Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler – 79

Parveke / Paylaş / Share

Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi

Kürdistanlı Peygamberler – 79

■ İbrahim Sediyani

 

– geçen bölümden devam –

     ■ ŞEYTAN: İLK SAPKIN MI, EN BÜYÜK MUVAHHİD Mİ?

     Kur’ân-ı Kerîm’de, “Baqara” sûresinde, Tanrı’nın ilk insanları yaratmadan önce bu konuyu melekleriyle istişare ettiği anlatılır. Tevrat ve İncil’de geçmeyen ama Kur’ân’da geçen bu bilgiye göre, melekler Tanrı’nın bu kararından endişe duyarlar hatta itiraz ederler. Kur’ân’daki en çarpıcı anlatımlardan biridir bu. Birlikte okuyalım:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ين قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ

“Hani Rabb’in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler. (Bunun üzerine) Allah (da), ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu. Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip, ‘Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin’ dedi. Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz Sensin’ cevabını verdiler. Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir’ dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de, ‘Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim demedim mi?’ buyurdu. Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu. ‘Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’te oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz’ dedik.” (9237)

     Kur’ân’daki bu âyetlerde, Allah’ın insanı yarattıktan sonra, bütün meleklerden, yarattığı ilk insan olan Âdem’e secde etmelerini emrettiği, tüm meleklerin bu emre uyarak insana secde ettiği, yalnızca İblis (Azazil; Ehrimen; Şeytan) adlı meleğin buna karşı çıkarak secde etmediği, böylece emrine itaatsizlik ettiği için Şeytan’ın Allah tarafından lanetlendiği ve kovulduğu anlatılmaktadır.

     Aynı anlatım, Kur’ân’ın başka âyetlerinde de geçmektedir:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ۬ مَسْنُونٍ ﴿﴾ فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ ﴿﴾ فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ ﴿﴾ اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدٖينَ ﴿﴾ قَالَ يَٓا اِبْلٖيسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدٖينَ ﴿﴾ قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ۬ مَسْنُونٍ ﴿﴾ قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجٖيمٌ ﴿﴾ وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّٖينِ ﴿﴾

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: ‘Ben şekillenebilir özlü balçıktan, kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini tamamladığım ve ona rûhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın.’ Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. Yalnız İblis hariç, O secde edenlerle birlikte olmaktan kaçındı. Allah, ‘Ey İblis! Secde edenlerle birlikte hareket etmeyişinin sebebi nedir?’ diye sordu. (İblis) Dedi ki: ‘Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem!’ Allah, ‘O halde çık oradan, artık kovuldun!’ dedi, ‘Kıyamet gününe kadar lânetlenmiş bulunmaktasın!’(9238)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طٖيناًۚ ﴿﴾ قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذٖي كَرَّمْتَ عَلَيَّؗ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُٓ اِلَّا قَلٖيلاً ﴿﴾ قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَاِنَّ جَهَنَّمَ جَزَٓاؤُ۬كُمْ جَزَٓاءً مَوْفُوراً ﴿﴾

“Hani, meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis’in dışında hepsi secde ettiler. İblis, ‘Ben çamurdan yarattığın kimseye secde etmem’ dedi. Ve ekledi: ‘Şu benden üstün kıldığına bak! Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!’ Allah şöyle buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa cezanız, eksiksiz bir ceza olarak Cehennem olacaktır.’(9239)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّهٖؕ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونٖي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّؕ بِئْسَ لِلظَّالِمٖينَ بَدَلاً ﴿﴾

“Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik; İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi, Rabb’inin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, Beni bırakıp da O’nu ve O’nu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler adına bu ne kötü bir tercih!” (9240)

     İblis olarak da bilinen Şeytan, İbrahimî dînlerde insanları günâha veya bâtıla sürükleyen bir varlıktır. Ezdaîlik (Ézidîlik) ve İslam’da bazen Azazil olarak da, Hristiyanlık’ta bazen Lucifer olarak da, Zerdüştîlik ve Maniheizm (Manicilik)’de Ehrimen olarak adlandırılır. Musevîlik’te Şeytan, tipik olarak “yetzer hara” (kötü eğilim) için bir metafor olarak kabul edilen, Tanrı’ya boyun eğen bir ajan olarak görülür. Yahudîlik ve Kabbala felsefesinde Samael olarak geçer. Musevîlik’te ilk başlarda Şeytan kötü bir varlık değildir; aksine insanları doğru yola çağıran hatta bunu kontrol etmek için insanları yargılayan bir yargıçtır. Kutsal Kitap’ta, tarihsel süreç içerisinde – Med Kürt ve Zerdüştîlik etkisiyle – Şeytan dînde kötü bir varlığa dönüşmüştür. Böyle olunca, daha sonra ortaya çıkan Hristiyanlık’ta ve İslam’da, genellikle Tanrı’ya isyan eden, yine de ona dünya ve bir dizi iblis üzerinde geçici güç sağlayan “düşmüş bir melek” veya “cin” olarak görülür. Kur’ân’da İblis olarak da bilinen Şeytan, yeni yaratılan Âdem’e boyun eğmeyi reddettiği için kovulmuş ateşten bir varlıktır. (İslam’dan başlayarak tüm bu zikrettiğimiz dînlerdeki Şeytan’ı bu bölümde yakından tanımaya çalışacağız.)

     İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân’da anlatılan, yukarıda naklettiğimiz âyetlerde bahsedilen “Âdem’e secde olayı ve İblis’in bu emre itaat etmemesi” hadisesi, Musevîlik’in kutsal kitabı Tevrat’ta ve Hristiyanlık’ın kutsal kitabı İncil’de geçmez. Bu anlatım sadece Kur’ân’da geçmektedir.

     Bizzat benim yaptığım taramaya göre, Kur’ân-ı Kerîm’de “İblis”, “cin” ve “Şeytan” kelimelerinin ifade edildiği âyetler 155 civarındadır. (9241) Direk “Şeytan”dan bahsettiği âyetlerin sayısı 81’dir. (9242) Bu âyetlerin 11’inde “İblis” adıyla zikredilmektedir. (9243)

     İslam itikadına göre melekler nûrdan (9244), cinler de dumansız bir ateşten (9245) veya kavurucu bir tür zehirli ateşten (9246) yaratılmışken, insan topraktan (9247), kuru bir balçıktan (9248), çamurdan (9249), ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan (9250), cıvık ve yapışkan bir çamurdan (9251), çamurdan süzülmüş bir özden (9252), bir kan pıhtısından (9253), bir meniden (9254) yaratılmıştır. Bunların her biri yaratılışın bir aşamasına işaret etmektedir. Bu aşamaların hepsinin birarada zikredildiği âyette ise, insanın önce topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir kan pıhtısından, sonra da bir çiğnem et parçasından yaratıldığı beyan edilmektedir. (9255) Bu aşamaların nasıl gerçekleştirildiğinin anlatıldığı âyette ise, insanın önce çamurdan süzülmüş bir özden yaratıldığı, sonra sarp ve metin bir rahimde bir nutfe (zigot) yapıldığı, sonra o nutfenin alak (kuru bir balçık) haline getirildiği, derken o alakın mudğa (bir çiğnem et) yapıldığı, o bir çiğnem etin de kemiklere dönüştürüldüğü ve o kemiklere de kaslar giydirildiği, en sonunda da onun başka bir yaratılışla inşâ edildiği, yani kendisine can verildiği belirtilmektedir. (9256)

     Kur’ân’daki anlatıma göre, Allah meleklere, “Âdem’e secde edin” diye buyurduğunda, İblis, “Onu kuru bir balçıktan yarattın. Bir kuluna niye secde edeyim?” diyor ve bu buyruğu yerine getirmiyor.

     Kur’ân’a göre insan, Allah tarafından yaratılmış üstün bir varlıktır. (9257) O, yarattığı insanı irade ile donatmış, kendisine önemli görevler vermiş (9258), yaratılanları da onun hizmetine vermiş (9259), onu aklı ve iradesi, iyi ile kötüyü biribirinden ayırtedebilmesi açısından diğer yaratıklardan farklı kılmıştır. Üstün yaratılması ve irade verilmesi sebebiyle fiillerinden sorumlu kılınmıştır. (9260) İnsana verilen üstün meziyetler, Yaratıcı’ya kul olması, Şeytan’la olan ilişkilerinde başarıya ulaşması, tabiâtı faydalı hale getirmesi ve mutlu olması içindir. Bu nedenle, Şeytan tarafından sembolize edilen yanlış inançlarla mücadele etmesi ve başarıya ulaşması arzulanır. (9261)

     İnsan – Şeytan ilişkisi, Kur’ân’da geniş bir yer oluşturur. Şeytan’dan sakınma, insan açısından büyük önem taşır:

اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُواًّؕ اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّعٖيرِؕ

“Şüphe yok ki Şeytan sizin düşmanınızdır, siz de O’nu düşman bilin. Çünkü O kendisine uyacaklara yakıcı ateşin mahkûmlarından olsunlar diye çağrıda bulunur.” (9262)

     İslam inancına göre, Âdem’e melekler secde ettiği halde Şeytan kibirlenip ilahî emre karşı çıkmış, gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Âdem’in çamurdan yaratıldığını ileri sürmüştür. Bunun üzerine Allah, hayırdan ve rahmetinden uzaklaştırdığı Şeytan’a insanoğluna vesvese vermeye, çeşitli hile yöntemleriyle bâtılı hak gibi gösterip insanları doğru yoldan saptırmaya izin vermiştir. Allah’ın uyarmasına rağmen Âdem ile eşi Havva, Şeytan’ın aldatıcı sözlerine kanarak yasak meyveden yemiş, bunun cezası olarak Cennet’ten çıkarılmış, böylece Dünya’da kıyamet gününe kadar devam edecek olan insan hayatı başlamıştır. Bu hayatta; hak yoldan çıkanları adaletiyle cezalandıran Allah’ın koyduğu çeşitli kanunlar (Sünnetullah), hayır ve şer çerçevesinde bütünüyle hayrın temsilcisi melekler, bütünüyle şerrin temsilcisi Şeytan, ayrıca hayra da şerre de yönelebilen, ancak aklı, selim fıtratı ve iradesiyle vahyin aydınlattığı yoldan Allah’a ulaşma imkânına mazhar kılınan insan vardır.

     Şeytan pekçok hadis rivayetinde yer almakta. Bu rivayetlerde, insandan sâdır olabilecek her türlü kötü davranışta Şeytan’ın etkisine işaret edilmekte, O’nun özendirici ve aldatıcı oyunlarına dikkat çekilmektedir. Şeytan insanı kötülük işlemeye teşvik ettiği gibi, onun Allah’a yaklaştıracak fiilleri gerçekleştirmesine de engel olmaya çalışmakta veya yerine getirmeye çalıştığı ibadeti bozmaya gayret göstermektedir.

     Hadislerde, Allah’ın arşı dışında, Hz. Muhammed (sav)’in, Cebrail’i gök ile yer arasında bir arş (taht) üzerinde otururken gördüğü, Şeytan’ın da Allah’ın arşı gibi deniz (veya su) üzerinde bir arşı bulunduğu, çevresinin yılanlarla çevrili olduğu ve Şeytan’ın insanları saptırmak üzere yardımcılarına emirleri buradan verip yeryüzüne saldığından sözedilir. (9263)

     Sünnî dünyanın “tartışmasız sahih” kabul ettiği hadislerde anlatıldığına göre, ezan okunduğu zaman bundan hoşlanmayan Şeytan, ezanı duymamak için arkasını dönüp “zart” diye osurarak kaçar. (9264) Ezan bitince tekrar geri gelir ve namaza başlayan mü’mîne vesvese vermeye çalışır. Kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. (9265) Bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur. Namaz kılmakta olan kişiye, “Filan şeyi hatırla, falan şeyi hatırla” diye fısıldayarak, namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır. (9266) (NOT: Ben de hep merak ediyordum, “Türk Solu ile Türk İslamcılar’ın yaptığı kaypaklıklar niye hep namaz kıldığımda aklıma geliyor?” diye. Sebep buymuş. Şeytan bana hatırlatıyormuş.)

     Yine İslam inancına göre, oruç ayı olan Ramazan girdiği vakit, Cennet’in kapıları açılır, Cehennem’in kapıları kapatılır ve şeytanlar zincire vurulur. (9267)

     İslam Peygamberi Hz. Muhammed, Şeytan’ın şerrinden Allah’a sığınmış ve her Müslüman’ın O’ndan Allah’a sığınmasını tavsiye etmiştir. Peygamber ayrıca Şeytan’ın kötülüklerinden korunmak için Kelime-i Tevhid’i söylemeyi, başta “Âyet’el- Kursî” ve “Haşr” sûresinin son üç âyeti olmak üzere Kur’ân okumayı tavsiye etmiştir. (9268)

     Arapça’daki veya Kur’ân’daki “Şeytan” (شيطان), İbranice’deki veya Tevrat’taki “Satan” (שטן)’a, o da muhtemelen Eski Mısır (Kemet) dilindeki ve dînindeki “Seth”e dayanmaktadır.

     İbranice’de “satan” (שטן) terimi, “suçlayıcı” veya “düşman”, “rakip” anlamına gelen bir isimdir (9269) ve öncelikli olarak “engellemek”, “karşı çıkmak” anlamına gelen bir fiilden türetilmiştir (9270). Ancak kesin etimoloji tartışmalıdır ve netleştirilemez. (9271) Fakat kelimenin İbranice’deki karşılığı olan “satan”ın “düşmanlık etmek”, “suçlamak”, “karşı gelmek” mânâsında “stn” veya “gezinmek”, “hareket etmek”, “rahatsız etmek”, “yoldan çıkmak”, “sadakatsiz olmak”, “inançsız olmak” anlamlarında “sut / sth” kökünden türediği kabul edilmektedir. (9272)

     Arapça’daki “Şeytan” (شيطان)’ın da İbranice’deki “Satan” (שטן)’dan türemiş olduğu çok açıktır. Ancak bazı dilbilimciler, “şeytan” kelimesinin Arapça kökenli olup teolojik anlamlarını Yahudî – Hristiyan geleneğinden aldığını iddiâ ederken, bazı dilbilimciler de İbranice’den Arapça’ya geçtiğini, kelimenin Yahudî geleneğinde “cin”, İslam-öncesi Araplar’da “insanüstü varlık” mânâsına geldiğini ve İslam’da bu iki anlamın birleştirildiğini söylerler. (9273) Buna göre, kelime “habis” (kötü) anlamında İbranice kökenli, “insanüstü varlık” anlamında da Arapça kökenli olmalıdır. (9274) Sözlükte “uzaklaşmak”, “haktan ve hayırdan ayrılmak”, “muhalefet etmek” anlamındaki “şatn” (şutûn) veya “öfkesinden yanıp tutuşmak” mânâsındaki “şeyt” kökünden türediği ileri sürülen “şeytan” kelimesi (çoğulu “şeyatîn”), “hayırdan ve rahmetten uzaklaşmış yaratık”, “yanıp helâke maruz kalmış varlık” demektir. (9275) Böylece “şeytan” nitelemesi, “kişiyi asıl niyetinden saptırmak” veya (Allah’ın yolundan) sapan kişi” anlamına gelmektedir. (9276)

     Ancak Arapça’daki veya Kur’ân’daki “Şeytan” (شيطان)’ın İbranice’deki veya Tevrat’taki “Satan” (שטן)’dan türediği açıktır. O da muhtemelen Eski Mısır (Kemet) dilindeki ve dînindeki “Seth”e dayanmaktadır.

     Seth, Eski Mısır Dîni’nde Çöllerin, Fırtınaların, Düzensizliğin, Şiddetin ve Yabancıların Tanrısı’dır. Eski Yunanca’da adı Síth (Σήθ) olarak bilinir. Seth, Kaos’un yılanı Apep’i püskürtmek için barikatında Güneş Tanrısı Ra (Ro)’ya eşlik ederek olumlu bir role sahipti. İlk başlarda uzlaşmacı bir savaşçıydı. O, Horus’un “Verimli Toprakların Efendisi” rolünü dengelediği “Kızıl Toprakların (Çöllerin – İ. S.) Efendisi” idi. (9277) Antik Mısır’ın en önemli efsanesi olan “Osiris Efsanesi”nde Seth, kendi kardeşi Osiris’i öldürüp sakat bırakan gaspçı olarak tasvir edilir. Osiris’in kızkardeşi ve karısı İsis, ölüsünü yeniden biraraya getirdi ve Tanrıça Nefthis’in yardımıyla ölen erkek kardeşini (aynı zamanda kocası) diriltti. Diriliş, oğlu ve varisi Horus’a gebe kalacak kadar uzun sürdü. Horus, Seth’ten intikam almak istedi ve Eski Mısır mitlerinin çoğu onların çatışmalarını anlatıyor. (9278)

     Antik Mısır mitolojisinde Seth “Kötülük Tanrısı”, kardeşi Osiris ise “İyilik Tanrısı”dır. Seth‚ ne kadar akıllı bir şekilde uğraşsa da Osiris ve Horus’u yok edemeyince, iyi kötüye karşı zafer kazanır. Ancak Tanrılar da Seth’i yok edemezler. Antik Mısır astronomisinde Seth, genellikle Merkür gezegeni ile ilişkilendirilirdi. (9279) “Piramit Metinleri”nde Seth, “Güneyin Tanrısı” olarak görülüyordu. (9280)

     Seth, Dünya Geb’in ve Gökyüzü Nut’un oğludur; kardeşleri Osiris, İsis ve Nefthis’tir. Nefthis ile evlendi ve Anubis’in babası oldu. Bazı anlatımlarda, yabancı Tanrıçalar Anat ve Astarte ile ilişkileri vardı. (9281) Bu ilişkilerden Maga adında bir “Timsah Tanrısı”nın doğduğu söylenir. (9282)

     Seth’in “Şeytan’laştırılması”, Üçüncü Krallık ve Geç Dönemler’de Mısır’ın birkaç yabancı ülke tarafından fethinden sonra gerçekleşti. Bu dönemler Seth’in özellikle kötülendiği ve Horus’a yenilmesinin geniş çapta kutlandığı bir dönemdi. Geleneksel olarak “Yabancıların Tanrısı” olan Seth, böylece İran Kuş ve Axamenîş imparatorlukları da dahil olmak üzere yabancı baskıcılarla da ilişkilendirildi. (9283)

     Seth’in olumsuz yönleri bu dönemde vurgulanmıştır. Mısır dîn ve mitolojisine ait bir figür olan “Seth”, böylece – kendisi de zaten Mısır çıkışlı bir dîn olan – Musevîlik inancına ve Tevrat’a “Satan” olarak girdi ve ordan da – kendisi de zaten bizzat onun devamı olduğunu ikrar eden – İslam inancında ve Kur’ân’da “Şeytan” olarak yer aldı.

     Ama asıl köken olarak Mısır’dan alınıyor ve Mısır dilindeki “śdnj”yi Mısırca “d”den İbranice “t” ses kayması nedeniyle “birini geri tutmak” veya “birini yerine koymak” anlamına evirmek için “dnj” diftonguyla ifade edilir şekle dönüştürülüyor. (9284)

     Bu ve benzeri inanç ve deyimlerin (örneğin Yahudîler’in, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın dûâ ettikten sonra söyledikleri “Amen / Âmin” ifadesinin, Eski Mısır’da insanların kendisinden birşeyler istediği ve dileklerde bulunduğu Antik Mısır Tanrısı Amon’dan türemiş olduğu gibi), İbraniler’in Mısır’da yaşadığı dönemlerde İbranice’ye aktarıldığı düşünülmektedir. “Muhalif”, “bozucu” ve “bozguncu” gibi anlamlara gelen İbranice “Satan” kelimesinin kökü “komplo kurmak” anlamına gelir. Mısır dilinden İbranice’ye, İbranice’den de kuzeyde Latince ve Yunanca’ya, güneyde Arapça ve Kur’ân’a geçmiştir. (9285)

     Yahudîlik’in medenî kanunu hükmündeki dînî kitabı “Talmud” (תלמוד)’da Şeytan, Samael adlı “ölüm meleği” ile de özdeşleştirilir:

הוא שטן הוא יצר הרע הוא מלאך המות הוא שטן דכתיב

“Şeytan, kötü dürtüler ve Ölüm Meleği aynı şahsiyetlerdir.” (9286)

     Kur’ân’da ve İslam inancında Şeytan için bazen “İblis” de denilir. Bu isim Kur’ân’da 11 yerde geçer. (9287)

      Kur’ân’da “Şeytanların lideri” veya “En büyük şeytan” olarak anlatılan Arapça’daki “İblis” (إِبْلِيس) isminin, Yunanca’da aynı anlama, “En büyük şeytan” anlamına gelen “Diábolos” (Διάβολος) isminden türediği çok açıktır. Bu, dilbilimciler arasında yaygın kabul edilen bir görüştür. (9288) Ancak kelimenin kökenini Arapça’ya yamamaya çalışan Müslüman dilbilimciler, kelimenin Arapça’da “ümit kesmek”, “pişman olmak”, “söyleyeceği birşey olmayıp şaşırıp kalmak” anlamındaki “bls” (بلس) kökünden türediğini söylemişlerdir. (9289) Delil olarak da, Kur’ân’daki bazı âyetlerde bu anlamda zikredilmesini göstermişlerdir. (9290) Ancak Kur’ân’da bu anlamda kullanılması, onun kökeninin öz Arapça olduğuna delil olmaz. Çünkü bir kelime bir dilden başka bir dile geçerken, zaten yeni dilindeki layıkına göre biçimleniyor. Bir sözcüğün hangi dilde hangi anlamda kullanıldığı ve ondan daha ne tür isimler / fiiller türetildiği başka bir konudur, bir sözcüğün etimolojik kökeninin ne olduğu başka bir konudur.

     Nitekim “İblis” kelimesi veya ismi, İslam’dan önceki Arap edebiyatında bulunamamıştır (9291), fakat sadece Arapça yazılmış bir Hristiyan apokrif eseri olan “Kitab’el- Mecell”de bulunabilir (9292).

