europas” (Avrupa’nın Kayıp Ülkeleri) adlı kitabım, bu alanda ilk çalışma özelliğini taşıyor.
Sevgili konuklar, değerli katılımcılar;
Peki ben böyle bir konuya neden ilgi duydum? Niçin böyle bir kitap yazma ihtiyacı hissettim? Çok az insanın ilgisini çeken böyle konular, neden benim ilgimi bu kadar çok çekiyor?
Bunu anlamak için, galiba çocukluğuma inmek gerekiyor. Hani ruhsal bir sıkıntınız olur veya yaşadığınız bir travma vardır, psikoloğa gidersiniz ve psikolog, “Sizin çocukluğunuza inmek lazım” der ya, onun gibi.
Türkiye’nin doğusunda, Kürdistan’ın şirin bir yerinde doğdum.
Annemin elinde büyüdüm. Almanya’da işçi olarak çalışan babamı iki yılda bir, o da sadece birkaç haftalığına görürdüm. O’na “misafir” gözüyle bakardım.
1’i annem, 2’si teyzem, 7’si ablam olmak üzere tam 10 hanım tarafından büyütüldüm. Evimiz kız eviydi. Ben bu evin içindeki erkek bebek olarak, bütün gün zamanlarını beni sevmek, dişlemek, ağlatmak, kucaktan kucağa atıp oynatmakla geçiren ablalarımın ve teyzelerimin elinde büyüdüm.
7 yaşıma kadar, sadece anadilim Kürtçe’yi biliyordum.
7 yaşındayken ilkokula başladım ve hiç Türkçe bilmiyordum. Okuldaki eğitim – öğretim dili, hiç bilmediğim bir dildi: Türkçe.
Okulun ilk günlerinde, sınıf öğretmenimiz bana babamın adını sormuştu, cevap veremediğim için dayak yemiştim. Öğretmenim, “Babanın adını nasıl bilmezsin?” diye beni dövmüştü.
Aslında babamın adını biliyordum elbette ki, ama Türkçe bilmediğimden, öğretmenin sorduğu soruyu anlamamıştım. Öğrencilik hayatımdaki ilk “öğretmen dayağını” işte bu olayda yedim.
Yediğim bu ilk dayağı, sonraki yıllar içinde hiç unutmadım. Acısı, nereye gidersem gideyim, hep durdu üzerimde. Bununla birlikte beni aşırı bir şekilde kamçılayan bir dayak oldu, bu dayak.
İlkokul birinci sınıfın ilk ayları, öğretmenin tek kelimesini anlamadığım konuşmalarını dinlemekle geçti. Aylar geçtikçe Türkçe’yi öğrendim. Birinci sınıfı iyi notlarla bitirmeyi başarmış ve Türkçe’yi de öğrenmiştim.
Bu sırada Almanya’daki babam, aile fertlerinin resmî işlemlerini ve kâğıtlarını yapıp, hepimizi yanına aldı. Birinci sınıftan sonraki yaz tatilinde ailece Almanya’ya yerleştik. Almanya’nın Bavyera eyaletinin Aşağı Frankonya ilinin Aschaffenburg ilçesine bağlı Laufach köyünde, öğrenciliğime kaldığım yerden devam ettim.
İlkokul ikinci sınıfa Almanya’da başladım ve okulun eğitim – öğretim dili, yine tek kelimesini bilmediğim bir dil: Almanca.
Düşünebiliyor musunuz? 7 yaşına kadar sadece anadilinizi biliyorsunuz: Kürtçe.
7 yaşında ilkokula başlıyorsunuz ve okulun eğitim – öğretim dili, hiç bilmediğiniz bir dil: Türkçe.
Bir yıl sonra başka bir ülkeye yerleşiyorsunuz. İkinci sınıfa orada başlıyorsunuz ve okulun eğitim – öğretim dili, yine hiç bilmediğiniz bir dil: Almanca.
Herkes gibi konuşulanları anlayabildiğim, sınıftaki diğer öğrenciler gibi derdimi anlatabildiğim normal bir öğrencilik yaşamaya başlayana kadar, 3. sınıfa gelmiştim bile.
7 yaşındayken sadece anadilimi konuşabilirken, iki yıl sonra, 9 yaşına geldiğimde, tam üç dil birden biliyordum artık: Kürtçe, Türkçe ve Almanca.
Henüz çocukluk çağında 3 dil arasında bocalayıp dururken ve o çocuk aklıyla “neler oluyor?, biz kimiz?, neyiz?” diye sorup anlamaya çalışırken, Almanya’da ailem tarafından bir de Kur’ân kursuna gönderildim ve o aynı dönemde Kur’ân okumayı da öğrendim. Arap Alfabesi’yle yazılmış orijinal Kur’ân’ı ilk kez hatim ettiğimde, yani baştan sona okuduğumda, henüz 10 yaşındaydım.