     Kelimenin Arapça kökenli olmadığını cesurca söyleyen Müslüman âlimler de olmuştur. Arap dili ve edebiyatı, tefsir, ahbâr ve nesep âlimi Ebû Ubeyde Ma’mer bin Musenna et- Teymî el- Basrî (728 – 824), Arap dili ve edebiyatı âlimi ve müfessir Ebû İshaq İbrahim bin Serî bin Sehl ez- Zeccâc el- Bağdadî (844 – 923) ve Arap dili ve edebiyatı, Kur’ân ilimleri ve hadis âlimi Ebû Bekr Muhammed bin Qasım bin Muhammed el- Enbarî (885 – 940), bunu söyleyen Müslüman âlimlerden bazılarıdır. (9293) Batılı dilbilimcilere göre, Hz. Muhammed’in muhtemelen Aramca konuşan Hristiyanlar’dan öğrendiği “İblis” kelimesi (9294), Yunanca’da “hasım” anlamına gelen “Diábolos” sözcüğünden çevrilmiş, oradan Latince’ye “Diabolus”, Almanca’ya “Teufel” ve İngilizce’ye de “Devil” sözcükleriyle aktarılmıştır (9295). Bu kelime esas itibariyle “rakip” anlamına gelir ve bu aslî anlamıyla Tevrat’ta birkaç kez cins isim olarak geçer. (9296)

     Şeytan’ın Tanrı’nın düşmanı olduğuna dair Hristiyan anlayışının aksine, İslam’da Şeytan yalnızca insanın (ve cinlerin) düşmanı rolünü üstlenir. Ayrıca cinlerin başı olarak kabul edilir. “Şeytan” ve “İblis” terimleri İslam’da genellikle birbirinin yerine kullanılabilir. (9297)

     İslamî literatürde Şeytan (İblis) için bazen Azazil ismi de kullanılır. Bu çok ilginçtir. Çünkü Ezdaîlik (Ézidîlik) dîninde böyledir ve başmelek olan Melek-i Tavus’un ismi, Azazil’dir. (9298)

     İslamî ve İslam’la ilgili birçok gelenekte Azazil (عزازيل), İslam kültüründe Şeytan’ın efsanevî prototipidir. (9299) Azazil, Tanrı’nın tahtına en yakın kişilerden biri olarak kabul edildi (9300), ancak gururla günâh işlediği için bir iblis oldu.

     İslam tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tarihçilerinden biri olarak kabul edilen Mazenderî tarihçi Taberî ya da tam adıyla Ebû Cafer Muhammed bin Cerîr bin Yezid el- Amulî et- Taberî (839 – 923), Âdem yaratılmadan önce, dumansız ateşten yapılmış dünyevî cinlerin yeryüzünde dolaştığını ve bozgunculuk yaydığını yazıyor. (9301) Ayrıca İblis’in aslen Azazil veya Haris adlı bir melek olduğunu (9302), bir grup melekten, simum ateşlerinden yaratıldığını (9303), Tanrı tarafından dünyevî cinlerle yüzleşmek için gönderildiğini anlatır (9304). Azazil, cinleri savaşta yendi ve onları dağlara sürdü, ancak insanlardan ve diğer tüm meleklerden üstün olduğuna ikna oldu ve düşüşüne yol açtı (9305). Bu anlatıma göre, Azazil’in melek grubuna Cennet’i korudukları için “cin” denildi.

     Taberî tarafından kaydedilen başka bir gelenekte, Şeytan, melekler tarafından esir alınan ve esir olarak Cennet’e getirilen dünyevî cinlerden biriydi (9306). Allah O’nu diğer cinlere hakim olarak atadı ve “Hakem” olarak tanındı. (9307) İhmalkâr olmadan önce 1000 yıl boyunca görevini yerine getirdi, ama tekrar rehabilite edildi ve Âdem’in önünde eğilmeyi reddedene kadar pozisyonuna devam etti. (9308)

     İslam ilahiyatının ilk versiyonlarında, İblis Cennet’ten kovulmadan önce Azazil adında yüksek rütbeli bir melek (“kerub”) idi ve daha itaatkâr olarak insanlarla değiştirilen yeryüzünün orijinal itaatsiz sakinlerini yok etmek için Tanrı tarafından atandı. İblis, Tanrı’nın bir “halife” (insan) yaratma kararına itiraz ettikten sonra, bir “şeytan” olarak aşağı indirilerek ve yeryüzüne atılarak cezalandırıldı. (9309)

     Şu nettir ki, İslamî gelenekte Azazil, genellikle İblis’in Cennet’ten kovulmadan önceki orijinal adı olarak görülür. Azazil çoğunlukla, Tanrı cinleri yarattığında zaten yaratılmış olan bir “baş melek” olarak tasvir edilse de, bazı rivayetlerde Azazil’in önce bir cin olarak yaratıldığı ancak melekler mertebesine yükseldiği kabul edilir. (9310)

     İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in sahabelerinin rivayetlerine göre de İblis Cennet’ten kovulmadan önce O’na Azazil deniyordu. Hz. Muhammed’in amcasıoğlu Abdullah ibn-i Abbas el- Qureyşî (619 – 87)’nin otoritesiyle meşrûlaştırılan yoruma göre Azazil, meleklerin lideriydi ve insanlıktan önce yeryüzünde yaşayan cinleri yok etmek için Allah tarafından gönderilmişti. (9311) Zaferinden sonra kibirlendi ve Allah’ın “Âdem’e secde etme” emrini reddetti. İnsanlardan üstün olduğunu savununca Allah O’nu Cennet’ten kovdu ve “Şeytan-ı Racîm” (Lanetli Şeytan) oldu. (9312)

     İslam dîninde Şeytan, insanın düşmanıyken ve insana karşı mücadele ederken, Hristiyanlık dîninde Şeytan, bizzat Tanrı’nın düşmanıdır ve Tanrı’ya karşı mücadele eder. Hristiyanlık’ta İblis, Tanrı’nın kendisine eşit olmak için Tanrı’ya isyan eden kötülüğün kişileşmesidir. O, Tanrı maddî dünyayı yaratmadan önce, zamanın başlangıcında Cennet’ten kovulmuş “düşmüş bir melek” olarak tasvir edilmiştir ve sürekli olarak Tanrı’ya karşıdır. (9313) İblis, Aden Bahçesi’ndeki yılan, Lucifer, Şeytan, İnciller’in ayartıcısı, Livyatan ve “Vahiy” kitabındaki ejderha dahil olmak üzere İncil’de çeşitli figürlerle tanımlanır.

     Erken Reform döneminden beri İblis, sadece hayırdan yoksun olmakla kalmayıp, aynı zamanda Allah’a, O’nun sözüne ve yarattıklarına karşı bilinçli bir iradeye sahip, giderek daha güçlü bir varlık olarak tasavvur edildi. Aynı zamanda bazı reformistler İblis’i insanın günâha meylinin bir metaforu olarak yorumlayarak İblis’in önemini küçümsediler. İblis, Modern Çağ’da çoğu bilgin için önemli bir rol oynamazken, çağdaş Hristiyanlık’ta yeniden daha önemli hale geldi. Erken Hristiyan edebiyatının bir kısmı, İblis ve Şeytan arasında ayrım yaptı. Şeytan, İblis’in planlarını gerçekleştirirken, İblis Cehennem’e sürülen “düşmüş melek” olacaktır. Ortaçağ edebiyatında Şeytan “gazap rûhu”, İblis ise “kibir rûhu”dur. (9314)

     İblis, İncil’de ve Hristiyan teolojisinde Tevrat ve Yahudîlik’ten çok daha belirgin bir şekilde yer alır. Hristiyan bilginler, İblis’in Yeni Ahit’te her zaman özel bir isim olduğu konusunda hemfikirdirler. İncil’in “Markos” kitabında geçen “ho Satanas” nitelemesi, belirli bir varlığı farklı bir kişiliğe sahip olarak tanımlayan özel bir addır. (9315) Daha sonraki Hristiyan teolojisinde, İblis ve yoldaşı “düşmüş melekler”, genellikle şeytanî rûhların bir kategorisi altında birleştirilirse de, İblis, Yeni Ahit boyunca benzersiz bir varlıktır. (9316) İblis sadece bir ayartıcı değil, belki de yeryüzü krallıklarına hükmediyor. (9317) Hz. İsa (as)’nın ayartılmasında, İblis dünyanın tüm krallıklarını İsa’ya sunar ve bu krallıkların kendisine ait olduğunu imâ eder. (9318)

     İncil, ateş (9319), cüzzam (9320) ve artrit (9321) gibi hastalıkların nedenleri olarak Şeytan ve cinlerini tanımlar. İncil, İblis’i “ölüm gücünü elinde tutan” olarak tanımlar. (9322)

     Şeytan, Yeni Ahit’te şeytanî güçlere sahip doğaüstü bir varlığı ifade eden özel bir isimdir. Hristiyan anlayışına göre, özgür iradesine göre hareket eder, ancak her zaman Tanrı’nın gücüne tabi kalır. (9323) Şeytan, çeşitli İnciller’de ayartıcıdır ve hastalığa, ele geçirilmeye ve ölüme neden olur. (9324)

     Eski Ahit yani Tevrat, Âdem ile Havva yaratıldıktan sonra, bu ilk insan çiftinin Tanrı tarafından Cennet’e konulduğunu, orada her türlü yemişi yemelerinin serbest bırakıldığını ancak sadece bir ağaça dokunmamaları gerektiğinin kendilerine bildirildiğini, lakin bu çiftin bir yılan tarafından kandırılarak o yasak meyveden yediklerini ve böylece Tanrı tarafından cezalandırılan bu ilk insan çiftinin Cennet’ten kovulduğunu, yeryüzündeki insan yaşamının da bu şekilde başladığını anlatır. (9325) Fakat Yeni Ahit yani İncil de ilk başta böyle söylerken (9326), daha sonraki anlatımlarında, “yılan” nitelemesini kullanmakla birlikte, Cennet’te Âdem’le Havva’yı kandıran o yılanı Şeytan olarak değiştirir ve o ilk insan çiftini kandıranın Şeytan olduğunu anlatır. Bunu da hem “yılan” hem “Şeytan” kelimelerini zikrederek ve fakat “yılan” nitelemesini sıfat haline dönüştürerek, “İblis ya da Şeytan denen, bütün dünyayı saptıran o eski yılan” şeklinde dile getirir. (9327) Dahası, daha sonra gelen Kur’ân da, Tevrat gibi değil İncil gibi, bunun Şeytan olduğunu anlatmaktadır. (9328) Ezdaîlik (Ézidîlik)’in kutsal kitabı Mushafa Reş de böyle anlatmakta. (9329)

     Hristiyanlar, İncil’in “Vahiy” kitabında Şeytan’ın “o eski yılan” şeklinde (9330) nitelendirilmesi nedeniyle, Cennet Bahçesi’ndeki isimsiz yılanı geleneksel olarak Şeytan olarak yorumlamışlardır. (9331) Bununla birlikte, bu âyet muhtemelen Şeytan’ı, Tevrat’ta Yahova (Tanrı) tarafından yok edileceği kehanet edilen canavarca bir deniz yılanı olan Livyatan ile özdeşleştirmeyi amaçlamaktadır. (9332)

     Hristiyan ilahiyatında, Şeytan’ı Cennet Bahçesi’ndeki yılanla özdeşleştiren ilk kayıtlı kişi, 2. yy’da yaşayan ve Patristik felsefenin ilk döneminin adı anılmaya değer apolojistlerinden biri olan Filistinli dîn bilgini ve filozof Şehîd İustin (100 – 65)’dir. (9333) Bu tanımlamadan bahseden diğer erken dönem kilise babaları arasında, aslen Kürdistanlı olup pagan bir Kürt ailenin çocuğu olan (bunu bizzat kendi yazdığı metinlerden anlıyoruz) ancak kendisi bir Hristiyan rahibi olup Antakya başpiskoposu olarak dönemin modasına uygun şekilde Latince isim kullandığı için Kürt olduğu pek bilinmeyen Antakyalı Teofilos (? – 183) ve Kartacalı (bugünkü Tunus) erken dönem Hristiyan kilise babası yazarlardan ve bir Berberî olan Tertulyan veya Latince tam adıyla Quintus Septimius Florens Tertullianus (155 – 230) yer alır. Bununla birlikte, Erken Hıristiyan Kilisesi, “Logos Alēthēs” (Λόγος Ἀληθής) adlı incelemesinde, “En büyük Tanrı’nın, kapasitesini kısıtlayan bir düşmanı olduğunu söylemek, küfürdür” iddiasında bulunan Yunan pagan filozof Kélsos (? – 177) gibi paganların muhalefetiyle karşılaştı. Pagan filozof Kélsos, “Hristiyanlar’ın Tanrı’nın krallığını dinsizce böldüklerini, sanki Tanrı’ya düşman olanlar da dahil olmak üzere ilahî içinde karşıt gruplar varmış gibi, içinde bir isyan yaratarak” diyordu. (9334)

     Haksız da değil hani. Semavî dînlere ait kutsal kitaplarda (Tevrat, İncil, Kur’ân) anlatılan “Daha ilk girişiminde Şeytan’ın başarılı olması ve ilk insan çiftinin Cennet’ten kovulması” hadisesi, “Tanrı’nın gücünü sınırlayan” bir anlatım değil midir?

     Tek Tanrılı semavî dîn mensuplarına, bir pagan filozofun “Tanrı’nın gücünü sınırlamayın! Bu küfürdür…” diye tebliğde bulunması, ama sözünü dinletememesi, çok garip hakikaten. Tıpkı günümüzde olduğu gibi: Hristiyanlar’a ve Müslümanlar’a, deistler ve laikler “Tanrı’nın gücünü sınırlamayın! Bu küfürdür…” diye tebliğde bulunuyorlar, ama gene de sözlerini dinletemiyorlar. Hristiyanlar ve Müslümanlar tüm uyarılara rağmen şirk içinde yüzmeye devam ediyorlar.

     Musevîlik’te Şeytan, tipik olarak “yetzer hara” (kötü eğilim) için bir metafor olarak kabul edilen, Tanrı’ya boyun eğen bir ajan olarak görülür. Yahudîlik ve Kabbala felsefesinde Samael olarak geçer. Musevîlik’te ilk başlarda Şeytan kötü bir varlık değildir; aksine insanları doğru yola çağıran hatta bunu kontrol etmek için insanları yargılayan bir yargıçtır. Kutsal Kitap’ta, tarihsel süreç içerisinde – Med Kürt ve Zerdüştîlik etkisiyle – Şeytan dînde kötü bir varlığa dönüşmüştür.

     Tevrat’ta “şeytan” inancı tarihsel süreç içerisinde evrim geçirmekte, değişmektedir. “Satan” (şeytan) kelimesi Tevrat’ın erken dönemlere ait bölümlerinde cins ismi olarak “düşman”, “muhalif”, “engel olan”, “dâvâ eden”, “suçlayan” ve “amacını gizleyen kişi” anlamında kullanılır. Askerî, siyasî veya hukukî mânâda muhalefet durumunda olan ya da zorluk çıkaran kişiler (9335) veya Peygamber Hz. Balam (as)’ı engellemeye çalışan Tanrı’nın meleği hakkında “düşman” ve “muhalif” mânâsında “şeytan” nitelemesine yer verilmiştir. (9336) Daha geç dönemlere ait bölümlerde ise “Şeytan” kelimesi özel isim olarak “ha-Satan” biçiminde, Tanrı’nın hizmetinde çalışan düşük rütbeli semavî topluluğun bir üyesi sıfatıyla yeryüzünde dolaşıp Tanrı’nın izniyle Hz. Eyyûb (as)’u sınayan (9337), semavî mahkemede başkâhin Hz. Yeşu (as)’yu suçlayan görevli, yargıç (9338), bir ileri aşamada kendi başına İsrail’e karşı duran ve Kral Davud’u sayım yapmaya kışkırtarak Tanrı’yı kızdırmasına ve 70.000 İsrailli’yi öldürmesine sebep olan semavî varlık biçiminde yer almıştır (9339).

     “Şeytan” terimi İbranice Tevrat’ta farklı anlamlarda kullanılır: “Yargıç koltuğundan önce bir suçlayıcı” (9340), “savaşta ve barışta düşman” (9341), “yoluna direniş koyan bir düşman” (9342).

     Tevrat’ın “Eyyûb” kitabında “ha- Satan”, Cennet’te Allah’ın mâhkemesinde insanlığa karşı savcı ve başsavcı olarak anlatılır. Şeytan’dan başka meleklerden bahsedilmez ve bir suçlayıcı olarak, insanlığın tanrısal bağlılığından ve dîndarlığından şüphe duyar. İnsanların Tanrı’dan yalnızca Tanrı onlara refah ve gelişme verdiği için korktuğunu iddiâ ediyor. Daha sonra Eyyûb’un Tanrı’nın sözüne olan inancının gücünü test etmesi amacıyla Tanrı tarafından Eyyûb’u rahatsız etmesi için görevlendirilir. Şeytan böylece Eyyûb’un düşmanı olur. (9343)

     Sözlü Tevrat geleneğinin ilk büyük denemesi ve örneği olup M. S. 3. yy’a ait olan “Mişna” (משנה) üzerine ilk haham yorumları, Şeytan’ın Yahudîlik’te neredeyse hiçbir rol oynamadığını gösteriyor. Bir haham yorumu ne kadar yeni tarihlenirse, “Şeytan” terimi veya eşanlamlıları o kadar sık ​​görülür. (9344)

     Med Kürt Uygarlığı ve Zerdüştîlik’in etkileri, Babil Sürgünü (M. Ö. 597 – M. Ö. 539)’nden beri “Babil Talmudu”nda kaydedilmiştir. M. S. 400 civarında tamamlanan “Filistin Talmudu”, Yeni Ahit (İncil) ile aynı zamanda ve aynı coğrafyada yazılmıştır ve “Şeytan” terimini ve eşanlamlılarını kullanmasında önemli ölçüde daha muhafazakârdır. Ancak “Talmud”un bu bölümünün büyük bir kısmı orijinalinde korunmamıştır. Bu literatürlerde Adem ve Havva’nın Cennet Bahçesi’nden kovulma anlatısının tartışılması örnek teşkil edebilir. Klasik Yahudî Tevrat yorumcuları, oradaki “yılan”ı kelimenin tam anlamıyla bir yılan olarak alırlar. Bununla birlikte, anlatıda bunun neyi sembolize ettiği konusunda aynı fikirde değiller: Kötülüğe eğilim, Şeytan veya Ölüm Meleği. Diğer Mukaddes Kitap yorumcuları, yılanın fallik bir sembol olduğunu öne sürdüler. “Mişna”ya göre yılan lanetlenmeden önce dik durur ve insanlarla iletişim kurma yeteneğine sahiptir. (9345)

     İlk başlarda semavî dînler inancında, Şeytan, insanın bütün işlerine gücü yettiği halde farklı milletlerden iki kişiyi aynı anda etkileyemezdi. Yani Şeytan, aynı anda, farklı yerlerde farklı işlerle meşgul olan iki ayrı kişiyi aynı anda etkileyip kandıramaz. “Talmud”da aynen böyle yazar. (9346) Bu nedenle, örneğin tanınmış bir astronom, doktor ve Tevrat alimi olan Samuel bar Abba (165 – 254), hiçbir zaman yalnız seyahat etmez, mutlaka yanında başka biriyle beraber seyahat ederdi. (9347)

     Etiyopya (Habeşistan) mahrecli “Enox Kitabı”nda, şeytanların bir sürüsünden hem ayartıcı hem de cezalandırıcı melekler olarak bahsedilir. Bu kitapta Azazil, Şeytan’la özdeşleştirilmez, ancak Tanrı’nın hizmetinde işkenceciler olarak kendisine bağlı bir dizi şeytanla birlikte görünür. Şeytanlar, son zaman yargısından sonra düşmüş meleklere ve günahkâr insanlara eziyet eden cezalandırıcı meleklerin rolünü yerine getirirler. Aynı zamanda düşmüş meleklerin işi, şeytanların hizmeti olarak anlatılır. Şeytanlar da ilahî mahkeme önünde suçlayıcıdırlar. Metin, onların melekler günâh işlemeden önce var olduklarını imâ eder, ancak kökenlerini açıklamaz. (9348)

     İkinci Tapınak Dönemi’nde, Yahudîler, İran Med – Pers (Kürt – Fars) Axamenîş İmparatorluğu’nda yaşarken, Yahudîlik, Axamenîşler’in dîni olan Zerdüştîlik’ten büyük ölçüde etkilendi. (9349) Yahudîler’in “Şeytan” kavramları, Zerdüştîlik’teki “Şeytan” Angra Mainyu (Ehrimen)’dan etkilendi. (9350) Şeytan’ın Tanrı’nın bir rakibi ve tamamen kötü bir figür olduğu fikri, İkinci Tapınak Dönemi’nde (9351), özellikle de “Apokalipsler”de, Yahudî “Pseudepigrapha”sında kök salmış görünüyor (9352).

     Ehrimen (Angra Mainyu), Zerdüştîlik inanışında, kötülük ve karanlıkları temsil eder. Zerdüştîlik’in ifade ettiği mutlak ikicilikte, iyilik ilkesi olan Tanrı Ahura Mazda ile sürekli bir mücadele ya da savaş hali içinde bulunan kötülük ilkesidir. (9353)

     Semavî dînlerden farklı olarak, Ezdaîlik (Ézidîlik) dîninde Şeytan’ın (İblis, Azazil) günahsız ve mâsum olduğuna inanılır. Tam anlamıyla bir “melek kültü” üzerine kurulu Ezdaîlik (Ézidîlik), semavî dînlerdeki meleklerin secde ettiği ve “eşref-i mahlûkat” olarak onurlandırılan insan yerine, meleklerin insandan üstte yer aldığı bir “eşref-i melaike” inancına sahiptir. Bizim “Şeytan” diyerek öcüleştirdiğimiz ve lanetlediğimiz İblis (Azazil) adlı melek, Ezdaîlik (Ézidîlik) dîninde Melek-i Tavus olarak adlandırılır ve en büyük melektir. Allah’tan sonra O gelir. (9354)

     Baş melek Melek-i Tavus, tavuskuşu ile sembolize edilir. Bugün dahi Kürdistan’da herhangi bir Kürt evine misafirliğe gittiğinizde, duvarda, üzerinde tavuskuşunun bulunduğu bir halının asılı olduğunu görürsünüz. Müslüman Kürtler’in evlerinde dahi vardır bu halı (bizim evimizde de vardı). İşte bu inançtan kalma bir gelenektir bu. Kürtler, binyıllar boyunca Zerdüştîlik, Musevîlik, Hristiyanlık, Manicilik, İslam gibi dînleri benimsemiş, ama Ezdaî (Ézidî) inancından kalma bu geleneği terketmemiştir.

     Ézidîler’in baş meleği Melek-i Tavus, insana secde etmeyi reddettiği için Hristiyan ve İslamî geleneklerdeki Şeytan’a benzer. Bu nedenle Hristiyanlar ve Müslümanlar genellikle Melek-i Tavus’u Şeytan olarak görürler. (9355) Bu ise yanlıştır ve bir bakıma “kendi penceresinden başkasına bakmak”tır. Aslında Ezdaîlik (Ézidîlik)’te Allah’a karşı kötülüğü temsil eden bir varlık yoktur; bu düalizm Ezdaîler (Ézidîler) tarafından reddedilir. (9356)

     Ezdaîlik (Ézidîlik)’te Melek-i Tavus, İblis gibi yeni yaratılan insanın önünde secde etmesi gerekirken etmediği için “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” olarak onurlandırılır. Çünkü “varlıkların yalnızca Allah’a secde etmesi” Allah’ın ilk emri olduğu için reddetti. Sadakatinden ve Tevhid’den sapmayan muvahhîd duruşundan dolayı Allah O’nu yeryüzündeki temsilcisi yaptı. (9357) Ancak ne hazindir ki, bir meleğin insana secde etmeyi reddetmesi hikâyesiyle paralellikler nedeniyle, Hristiyan ve Müslüman kafa yapısı Melek-i Tavus’u genellikle İblis veya Şeytan ile ilişkilendirmiştir. (9358) Ezdaîler (Ézidîler)’in bu meleği olumlu değerlendirmeleri nedeniyle, Hıristiyanlar ve Müslümanlar onlara “Şeytan’a tapanlar” dediler. İblis’e bir başka paralellik, Ezdaîlik’te geçen bir hikâyede bulunabilir. Azazil, Allah’tan kopup Cehennem’i kendi krallığı olarak almak ister, ancak burada kararından pişman olur. Cehennem’in alevlerini gözyaşlarıyla söndürür ve Cennet’e geri döner. (9359)

     Dünyanın en eski dînlerinden biri (9360) olan ve günümüzde sadece Kürtler arasında yaşayan (9361) bir dîn olan Ezdaîlik’in kutsal kitabı olup Kürtçe bir kutsal kitap olan ve ismi Kürtçe’de “Siyah Mushaf” anlamına gelen Mushafa Reş’te, meleklerin ve Âdem’le Havva’nın yaratılışı, diğer meleklerin insana secde ederken baş melek Melek-i Tavus’un (Azazil) secde etmemesi çok çarpıcı ve etkileyici bir şekilde işlenir.

     Mushafa Reş’te yaratılış şu şekilde anlatılır:

     “Allah önce kendi esrarından bir beyaz inci ve Enfar denilen bir kuş yarattı. Bu inci tam kırkbin yıl bu kuşun sırtında durdu.

     Sonra Allah yedi melek yaratmaya başladı.

     İlk gün Pazar, Azazil ismi verilen Melek-i Tavus’u yarattı. Bu baş melektir, tüm meleklerin başkanı ve tavusudur.

     Pazartesi günü Derdail adlı meleği yarattı.

     Salı günü İsrafil adlı meleği yarattı.

     Çarşamba günü Cebrail adlı meleği yarattı.

     Perşembe günü Azrail adlı meleği yarattı.

     Cuma günü Şemnail adlı meleği yarattı.

     Cumartesi günü de Nurail adlı meleği yarattı.

     Melekleri yarattıktan sonra, ilk yarattığı melek olan Melek-i Tavus’u bütün meleklerin başına lider yaptı. Sonra bütün meleklere şu ilk buyruğunu söyledi: ‘Sizin bir tek İlah’ınız var, o da Ben’im. Benden başka hiç kimseye secde etmeyin!’

     Daha sonra göğü, Dünya’yı, Güneş’i ve Ay’ı yarattı. Sonra yedi kat gök ve yedi kat yeri suretlendirmek için kuşları ve vahşi hayvanları yarattı ve melekler de, bütün bu süre içinde sözü geçen incinin içinde idiler.

     Yedinci günde bu inciden çıktılar. Yedi melek hamd ve tespihler okuyarak Allah’ın etrafını sardılar.

     Sonra Allah yüksek bir sesle inciye haykırdı ve inci dörde bölündü. Parçalanan inciden su fışkırdı ve denizler böyle oluştu.

     Dünya yuvarlaktı ama yarıkları henüz yoktu. Sonra Cebrail’i bir kuş şekline dönüştürdü ve dört tarafını düzenlemesi için dünyayı ellerine teslim etti.

     Allah sonra bir gemi yarattı ve orada otuzbin yıl kaldı. Bin yıl sonra gelip Laleş’e (Güney Kürdistan’da, Ézidîler’in kutsal mekânı) yerleşti.

     Allah Laleş’ten dünyaya haykırdı; deniz pıhtılaştı, dünya toprak oldu ve titremeye başladı.

     Sonra Cebrail’e beyaz incinin iki parçasını almasını buyurdu. Bunlardan birini Cennet Kapısı’nda dinlenirken yerin altına gömdü. Diğerinin içine ise Güneş’i ve Ay’ı yerleştirdi ve yıldızları da onların parçalarından yaratarak, onları süs için Cennet’e astı.

     Meyve veren ağaçlar da yarattı ve yeryüzündeki bitkileri de. Aynı şekilde dağları da yeryüzünü güzelleştirmek için O yarattı.

     Sonra Yüce Rabb, halının üzerindeki tahtına oturarak meleklere şöyle seslendi: ‘Ey melekler! Ben Âdem ile Havva’yı yaratacağım, onlar ilk insanlar olacak, bütün insanları da onlardan türeteceğim. Onlar yeryüzünde tek bir ümmet olacak. Ézidî halkı da onlardan türeyecek. Sonra Suriye topraklarından Şeyh Adiyy bin Musafir çıkacak, gelip Laleş’te oturacak.’

     Sonra Rabb kutsal toprağa (Laleş) indi ve Cebrail’e dünyanın dört bir yanından toprak getirmesini buyurdu. Rabb toprak, hava, su ve ateşi karıştırdı ve onunla Âdem’i yarattı, kendisine rûh üfledi.

     Allah insanı, Âdem’i yarattıktan sonra, meleklere, ‘Gelin Âdem’e secde edin!’ diye buyurdu. Bütün melekler emre uyarak Âdem’e secde ettiler, ama bir tek Azazil (Melek-i Tavus, = İblis, = Şeytan) secde etmedi.

     Allah Azazil’e, ‘Niçin emrime karşı geldin? Âdem’e secde etmenizi emrettiğim halde neden dediğimi yapmadın?’ diye sordu. Azazil, ‘Ey Yüce Tanrım! Sen bizi ilk yarattığında, bize, ‘Benden başkasına secde etmeyin’ diye buyurmamış mıydın? Ben Sen’in o ilk emrini unutmadım. Secdeye layık tek varlık Sen’sin. Bizi ve her şeyi Sen yarattın. Sen’i bırakıp yarattıklarına secde etmek, şirktir. Ben Sen’den başkasına asla secde etmem’ dedi.

     Sonra Allah Cebrail’e, Âdem’i Cennet’e koymasını emretti. Âdem Cennet’te her yeşil bitkinin meyvesinden yiyebilirdi, ama sadece buğday yememeliydi.

     Azazil, çok sevdiği Allah ile arasına küskünlük girmesine sebep olduğu için, Âdem’e kin tuttu. Âdem’den bunun intikamını almak için fırsat kolluyordu.

     Yüz yıl sonra Azazil, Allah’a dedi ki, ‘Âdem nasıl çoğalacak? Soyu nerede?’ Bunun üzerine Allah, ‘Bu işi sana tevdi ediyorum, seni görevlendiriyorum’ dedi.

     Sonra Azazil Âdem’i kandırmak için Cennet’e geldi ve O’na, ‘Buğdayı yedin mi?’ diye sordu. Âdem, ‘Hayır, çünkü Allah bana buğdayı yememi yasakladı’ cevabını verdi. Bunun üzerine Azazil, ‘Sen buğdayı yersen senin için çok güzel olacak, o zaman sana daha güzel şeyler veilecektir’ dedi. Âdem bu sözlere kanarak buğdayı yedi ve karnı şişti. Azazil de Âdem’i Cennet’ten çıkardı ve yeryüzüne indirdi. Ondan sonra kendisi tekrar göğe yükselip Cennet’e oturdu.” (9362)

     Bazen şaşırarak, bazen beğenerek ve takdir ederek, bazen de tuhaf veya akıldışı bularak, ama baştan sona büyük bir merakla okuduğunuz Mushafa Reş’teki bu âyetlerde, semavî dînlerden hatta dünyadaki tüm dînlerden ayrı olarak insanın dikkatini öncelikli olarak çeken birkaç önemli nokta var:

     1 – Büyük meleklerin sayısı semavî dînlerdeki gibi 4 değil 7’dir.

     2 – Güneş ve Ay henüz yokken hatta evrenin kendisi yokken günler (Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba…) nasıl var, insan sormadan edemiyor. Ancak bu sorunun muhatabı sadece Ézidîler değil, aynı zamanda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudîler’dir de. Çünkü aynı tuhaflık, onların anlatımlarında da var.

     3 – İnsan denen canlı türü henüz yokken ve daha yaratılmamışken, Allah’tan ve meleklerden başka hiçbir varlık yokken, meleklerin isimleri neden bir “insan dili” olan İbranice’dir? “Azazil” (Azazel), “Cebrail” (Gabriel), “Azrail” (Azrael), “İsrafil” (Rafael), “Mikail” (Mixael), bu isimlerin hepsi İbranice. Oysa bırakın İbraniler’i, henüz insan bile yaratılmamış! Hatta isimlerin sonundaki “-İl” (-El), Kenan Tanrısı El’in ismidir. Aşağıda size bu Tanrı’nın fotoğrafını bile dipnot olarak sunuyorum. (9363) Örneğin Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân’da da “Cebrail’i biz gönderdik” diyor (9364) ama Cebrail (Gabriel)’in – ve diğer tüm meleklerin de – isimlerinde ne Yehova var ne Allah; Kenan Tanrısı El var. Bu soruyu can korkusundan dolayı Yahudîler’e, Hristiyanlar’a ve Müslümanlar’a sormaya cesaret edemediğim için, bana hiçbir zarar vermeyeceklerinden emin olduğum gariban Ézidîler’e sorayım bari.

     4 – Yukarıdaki maddeyle bağlantılı olarak başka bir akıl sorusu: Melekler başka bir canlı türü (varlık), biz insanlar ise başka bir canlı türüyüz. Bir canlı, başka bir canlı türünün dilinde isim taşır mı? Bilindiği gibi ve bilimsel olarak da kanıtlandığı üzere, hayvanların ve bitkilerin de dilleri vardır ve kendi aralarında iletişim kurdukları bir dile sahipler. (9365) Örneğin biz insanlar, başka bir canlı türü olan ineklerin, eşeklerin, koyunların, kuşların, yılanların veya karıncaların konuştukları dillerde isimler taşıyor muyuz? Hayır, kendimize, çocuklarımıza ve etrafımızdaki her şeye isim verirken, kendi türümüz olan insanların konuştuğu dillerde (Kürtçe, Türkçe, Farsça, Arapça, İbranice, Almanca, Fransızca…) isimler veriyoruz. Melekler nasıl olur da ayrı bir canlı türü olan insanların konuştuğu bir dilde isimler taşıyorlar? O canlı türü (insan) de daha odur hiç yokken üstelik. Bu soruyu da can korkusundan dolayı Yahudîler’e, Hristiyanlar’a ve Müslümanlar’a sormaya cesaret edemediğim için, bana hiçbir zarar vermeyeceklerinden emin olduğum gariban Ézidîler’e soruyorum.

     5 – Kuşlar ve yabanî hayvanlar, Dünya henüz hamken yaratılıyor. Yani henüz dağlar, denizler hatta bitkiler dahi yokken. Habitatsız bir gezegende nasıl yaşamışlar, bilemiyoruz.

     6 – Dünyanın yuvarlak olduğunun bilinmediği ve düz olduğunun sanıldığı bir zamana ait bu kutsal kitapta dünyanın yuvarlak olduğunun net biçimde söylenmiş olması, benim dikkatimi cezbeden en harika şey oldu. (O ifadeler sonradan eklenmemişse tabiî. Sonuçta, bizde olduğu gibi, onlarda da “devekuşu yumurtası”ndan civcivler çıkar yani, bu o kadar zor değil.)

     7 – Dünya’yı Allah yaratıyor ama gezegene şeklini veren Cebrail’dir.

     8 – Allah’ın gelip Kürdistan’daki Laleş Dağı’na indiği anlatılıyor. Tevrat’ta da Allah’ın gelip Mısır ile İsrail arasındaki Sina Dağı’na indiği anlatılır. (9366) Bunu yorum yapmadan geçiyorum.

     9 – Allah, melek olsun, cin olsun, insan olsun, hayvanlar ve bitkiler olsun, yarattığı bütün mahlukata “Benden başkasına secde etmeyin” buyuruyor. Çünkü “tevhîd” inancı bunu gerektirir; Allah’tan başkasına secde etmek “şirk”tir. Fakat Allah, insanı yarattıktan sonra, meleklerden insana secde etmelerini emrediyor. Aynı anlatım, Kur’ân-ı Kerîm’de de var. (9367) Bizim “İblis”, “Şeytan” olarak andığımız Azazil (Melek-i Tavus) secde etmiyor, ama diğer melekler ediyor. İslam’a göre İblis (Azazil) bu nedenle Allah tarafından lanetleniyor ve kovuluyor. Fakat Ezdaîlik (Ézidîlik) inancına göre doğru yapan İblis (Azazil, Melek-i Tavus)’tir, diğer melekler değil. (Bu konu asıl konumuz olduğu için birazdan biraz daha açacağım)

     10 – Âdem’i Cennet’e yerleştiren Cebrail’dir, Allah değil.

     11 – Semavî dînlerde Cennet’teki “yasak bitki” bir elma iken, burada buğdaydır. (Buğday, gıdaların anası ve beslenmenin temelidir; çünkü ekmek buğdayla yapılır. Buğday olmazsa kıtlık olur, buğday olursa kıtlık olmaz. Fakat çoook çok ilginçtir: Kürtçe’de hem “buğday” kelimesi hem de “kıtlık” kelimesi aynıdır; “genım” (ğenım). Birbirine taban tabana zıt hatta birinin olduğu yerde öbürünün olmadığı bu iki şeyin ismi aynıdır Kürtçe’de.)

     12 – Âdem’i Cennet’e yerleştiren Cebrail iken, ordan çıkaran da Melek-i Tavus (Azazil, İblis)’tur. Ayrıca semavî dînlerdekinin aksine, bütün bunlar olurken Havva henüz yok, daha yaratılmamış.

     Diğer maddeleri bir tarafa bırakırsak, “birazdan biraz daha açacağım” dediğim 9 no’lu madde bence oldukça felsefik ve bir o kadar da etkileyicidir. Ben bir Müslüman olarak Ézidîler’in bu bakış açısını çok asil buluyorum.

     Allah, melek olsun, cin olsun, insan olsun, hayvanlar ve bitkiler olsun, yarattığı bütün mahlukata “Benden başkasına secde etmeyin” buyuruyor. Çünkü “tevhîd” inancı bunu gerektirir; Allah’tan başkasına secde etmek “şirk”tir. Fakat Allah, insanı yarattıktan sonra, meleklerden insana secde etmelerini emrediyor. Bütün melekler secde ediyor, İblis (Azazil, Melek-i Tavus) hariç. Allah Azazil (İblis)’e, “Niçin emrime karşı geldin? Âdem’e secde etmenizi emrettiğim halde neden dediğimi yapmadın?” diye soruyor. Azazil (İblis) de, “Ey Yüce Tanrım! Sen bizi ilk yarattığında, bize, ‘Benden başkasına secde etmeyin’ diye buyurmamış mıydın? Ben Sen’in o ilk emrini unutmadım. Secdeye layık tek varlık Sen’sin. Bizi ve her şeyi Sen yarattın. Sen’i bırakıp yarattıklarına secde etmek, şirktir. Ben Sen’den başkasına asla secde etmem” diyor.

     Peki, sizce burda doğru davranan gerçekten de diğer melekler midir, yoksa İblis (Azazil) midir? Semavî dînlerin (Musevîlik, Hristiyanlık, İslam) itikadına göre olaya baksak bile, yanlış davranan diğer meleklerdir, İblis değil.

     Ézidîler bu hadiseye işte aynen böyle bakıyorlar. İblis (Azazil, Melek-i Tavus), Allah’ı o kadar seviyordu ki, O’ndan başkasına asla secde etmezdi. Bunu kendisinden isteyen bizzat Allah’ın kendisi olsa bile yapmazdı bunu. O kadar ki âşik idi Yaradan’a.

     Bunu tıpkı şunun gibi düşünün: Diyelim ki siz eşinizi veya sevgilinizi o kadar çok seviyorsunuz ki, ona o derece âşıksınız ki, ondan başkasını gözünüz görmüyor, dönüp bakmıyorsunuz bile. Bir gün eşiniz veya sevgiliniz size gelip de, sizden, başka bir kadınla aşk yaşamanızı veya ilişkiye girmenizi isterse, bunu yapar mısınız? Bunu sizden bizzat o istese bile yapar mısınız? Yapmazsınız.

     Bu dîn ve dînî topluluk için – özellikle Türkiye’de Müslüman Kürt ve Türk halkları tarafından – yanlış bilinen ve asılsız olan “Şeytan’a tapanlar” ithamının aslı astarı yoktur. Müslüman toplumlarda Ézidîler sanki “Satanistler” gibi birşey görülüyor ne yazık ki; oysa bu çok büyük bir haksızlık ve Ézidî halkına karşı büyük bir saygısızlıktır. Ézidîler Şeytan’a tapmazlar, iftiradır; tıpkı Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudîler ve Zerdüştîler gibi Allah’a taparlar. Fakat onlardan (bizden) farkları şudur: Cennet’te Şeytan’ın lanetlenmesi ve kovulması hadisesine inanmazlar ve bunun, insanlar tarafından Şeytan’a atılmış bir iftira olduğuna inanırlar. Şeytan’ın (Ézidîler Melek-i Tavus derler) günâhsız bir melek olduğuna inanırlar. Meleklerin en başta gelen özelliği “günâh işlememek” olduğuna göre ve Allah melekleri bu özellikte yarattığına göre, kendisi de bir melek olan İblis nasıl olur da günâh işleyebilir? Ézidîler’e göre kötülük, insanın kendi içindedir. İnsan, kendi yaptığı kötülüğün sorumluluğundan kurtulmak için, kendi iradesiyle işlediği suçların günâhını Şeytan’ın üzerine yıkmaktadır. Halbuki o günâhları insanlara Şeytan işlettirmiyor, insanlar o günâhları kendi iradeleriyle işliyorlar. (9368)

     Ayrıca isimlerinin “Ezidîler” veya “Yezidîler” şeklinde zikredilmesinden dolayı, hususen Irak ve İran’daki fanatik ve bağnaz Şiî toplumlarında bunlara karşı büyük bir kin ve nefret oluşuyor. Oysa bunların Kerbelâ Katliâmı’nın faili olan zalim Yezid bin Muaviye (646 – 83) ile uzaktan – yakından bir alakası yoktur. O tamamen alakasız bir isim benzerliğidir. Bunlar bu isimle tarih sahnesine çıktıklarında, bırakın Emevîler’i, daha İslamiyet bile doğmamıştı. Ezdaîlik (Ézidîlik) dîninde Tanrı’nın ismi Ezda’dır. “Ezdaî” veya “Ezidî” ise, “Tanrı’nın yolundan giden” demektir. Tanrı’nın ismi olan Ezda, Kürtçe bir isimdir; Kürtçe’deki “ez” (ben) ve “da” (verdi, var etti) sözcüklerinden oluşmuş bileşik bir kelimedir ve “Beni veren” (Beni var eden) yani “Beni yaratan” demektir. Kürtçe’de Tanrı’nın bir ismi de Xweda (Hüda)’dır ve Müslüman Kürtler Allah’a “Xweda” (Hüda) derler; Farslar da böyle der. Tanrı’nın bu ismi de Kürtçe’dir; Kürtçe’deki “xwe” (kendi kendine) ve “da” (verdi, var etti) sözcüklerinden oluşmuş bileşik bir kelimedir ve “Kendinden var olan” yani “Kendi kendini var eden” demektir. Yani “başka bir güç tarafından yaratılmamış, varlığı kendinden olan”. (9369)

     Tarihleri boyunca hiç kimseye bir zararları olmamış, başka toplumlara ve insanlara en ufak bir kötülükleri dokunmamış, hatta bırakın diğer insanları, yabanî hayvanlara ve bitkilere bile zarar vermekten kaçınan, kendi içlerinde kapalı bir toplum olarak yaşayan ve bütün Müslüman, Hristiyan komşularının ve onlarla insanî münasebetleri olan herkesin de rahatlıkla şahîdlik ettiği üzere oldukça sıcak ve insanperver olan bu küçük dînî azınlık, yakın zaman önce ne yazık ki IŞİD (DAİŞ) denilen, dünyanın ve tarihin en barbar çetesinin, hiçbir acıma duygusu olmayan katiller sürüsünün korkunç tehdidi altında kaldı. Kürdistan’a saldıran IŞİD barbarları, Şengal (Sincar) bölgesinde binlerce Ézidî’yi – sırf dînleri farklı diye – vahşî bir şekilde katletti, kadınlarını ve kızlarını “cariye” yapıp köle pazarlarında sattı. Onlardan geriye kalan binlerce çocuk ve bebek, açlık ve susuzluktan öldü. (9370)

     Ezdaîler (Ézidîler)’in bu inancı, Şeytan hakkındaki düşünceleri, semavî dîn mensubu olan Yahudîler’in, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın oldukça garibine gitmekte, niye böyle inandıklarına anlam verememektedirler.

     Şimdi size çoook ama çok ilginç birşey söyleyeceğim: İslam tarihinde, Şeytan konusunda aynen Ezdaîler (Ézidîler) gibi inanan / düşünen Müslüman âlimlerin ve İslamî ekollerin olduğunu biliyor muydunuz?

     Şaka yapmıyorum. Hayır ciddi söylüyorum. Gerçekten şaka yapmıyorum.

     Hatta İslamî itikad geleneğinde “Tevhid-i İblis” (Şeytan’ın Tevhid’i) adında bir gelenek de var.

     Daha önce pekçok yazımda, katıldığım pekçok canlı yayında, konferans ve sohbetlerde defalarca söylediğim, hatta elinizdeki bu kitapta da birkaç kez söylediğim bir söz var: İslam âlimlerinin, tam bir fikirbirliği içinde olduğu hiçbir konu yoktur.

     Şeytan konusunda da yoktur.