Almanya’da 5. sınıftan itibaren okulda İngilizce eğitimi de verilmeye başlanıyor, biliyorsunuz. 5. sınıftan itibaren, İngilizce de öğrenmeye başladım.
Şimdi, sevgili kızkardeşlerim ve kardeşlerim, şimdi çocukluğumun 7 – 12 yaş arasındaki zaman aralığında yaşadıklarımı aklınızda tasavvur etmeye çalışın:
7 yaşına kadar, sadece anadilimi konuşabiliyorum: Kürtçe.
8 yaşındayken, iki dil biliyorum: Kürtçe ve Türkçe.
9 yaşındayken, üç dil biliyorum: Kürtçe, Türkçe ve Almanca.
10 yaşındayken, üç dil biliyorum, artı, Arap Alfabesi’yle yazılmış orijinal Kur’ân’ı okuyabiliyorum.
12 yaşındayken, dört dil biliyorum, artı, Kur’ân’ı okuyabiliyorum.
Üç yıl kadar Almanya’da kaldık. İlkokul 5. sınıfın ortasındayken Türkiye’ye “temelli” dönüş yaptık. Türkiye’de yine kaldığım yerden, 5. sınıftan itibaren okuluma devam ettim.
19 yaşında yazarlığa başladığımda, belki de Türkiye’nin en genç yazarıydım. Türkiye’nin farklı bölgelerinde, Sakarya’da, Konya’da, Malatya’da, Diyarbakır’da, Batman’da, Van’da “okuyucularım” vardı; daha o yaşta biriyken.
Bunları elbette yazı hayatımı methetmek için söylemiyorum. Bundan daha birkaç yıl önce, Türkçe bilmediği için öğretmeninden dayak yiyen bir öğrenci idim; o yüzden belirtme ihtiyacı duyuyorum.
Liseyi bitirdikten sonra girdiğim ilk üniversite sınavında, “Türkçe” bölümünde 76 soruda 76 doğru yapmıştım.
76 soru, 76 cevap; hepsi de doğru. “Türkçe”de.
Bir Kürt olarak böyle bir çocukluk ve gençlik yaşadığım için, ve sadece ben değil, milyonlarca Kürt de böyle bir çocukluk ve gençlik yaşadığı için, dünya üzerinde, durumları Kürtler ve Kürdistan gibi olan coğrafyalar ve halklar hep ilgimi çekmiştir.
Kürdistan’ın merkezi Diyarbakır şehrinde henüz üniversite öğrencisi olduğum 1990’lı yılların başında, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Karadeniz ve İç Anadolu olarak adlandırılan bölgeleri, başka bir ifadeyle, kadim Kürdistan ve Lazistan topraklarını ilçe ilçe gezerek, Türk devletinin asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Ermenîce, Rumca ve Arapça olan gerçek isimlerini bir çalışmada toplayan “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımı yazdım. Kitabım, bu konuyla ilgili Cumhuriyet tarihinde kaleme alınmış ilk kitaptır ve ciddî bir çalışma sonucu ortaya konan ilk yapıttır. “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımda, ülkemizde adları değiştirilen 40 il, 368 ilçe ve 7526 köyün eski gerçek isimleri bulunmaktadır.
1995 yılında, bu kez üniversite eğitimi için, tekrardan Almanya’ya geldim ve o tarihten beridir bu harika ülkede yaşıyorum.
Almanya’ya gelip yerleşmek, diyebilirim ki, hayatımda aldığım en doğru karar oldu. Çünkü bu ülkeyi seviyorum. Almanya, bana göre dünyanın en uygar, demokratik ve sosyal devleti. Alman devletini de, Alman ulusunu da, özellikle Almanca’yı da çok seviyorum.
2006 yılında Pakistan’ın Keşmir bölgesinde meydana gelen büyük depremden sonra, Keşmir halkına insanî yardım götürdüm.
İkinci kitabım “Gülistan”; 3 dilde şiirlerimin (Türkçe, Kürtçe, Almanca) yer aldığı şiir kitabıdır ve 2012’de yayınlandı. Şiir kitabımda baştan sona, işte benim “yitik ülkeler” olarak adlandırdığım kimliksiz, yani isimleri haritalarda yazılmayan bu coğrafyalar üzerine yazdığım şiirler var. Bu şiir kitabımda, tıpkı yeni çıkan Almanca kitabım gibi, bu “yitik ülkelerde” şiirsel bir yolculuğa çıkıyorsunuz.
2012 sonunda, bir gazeteci olarak, Myanmar ile Bangladeş arasındaki Arakan topraklarında mazlum Rohingya halkına karşı uygulanan soykırımın canlı tanığı oldum. Bu katliâmı dünyaya ilk duyuran gazeteci bendim.