     Bazı İslam âlimleri, Şeytan’ın Âdem’in önünde secde etmeyi reddetmesini, “Şeytan’ın Allah’a olan sadakatinin bir işareti” olarak görüyorlar. Bu inanç, İslamî literatürde “Tevhid-i İblis” (Şeytan’ın Tevhid’i) olarak bilinir. Konuya aynen Ezdaîler (Ézidîler) gibi bakan bu İslam âlimlerine göre İblis, ceza almayı Allah’tan başkasına secde etmeye tercih ederek, Allah’a olan sevgisini göstermiştir. Bu, Hz. Musa (as)’nın İblis ile tanışmasıyla ilgili ünlü bir hikâye ile gösterilir. Buna göre Musa, İblis’in melekten şeytana dönüştüğünü, Allah’ın gazabına bir delil olarak işaret etti. İblis, bunun sadece bir dış görünüş olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Ancak içsel özünde sevgisi şekilsizdir ve sadakatinden dolayı kalır. (9371)

     Yaşadığı dönemde zındıklıkla suçlanan ve söylediği – günümüzde dünyaca meşhur – “Ene’l- Heqq” (Ben Hakk’ım) sözü bahane edilerek uzun süren bir soruşturma neticesinde Abbasî Halifesi Ebû Fadl el- Muktedir Billâh Cafer bin Ahmed el- Mutedhid (895 – 932)’in emriyle (9372) idam edilen meşhur Fars âlim, mutasavvıf ve şair Ebû Muğit el- Hûseyn ibn-i Mansur el- Hallac (858 – 922), Horasanlı Kürt âlim ve mutasavvıf Mecdeddîn Ahmed Ğezalî (1061 – 1126) (NOT: Kendisi, Ezdaîlik / Ézidîllik dîninin bugünkü inanç esaslarını koyan Lübnanlı Arap sufî âlimi Şeyh Adiyy bin Musafir’in hocasıdır (9373)) ve yine Horasanlı Kürt âlim, mutasavvıf, hekim, eczacı ve şair Bavê Hamid kurê Ebûbekr İbrahim Feriduddîn Attar (1136 – 1221) gibi âlimlerin görüşü buydu. (9374)

     Ancak bu genel kabul görmüş bir görüş değildir. Dünyaca ünlü fakih, mutasavvıf ve şair Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî ya da tam adıyla Mevlânâ Celaleddîn bin Şeyh Bahaeddîn Muhammed bin Hûseyn el- Belhî-yê Rumî (1207 – 73)’nin meşhur “Mesnevî”sinde İblis, düşüşünü haklı çıkarmak için benzer argümanlar sunar. Ancak sonunda daha büyük bir aldatmacanın parçası olduğu ortaya çıkar. (9375)

     Müslüman tasavvuf âlimlerine göre İblis, Âdem’e secde etmeyi reddetti çünkü O tam bir imân ve ihlasla yalnızca Allah’a bağlıydı ve Tevhîd’in gereği olarak Allah’tan başkasına asla secde etmezdi. (9376) Bu nedenle mutasavvıflar, Şeytan’ı ve Hz. Muhammed’i, bu ikisini “en mükemmel iki muvahhîd” kabul ederler. (9377) Sufîler “dualizm” (ikicilik) kavramını reddederler ve bunun yerine varlığın birliğine inanırlar (9378). Muhammed’in Allah’ın merhametinin aracı olduğu gibi, Şeytan’ı da Allah’ın gazabının aracı olarak görürler. (9379)

     Aşkın zirvesi vardır. Sevgilisini gerçek bir aşkla sevenler, ondan başkasına yâr olacağına, ölmeye ve cezalandırılmaya razı olurlar. İblis (Şeytan)’in Allah’a olan aşkı, işte tam da böyle yüce bir aşktı. Müslüman sufî âlimi Ahmed Ğezalî için İblis, Allah’a olan saf bağlılığından dolayı Âdem’e secde etmeyi reddettiği için, kendini fedâ eden âşıkların örneğiydi. (9380) Ğezalî’nin öğrencisi Şeyh Adiyy bin Musafir el- Umewwî el- Şamî el-Heqqarî (1072 – 1162), ilk başlarda Sünnî Müslüman mutasavvıflar arasındaydı. İblis’i savunan, kötülüğün de Allah tarafından yaratıldığını savunan Şeyh Adiyy, “Allah’ın iradesi dışında kötülük varsa, o zaman Allah’ın aciz kalacağını ve acizliğin Allah’a isnat edilemeyeceğini” savundu. (9381)

     Bazı mutasavvıflar da, İblis’in kaderinde şeytan olmak olduğu için, Allah’ın O’nu eski meleksi tabiâtına geri döndüreceğini iddiâ ederler. Feriduddîn Attar, İblis’in lanetlenmesini Tevrat’taki Hz. Benyamin (as) ile karşılaştırır: Her ikisi de haksız yere suçlandı, ancak cezalarının daha büyük bir anlamı vardı. Sonunda İblis Cehennem’den kurtulacaktır. (9382) Bununla birlikte, tüm Müslüman mutasavvıflar, İblis’in olumlu bir tasviri ile aynı fikirde değiller. Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî’nin İblis’e bakış açısı, İslam’ın ortodoks yorumuyla çok daha uyumludur. Mevlânâ, İblis’i kibir ve haset gibi büyük günâhların tecellisi olarak görür ve “Akıl İblis’ten, sevgi Âdem’dendir” der. (9383)

     İblis’in Âdem’e secde etmeyi reddetmesinin tasavvufta özel bir rolü vardır. Tasavvufta yaygın bir motif, İblis’in düşüşünün sembolik olarak Allah’ın birliğine giden bir yol olarak anlaşılmasıdır. İblis, Âdem’e secde etmeyi reddeden tek melek olduğu için, diğer bütün meleklerden daha fazla Allah’a sadakatini gösterdi. Allah’a olan bağlılığından ödün vermeden, Cehennem’e sürülmesini bizzat kendisi isteyerek kabul etti ve Allah’a özverili bağlılığın bir örneği oldu. Ancak Allah’ın emrine itaat etmeyi reddetmenin bazı İslam âlimlerince bu şekilde olumlu olarak yorumlanması, tahmin edileceği üzere, Müslümanlar’ın ve İslam âlimlerinin büyük bir kısmını dehşete düşürdü. Ama bu tasavvuf geleneğine göre, Allah’ın birliği ancak tüm dualist düşüncenin (iyi Allah – kötü Şeytan) ortadan kaldırılması ve yalnızca Allah’ın mutlak hakikat olarak kabul edilmesiyle sağlanabilir.

     İblis’in alışılmadık bir yorumu, İblis’in hâlâ Allah’ın huzurunda bir bekçi olarak hareket ettiğini savunur. Allah, İblis’i Cennet’in mecazî bir bekçisi yaptı ve Allah’ın huzuruna layık olmayanların girmesini kıskançlıkla engelledi. İblis burada “Şeytan” rolünü oynamak yerine, Allah’ın gazabını somutlaştıran, yoldan çıkan ve değersiz olduğunu kanıtlayanları yokeden cezalandırıcı bir melek rolünü üstlenir. (9384)

     İslam ilahiyatında Kelam ilmi, İblis’in Kur’ân’daki rolünü ve özgür irade meselelerini tartışmıştır. Bazıları, özellikle Mutezile, özgür iradeyi ve İblis’in özgürce itaatsizliği seçtiğini vurgular. Diğerleri, İblis’in itaatsizliğinin Allah tarafından önceden belirlendiğini iddiâ ediyor. (9385) Çoğu âlime göre İblis salt bir yaratıktır ve bu nedenle dünyadaki kötülüğün sebebi veya yaratıcısı olamaz. Şeytan işlevinde, yalnızca insanlığın zayıflıklarından ve bencilliğinden yararlanır. (9386) Kötülüğün varlığı bizzat Allah tarafından yaratılmıştır ve İblis ve şeytan arkadaşları da ancak Allah’ın izniyle hareket edebilirler. (9387) Allah ve Şeytan’ın iki karşıt ve bağımsız ilke olduğu fikri, İslam-öncesi İran inançlarının bir parçası olarak, akla büyük önem veren Maturidîlik gibi İslamî mezhepler tarafından reddedilmiştir. (9388)

     “Şeytan” figüründeki kötülüğü zayıflatarak “dualizm” (ikicilik) de bozulur, bu da dualist eğilimleri reddeden daha sonraki sufî “varoluşun birliği” kozmolojisine tekabül eder. Dualizm veya kötülüğe Allah’tan başka bir şeyin sebep olduğu inancı, kişinin kendi iradesiyle de olsa, bazı mutasavvıflar tarafından “şirk” olarak kabul edilir. (9389) İblis’in (burada Allah’a atıfta bulunularak) “Sevgili”den başkasına secde etmektense Cehennem’e atılıp lanetlenmeyi tercih etmesi, hakikî mânâda tevhidî bir duruştur ve her türlü takdiri hakketmektedir. İblis, menfaatsiz aşka örnek olmuştur. (9390)

     Bazı sufîler arasında, İblis’in “Allah’ın emri” ile “Allah’ın iradesi” arasında karar vermek zorunda kaldığı savunularak, İblis’in davranışına dair olumlu bir bakış açısı gelişti. Allah’ın emrine itaat etseydi, Allah’ın iradesini çiğneyecekti, yani Allah’ın tek ilah oluşu ve O’ndan başkasına secde edilmemesi gerektiği kuralını çiğneyecekti; Allah’ın iradesini çiğnememek için Allah’ın emrine itaat etmedi. Buna göre İblis, kendisini yalnızca Allah’a adadığı ve Allah’tan başkasına secde etmeyi reddettiği için, Âdem’e secde etmedi. Böylece İblis, emrine itaatsizlik ederek Allah’ın gerçek iradesine uymuş oldu. Bu inanç, İslamî literatürde “Tevhid-i İblis” (Şeytan’ın Tevhid’i) olarak bilinir. (9391)

     İblis Kur’ân’da yalnızca düşüşü ve Allah’ın yarattıklarını yanıltma niyetiyle görünse de, ilahî özün bekçisi olarak başka bir rol, muhtemelen Hz. Muhammed’in sahabelerinin sözlü anlatımlarına dayanarak geliştirildi. Bazı tefsirlerde İblis, insanları yanıltan bir nûr ile ilişkilendirilir. Erken dönem tabiînden Fars âlim ve zahid Hasan bin Yaser el- Basrî (642 – 728)’nin şöyle dediği aktarılır: “İblis nûrunu insanlara gösterseydi, O’na bir ilâh olarak taparlardı.” (9392) O’ndan yüzyıllar sonra yaşamış olan Kürt âlim, filozof, hukukçu, matematikçi ve şair Bavê Meâlî Abdullah kurê Ebibekr Muhammed Meyanecî Ayn’el- Qudat Hemedanî (1098 – 1131) ise, İblis’in göğün koruyucusu ve yeryüzünün hükümdarı rolüne dayanarak, İblis’in gökleri temsil eden “Muhammedî ışığın” karşısında duran “karanlık ışığı” yani dünyevî hayatı temsil ettiğini savundu. Bu itibarla, İblis, günâhkârlarla mü’mînleri birbirinden ayırmak için haznedar ve hakim olacaktır. Ayn’el- Qudat Hemedanî, yorumunun izini Sehl el- Tuştarî (818 – 96) ve Şeyban er- Raî (? – ?)’ye kadar götürür; onlar da fikirlerini Hz. Hızır (as)’dan aldıklarını iddiâ ederler. Ayn’el- Qudat Hemedanî, İblis’in nûruna ilişkin yorumunu “şehâdet kelimesi” (Lâ İlahe İllallah) ile ilişkilendirir: Buna göre, Allah’a hizmetleri yüzeysel olan insanlar, “Lâ İlahe” (şehâdetin ilk kısmı; tek başına söylendiğinde “Tanrı yoktur” anlamına gelir) çemberinin içine hapsolurlar. Bunlar Allah’tan çok nefslerine (bedensel dürtülerine) taparlar. Ancak bu çemberden ayrılmaya layık olanlar, İblis’in “İllallah” dairesine, “ilahî huzur”a geçebilirler. (9393)

     Başka bir İslamî bakış açısına göre ise, Allah’ın Âdem’i yaratma kararına ve yaratmasına İblis’in itirazı ile diğer meleklerin itirazı aynıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi, Kur’ân’da anlatıldığına göre, Allah, insanı yaratacağını meleklere bildirirken, melekler, Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” diyerek Allah’a itiraz ediyorlar (veya kaygılarını dile getiriyorlar). (9394) Bunun sebebi de, yine daha önce belirttiğimiz gibi, daha önce de yeryüzünde (Dünya gezegeninde) başka insan türlerinin yaşamış olduğu ve bunların yeryüzünde çok bozgunculuk ve kötülük yapmış olmaları, dolayısıyla yeni yaratılan bu insan türünün de aynı kötülükleri yapacağının öngörülmesidir. İşte bu yüzden, Allah’ın Âdem’i yaratma kararından ve yaratmasından hem İblis hem de diğer bütün melekler rahatsız oluyorlar. Rahatsızlıklarının sebebi birdir, aynıdır. Ama buna karşı tavır ortaya koymada farklı davranıyorlar. Melekler Âdem’den rahatsız oldukları halde Allah’ın emri olduğu için O’na secde ediyorlar, İblis ise rahatsızlığını pratikte de gösteriyor ve secde etmiyor. (9395) (NOT: Bizi kimse sevmiiir…)

     Alevîlik sözlü geleneğinde Azazil (İblis), ilk meleklerden biri olarak öne çıkar, orada başmelek Cebrail tarafından Yaratıcı hakkında bilgilendirilir. Cebrail, diğer başmeleklerle birlikte Azazil’i 7 kapılı bir kandile götürür. 1001 gün burada hizmet edecekler, sonra kapı açılacak. Başmelekler lambaya girdikten sonra, bir gövde oluşturan iki ışık gördüler. Başmeleklere ışığın önünde secde etmeleri emredildi. Yaratılmış birşey olarak ışık Yaratıcı olamayacağı için secde etmeyi reddeden Azazil dışında herkes emri yerine getirdi ve bu nedenle Allah’ın eski hizmetinde kalmak için kapıya döndüler. Bu anlatım, Azazil (İblis)’in Allah’ın hizmetinde olduğunu, ancak kapının açıldığını görünce hor gördüğünü ve “ego dünyası”na taşınmaya karar vererek, bu olayın Şeytan ile insanlık arasında daha sonra düşmanlığa neden olduğunu açıklar. (9396)

     Bunlar önemli bilgilerdir, önemli tarihsel kayıtlardır. Bilmekte, bunlardan haberdar olmakta fayda var.

     Konuya devam edelim. Ama bu sefer geçmiştekilerin veya başkalarının neler dediğine değil, kendi aklımızın, kendi beynimizin bize neler söylediğine bakalım…

     Kur’ân-ı Kerîm’in beş ayrı sûresinde anlatılan bu olayı okuduğumuzda, ister istemez kafamızda bazı soru işaretleri oluşmakta. Elbette inançlı insanlarız, ama imân başka şey akıl başka şey. Allah hepimize akıl vermiş. Ve bu aklı boşuna vermemiş. İmân sahibi olmak illâ ki beynin içini boşaltıp aklı çöpe atmak değildir.

     İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan, “Allah’ın ilk insan çiftini yarattıktan sonra, tüm meleklerden insana secde etmelerini emretmesi, tüm melekler bu emre itaat edeken İblis’in etmemesi ve bu yüzden lanetlenip kovulması” hadisesi, gerek akıl ve mantık çerçevesinde ve gerekse bizzat aynı dînin (İslam’ın) kendi itikadî ilkeleri çerçevesinde soru işaretleri doğurmakta, dolayısıyla üzerinde sağlıklı bir zihinle tefekkür etmeyi gerektirmektedir.

     Şimdi âyetleri yeniden hatırlayalım:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ين قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ

“Hani Rabb’in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler. (Bunun üzerine) Allah (da), ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu. Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip, ‘Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin’ dedi. Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz Sensin’ cevabını verdiler. Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir’ dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de, ‘Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim demedim mi?’ buyurdu. Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu. ‘Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’te oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz’ dedik.” (9397)

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَࣗ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدٖينَ ﴿﴾ قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَؕ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَنٖي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طٖينٍ ﴿﴾ قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ فٖيهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرٖينَ ﴿﴾ قَالَ اَنْظِرْنٖٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿﴾ قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرٖينَ ﴿﴾ قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَنٖي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقٖيمَۙ ﴿﴾ ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْدٖيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْؕ وَلَا تَجِدُ اَ كْثَرَهُمْ شَاكِرٖينَ ﴿﴾ قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫ماً مَدْحُوراًؕ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَعٖينَ ﴿﴾

“Andolsun sizi yarattık; sonra size şekil verdik; sonra da meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenler arasında yer almadı. Allah buyurdu: ‘Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?’ (İblis), ‘Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın’ dedi. Allah, ‘Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! Artık sen aşağılıklardansın!’ buyurdu. İblis, ‘Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver’ dedi. Allah, ‘Haydi, sen mühlet verilenlerdensin’ buyurdu. İblis dedi ki: ‘Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, andolsun ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.’ Allah buyurdu: ‘Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi Cehennem’e dolduracağım!’(9398)

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ۬ مَسْنُونٍ ﴿﴾ فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ ﴿﴾ فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ ﴿﴾ اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدٖينَ ﴿﴾ قَالَ يَٓا اِبْلٖيسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدٖينَ ﴿﴾ قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ۬ مَسْنُونٍ ﴿﴾ قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجٖيمٌ ﴿﴾ وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّٖينِ ﴿﴾

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: ‘Ben şekillenebilir özlü balçıktan, kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini tamamladığım ve ona rûhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın.’ Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. Yalnız İblis hariç, O secde edenlerle birlikte olmaktan kaçındı. Allah, ‘Ey İblis! Secde edenlerle birlikte hareket etmeyişinin sebebi nedir?’ diye sordu. (İblis) Dedi ki: ‘Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem!’ Allah, ‘O halde çık oradan, artık kovuldun!’ dedi, ‘Kıyamet gününe kadar lânetlenmiş bulunmaktasın!’(9399)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طٖيناًۚ ﴿﴾ قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذٖي كَرَّمْتَ عَلَيَّؗ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُٓ اِلَّا قَلٖيلاً ﴿﴾ قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَاِنَّ جَهَنَّمَ جَزَٓاؤُ۬كُمْ جَزَٓاءً مَوْفُوراً ﴿﴾

“Hani, meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis’in dışında hepsi secde ettiler. İblis, ‘Ben çamurdan yarattığın kimseye secde etmem’ dedi. Ve ekledi: ‘Şu benden üstün kıldığına bak! Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!’ Allah şöyle buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa cezanız, eksiksiz bir ceza olarak Cehennem olacaktır.’(9400)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّهٖؕ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونٖي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّؕ بِئْسَ لِلظَّالِمٖينَ بَدَلاً ﴿﴾

“Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik; İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi, Rabb’inin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, Beni bırakıp da O’nu ve O’nu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler adına bu ne kötü bir tercih!” (9401)

     Kur’ân’daki bu âyetlerde, üzerinde tefekkür edilmeyi gerektiren ve aydınlatılması gereken birkaç önemli nokta var:

     1 – İslam’a göre (ve dünyadaki tüm dînlere göre) Tanrı herşeyi bilir. Allah, geçmişte yaşanan herşeyi de, halihazırda yaşanan herşeyi de, gelecekte yaşanacak olan herşeyi de biliyor. Henüz yaşanmadığı halde, gelecekte yaşanacak şeyleri de Allah biliyor. Gizli, saklı herşeyi de biliyor. (9402) Fakat Kur’ân’daki bu âyetlerde, Şeytan Âdem’e secde etmeyi reddedince ve Allah’ın emrine itaatsizlik edince, sanki Allah da bu tavrı beklemiyormuş gibi bir anlatım var. Şeytan böyle davranınca, Allah, “Ey İblis! Secde edenlerle birlikte hareket etmeyişinin sebebi nedir?” diye soruyor.

     2 – Yukarıdaki âyetlerde, “Baqara” sûresindeki anlatımda, “Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde İblis dışındakiler derhal secde ettiler” deniliyor. “Âraf” sûresindeki anlatımda, “Sonra da meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler” deniliyor. “Hicr” sûresindeki anlatımda, Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. Yalnız İblis hariç” deniliyor. “İsra” sûresindeki anlatımda, “Hani, meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis’in dışında hepsi secde ettiler” deniliyor. Bu her dört sûredeki anlatımda, net bir biçimde İblis (Şeytan)’in de bir melek olduğunu öğreniyoruz. Fakat “Kehf” sûresindeki anlatımda, “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik; İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi” deniliyor. Bu sûredeki anlatımda da, net bir biçimde İblis (Şeytan)’in bir cin olduğunu öğreniyoruz.

     Bir karar vermemiz lazım: İblis melek mi cin mi? Kur’ân’daki anlatımlardan net bir sonuca varmak mümkün görünmüyor. Naklettiğimiz ilk dört sûreye göre Şeytan bir melek, naklettiğimiz son sûreye göre ise Şeytan bir cin.

     Melek ve cin, aynı şey değildir. Bu her ikisi tamamen farklı varlıklardır. Bir varlık hem melek hem cin olamaz. Tıpkı bir varlığın hem hayvan hem bitki olamayacağı gibi. Meleklerin özgür iradeleri yoktur, kendilerine ne denilirse onu yaparlar. (9403) Fakat cinler insan gibi özgür iradeye sahiptirler, itaat da isyan da edebilirler. (9404) İkisinin yaratılışları ve özleri bile farklıdır (9405); melekler nûrdan (9406), cinler de dumansız bir ateşten (9407) veya kavurucu bir tür zehirli ateşten (9408) yaratılmıştır. İblis (Şeytan) için bir karara varmamız lazım: İblis bir melek mi yoksa bir cin mi? Kur’ân’ın dört ayrı âyeti net bir biçimde O’nun da bir melek olduğunu söylerken, bir âyeti ise net bir biçimde O’nun bir cin olduğunu söylemektedir.

     Burada şöyle bir argüman geliştirilebilir: “İblis’in melek mi cin mi olduğunun ne önemi var? Sonuçta bu hadise yaşanmış; Allah onlara böyle emretmiş ve hepsi emre itaat ederken İblis etmemiş. Önemli olan, bu hadiseden insan olarak bizim çıkarmamız gereken mesaj.” İyiniyetli bir yaklaşım gibi duruyor fakat bu o kadar kolay değil ve bir sonuca da götürmüyor, hatta daha büyük bir problemi beraberinde getiriyor.

     Çünkü bu durumda, ortada şöyle “çift denklemli” bir sorun oluşmuş oluyor:

     Birincisi; şayet “Baqara”, “Âraf”, “Hicr” ve “İsra” sûrelerinde belirtildiği gibi İblis bir melek ise, melekler Allah’ın emrine itaatsizlik etmeyeceğine göre, İblis nasıl ediyor? Bir de ciddi ciddi, bu “secde edin” emrini sorguluyor ve filozofça tartışmalar yapıyor. İyi de, meleklerin böyle özellikleri yok ki! Onlar kendilerine ne denilirse onu yaparlar. Ve İblis bir melekse, neden “Kehf” sûresinde “O cinlerdendi” deniliyor?

     İkincisi; şayet “Kehf” sûresinde belirtildiği gibi İblis bir cin ise (ki “Kehf” sûresinde bu hiçbir tevile mahal bırakmayacak açıklıkta, İblis’in bir cin olduğu çok net bir biçimde belirtiliyor), bu durumda zaten bu emir O’nu kapsamıyor ki! Emre itaat etmediği için neden lanetlenip kovuluyor? Emir zaten O’na yönelik değil, sadece meleklere yönelik. Allah, “Meleklere ve cinlere emrettik” demiyor ki, “Meleklere emrettik” diyor. Eh İblis melek değil cin olduğuna göre, bu emir zaten O’nu kapsamıyor ki. Kendisine verilmemiş bir emir yüzünden neden bu sıkıntıları yaşıyor?

     3 – İnsan akıl ve şuur sahibi olduğu için ve sorgulama yeteneğine sahip olduğundan, “Âdem’e secde edin” buyruluyor. Fakat Allah ile İblis arasındaki tartışmayı izlediğimizde, görüyoruz ki İblis de aynı özelliklere hatta fazlasıyla sahip. Bu durumda Âdem’e niye secde etsin ki? Etmemekle doğru yapmış olmuyor mu? Âdem’in bu özelliklere sahip olması, meleklerin O’na secde etmesini gerektiriyorsa, Âdem’den önce o meleklerin, aynı özelliklere hatta fazlasıyla sahip olan İblis’e secde etmiş olmaları gerekmez miydi?

     Allah insana bütün isimleri öğretti ve bu bilgilere sahip olmayan meleklerden insana secde etmeleri emredildi. Peki insan olarak bizim sahip olduğumuz bilgilere Şeytan da hatta fazlasıyla sahip değil mi? Bugün yeryüzünde 8 milyar insan yaşamaktadır. Yani Dünya’nın nüfûsu 8 milyar. (9409) Acaba Dünya üzerindeki hangi insan, hangi birimiz, çıkıp da Şeytan’dan daha fazla bilgiye sahip olduğunu iddiâ edebilir?

     Bu durumda, melekler daha önce aynı şekilde İblis’e de secde ettirilmiş midir? Değilse, neden?

     4 – Bir varlığın, akıl ve bilgi yönünden başka bir varlıktan daha düşük olması, onun önünde ilâhmış gibi secde etmesini mi gerektiriyor? Bu durumda, bizim, aklı ve bilgisi bizden üstün birini gördüğümüzde, önünde ilâhmış gibi secde etmemiz mi gerekir?

     İnsanlar akıl ve bilgi yönünden sadece meleklerden değil, hayvanlardan da daha üstündür. Kutsal kitap Tevrat’tan öğrendiğimize göre, hayvanlar insanlardan önce yaratılmıştır. (9410) Bilim de aynı şeyi söylemektedir. (9411) Yani Âdem yaratıldığında, hayvanlar vardı. Âdem yaratılınca, meleklere olduğu gibi hayvanlara da önünde secde ettirilmiş midir? Değilse, neden?

     Yarın, başka gezegenlerdeki bizden daha gelişmiş uygarlıklarla karşılaştığımızda, bilim ve teknoloji yönünden bizden üstünler diye, ilâhlarmış gibi önlerinde secde etmemiz mi gerekir?

     5 – Dînlere ait kutsal kitaplardan öğrendiğimize göre, başka gezegenlerde de bizim bilmediğimiz akıllı varlıklar ve gelişmiş uygarlıklar var. Onlara da Allah mesajını göndermiş, onları da bizim gibi sınava tabi tutmaktadır. Haliyle onlar arasında da, tıpkı bizler gibi, hem inananlar (mü’mînler) var hem inanmayanlar (kâfirler). Musevîlik’in kutsal kitabı “Tevrat”, Hristiyanlık’ın kutsal kitabı “İncil”, İslam’ın kutsal kitabı “Kur’an-ı Kerîm”, Zerdüştîlik’in kutsal kitabı “Avesta”, Hinduizm’in kutsal kitabı “Ramayana”, Şintoizm’in kutsal kitapları “Kojiki” ve “Nihon Şoki”, Vikingler’e ait sagalar, Eski Yunan’a ve Eski Mısır’a ait mitolojiler, Lugbara ve Sotho dînlerindeki yaratılış inancı, Afat Roog’un kutsal metinleri “A nax” ve “A leep”, Tiwanaku’nun kutsal metni “Wirakoça Paçyaçaçiç”, Tawantinsuyu’nun kutsal metni “Huarochiri”, Maya Dîni’nin kutsal kitabı “Popol Vuh” ve Dinê Navayo’nun kutsal metni “Dinê Bahane”, antik dönemde ve kadim zamanlarda dünyadışı varlıklarla temas olduğunu hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde anlatmakta, bizlere bildirmektedir. Bilimsel teoriler de bu yöndedir ve nerdeyse tüm bilim insanları, gökbilimciler ve teorik fizikçiler, evrendeki tek akıllı varlığın biz olmadığımızı, Galaktik Federasyon’da bizden çok daha gelişmiş uygarlıkların olduğunu söylemektedirler. Ki biz bu konuyu, elinizdeki bu kitabın daha önceki bölümlerinde çok ama çok geniş bir şekilde işlemiştik ve siz sevgili okurlar da büyük bir merak ve heyecanla okumuştunuz. (9412)

     Bu durumda, diğer gezegenler için de, bizim gibi hatta bizden daha akıllı ve gelişkin varlıklar yaratılırken, onlar için de meleklere böyle “önlerinde secde edin” emri verilmiş midir? Değilse, neden?

     İblis ilk defa Âdem yani bizim türümüz için böyle bir isyankârlık yaptığına göre, diğer gezegen sakinleri için bu isyankârlığı yapmamış, O da diğer melekler gibi secde mi etmiştir? Allah’ın sorduğu “Niye secde etmedin?” sorusuna verdiği cevaba bakılırsa, onlara da secde etmemiş olması gerekir. Onlarda tam olarak neler yaşanmıştır? Yoksa her tür için başka bir şeytan mı isyan etmektedir? Eğer öyleyse, bu kısır döngü içinde, her seferinde Allah aynı soruyu mu soruyor, “Niye secde etmedin?” diye. Sahi orda neler oluyor, yaşananlar tam olarak nedir?

     Bizim türümüzü doğru yoldan saptıran, zûlüm ve kötülük yapmamızı sağlayan, şirke düşmemize sebep olan İblis yani Şeytan’dır. İnanç böyle mi? Böyle. Ama İblis (Şeytan) ilk defa bizim türümüzde bu görevine başladığına göre ve dolayısıyla diğer gezegenlerde imtihan olan akıllı varlıklar için böyle bir “kötülük vazifesi” üstlenmediğine göre, diğer gezegenlerdeki akıllı yaşamda kâfir olan varlıkları yoldan saptıran ve şirke bulaştıran “kötü güç” kimdir veya nedir?

     Hatta bırakın diğer gezegenleri, bizim gezegenimiz Dünya’da bile bizden önce başka insan türleri yaşamıştır. Yani Ön-Âdemîler (Pre-Adamus). Onlar bizden daha fazla yoldan sapmış, bizim yaptığımızdan daha fazla zûlüm ve kötülük yapmış, bizden daha çok şirke düşmüşlerdi. Nitekim meleklerin Allah’a söylediği Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” sözlerinden bunu anlıyoruz zaten. Ki biz bu konuyu da, elinizdeki bu kitabın daha önceki bölümlerinde çok geniş bir şekilde işlemiştik ve siz sevgili okurlar da büyük bir ilgiyle okumuştunuz. (9413)

     Bizden önce Dünya üzerinde yaşamış olan diğer insan türleri (Homo Habilis, Homo Rudolfensis, Homo Gautengensis, Homo Erectus, Homo Ergaster, Homo Antecessor, Homo Heidelbergensis, Homo Cepranensis, Homo Longi, Homo Rhodesiensis, Homo Naledi, Neandertallılar, Homo Floresiensis, Nesher Ramla Homo, Homo Tsaichangensis, Homo Luzonensis, Denisovalılar, Alageyik Mağarası İnsanı, Homo Bodoensis), birbirlerine zûlüm ve kötülük yaptıklarında, günâh işlediklerinde, onlara bu tür kötülükleri kim veya hangi güç yaptırıyordu?

     İblis ilk defa bizim türümüzün atası olan Âdem’de bu isyankârlığı yapıp insanları hak yoldan saptırma görevini üstlendiğine göre, bizden önceki insan türlerini hak yoldan saptıran “kötü güç” kimdi veya neydi?

     6 – Kur’ân âyetlerinden öğrendiğimize göre, Allah meleklere, Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” deyinde, melekler, “Biz Seni övgü ile tesbih ederken ve Senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” diyorlar.

     Melekler günâhsız varlıklardır. (9414) İnsan ise henüz yaratılmamış. Öyleyse: Melekler “fesat çıkarma” ve “kan dökme” fiillerini nereden biliyorlardı ve yaratılacak olan “insan” denen canlı türünün bu eylemleri yapacağını nasıl ve nereden biliyorlardı? Fiili bırakalım, “kan”ı nerden biliyorlardı? Allah’ın – hâşâ – kanı yok, İblis dahil olmak üzere meleklerin ve cinlerin de kanı yok. (9415) O halde kanı nereden biliyorlar? O sırada var olan Dünya gezegeninin üzerinde yaşayan hayvanların kanı var ama meleklerin onlarla herhangi bir münasebi var mı, bu konuda bir malumat yok. Zirâ hayvanlar “imtihan” olmuyorlar. Fakat hayvanlardan dolayı bunu bildiklerini sanmıyorum. Hayvanların evet kanı var ve birbirlerini öldürüyorlar da, ama hayvanlar fesat çıkarmazlar. “Fesat çıkarma”yı cinlerden, “kan dökme”yi de hayvanlardan biliyorlar desek, biraz fazla zorlamış oluruz sanki. Öyleyse “kan”ı nerden biliyorlardı?

     7 – İnsanlık tarihinin nerdeyse son 4000 yılına dînler ve kutsal kitaplar yön veriyor. Toplumsal yaşamdan ahlâkî normlara, toplumlararası münasebetlerden hatta devlet politikalarına kadar herşeyi dînler ve kutsal kitaplar biçimlendiriyor.

     Tekrardan: Birilerinin, akıl ve bilgi yönünden başka birilerinden daha düşük olması, onların önünde ilâhmış gibi secde etmelerini mi gerektiriyor? Bu kıssada verilen mesaj, dünya üzerinde devletlerin ve siyasî otoritelerin işledikleri zûlüm ve kötülüklere, işgal ve asimilasyon politikalarına meşrûiyet kazandırmaz mı?

     Mâlumunuz olduğu üzere, emperyalist devletler, başka ülkeleri ve toprakları işgal edip oradaki halkları köleleştirdiklerinde veya sömürdüklerinde, böyle yaptıklarını değil, oralara bilgi ve medeniyet götürdüklerini, bilim ve kültürde geri kalmış bu topraklara uygarlık taşıdıklarını iddiâ etmektedirler.

     1492 yılında Kızılderili Kıtası’nı işgal edip oraya “Amerika” ismini veren, oradaki Kızılderili halkları soykırıma uğratan, akabinde Afrika’ya yönelip 400 yıl sürecek olan “insan ticareti”ni başlatan, milyonlarca Afrikalı siyah insanı zincirlere vurup köleleştiren Avrupalı beyaz adamlar, Amerika ve Afrika topraklarına medeniyet götürdüklerini söylüyorlardı.

     İçinde bulunduğumuz yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri (ABD), peşisıra Irak, Afganistan ve başka ülkeleri işgal ederken, o topraklara demokrasi götürdüğünü propaganda ediyordu.

     Türkiye Cumhuriyeti devleti de, yüz yıl süren ve halen devam eden inkâr ve asimilasyon politikalarıyla Kürtler’i asimile etmeye çalışırken, Kürtçe’yi yasaklayıp herkese zorla Türkçe öğretmeye çalışırken, bunu bir “medeniyet projesi” olarak görüyordu. Ve halen dahi, düzgün ve güzel Türkçe konuşan bir Kürt “eğitimli, kültürlü” kabul edilirken, Türkçe bilmeyen bir Kürt “cahil, geri kalmış” olarak görülmüyor mu?

     Âdem bütün isimleri biliyor ama melekler bilmiyor diye meleklerin Âdem’e secde etmesi gerekiyorsa, bu anlayış, yeryüzündeki bütün bu işgal, sömürü ve asimilasyon politikalarına meşrûiyet kazandırmak için işgalci ve sömürgeci devletler tarafından bir dayanak olarak kullanılamaz mı?

     8 – Allah, melek olsun, cin olsun, insan olsun, hayvanlar ve bitkiler olsun, yarattığı bütün mahlukata “Benden başkasına secde etmeyin” buyuruyor. Çünkü “tevhîd” inancı bunu gerektirir; Allah’tan başkasına secde etmek “şirk”tir. Fakat Allah, insanı yarattıktan sonra, meleklerden insana secde etmelerini emrediyor. Bizim “İblis”, “Şeytan” olarak andığımız, Ezdaîler (Ézidîler)’in Azazil (Melek-i Tavus) olarak andığı Azazil secde etmiyor, ama diğer melekler ediyor. İslam’a göre İblis (Azazil) bu nedenle Allah tarafından lanetleniyor ve kovuluyor. Fakat Ezdaîlik (Ézidîlik) inancına göre doğru yapan İblis (Azazil, Melek-i Tavus)’tir, diğer melekler değil.

     Allah Azazil (İblis)’e, “Niçin emrime karşı geldin? Âdem’e secde etmenizi emrettiğim halde neden dediğimi yapmadın?” diye soruyor. Kur’ân’ın anlatımına göre, İblis (Şeytan) de,Ben çamurdan yarattığın kimseye secde etmem” diyor. Mushafa Reş’in anlatımına göre de, Azazil (Melek-i Tavus), “Ey Yüce Tanrım! Sen bizi ilk yarattığında, bize, ‘Benden başkasına secde etmeyin’ diye buyurmamış mıydın? Ben Sen’in o ilk emrini unutmadım. Secdeye layık tek varlık Sen’sin. Bizi ve her şeyi Sen yarattın. Sen’i bırakıp yarattıklarına secde etmek, şirktir. Ben Sen’den başkasına asla secde etmem” diyor.

     Gerekçe her ne olursa olsun, burda doğru davranan İblis (Şeytan) değil midir? Sizce burda doğru davranan gerçekten de diğer melekler midir, yoksa İblis (Azazil) midir? Semavî dînlerin (Musevîlik, Hristiyanlık, İslam) itikadına göre olaya baksak bile, yanlış davranan diğer meleklerdir, İblis değil.

     Bunu tıpkı şunun gibi düşünün: Diyelim ki siz eşinizi veya sevgilinizi o kadar çok seviyorsunuz ki, ona o derece âşıksınız ki, ondan başkasını gözünüz görmüyor, dönüp bakmıyorsunuz bile. Bir gün eşiniz veya sevgiliniz size gelip de, sizden, başka bir kadınla aşk yaşamanızı veya ilişkiye girmenizi isterse, bunu yapar mısınız? Bunu sizden bizzat o istese bile yapar mısınız? Yapmazsınız.

     Ya da şöyle düşünün, daha “birebir” bir örnek olarak:

     Diyelim ki siz çok imânlı, muvahhîd bir insansınız. Asla ve asla Allah’a şirk koşmazsınız. Hayatınız boyunca Allah’tan başkasına secde etmediniz ve etmezsiniz de.

     Bir gün evinizde tek başınıza otururken, birden Allah size seslendi, sizinle konuştu. Olamaz mı? Olabilir. Allah dilerse herşeyi yapar ve herşeyi yapmaya gücü de yeter. Allah daha önce de başka insanlarla böyle konuştuğunu Tevrat, İncil ve Kur’ân’ın her üçünde de anlatıyor.

     Allah size seslendi ve size şöyle emretti: “Git ve falan cumhurbaşkanının önünde secdeye kapan!” veya “Git ve şu başbakanın önünde secde et!” ya da “… falan valinin önünde secdeye kapan!”, “… filan bilim adamına secde et!”

     Ne yaparsınız?

     Gidip de, Allah’ın yarattığı sizin gibi bir kula secde eder misiniz? Size bunu emreden bizzat Yaratıcı’nız olsa bile, yapar mısınız?

     Diyelim ki bunu sizden isteyen bizzat Allah olduğu için mecburen emri yerine getirmek gerektiğini düşündünüz ve yapacaksınız. Ama en azından, Allah’a şu soruyu sormaz mısınız: “Ey Yüce Allah’ım! Sen ki, bize gönderdiğin tüm kutsal kitaplarda, ‘Benden başkasına secde etmeyin. Bu şirktir ve ben şirki asla affetmem’ buyurdun. Şimdi ise, benden, gidip de Senin yarattığın, benim gibi bir kula secde etmemi istiyorsun. Emir Senden geldiği için, emrolunduğum şeyi yapacağım. Ama en azından, bilmek isterim: Benden bunu niye istiyorsun? Şirk olduğu halde, benden bu şirki işlememi niçin talep ediyorsun?” diye sormaz mısınız?

     Elinizi vicdanınıza koyun ve dürüstçe cevap verin: Bu emri yerine getirecek olsanız bile, en azından bu mâsum soruyu sormaz mısınız?

     İyi de, güzel kardeşlerim, iyi de, sevgili Yahudîler, sevgili Hristiyanlar, sevgili Müslümanlar, Şeytan (İblis)’ın yaptığı da bundan başka nedir ki? O da çıkıp gayet mâsum bir şekilde sormuş: “Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. İkimiz de Senin yarattığın kullarız. Ey Yüce Allah’ım! Sen bizi yarattığında, bize verdiğin ilk emir, ‘Benden başkasına secde etmeyin’ idi. Şimdi de bizden, Senin yarattığın bir kula secde etmemizi istiyorsun. Ama ben, Senden başkasına asla secde etmem! Bu şirktir. Şirk olduğu halde, benden bu şirki işlememi niçin talep ediyorsun?”

     İblis yanlış mı yapmış ya da yanlış birşey mi söylemiş?

     Âdem’e secde ederek şirke düşen melekler “günâhsız” ve “temiz” kalmaya devam ediyorlar, ama Allah’tan başkasına secde etmeyerek muvahhîd bir duruş sergileyen, Tevhid’den sapmayan İblis lanetlenip kovuluyor ve sonsuza kadar “Cehennemlik” oluyor. Tevhîd dîni olan İslam’ın kendi itikadî çerçevesi dahilinde düşünsek bile, bu olay normal midir?

     Dahası, bütün evreni, kâinatı ve içindeki herşeyi yaratmış, gücü ve kudreti herşeye yeten, rahmeti herşeyi kuşatan Yüce Yaratıcı’nın, böylesine mâsum ve haksız da olmayan çıkış karşısında bu derece hiddetlenmesi, İblis’i lanetleyip sonsuza kadar “kötü” ve “Cehennemlik” ilan etmesi, normal midir gerçekten? Yarattıklarına sevgi, şefkat ve merhametle muamele eden, afv ve mağfireti sonsuz olan ve her yeri çepeçevre kuşatan Yüce Yaratıcı’nın vasıflarıyla bağdaşıyor mu bu anlatım?

     Ézidîler bu hadiseye işte aynen böyle bakıyorlar. İblis (Azazil, Melek-i Tavus), Allah’ı o kadar seviyordu ki, O’ndan başkasına asla secde etmezdi. Bunu kendisinden isteyen bizzat Allah’ın kendisi olsa bile yapmazdı bunu. O kadar ki âşik idi Yaradan’a.

     Bu dîn ve dînî topluluk için – özellikle Türkiye’de Müslüman Kürt ve Türk halkları tarafından – yanlış bilinen ve asılsız olan “Şeytan’a tapanlar” ithamının aslı astarı yoktur. Müslüman toplumlarda Ézidîler sanki “Satanistler” gibi birşey görülüyor ne yazık ki; oysa bu çok büyük bir haksızlık ve Ézidî halkına karşı büyük bir saygısızlıktır. Ézidîler Şeytan’a tapmazlar, iftiradır; tıpkı Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudîler ve Zerdüştîler gibi Allah’a taparlar. Fakat onlardan (bizden) farkları şudur: Cennet’te Şeytan’ın lanetlenmesi ve kovulması hadisesine inanmazlar ve bunun, insanlar tarafından Şeytan’a atılmış bir iftira olduğuna inanırlar. Şeytan’ın (Ézidîler Melek-i Tavus derler) günâhsız bir melek olduğuna inanırlar. Meleklerin en başta gelen özelliği “günâh işlememek” olduğuna göre ve Allah melekleri bu özellikte yarattığına göre, kendisi de bir melek olan İblis nasıl olur da günâh işleyebilir? Ézidîler’e göre kötülük, insanın kendi içindedir. İnsan, kendi yaptığı kötülüğün sorumluluğundan kurtulmak için, kendi iradesiyle işlediği suçların günâhını Şeytan’ın üzerine yıkmaktadır. Halbuki o günâhları insanlara Şeytan işlettirmiyor, insanlar o günâhları kendi iradeleriyle işliyorlar. (9416)

     9 – Olayın yaşandığı yerde, Allah’la beraber melekler var, İblis var, Âdem var. Hepsi birarada. Allah, ordakilere “Âdem’e secde edin” buyuruyor. Bütün melekler secde ediyorlar. İblis etmiyor. Âdem’e secde etmediği için, İblis Allah tarafından lanetleniyor, kovuluyor ve sonsuza kadar “Cehennemlik” oluyor. Düşünün! O kadar ağır bir ceza ki, sonsuza kadar lanetli. Sonra Allah ile İblis arasında şöyle bir diyalog yaşanıyor: İblis, Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!” diyor. Yani “Şu adamın, Âdem’in çocuklarını yoldan saptıracağım, öyle yapacağım ki, sonsuza kadar ateşte yanacaklar” diyor resmen. Allah da buna izin veriyor, “Git! Onlardan kim sana uyarsa cezanız, eksiksiz bir ceza olarak Cehennem olacaktır” diyor.

     Düşünün ki bütün bu konuşmalar Âdem’in yanında oluyor, bu tartışma O’nun gözü önünde yaşanıyor. Ve fakat Âdem babamız ağzını açıp tek kelime etmiyor! Bütün bunlar O’nun yüzünden yaşandığı halde, çıkıp hiçbir şey söylemiyor, tartışmaya müdahil olma gereği duymuyor. Bu normal mi gerçekten?

     Orda en katı kalpli ve vicdansız bir insan olsa bile, çıkıp iki çift laf eder…

     Birincisi; senin yüzünden O lanetlendi, sonsuza kadar “Cehennemlik” oldu ama sen çıkıp da Allah’a, O’nu affetmesi için ricada bulunmuyorsun, yalvarmıyorsun. Çıkıp da, “Allah’ım! Bunu yaptığı için kendisini affet. O’na verdiğin ceza çok ağır. Benim yüzümden bir başkasının böyle büyük bir felâket yaşamasını istemem. Eğer hakkım varsa, ben hakkımı helâl ediyorum. Lütfen kendisini affet” demiyorsun. Sadece seyrediyorsun. İyi be, bir de çekirdek çıtlatsaydın bari, tartışmayı seyrederken! Bu kadar mı egoist ve vicdansız bir insansın?

     İkincisi; İblis açık açık diyor ki, “Çocuklarını yoldan saptıracağım, öyle yapacağım ki, sonsuza kadar ateşte yanacaklar.” Allah da bunu yapması için İblis’e müsaade ediyor. Yahu bunlar senin çocukların, sevgili babacığım, bunlar senin öz be öz çocukların, azîz atam! Açık açık senin çocuklarına ne tür kötülükler yapacağını, onları nasıl yoldan saptıracağını ve büyük bir kısmının sonsuza kadar ateşte diri diri yanacağını söylüyor, Allah da bunu yapması için kendisini salıyor, ama sen yine de kalkıp tek kelime etmiyorsun! Kalkıp da, O’nu affetmesi için Allah’a yalvarmıyorsun! Bu kadar mı merhametsiz ve vurdumduymaz bir babasın? En azından kendi evlatlarını, zürriyetini kötülüklerden korumak için birşey diyemez miydin?