Üçüncü kitabım “Guldexwîn”; çocuk kitabı ve Kürtçe. 2013’te yayınlandı. Evet, üçüncü kitabım bir “çocuk kitabı” ve kendi anadilimde, Kürtçe yazdım.
Sonraki yıllarda tarih, dîn, düşünce ve edebiyat alanlarında birkaç kitap daha yazdım.
2017 yılında, Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan’da ve İspanya’nın güneydoğusundaki Katalonya’da birer hafta arayla “bağımsızlık referandumları” oldu. Her ikisinde de % 90’ın üzerinde EVET oyu çıktı, ama buna rağmen bırakmadılar. Kürdistan’da Irak, İran ve Türkiye devletleri, Katalonya’da da İspanya devleti buna engel olmaya çalıştı. Ben o süreçte, Katalonya’nın bağımsızlık yürüyüşüne destek vermek için Katalonca makaleler yazdım.
2020 yılında, Türkiye’de 8. kitabım, “Frizya ve Günümüzde Frizler” adlı kitabım çıktı. Kitabım, Frizler ve Frizya hakkında Türkçe olarak kaleme alınmış ve Türkiye’de yayınlanmış ilk kitap olma özelliğine sahiptir. Kitap, başta Hollanda ve Frizya medyası olmak üzere uluslararası medyada büyük yankı uyandırdı. Kitabımla ilgili 5 ayrı ülkede (Türkiye, Hollanda, Frizya, Kürdistan, Almanya) ve 6 farklı dilde (Türkçe, Flamanca, Frizce, İngilizce, Danca, Almanca) haber ve yazılar kaleme alındı. Uluslararası medya, kitabımı, “Frizya ve Frizler hakkında Türkiye’deki ilk kitap yayınlandı” başlığıyla kamuoyuna duyurdular.
Şimdi de, son olarak Aralık 2022’de, “Die Verlorenen Länder Europas” adlı kitabımla 8 milyarlık büyük ailemin karşısındayım. Sizin karşınızdayım.
Kitabın konusu yine aynı, yine benzer. Çünkü kanayan yaram hep aynı, acılarımız hep benzer.
Sevgili kızkardeşlerim ve kardeşlerim; saygıdeğer konuklar, değerli katılımcılar; güzel Gronau’nun güzel insanları;
Konuşmamın başında şunu demiştim:
Hayat, iki yönlüdür. Yaşadığımız bu geçici hayatta, sevinçler ve mutluluklar olduğu gibi, acılar ve üzüntüler de vardır. Dolayısıyla, bizi mutlu eden şeyler yaşadığımız gibi, bizi acıya boğan şeyler de yaşıyoruz.
Fakat hayatta, aynı zamanda, ilginç tesadüfler ve sürprizler de vardır.
Düşünün: Aralık 2022’de Almanca bir kitabım yayınlanıyor. Kitabın konusu nedir? Sınırlara karşı çıkıyoruz. Devletlerin çizdiği sınırlara, toprakların bölünmesine, insanlık ailesinin parçalanmasına ve farklı ülke sınırlarına hapsedilmesine karşı çıkıyoruz.
Peki, kitap çıktıktan sonra, ilk konferans davetini nereden alıyorum? Gronau’dan, bu güzel kasabanın güzel insanlarından.
Yani tam da Almanya – Hollanda sınırından, sınırın sıfır noktasından.
Ve şu anda ben, bu salonda, sınırlara karşı çıkan kitabımı sizlere tanıtırken, size “Gelin sınırları kaldıralım” diye çağrıda bulunurken, buradan sadece 4 km ötedeki sınır çizgisinin tam üzerindeki bir buluşma yeri ovasının üzerinde, şöyle bir ibare yazıyor: “TANRI SINIR TANIMAZ”.
Ne kadar ilginç bir tesadüf ve ne kadar güzel bir sürpriz, değil mi?
Bugün gidip gördüm orayı. Sağolsunlar, organizatörler beni oraya götürdüler.
Sınırın üzerindeki o “TANRI SINIR TANIMAZ” ibaresini görünce, aklıma Kızılderili Reisi Joseph’in şu sözü geldi: “Toprak yaratıldığında, üstünde sınır çizgileri yoktu. Onu bölmek insanlara düşmez.”
Ne kadar güzel söylemiş Kızılderililer, öyle değil mi? Özellikle bizler gibi, 5 parçaya bölünmüş Kürdistan’ın çocukları olan Kürtler için, sınırların ne kadar acı verdiğini sanırım anlatmama gerek yok.
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.
Hayat sürprizlerle güzel. Hepimiz için, bol sürprizli bir hayat diliyorum.
GEMEINDE GRONAU & AUSTAUSCH UND INTEGRATION
9 MART 2023