     Akıl alır gibi değil.

     Diyelim ki, siz bir şirkette çalışıyorsunuz. Şirketin bir patronu var. Ayrıca şirkette çeşitli pozisyonlarda müdürler var. Bir sabah patron tüm şirketi toplantıya alıyor ve toplantıda, sizi şirkete genel müdür olarak atadığını söylüyor. Ve diğer müdürlere talimat vererek, size bağlılıklarını bildirmelerini istiyor. Hepsi dediğini yapıyor, bir tanesi hariç. Patron o müdürü herkesin önünde aşağılayarak, gururunu yerlere vurarak lanetliyor, sonra da kovuyor, şirketten kovuyor. Sizin yüzünüzden oluyor bunlar. Birşey demez misiniz? Patron sizin yüzünüzden ona o kadar hakaret edip herkesin önünde aşağılarken, sessizce durur ve olan biteni sadece izler misiniz?

     Bunlarla kalsa iyi. Bir de o işten kovulan müdür, parmağıyla sizi işaret ederek, “Göreceksiniz! Ben bu adamın çocuklarına şu şu şu kötülükleri yapacağım, onun ailesinin başına neler neler getireceğim, hatta evlerini ateşe vereceğim ki hepsi içeride diri diri yansın” diye inanılmaz korkunç tehditler savuruyor, bunları yapacağını orada açık açık söylüyor. Ağzınızı açıp tek kelime etmez misiniz? Bu duruma mani olmak için tartışmaya müdahil olmaz mısınız?

     Tuhaf gerçekten…

     10 – Dedik ki, İslam’a göre (ve dünyadaki tüm dînlere göre) Tanrı herşeyi bilir. Allah, geçmişte yaşanan herşeyi de, halihazırda yaşanan herşeyi de, gelecekte yaşanacak olan herşeyi de biliyor. Henüz yaşanmadığı halde, gelecekte yaşanacak şeyleri de Allah biliyor. Gizli, saklı herşeyi de biliyor. (9417) Bu durumda, daha hiç insanlar, melekler, cinler, Şeytan yokken, daha Kendi’sinden başka hiçbir şey yokken, günün birinde melekleri ve cinleri, Şeytan’ı yaratacağını, sonra çok uzun zaman sonra insanı yaratacağını, meleklere ilk insan Âdem’e secde etmeleri yönünde emir vereceğini, bütün melekler Âdem’e secde ederken Şeytan’ın etmeyeceğini, dolayısıyla lanetlenip kovulacağını, bunun üzerine Şeytan’ın insana düşman olup onları yolundan saptırmaya çalışacağını, böylelikle Şeytan’ın kandırması sonucu milyarlarca insanı Cehennem azabıyla cezalandıracağını biliyor.

     Öyleyse bile bile Şeytan’ı niye yaratıyor? Allah bizim sonsuz ateşte diri diri yanmamızı mı istemektedir? Hadi yarattı diyelim; Âdem yüzünden yaşanan tartışmada, Şeytan, “Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver. Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, andolsun ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!” dediğinde, Allah O’na bu mühleti niçin veriyor?

     Allah, kendi yarattığı biz kullarının bu yüzden sonsuz ateşte kıyamete kadar yanacağını bile bile, bu desturu Şeytan’a neden veriyor? Allah bizim sonsuz ateşte yanmamızı mı dilemektedir? Şeytan’ın bu talebini reddetseydi ne olurdu?

     Allah’ın yarattığı her varlık (melek, cin, insan), bu şekilde, Yaratıcı’sı Allah’ın karşısına dikilip meydan okuduğunda, Allah da ona “Haydi öyleyse” deyip bu meydan okumaya olumlu yanıt mı vermektedir?

     11 – Âyetlerden (hatta Kur’ân’ın tamamından) anladığımız şudur: Yaptığımız bütün kötülüklerde, işlediğimiz tüm günâhlarda, bizi yoldan saptıran ve o kötülüğü yapmamızı, o günâhı işlememizi sağlayan Şeytan’dır. Bu durumda bizim günâhımız ne?

     Diyelim ki sonuçta o kötülüğü, günâhı kendi irademizle işlediğimiz için, bizler de tamamen mâsum değiliz. Tamam. Evet ama, Şeytan faktörü, hiç mi “hafifletici sebep” sayılmaz?

     Beşerî iradenin kurduğu devletlerde bile, hatta en ilkel ve geri kalmış olanlarında dahi, bir suç işlediğinizde, sizi bu suça teşvik ve tahrik eden bir dış faktör veya haricî güç, kimseler varsa, mahkemede bu “hafifletici sebep” olarak kabul edilir, cezanızda önemli oranda indirime gidilir veya belki de hiç ceza almazsınız.

     Diyelim ki bir mafya grubu bana musallat oldu, beni tehdit ederek, kandırarak, yönlendirerek, bana bir suç işlettiler. Onların zorlamasıyla gittim banka soydum. Suçu işleyen benim, ama o suçu bana işleten başkaları. Diyelim ki yakalandım ve mâhkemeye çıkarıldım. Bana bu suçun başkaları tarafından işletildiğini söyledim, o mafya grubunu teşhir ettim ve delillerini de mâhkemeye sundum. Nasıl bir ceza alırım? Gerçekten de, sanki kendi özgür irademle ve isteğimle gidip banka soymuşum gibi ağır ceza mı alırım, yoksa “hafifletici sebep”ten dolayı hafif bir ceza mı alırım? Belki de hiç ceza almaz, hatta “suçlu” değil bilakis “mağdur” olduğuma hükmedilir, öyle değil mi?

     Beşerî mâhkemeler, İlahî Mâhkeme’den – hâşâ – daha adil midir ki, bizler ruz-i mahşerde hesaba çekilirken, işlediğimiz kötülüklerin, günâhlarımızın hesabını verirken, Şeytan faktörü hiç hesaba katılmadan, sanki o kötülükleri ve günâhları dış etkenlerden bağımsız, tamamen kendi istek ve özgür irademizle işlemişiz gibi ceza alıyoruz? Hem de “kızgın ateşte cayır cayır yanmak” gibi korkunç bir ceza?

     12 – Sizden çok daha güçlü, hatta olağanüstü süper güçlere sahip birinin sürekli sizi hata yapmaya zorladığı bir “imtihan”, ne derece adil bir imtihandır? Bunun yerine, dış etkenden (Şeytan’dan) tümüyle bağımsız, tamamen kendi özgür aklımız, irademizle imtihana tabi tutulsaydık, daha adil ve rasyonel olmaz mıydı? Böyle bir imtihan daha hakkaniyetli olmaz mıydı?

     Diyelim ki sürücü kursunda ehliyet sınavına tabi tutuluyorsunuz. Sürüş esnasında, siz direksiyon başındayken, yanınızda oturan başka biri sürekli sizin hata hatta kaza yapmanız için uğraşsa, siz yola dikkat edip pürdikkat direksiyon kullanmaya çalışırken sizi dürtse, direksiyonla, vitesle oynasa, bakmak istediğiniz dikiz aynasının önünü kapatsa, sağ taraftan başka bir araç gelirken “sağ serbest, devam et” deyip sizin kaza yapmanıza sebep olsa, bütün bunların sonucunda haliyle sınavı kaybetseniz, bu durumu kabul eder misiniz? Böyle bir sınav olur mu? “Olur” diyorsanız, devamke, sağ serbest…

     13 – Yukarıda genişçe anlattığımız üzere, “Âdem’e secde etme olayında tüm melekler emre itaat edip secde ederken Şeytan’ın etmemesi” hadisesinde, Ezdaîler (Ézidîler) bizim baktığımızdan tamamen farklı bakmakta, bu olayda doğru davranan ve haklı olanın Şeytan olduğunu söylemekte ve Şeytan’ın mâsum olduğuna inanmaktadırlar. Hatta onlar, Şeytan’ı en büyük melek görüp, “Allah’tan sonra O gelir” demektedirler. Bu ise, Şeytan’ın en çok duymak isteyebileceği ve O’nu mutlu edebilecek en büyük iltifattır.

     Bu durumda Şeytan’ın onlarla bir sorununun olmaması gerekir. Ama velakin, Ezdaîler (Ézidîler) arasında, kötülük yapan, günâh işleyen, yalan söyleyen, hırsızlık yapan, eşini aldatan hiç mi kimse yok? İllâ ki vardır. İnsan toplumlarının olduğu her yerde bunlar vardır çünkü.

     Şeytan’ın onlarla bir problemi ve alıp veremediği olmadığına, olamayacağına göre, onlara o kötülükleri yaptıran “dış güç” nedir, kimdir, nasıl birşeydir? Onlara o kötülükleri yaptıran başka bir şeytan mı var? Allah onların imtihanı için özel olarak başka bir şeytan mı yaratmış?

     Onlara o kötülükleri hangi “dış güç” yaptırıyor? Türkiye’de, Şeytan’a bile papucunu ters giydiren Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Hükûmeti’ne o kötülükleri, zûlüm ve baskıları, hırsızlık ve yolsuzlukları yaptıran aynı “dıj gücler” mi? Amerika ve İsrail mi? Ézidîler’i kıskanan Almanya mı?

     14 – “Âraf” ve “İsra” sûrelerindeki anlatımda, üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz ve sorgulamamız gereken çok önemli bir detay var. “Âraf” sûresinde İblis, Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” diyor. “İsra” sûresinde ise İblis, Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım” diyor. Allah da bu mühleti veriyor.

     Bakın bu çok ilginçtir. Hakikaten enteresandır. İblis, “Kıyamet Günü”nü nereden biliyordu? Daha ilk insan yaratılmışken ve henüz yeryüzüne gönderilmemişken, yani daha odur insanın “imtihan hayatı” hiç başlamamışken, İblis bir “Kıyamet Günü”nün yaşanacağını, insanların topluca yeniden dirileceğini nereden biliyordu?

     İblis’in, Âdem’in çocuklarının olacağını ve soyunun çoğalacağını bilmesini anlarım. Çünkü Allah onu imtihan için yaratıyor ve haliyle bu bir kişiyle sınırlı olmayacak, bunlar çoğalacaklar.

     İblis’in, Âdem’in (ve eşinin) daha sonra yeryüzüne gönderileceğini bilmesini de anlarım. Zirâ Allah en baştan, “Yeryüzünde bir halife yaratacağım” diyor zaten. Yani yaratılan Âdem’in ve neslinin, Dünya adlı gezegende yaşamaları için yaratıldığını İblis de diğer melekler de biliyorlar. Çünkü bunu Allah söylüyor onlara.

     Ama “Kıyamet Günü”? Allah bundan hiç bahsetmiyor ve zaten o durumda bahse değer bir konu da değil. Öyleyse İblis bunu nereden biliyor?

     Kur’ân-ı Kerîm’de, Allah’tan başka hiç kimsenin ğaybı bilemeyeceği, net bir biçimde vurgulanır. (9418) Bu husus İslam itikadında tartışmaya dahi açık olmayan bir hakikattir. Fakat buradaki olayda, İblis’in de ğaybı bildiğini – hayretler içinde kalarak – müşahade etmekteyiz.

     Bu hakikaten çok gariptir ve izaha muhtaç bir durumdur. Allah’tan başka hiç kimse (İblis dahil) ğaybı bilemeyeceğine göre, İblis “Kıyamet Günü” denen bir olayın yaşanacağını nereden biliyordu?

     15 – Evrenin tamamını ve içindeki her şeyi yaratan, gücü herşeye yeten, bir şeyin olması için “Ol” demesi yeterli olan Yüce Yaratıcı’nın, Allah’ın, bizzat kendi yarattığı bir kuluyla (İblis’le, Şeytan’la) böyle bir cedelleşme içine girmesi, O’nunla böyle bir müsabaka yapması, normal midir gerçekten?

     Kur’ân, insanları, “Allah’ın taraftarları” (Hizbullah) (9419) ve “Şeytan’ın taraftarları” (Hizbuşşeytan) (9420) diye ikiye ayırır. Bu tür bir sınıflandırma ve böyle bir itikad, “İyi – Kötü” dualitesinin olduğu Çift Tanrılı bir dîn anlayışına götürmez mi?

     Binlerce yıl boyunca Müslüman dünyasında ve İslam âlimlerince bunun tartışması ve sorgulaması yapılmıştır. Yukarıda bunları geniş bir şekilde aktardığımızdan, ikinci defa bahsini açmamak için uzatmıyorum.

     16 – Allah, meleklere “Âdem’e secde edin” buyuruyor. Bütün melekler secde ediyorlar. İblis etmiyor. İblis, Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!” diyor. Allah da buna izin veriyor, “Git! Onlardan kim sana uyarsa cezanız, eksiksiz bir ceza olarak Cehennem olacaktır” diyor.

     Yani İblis, hem Allah’ın emrine itaat etmiyor, hem de resmen Allah’a meydan okuyor.

     Bizler Allah’ı kendi gözlerimizle görmemiş olsak bile, Allah’ın gücünün sonsuz ve sınırsız olduğunu biliriz. Dünyada bugüne dek yaşamış, bugün yaşayan ve bugünden sonra da yaşayacak olan her insan ama her insan, Tanrı’nın çok güçlü olduğunu, hiç kimsenin O’na güç yetiremeyeceğini bilir. Hatta Tanrı’nın varlığına inanmayan Ateistler dahi böyle bilir. Ateistler bile, Tanrı’nın varlığına inanmasalar da, “Eğer Tanrı varsa, gücü sonsuz ve sınırsız olmalıdır, herşeye ve herkese gücü yetmelidir” diye düşünürler. Başka türlüsü akla mantığa aykırı olur çünkü. Gücü sınırlı olan, herşeyi yapmaya güç yetiremeyen bir Tanrı, şu uçsuz bucaksız muazzam Evren’in biricik yaratıcısı olamaz.

     Allah’ı hiç görmemiş olan bizler böyle inanırken / düşünürken, Allah’ı bizzat kendi gözleriyle gören, Allah’la birebir konuşan İblis (Şeytan), acaba Allah’ın söylendiği kadar güçlü olmadığını mı bilmektedir veya böyle mi düşünmektedir? Şayet biz Allah’ı bizzat görmüş olsaydık, biz de mi aynı şekilde düşünecektik?

     Bir varlığın (ister insan olsun ister cin ister melek), gücü herşeye ve herkese yeten, kimsenin O’na güç yetiremeyeceği, birşeyin olması için “Ol” demesi yeterli olan, istediği şeyi anında yok edip istediği şeyi anında yeniden yaratabilen bir Yüce Güç’e karşı böyle cesurca meydan okuyabilmesi, böyle gözükara bir şekilde “hodri meydan” deyip müsabakaya davet etmesi için, yani kaybedeceği baştan belli olan bir savaşa razı olması hatta bu savaşın yapılması teklifini bizzat kendisinin sunması için, hakikaten aptal ve gerizekâlı olması lazım. İblis (Şeytan) aptal ve gerizekâlı olmadığına göre, böyle bir cesareti nasıl ortaya koyabilmiştir? Allah’a karşı kazanabileceğini neye dayanarak düşünebilmiştir?

     İşin garibi, Âdem de ağzını açıp tek kelime etmemektedir. Ve diğer melekler de, “Sen aptal mısın?” deyip İblis’i bu meydan okuma tavrından vazgeçirmeye yahut O’nu sakinleştirmeye çalışmamaktadırlar.

     Ve bunun üzerine kafa yorduğumuzda, şu gerçeği de gözönünde bulundurarak düşünelim lütfen:

     Allah ile İblis (Şeytan) arasındaki savaş (müsabaka) başladıktan sonra, daha ilk imtihanda kazanan Şeytan oluyor, daha ilk pratikte Şeytan galip geliyor. İlk insan çiftine ilk yanaşmasında, Âdem’le Havva’yı kandırıp, onların “yasak meyve”yi yemelerini sağlıyor (9421) ve böylece ilk insan çifti Cennet’ten kovuluyorlar (9422).

     Daha ilk imtihanda kazanan Şeytan oluyor, daha ilk pratikte Şeytan galip geliyor. Düşündürücü değil mi?

     17 – Yine yukarıdaki maddeyle ilintili olarak: Semavî dînlere ait tüm kutsal kitaplar (hatta diğer dînlerin birçoğu), yeryüzünün insan için bir “imtihan alanı” olduğunu, Tanrı insanlara doğru yolu gösterirken ve iyilik yapmalarını isterken, Şeytan’ın da insanları doğru yoldan ayırmaya ve insanlara kötülük yaptırmaya çalıştığını söylerler. Dolayısıyla Allah’ın yolundan giden ve O’nun buyruklarına göre hareket edenler “erdemliler”, “faziletliler”, “mü’mînler” olurken, Şeytan’ın yolundan giden ve O’nun vesveselerine göre hareket edenler de “bağnazlar”, “cahiller”, “kafirler” olurlar.

     Diyelim ki bu inançta, söylemde, bir sıkıntı yok. Gayet anlaşılır ve makul bir inanç, söylem.

     Fakat şu var: Aynı kutsal kitaplar, özellikle de Kur’ân, tarih boyunca ve her zaman için, her devirde ve her coğrafyada, ikinci gruptakilerin birinci gruptakilere oranla sayıca daha fazla ve daha çok olduğunu açık bir şekilde ve hatta defaatle belirtir. (9423) Kur’ân-ı Kerîm, “İnsanların çoğunluğu şükretmez” buyurur (9424), “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar” buyurur (9425), “İnsanların çoğunluğu imân etmezler” buyurur (9426). Kur’ân’a göre; “insanların çoğu fasıktır” (9427), “insanların çoğu müşriktir” (9428), “insanların çoğu inkârcıdır” (9429), “insanların çoğu gafildir” (9430), “insanların çoğu yalancıdır” (9431), “insanların çoğu zanna uyar” (9432), “insanların çoğu nankördür” (9433), “insanların çoğu şükretmez” (9434), “insanların çoğu imân etmez” (9435), “insanların çoğu haktan hoşlanmaz” (9436), “insanların çoğu Allah’a şirk koşar” (9437), “insanların çoğu kâfirdir” (9438).

     Kur’ân-ı Kerîm’in işaret ettiği bu hakikat, tarihsel ve sosyolojik gerçeklerle de uyumludur. Tarih boyunca, her zaman için ve her toplumda, bağnazlar erdemlilerden daha fazla olmuştur, her zaman için ve her toplumda, müşrikler mü’mînlerden daha fazla olmuştur, her zaman için ve her toplumda, Şeytan’ın yoldan çıkardıkları Allah’ın yolunda sapasağlam gidenlerden daha fazla olmuştur.

     Bu durumda, bu mücadeleyi Şeytan kazanmış olmuyor mu? Bu durumda, Tanrı ile Şeytan arasındaki bu müsabakanın nihayet sonlandırılması ve Şeytan’ın galibiyetinin ilan edilmesiyle bu “imtihan hayatı”nın bitirilmesi gerekmiyor mu?

     Düşünün ki; binlerce yıllık insanlık tarihinde, erdemlilerin bağnazlardan daha fazla olduğu tek bir çağ, tek bir yıl hatta tek bir gün dahi olmamıştır. Dünya adlı bu gezegende, mü’minlerin müşriklerden daha fazla olduğu bir zaman dilimi hiç olmamıştır. Şu yerküresinde, bu “imtihan dünyası”nda, binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca, Allah’ın yolunda sapasağlam gidenlerin Şeytan’ın yoldan çıkardıklarından daha fazla olduğu bir 24 saat dahi hiç yaşanmamıştır.

     Allah tarafından gönderilen yüzbinlerce peygamber ve onlarca kutsal kitaba rağmen, her toplumun içinden çıkan binlerce aydına, entelektüele ve yüzlerce düşünüre, filozofa rağmen, hatta bu toplumlar yaptıkları yanlışların ve işledikleri kötülüklerin acı sonuçlarını bizzat yaşamış ve ağır bedelini ödemiş olmalarına rağmen, bu durum yine de hiç değişmemiştir.

     İlk insanlardan başlayarak günümüze kadar, bütün bir insanlık tarihi boyunca, Tanrı ile Şeytan arasındaki bu müsabakada, her zaman diliminde ve her toplumda “skor üstünlüğü” Şeytan’da olmuş ise ve muhtemelen devamında da öyle olacak ise, bu durumda, bu müsabakanın nihayet Şeytan’ın galibiyetinin ilanıyla sonlandırılması gerekmiyor mu?

     18 – Bizler yaşadığımız bu hayatta imtihan oluyoruz. Bu dünya bizim için bir “imtihan dünyası”.

     Olduğumuz bu imtihanı evet Allah yapıyor, ama bu imtihanı Şeytan’ın talebi ve arzusu üzerine oluyoruz.

     Bunun değerlendirmesini siz sevgili okurlara bırakıyorum. Allah herkese akıl ve beyin vermiş nasıl olsa.

     19 – Bir de, “Qalu Bela” (قَلُوا بَلى) ya da diğer adıyla “Bezm-i Elest” (بزم الست) meselesi var ki, en önemli husus olduğu için en sona sakladık.

     İnsan denen canlı türü olarak şu yerküresinde maruz kaldığımız “imtihan hayatı” ile ilgili, dînlere ve dînî inanca yönelik, özellikle de İslam inancına yönelik, binbeşyüz yıldır en çok sorulan soruların başında şu soru geliyor: “Bizler kendi rızamız dışında bu dünyada imtihan oluyoruz ve şayet imtihanı kaybedersek sonsuza kadar Cehennem ateşinde yanacağız. Bu haksızlık değil mi? Belki de ben böyle bir imtihanı olmak istemiyorum. Benim fikrim sorulmadan ve rızam alınmadan, neden böyle bir imtihana tabi tutuluyorum?”

     Bu soru İslam âlimlerine ve Müslümanlar’a 1500 yıldır soruluyor. Günümüzde en çok Deistler ve Ateistler soruyorlar.

     Gayet mantıklı bir soru. Fakat İslam âlimlerinin ve Müslümanlar’ın da bu soruya gayet mantıklı ve kabul edilebilir bir cevabı var. 1500 yıldır her sorulduğunda aynı cevabı veriyorlar ve o cevap şudur: “Hayır, yanılıyorsunuz. Bizler rızamız dışında imtihan olmuyoruz. Allah bizim bedenlerimizi yaratmadan önce bu konuda bizim fikrimizi sordu ve rızamızı aldı. Bizim bedenlerimiz yaratılmadan çok önce rûhlarımız yaratılmıştı. Allah tüm insanların rûhlarını topladı ve bizimle bir sözleşme yaptı. O’ndan başkasına ibadet ve itaat etmeyeceğimize, O’nun yolundan sapmayacağımıza dair Rabbimiz’e söz verdik. Bu olaya ‘Qalu Bela’ denir. Qalu Bela’da rûhlarımız Allah’a bu sözü verdikten sonra Allah bedenlerimizi yarattı ve ondan sonra imtihan hayatı başladı.”

     Gayet mantıklı ve kabul edilebilir bir açıklama.

     Hem soru mantıklı ve doğru, hem de cevap mantıklı ve doğru.

     Soru mantıklı ve doğru, zirâ “Qalu Bela” olayını hatırlamadığımız veya hiç bilmediğimiz için, haliyle Allah’la böyle bir sözleşme yaptığımızı da hatırlamıyoruz.

     Cevap da doğru ve mantıklı, zirâ “Qalu Bela” olayı gerçektir. Bizim bedenlerimiz yaratılmadan çok önce rûhlarımız yaratılmıştı. Allah tüm insanların rûhlarını topladı ve bizimle bir sözleşme yaptı. O’ndan başkasına ibadet ve itaat etmeyeceğimize, O’nun yolundan sapmayacağımıza dair Rabbimiz’e söz verdik. Qalu Bela’da rûhlarımız Allah’a bu sözü verdikten sonra Allah bedenlerimizi yarattı ve ondan sonra imtihan hayatı başladı. Yani rızamız dışında imtihan olmuyoruz. Böyle bir imtihana tabi tutulmayı biz kabul ettik.

     Fakat yine de ortada aşılmayı bekleyen ve aşılmamış bir problem var. Aslında çok büyük bir problemdir bu.

     Ancak her iki taraf da bu problemin farkında olmadığı için, soruya cevap verenler soruya ilmî bir cevap verip mevzûyu açıklığa kavuşturduklarını düşünerek rahatlıyor, soruyu soranlar ise aldıkları bu cevaptan sonra tatmin olmuyor, bu sefer de, “İyi de, rûhlar âleminde yaptığımız bu sözleşmeyi biz hatırlamıyoruz ki…” diyorlar.

     Tartışma neden hep bu düzlemde sürüyor veya kalıyor? Çünkü mevzûnun içindeki asıl büyük problemin iki taraf da farkında değil. Hem soruyu soran ğayr-ı İslamî kesimler (seküler, ateist veya deist kimseler) hem de soruya cevap veren İslam âlimleri ve Müslümanlar bu büyük problemin farkında değil.

     Aşılmayı bekleyen ve aşılmamış o büyük problem şudur:

     Bizler Rabbimiz’le “Bezm-i Elest”te bu “Qalu Bela” sözleşmesini yaparken, henüz bedenlerimiz yaratılmamış ve imtihanımız başlamamıştı. Yani türümüzün ilk insanı olan Âdem henüz yaratılmamış, meleklerin O’na secde ettirilmesi ama secdeye yanaşmayan İblis’in (Şeytan’ın) lanetlenmesi, sonra Şeytan’ın insanları yoldan saptırmak için izin ve süre istemesi, Allah’ın da O’na kıyamete kadar bu mühleti vermesi, bütün bunlar daha hiç yaşanmamış ve bunların yaşanacağını da elbette ki bizler bilmiyorduk.

     Daha anlaşılır bir şekilde anlatayım:

     Bizler Rabbimiz’le “Bezm-i Elest”te bu “Qalu Bela” sözleşmesini yaparken, Rabbimiz bize, imtihana tabi tutulacağımızı, yaşayacağımız “imtihan hayatı”nda doğru yoldan sapmamamız için bize beyin ve kalp gibi iki büyük cevher verileceğini, böylece aklımızı ve vicdanımızı kullanarak, yani duygu ve düşünce yoluyla Rabbimiz’in dosdoğru yolunda istikamet üzere kalacağımız belirtilmişti. Biz de bize bahşedilecek olan bu iki cevher (beyin ve kalp / akıl ve vidan / duygu ve düşünce) sayesinde doğru yoldan sapmayacağımıza son derece emin olarak Rabbimiz’le bu sözleşmeyi yaptık. Ama Şeytan faktörü yoktu. Yani olağanüstü süper güçlere sahip bir kötücül gücün bizi sürekli yoldan saptırmaya çalışacağı söylenmemişti. Bizim türümüzün ilk insanı yaratıldıktan sonra Şeytan bu görevi üstlendi. Ama sözleşmede böyle birşey yoktu.

     Acaba “Qalu Bela”da bu olacaklar bize söylenmiş olsaydı, yani yaşayacağımız imtihan hayatında, olağanüstü süper güçlere sahip bir kötücül gücün durmadan bizi doğru yoldan saptırmaya, her an her saniye bize yanlışlar ve kötülükler yaptırmaya çalışacağı söylenmiş olsaydı, acaba biz insanlar o zaman da hiç tereddüt etmeden o ahdi yapar mıydık?

     İster inançlı olun ister inançsız, ama vicdansız olmayın ve lütfen elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin: Şeytan faktörünü bilseydik, hangi birimiz, hangi insan, hangi biriniz, “Qalu Bela” sözleşmesini yapardınız? Eminim ki hiçbir insan yapmazdı. Çünkü böyle süper güçlere sahip olan bir kötücül varlığa karşı başarılı olma şansı hemen hemen yoktur.

     Tekrar söylüyorum: Bizler “Qalu Bela”da Rabbimiz’le o sözleşmeyi yaparken, imtihan olmayı kabul ederken, bize bahşedilecek olan beyne, aklımıza ve kalbe, vicdanımıza güvenerek, hiç tereddüt etmeden “bela” (evet; belê) dedik. Ama Şeytan faktörü yoktu. Şeytan faktörü daha sonra devreye girdi. Türümüzün ilk insanı olan Âdem yaratıldıktan sonra. Yani sınav başladıktan sonra.

     Sınav başladıktan sonra oyunun kuralları değiştirilmez, değiştirilemez. Ama yapılan tam olarak budur! Bu durumda, “Bezm-i Elest”te Rabbimiz’le yaptığımız “Qalu Bela” sözleşmesinin feshedilmesi gerekmiyor mu? Bu durumda bu sözleşme “geçersiz” olmuyor mu ve dünyada muhatap olduğumuz bu “imtihan” haksız ve adaletsiz olmuş olmuyor mu?

     Düşünün ki siz bir müsabakaya çıkacaksınız. Kazanacağınıza olan inançla, müsabakaya sıkı bir şekilde çalışıyorsunuz. Sonunda maç günü geliyor. Sahaya çıkıyorsunuz; müsabaka birazdan başlayacak, siz hazırsınız. Ama o da ne? Hakem tam başlama düdüğünü çalarken, oyunun kuralları değişiyor. Kabul eder misiniz? Böyle birşey olabilir mi?

     Ya da diyelim ki siz iş arıyorsunuz ve kendinize bir iş buldunuz. İşyerinde patron(lar)la bir “iş sözleşmesi” imzaladınız. Firmada ne iş yapacağınız, görevleriniz, sorumluklarınız ve bir de alacağınız maaş, hepsi bu sözleşmede yazılı. Karşılıklı olarak imzaladınız. Size dediler ki “Ayın 1’inde gelin işe başlayın” ve siz de “Tamam” dediniz. İş bulmanın mutluluğuyla eve döndünüz ve işe başlama gününün gelmesini beklediniz. Ay’ın 1’i geldi. Sabah erkenden kalkıp bir güzel banyo yaptınız, traş oldunuz, güzel ve keyifli bir kahvaltı yaptıktan sonra en güzel kıyafetinizi giyip işyerine gittiniz. Fakat o da ne? Tam işe başlarken, sözleşmede yazılı kurallar değiştirildi, size kabul edemeyeceğiniz zorluklar yüklendi. Bu normal midir? Vicdanlı ve hakkaniyetli midir?

     “Qalu Bela”da yaptığımız sözleşmeden sonra, yaratıldığımızın ilk günü yani tam sınavın başladığı gün Şeytan faktörünün devreye girmesi ve oyunun kurallarının değişmesi, tam olarak böyle değil midir?

     Bizler öldükten sonra, âhirette Allah’a hesap verirken, sorgu melekleri bize ne tür günâhlar işlediğimizi sıraladıktan sonra deseler ki, “Qalu Bela’da söz verdiğiniz halde sözünüzde durmadınız, şu şu şu günâhları işlediniz, o yüzden cezalandırılacaksınız”; biz de kendimizi savunma bâbında kalkıp desek ki, “Evet bana bahşedilen akıl ve vicdanla ben asla o günâhları işlemezdim, bundan dolayı kendime güvenerek Qalu Bela’da böyle söz verdim. Ama daha sonra Şeytan diye süper güçlere sahip birini devreye soktunuz, oysa yaptığımız anlaşmada böyle birşey yoktu, dolayısıyla oyunun kuralları değiştirildi ve oyunun kuralları tek taraflı değiştirildiği için ben bu imtihanın sorumluluğunu almıyorum, dolayısıyla işlediğim günâhlarda benim bir suçum yok”, sizce nasıl bir tepki alırız? Adaletli olduğuna, kullarına adaletle muamele edeceğine en ufak bir şüphemizin olmadığı Yüce Allah, bunu söylediğimiz için kızıp bizi hemen tepetaklak Cehennem’e mi atar, yoksa haklı bulunur muyuz?

     “Qalu Bela” (قَلُوا بَلى) nitelemesi, “Evet Dediler” anlamına geliyor. Buradaki “qalu” Arapça, “bela” (belê) ise Kürtçe’dir. “Qalu” Arapça’da “dediler” mânâsına gelir, “bela” (belê) ise Kürtçe’de “evet” demek. Henüz bedenlerimiz yaratılmadan önce yaratılan rûhlarımızın toplandığı “Bezm-i Elest”te, Allah’ın bize sorduğu “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna Kürtçe olarak “Belê” (Evet) cevabını verdiğimiz için, bu olaya İslamî literatürde “Qalu Bela” denir. Olayın gerçekleştiği yerin veya toplantının ismi olan “Bezm-i Elest” (بزم الست) ise Farsça ve Arapça karışımı bir isimdir. “Bezm” Farsça’da “Sohbet Meclisi” demektir. “Elest” ise Kur’ân’da bu olayın anlatıldığı âyette geçen “elestu?” ifadesinden alınmadır ve “Ben değil miyim?” anlamına gelir. “Âraf” sûresindeki o âyet şöyledir:

وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنٖٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْؕ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِلٖينَۙ

“Rabbin Âdemoğulları’ndan, onların sırtlarından (rûhlarından; sulblerinden) zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da) ‘Elbette öyle! Tanıklık ederiz’ dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz.” (9439)

     Bu âyette, geçmişte Allah’ın Âdemoğulları’ndan yani onların sırtlarından (veya sulplerinden) zürriyetlerini çıkardığı, kendilerini nefislerine şahit tuttuğu ve onlara, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye hitap ettiği, onların da “Evet” dedikleri belirtiliyor. Allah’la insanlar arasında vuku bulan bu sözleşmeye “Misaq”, “Qalu Bela”, “Ahid”, “Bela (Evet) Ahdi”, “Ruz-i Elest”, “Bezm-i Ezel” ve “Bezm-i Elest” gibi çeşitli adlar verilmiştir. Bunlardan en çok kullanılanı, özellikle Osmanlı dînî – tasavvufî edebiyatında meşhur olan “Bezm-i Elest” terkibidir. (9440)

     Konu ile ilgili olarak hadislerde nakledilen bazı rivayetler de mevcut. Bu rivayetlerde belirtildiğine göre, Allah Âdem’i yaratınca kıyamete kadar gelecek olan bütün insanları O’nun sırtından (sağ ve sol tarafından) veya sulbünden zerreler halinde çıkarmıştır. (9441) Bir rivayete göre de Allah bu zerrelere rûh ve şekil verip onları konuşturmuş, sonra da kendilerini şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabında bulunmuş, kıyamet gününde bundan habersiz olduklarını ileri sürmemeleri için bütün kâinatı ve Âdem’i şahit tutmuş ve daha başka tavsiyelerde bulunmuş, onlar da bütün bunları kabul etmişlerdir. (9442)

     Allah dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların rûhlarını yaratmıştır. Bunları “rûhlar âlemi” denilen bir âlemde biraraya getirmiştir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak, kendilerine hitaben, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştur. Rûhlarımız da “Evet, sen bizim Rabbimiz’sin” diye cevap vermişler, “Ancak Sana ibâdet eder, Senden yardım dileriz” demişlerdir. İşte bu konuşmanın vukû bulduğu zamana “Qalu Bela”, vukû bulduğu mekâna ise “Bezm-i Elest” denir. Allah daha sonra insan rûhunun bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, şu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmıştır. Ve her bir rûhu ayrı bir bedene yerleştirerek, onları belli zaman aralıklarıyla şu imtihan meydanına göndermiştir. (9443)

     Kur’ân’da insanların “Ashab’ul- Yemin” ve “Ashab’uş- Şimal” gruplarına ayrılması (9444), bedenlerin yaratılmasından önce insan zürriyetlerinin Âdem’in sırtından zerreler halinde çıkarıldığı fikrini desteklemektedir. İslam âlimlerinin çoğuna göre de, rûhlar bedenlerden önce yaratılmıştır. (9445)

     Evet….

     İnsanın serüveni, bu serüvene sonradan dahil olan İblis ve insanın O’nun gölgesi altında yaşadığı imtihan, hem soru işaretleriyle hem ünlem işaretleriyle dolu böylesine albenili, cazip ve bir o kadar da içinden çıkılamaz bir konu.

     Bu yazdıklarımızı büyük bir dikkat ve merakla takip ettiğinizin farkında ve bilincindeyim. Ortaya koyduğumuz çalışmalardan dolayı hem bizi sevenlerin hem bizden nefret edenlerin sayısı bir hayli kabarık ve iki cenah da giderek artıyor.

     Ama her iki cenahın da fikirbirliği içinde olduğu bir husus var ki, bu çalışmaları büyük bir emek vererek, yüzlerce değil binlerce kaynağı tarayarak kaleme aldığımız ve gerçek anlamda bilimsel bir disiplinle çalıştığımız.

     Bana her iki taraftan da hep soruyorlar: “Bu kadar bilgiye ve kaynağa nasıl ulaşıyorsunuz? Bu kadar yoğun emeği nasıl verebiliyorsunuz? Bu kadar ağır ve zahmetli eserleri nasıl tek başınıza üretebiliyorsunuz?”

     Hepsine toplu cevap vereyim:

     Şayet makalelerimi ve kitaplarımı beğeniyor ve takdir ediyorsanız, bilin ki bu yazıları bana Allah yazdırıyor.

     Şayet makalelerimi ve kitaplarımı beğenmiyor ve eleştiriyorsanız, bilin ki bu yazıları bana Şeytan yazdırıyor.

     Ve fakat şayet bazı yerlerini beğeniyor bazı yerlerini beğenmiyorsanız, hem takdir ettiğiniz yönleri hem de eleştirdiğiniz yönleri varsa, o zaman da bilin ki bu yazıları bana Melek-i Tavus yazdırıyor.

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(9237): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 30 – 35

(9238): Kur’ân-ı Kerîm, Hicr, 28 – 35

(9239): Kur’ân-ı Kerîm, İsra, 61 – 63

(9240): Kur’ân-ı Kerîm, Kehf, 50

(9241): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 14, 34, 36, 102, 168, 208, 268 ve 275; Âl-i İmran, 36, 155 ve 175; Nisa, 38, 60, 76, 83, 117 ve 119 – 120; Maide, 90 – 91; En’âm, 43, 68, 71, 112, 121 ve 142; Âraf, 11 – 22, 27, 30, 175 ve 200 – 202; Enfal, 11 ve 48; Yusuf, 5, 42 ve 100; İbrahim, 22; Hicr, 15 – 18, 28 – 35 ve 42; Nahl, 63 ve 98 – 100; İsra, 27, 53 ve 61 – 65; Kehf, 50 – 51 ve 63; Meryem, 44 – 45, 68 – 72 ve 83; Tâhâ, 116 – 117 ve 120; Enbiyâ, 82; Hacc, 3 – 4 ve 52 – 53; Mü’mînun, 97; Nûr, 21; Furqan, 29 ve 55; Şuâra, 95, 210 ve 221 – 223; Neml, 24; Qasas, 15; Ankebut, 38; Loqman, 21; Sebe, 20; Fatr, 5 – 6; Yasin, 60; Saffat, 6 – 10 ve 65; Sâd, 37, 41 ve 71 – 83; Fussilet, 36; Zuhruf, 36 – 39 ve 62; Muhammed, 25; Mücadele, 10 ve 19; Haşr, 15 – 17; Mülk, 5; Tekvîr, 25

(9242): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 34, 36, 168, 208, 268 ve 275; Âl-i İmran, 36, 155 ve 175; Nisa, 38, 60, 76, 83, 117 ve 119 – 120; Maide, 90 – 91; En’âm, 43, 68 ve 142; Âraf, 11, 20, 22, 27, 175 ve 200 – 201; Enfal, 11 ve 48; Yusuf, 5, 42 ve 100; İbrahim, 22; Hicr, 28 – 35; Nahl, 63 ve 98; İsra, 27, 53 ve 61 – 64; Kehf, 50 ve 63; Meryem, 44 – 45; Tâhâ, 116 – 117 ve 120; Hacc, 3 ve 52 – 53; Mü’mînun, 97; Nûr, 21; Furqan, 29; Şuâra, 95; Neml, 24; Qasas, 15; Ankebut, 38; Loqman, 21; Sebe, 20; Fatr, 6; Yasin, 60; Sâd, 41 ve 74 – 75; Fussilet, 36; Zuhruf, 62; Muhammed, 25; Mücadele, 10 ve 19; Haşr, 16; Tekvîr, 25

(9243): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 34; Âraf, 11; Hicr, 31 – 32; İsra, 61; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Şuâra, 95; Sebe, 20; Sâd, 74 – 75

(9244): Müslim, Zühd, bölüm 60, hadis no 2996

(9245): Kur’ân-ı Kerim, Rahman, 15

(9246): Kur’ân-ı Kerim, Hicr, 27

(9247): Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran, 59; Tâhâ, 55; Fatr, 11

(9248): Kur’ân-ı Kerim, Hicr, 26 ve 33

(9249): Kur’ân-ı Kerim, Sâd, 71 ve 76; İsra, 61; Âraf, 12; Secde, 7

(9250): Kur’ân-ı Kerim, Rahman, 14

(9251): Kur’ân-ı Kerim, Saffat, 11

(9252): Kur’ân-ı Kerim, Mü’mînun, 12

(9253): Kur’ân-ı Kerim, Alaq, 2

(9254): Kur’ân-ı Kerim, Fatr, 11

(9255): Kur’ân-ı Kerim, Hacc, 5

(9256): Kur’ân-ı Kerim, Mü’mînun, 12 – 14

(9257): Kur’ân-ı Kerim, En’âm, 102; Râd, 16; Hicr, 28; Fatr, 3

(9258): Kur’ân-ı Kerim, Baqara, 30; En’âm, 165

(9259): Kur’ân-ı Kerim, Baqara, 9; Casiye, 13

(9260): Kur’ân-ı Kerim, Müdessir, 38; Tûr, 21

(9261): Muhammed bin Hûseyn en- Nisaburî, Ğaraib’ul- Qur’ân we Reğaib’ul- Furqan, cilt 1, s. 19, Neşriyat’ul- Mektebet’ul- Halebî, Kahire 1962

(9262): Kur’ân-ı Kerim, Fatr, 6

(9263): Buharî, Tefsîr, 65:5 / Müslim, İmân, 257

(9264): Buharî, Ezan, 4 / Müslim, Salat, 17 ve 19

(9265): Ebû Dawud, Salat, 92 / Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, cilt 3, s. 12 ve 50 – 51

(9266): Buharî, Ezan, 4 / Müslim, Salat, 19 / Ebû Dawud, Salat, 31 / Nesaî, Ezan, 20 ve 30

(9267): Muhammed bin Salih el- Useymîn, Şerh’ur- Riyaz’is- Salihîn, cilt 5, s. 273, Kahire 2001

(9268): Buharî, Wekâlet, 1; Bed’ul- Xelq, 11/ Müslim, Musafirîn, 212 / Tirmizî, Sewab’ul- Qur’ân, 22 / Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, cilt 5, s. 415

(9269): Henry Ansgar Kelly, Satan: A Biography, s. 16, Cambridge University Press, Cambridge 2006 / Encyclopedia of Islam, Juan Eduardo Campo, “Satan” maddesi, s. 603, Infobase Publishing, New York 2009 / Wilhelm Gesenius, Hebräisches und Aramäisches Handwörterbuch über das Alte Testament, s. 1281, Springer Verlag, Berlin & Heidelberg 2013

(9270): George Arthur Buttrick – John Knox – Herbert Gordon May – Samuel Terrien – Emory Stevens Bucke, The Interpreter’s Dictionary of the Bible: An Illustrated Encyclopedia, “Satan” maddesi, Abingdon Press, Nashville 1962 / Wilhelm Gesenius, age

(9271): Wilhelm Gesenius, age

(9272): Ludwig Koehler – Walter Baumgartner – Johann Jakob Stamm – M. E. J. Richardson, The Hebrew and Aramaic Lexicon of the Old Testament, cilt 3, s. 1312 ve 1316 – 1317, Brill Publishing, Leiden 1994

(9273): Encyclopedia of Islam, cilt 4, “Şeytan” maddesi, s. 286 / Arthur Jeffrey, The Foreign Vocabulary of the Qur’ān, s. 187 – 190, Oriental Institute Baroda, Baroda 1938

(9274): Gerald Messadie, Şeytanın Genel Tarihi, s. 500, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1998

(9275): Rağıb el- İsfahanî, El- Müfredât, “ştn” maddesi / İbn-i Mansur, Lisan’ul- Arab, “ştn” maddesi / Mecduddîn ibn-i Esir, En- Nihaye fi Ğarib’il- Hadis, cilt 2, s. 475, Beyrut tarihsiz

(9276): Mustafa Öztürk, The Tragic Story of Iblis (Satan) in the Qur’an, Çukurova Üniversitesi İslamî Araştırmalar Dergisi, sayı 2, s. 134, Aralık 2009

(9277): Oxford Encyclopedia of Ancient Egypt, cilt 3, Herman Te Velde, “Seth” maddesi, s. 269, Oxford University Press, Oxford 2001

(9278): The Encyclopedia of Ancient Egypt, Helen Strudwick, s. 124 – 125, Sterling Publishing, New York 2006

(9279): R. A. Parker, Ancient Egyptian Astronomy, Philosophical Transactions of the Royal Society of London – Series A: Mathematical and Physical Sciences, sayı 276, s. 51 – 65, Mayıs 1974, https://royalsocietypublishing.org/doi/10.1098/rsta.1974.0009

(9280): Johann Christoph Assmann, Tod und Jenseits im Alten Ägypten, s. 164, Beck Verlag, Münih 2003

(9281): Oxford Encyclopedia of Ancient Egypt, cilt 3, Herman Te Velde, “Seth” maddesi, s. 270, Oxford University Press, Oxford 2001

(9282): Marta Arranz Cárcamo – Raúl Sánchez Casado – Albert Planelles Orozco – Sergio Alarcón Robledo – Jónatan Ortiz García – Patricia Mora Riudavets, Current Research in Egyptology 2019, John Rogers, “The Demon-Deity Maga: Geographical Variations and Chronological Transformations in Ancient Egyptian Demonology”, s. 183 – 203, Archaeopress Publishing, Summertown 2021

(9283): Herman te Velde, Seth, God of Confusion: A Study of His Role in Egyptian Mythology and Religion, cilt 6, Probleme der Ägyptologie, Brill Publishing, Leiden 1967

(9284): WiBiLex, Henrike Frey-Anthes, “Satan” maddesi, Deutsche Bibelgesellschaft, Mayıs 2007, https://www.bibelwissenschaft.de/fileadmin/buh_bibelmodul/media/wibi/pdf/Satan_AT___2020-07-16_08_01.pdf

(9285): Oxford Dictionary of English, “Satan” maddesi, Oxford University Press, Oxford 2003

(9286): Talmud, Baba Batra, Daf 16

(9287): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 34; Âraf, 11; Hicr, 31 – 32; İsra, 61; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Şuâra, 95; Sebe, 20; Sâd, 74 – 75

(9288): Encyclopedia of Islam, cilt 2, “İblis” maddesi, s. 351 / Arthur Jeffrey, The Foreign Vocabulary of the Qur’ān, s. 47, Oriental Institute Baroda, Baroda 1938 / Henry Ansgar Kelly, Satan: A Biography, s. 185, Cambridge University Press, Cambridge 2006 / Pavel V. Basharin, The Problem of Free Will and Predestination in the Light of Satan’s Justification in Early Sufism, English Language Notes, sayı 56, s. 119 – 138, Nisan 2018, https://read.dukeupress.edu/english-language-notes/article-abstract/56/1/119/134475/The-Problem-of-Free-Will-and-Predestination-in-the?redirectedFrom=fulltext

(9289): İbn-i Mansur, Lisan’ul- Arab, “bls” maddesi / Kurtubî, Câmi li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 1, s. 203, Beyrut 1988 / Taberî, Câmi’ul- Beyan fi Tewil’il- Qur’ân, cilt 1, s. 264 – 265, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye Neşriyat, Beyrut 1999

(9290): Kur’ân-ı Kerîm, En’âm, 44; Mü’mînun, 77; Rûm, 12 ve  49

(9291): Jeffery Burton Russell, Lucifer: The Devil in the Middle Ages, s. 55, Cornell University Press, New York & Ithaca 1986

(9292): Juan Pedro Monferrer-Sala, One More Time on the Arabized Nominal Form Iblīs, Studia Orientalia Electronica, sayı 112, s. 55 – 70, 2012, https://journal.fi/store/article/view/9526

(9293): Zeccâc, Me’ân’il- Qur’ân we İrabux, cilt 1, s. 114, Beyrut 1988 / İbn-i Cewzî, Zâd’ul- Mesîr fi İlm’it- Tefsîr, cilt 1, s. 65, Beyrut 1987

(9294): Jeffery Burton Russell, Lucifer: The Devil in the Middle Ages, s. 58, Cornell University Press, New York & Ithaca 1986

(9295): Jeffrey Burton Russell, Şeytan: Antikiteden İlkel Hristiyanlık’a Kötülük, s. 219, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1999

(9296): Tevrat, I. Samuel, 29:24; II. Samuel, 19:22; I. Krallar, 5:4 / Zebur, Mezmurlar, 109:6

(9297): Ursula Spuler-Stegemann, Die 101 Wichtigsten Fragen – Islam, s. 87, Beck Verlag, Münih 2007

(9298): Mushafa Reş, Yaratılış, bölüm 1

(9299): Z. A. Aloiane, Anthropomorphic Representation of Evil in Islam and Some Other Traditions, Cross-Cultural Approach, Acta Orientalia Academiae Scientiarum Hungaricae, sayı 49, s. 423 – 434, 1996, https://www.jstor.org/stable/43391301

(9300): Elwood Morris Wherry, A Comprehensive Commentary on the Quran: Comprising Sale’s Translation and Preliminary Discourse, cilt 1, s. 121, Routledge Publishing, Londra & New York 2013

(9301): Stephen J. Vicchio, Biblical Figures in the Islamic Faith, Eugene, s. 175 – 176, Wipf & Stock Publishing, Oregon 2008

(9302): age, s. 183 – 184

(9303): Brannon M. Wheeler, Prophets in the Quran: An Introduction to the Quran and Muslim Exegesis, s. 16, A&C Black Publishing, Londra 2002

(9304): Henry Ansgar Kelly, Satan: A Biography, s. 185, Cambridge University Press, Cambridge 2006 / Stephen J. Vicchio, Biblical Figures in the Islamic Faith, Eugene, s. 175 – 184, Wipf & Stock Publishing, Oregon 2008

(9305): Stephen J. Vicchio, age

(9306): Henry Ansgar Kelly, age, s. 185 / Stephen J. Vicchio, age, s. 178

(9307): Stephen J. Vicchio, age

(9308): Henry Ansgar Kelly, age

(9309): M. Heerma van Voss – E. J. Sharpe – R. J. Z. Werblowsky, in Satan’s Tragedy and Redemption: Iblīs in Sufi Psychology, bölüm 1, Peter J. Awn, “Mythic Biography”, s. 18 – 56, Brill Publishing, Leiden & Boston 1983

(9310): Henry Ansgar Kelly, Satan: A Biography, s. 185, Cambridge University Press, Cambridge 2006 / Amira El-Zein Islam, Arabs and Intelligent World of the Jinn, s. 160, Syracuse University Press, Syracuse 2009 / Roberto Tottoli, The Stories of the Prophets by Ibn Mutarrif Al-Tarafi, s. 24, Gruyter Verlag, Berlin & Münih 2021

(9311): Scott B. Noegel – Brannon M. Wheeler, The A to Z of Prophets in Islam and Judaism, s. 295, Scarecrow Press, Lanham 2010

(9312): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 30 – 35; Hicr, 28 – 35; İsra, 61 – 63; Kehf, 50

(9313): Adam Wood, Thomas Aquinas on Reprobation: The Arbitrariness Problem and Some Quiescence Solutions, Res Philosophica, sayı 99, s. 1 – 23, Ocak 2022, https://web.archive.org/web/20221018050508/https://www.pdcnet.org/resphilosophica/content/resphilosophica_2022_0099_0001_0001_0023

(9314): agm

(9315): İncil, Markos, 1:13

(9316): Henry Ansgar Kelly, The Devil, Demonology and Witchcraft Christian Beliefs in Evil Spirits, Wipf and Stock Publishers, Eugene 2004

(9317): Cyril Mango, Diabolus Byzantinus, Dumbarton Oaks Papers, sayı 46, s. 215 – 223, 1992, https://www.jstor.org/stable/1291654

(9318): İncil, Matta, 4:1 – 11; Markos, 1:12 – 13; Luka, 4:1 – 13

(9319): İncil, Luka, 4:39

(9320): İncil, Luka, 5:13

(9321): İncil, Luka, 13:11 – 16

(9322): İncil, İbraniler’e Mektup, 2:14

(9323): Neil Forsyth, The Old Enemy: Satan and the Combat Myth, s. 405, Princeton University Press, Princeton 1989

(9324): Justin Bass, The Battle for the Keys: Revelation 1:18 and Christ’s Descent into the Underworld, Wipf & Stock Publishing, Eugene 2014

(9325): Tevrat, Tekvin, 3:1 – 24

(9326): İncil, II. Korintliler, 11:3

(9327): İncil, Vahiy, 12:9

(9328): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 35 – 38; Âraf, 19 – 24

(9329): Mushafa Reş, Yaratılış, bölüm 1

(9330): İncil, Vahiy, 12:9

(9331): Henry Ansgar Kelly, Satan: A Biography, s. 152, Cambridge University Press, Cambridge 2006 / Encyclopedia of Islam, Juan Eduardo Campo, “Satan” maddesi, s. 603, Infobase Publishing, New York 2009

(9332): Tevrat, Yeşaya, 27:1

(9333): İustin, Dialogus cum Tryphone Judaeo, bölüm 45 ve 79, Nablus 155

(9334): Kélsos, Logos Alēthēs, cilt 6, bölüm 42, 2. yüzyıl, http://www.earlychristianwritings.com/text/origen166.html

(9335): Tevrat, I. Samuel, 29:4; II. Samuel, 19:22; I. Krallar, 5:4; 11:14, 11:23 ve 11:25 / Zebur, Mezmurlar, 109:6

(9336): Tevrat, Çölde Sayım, 22:22 ve 22:32

(9337): Tevrat, Eyyûb, 1:6 ve 2:10

(9338): Tevrat, Zekariya, 3:1 – 3

(9339): Tevrat, I. Tarihler, 21:1 – 14; II. Samuel, 24:1 – 10

(9340): Zebur, Mezmurlar, 109:6

(9341): Tevrat, I. Krallar, 5:4, 11:14 ve 11:23 – 25

(9342): Tevrat, Çölde Sayım, 22:22

(9343): Tevrat, Eyyûb, 1:6 – 22 ve 2:1 – 13

(9344): Jewish Encyclopedia, Joseph Jacobs – Ludwig Blau, “Satan” maddesi, https://www.jewishencyclopedia.com/articles/13219-satan

(9345): Die Evolution des Menschen, “Satan”, https://www.evolution-mensch.de/Anthropologie/Satan

(9346): Talmud, Beraşot, 46b

(9347): Talmud, Şabbat, 32a

(9348): Florian Theobald, Teufel, Tod und Trauer: Der Satan im Johannesevangelium und Seine Vorgeschichte, s. 85, Vandenhoeck & Ruprecht Publishing, Göttingen 2015

(9349): Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. İbrahim Sediyani, Kadın Peygamberler, cilt 2, “Hz. Esther (as)” ve “Hz. Nadya (as)” bölümleri, Nefel Yayınları, Diyarbakır 2021

(9350): Shan M. M. Winn, Heaven, Heroes and Happiness: The Indo-European Roots of Western Ideology, s. 203, University Press of America, Lanham 1995 / Encyclopedia of Islam, Juan Eduardo Campo, “Satan” maddesi, s. 603, Infobase Publishing, New York 2009

(9351): David R. Jackson, Enochic Judaism, s. 2 – 4, T&T Clark International Publishing, Londra 2004

(9352): Adele Berlin, The Oxford Dictionary of the Jewish Religion, s. 651, Oxford University Press, Oxford & New York 2011

(9353): Avesta, Yasna, 30:3, 32:3 – 5, 32:13 ve 45:2; Yaşt, 8:44, 10:97, 10:134, 15:43, 19.46 ve 19:96; Vendidad, 1:43, 19:1 ve 19:43 – 47

(9354): Yezidi Truth – The Truth about the Yezidis, What is the Peacock Angel?, http://www.yeziditruth.org/the_peacock_angel

(9355): E. S. Drower, The Peacock Angel: Being Some Account of Votaries of a Secret Cult and Their Sanctuaries, John Murray Publishing, Londra 1941 / Henry Ansgar Kelly, Satan: A Biography, s. 186, Cambridge University Press, Cambridge 2006

(9356): Birgül Açıkyıldız, The Yezidis: The History of a Community, Culture and Religion, s. 74, I. B. Tauris Publishing, New York 2014

(9357): Mushafa Reş, Yaratılış, bölüm 1

(9358): Eva Gnau, Religiöse Verfolgung als Fluchtgrund am Beispiel der Yezidi, s. 19, Diplom.de eBook, Hansestadt Hamburg 2014

(9359): Arnold Hottinger, Islamische Welt – Der Nahe Osten: Erfahrungen, Begegnungen, Analysen, s. 120, Ferdinand Schöningh Verlag, Paderborn & Münih & Viyana & Zürih 2004

(9360): Simon Leser, The 8 Oldest Religions in the World, The Culture Trip, 24 Nisan 2018, https://theculturetrip.com/asia/articles/the-8-oldest-religions-in-the-world/

(9361): Vikipedi (Türkçe), “Yezdânizm” maddesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Yezd%C3%A2nizm / Wikipedia (İngilizce), “Yazdânism” maddesi, https://en.wikipedia.org/wiki/Yazd%C3%A2nism

(9362): Mushafa Reş, Yaratılış, bölüm 1

(9363): Wikipedia (İngilice), “El (deity)” maddesi, https://en.wikipedia.org/wiki/El_(deity) / Wikipedia (Almanca), “El (Gott)” maddesi, https://de.wikipedia.org/wiki/El_(Gott) / Vikipedi (Türkçe), “El (tanrı)” maddesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/El_(tanr%C4%B1)

(9364): Tevrat, Daniel, 8:16 – 18 / İncil, Luka, 1:11 – 20 ve 26 – 38 / Kur’ân-ı Kerim, Baqara, 97 – 98; Tahrim, 4

(9365): Bilim İnsanlarına Göre Hayvanlar da İnsanlar Gibi Birbirleriyle Konuşabiliyorlar, Webtekno,  14 Temmuz 2018, https://www.webtekno.com/bilim-insanlarina-gore-hayvanlar-da-tipki-insanlar-gibi-birbirleriyle-konusabiliyor-h49699.html / Yılanlar Birbirleriyle Arkadaşlık Kuruyorlar, Sediyani Haber, 15 Mayıs 2020, https://www.sediyani.com/?p=33546 / En Az 65 Hayvan Türü Gülüyor, Sediyani Haber, 8 Mayıs 2021, https://www.sediyani.com/?p=39050 / Eşek Arıları Bu Denklemi Çözebiliyor: X Y’den, Y de Z’den Büyükse, X Z’den Büyüktür, Sediyani Haber, 9 Mayıs 2019, https://www.sediyani.com/?p=28884 / Bitkilerin Birbirleriyle Konuştuğu Kanıtlandı, Sediyani Haber, 4 Mayıs 2018, https://www.sediyani.com/?p=22376 / Bitkiler de mi Sosyal Bir Hayat Yaşıyor? | Ağaçların ve Otların Birbirlerine Bağlı Olduğu Bir Ağ Keşfedildi, Sediyani Haber, 16 Mayıs 2019, https://www.sediyani.com/?p=28929

(9366): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 19:1 – 24 ve 20:1 – 26

(9367): Kur’ân-ı Kerim, Baqara, 34; Âraf, 11 – 12; İsra, 61; Kehf, 50; Tâhâ, 116 – 117

(9368): İbrahim Sediyani, Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 64, Sediyani Seyahatnamesi, cilt 6, bölüm 64, İran gezisi, 8 Ağustos 2014

(9369): age

(9370): Wikipedia (Kürtçe), “جینۆسایدی ئێزدییەکان لەلایەن داعش” maddesi, https://ckb.wikipedia.org/wiki/%D8%AC%DB%8C%D9%86%DB%86%D8%B3%D8%A7%DB%8C%D8%AF%DB%8C_%D8%A6%DB%8E%D8%B2%D8%AF%DB%8C%DB%8C%DB%95%DA%A9%D8%A7%D9%86_%D9%84%DB%95%D9%84%D8%A7%DB%8C%DB%95%D9%86_%D8%AF%D8%A7%D8%B9%D8%B4 / Vikipedi (Türkçe), “Yezîdî Soykırımı” maddesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Yez%C3%AEd%C3%AE_Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1 / Wikipedia (İngilizce), “Genocide of Yazidis by the Islamic State” maddesi, https://en.wikipedia.org/wiki/Genocide_of_Yazidis_by_the_Islamic_State / Wikipedia (Almanca), “Völkermord an den Jesiden” maddesi, https://de.wikipedia.org/wiki/V%C3%B6lkermord_an_den_Jesiden

(9371): Ghorban Elmi, Ahmad Ghazali’s Satan, HTS Teologiese Studies / Theological Studies, sayı 75, a5368, Kasım 2019, https://www.researchgate.net/publication/337198008_Ahmad_Ghazali%27s_Satan

(9372): Cyril Glassé, The New Encyclopeida of Islam, s. 164, AltaMira Press, Walnut Creek & Lanham & New York 2001

(9373): Victoria Arakelova – Garnik S.Asatrian, The Religion of the Peacock Angel The Yezidis and Their Spirit World, s. 37, Routledge Publishing, Londra & New York 2014

(9374): Richard Gramlich, Der Eine Gott: Grundzüge der Mystik des Islamischen Monotheismus, s. 44, Harrassowitz Verlag, Wiedbaden 1998 / Joseph E. B. Lumbard, Ahmad Al-Ghazali: Remembrance and the Metaphysics of Love, s. 111 – 112, State University of New York Press, Albany & New York 2016

(9375): Walī Allāh al-Dihlawī – Marcia K. Hermansen, The Conclusive Argument from God = Shāh Walī Allāh of Delhi’s Hujjat Allāh al-Bāligha, Brill Publishing, Leiden 1996

(9376): Stephen J. Vicchio, Biblical Figures in the Islamic Faith, Eugene, s. 183, Wipf & Stock Publishing, Oregon 2008 / Éric Geoffroy, Introduction to Sufism: The Inner Path of Islam, s. 150, World Wisdom Publishing, Bloomington 2010

(9377): Éric Geoffroy, age

(9378): Nader Ahmadi – Fereshteh Ahmadi, Iranian Islam: The Concept of the Individual, s. 79, Palgrave Macmillan Publishing, Houndmills & Basingstoke & Hampshire & Londra1998 / Éric Geoffroy, age

(9379): Éric Geoffroy, age

(9380): Ghorban Elmi, Ahmad Ghazali’s Satan, HTS Teologiese Studies / Theological Studies, sayı 75, a5368, Kasım 2019, https://www.researchgate.net/publication/337198008_Ahmad_Ghazali%27s_Satan

(9381): Victoria Arakelova – Garnik S.Asatrian, The Religion of the Peacock Angel The Yezidis and Their Spirit World, s. 38, Routledge Publishing, Londra & New York 2014

(9382): Peter J. Awn, Satan’s Tragedy and Redemption: Iblīs in Sufi Psychology, s. 177, Brill Publishing, Leiden 1983

(9383): Annemarie Schimmel, The Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalaloddin Rumi, s. 255, State University of New York Press, Albany & New York 1993

(9384): Die Evolution des Menschen, “Iblis”, https://www.evolution-mensch.de/Anthropologie/Iblis

(9385): Kate Fleet – Gudrun Krämer – Denis Matringe – John Nawas – Everett Rowson, Encyclopaedia of Islam, Christian Lange, “Devil (Satan)” maddesi, https://referenceworks.brillonline.com/entries/encyclopaedia-of-islam-3/*-COM_25991

(9386): Charles T. Mathewes, Understanding Religious Ethics, s. 248, John Wiley & Sons Publishing, Hoboken 2010 / Christian Lange, age

(9387): M. J. L.  Young, The Treatment of the Principle of Evil in the Qur’ān, Islamic Studies, sayı 5, s. 279, Eylül 1966, https://www.jstor.org/stable/20832847

(9388): Jacques Waardenburg, Muslim Perceptions of Other Religions, s. 203, Oxford University Press, Oxford & New York 1999

(9389): Peter J. Awn, Satan’s Tragedy and Redemption: Iblīs in Sufi Psychology, s. 104, Brill Publishing, Leiden 1983

(9390): Ghorban Elmi, Ahmad Ghazali’s Satan, HTS Teologiese Studies / Theological Studies, sayı 75, a5368, Kasım 2019, https://www.researchgate.net/publication/337198008_Ahmad_Ghazali%27s_Satan

(9391): Mohammed Rustom, Devil’s Advocate: ‘Ayn al-Quḍāt’s Defence of Iblis in Context, Studia Islamica, sayı 115, s. 65 – 100, 2020

(9392): Carl W. Ernst, Words of Ecstasy in Sufism, s. 8, Albany, State University of New York Press, Albany & New York 1985

(9393): Sebastian Günther – Todd Lawson, Roads to Paradise: Eschatology and Concepts of the Hereafter in Islam, s. 569, Brill Publishing, Leiden 2016

(9394): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 30

(9395): Hampson Stobart – James William, Islam & Its Founder: Society for Promoting Christian Knowledge, s. 114, Oxford University Press,  Oxfordshire 1876

(9396): Handan Aksünger, Jenseits des Schweigegebots: Alevitische Migrantenselbstorganisationen und Zivilgesellschaftliche Integration in Deutschland und den Niederlanden, s. 83 – 84, Waxmann Verlag, Berlin & Münih & Münster & New York 2013

(9397): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 30 – 35

(9398): Kur’ân-ı Kerîm, Âraf, 11 – 18

(9399): Kur’ân-ı Kerîm, Hicr, 28 – 35

(9400): Kur’ân-ı Kerîm, İsra, 61 – 63

(9401): Kur’ân-ı Kerîm, Kehf, 50

(9402): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 29, 33, 231, 255, 282; Âl-i İmran, 29; Maide, 7 ve 99; En’âm, 3, 59 ve 73; Hûd, 5; Râd, 8 – 10; İbrahim, 38; Nahl, 19 ve 23; Tâhâ, 7 ve 98; Enbiyâ, 110; Hacc, 70 ve 76; Mü’mînun, 91; Qasas, 69; Ankebut, 45 ve 52; Loqman, 23 ve 34; Secde, 6 Sebe, 2; Fatr, 38; Zümer, 7 ve 46; Mü’mîn, 19; Fussilet, 47; Şurâ, 12 ve 24 – 25; Hadid, 3 – 4 ve 6; Mücadele, 7; Haşr, 22; Teğabun, 4, 11 ve 18; Mülk, 13 – 14

(9403): Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ, 26 – 27; Saffat, 164 – 166

(9404): Kur’ân-ı Kerîm, En’âm, 128; Âraf, 38; Hûd, 119; Ahkâf, 18; Rahman, 39; Cin, 6 – 17; Nas, 6

(9405): Kur’ân-ı Kerîm, Saffat, 158

(9406): Müslim, Zühd, bölüm 60, hadis no 2996

(9407): Kur’ân-ı Kerim, Rahman, 15

(9408): Kur’ân-ı Kerim, Hicr, 27

(9409): Dünya nüfûsunun güncel haliyle, gün gün, saat saat, hatta dakika dakika ve saniye saniye olarak bu sitelerden bakabilir, ayrıca saniye saniye kaç kişinin doğduğunu ve bunların ne kadarının kız çoccuğu ne kadarının erkek çocuğu olduğunu ve başka da ilginç bilgileri takip edebilirsiniz: Weltbevölkerung, Countrymeters.info, https://countrymeters.info/de/World / Current World Population, Worldometers.info, https://www.worldometers.info/world-population/

(9410): Tevrat, Tekvin, 1:20 – 30

(9411): D. G. Shu – H. L. Luo – S. Morris Conway – X. L. Zhang – S. X. Hu – L. Chen – J. Han – M. Zhu – Y. Li – L. Z. Chen, Lower Cambrian Vertebrates from South China, Nature, sayı 402, s. 42 – 46, 4 Kasım 1999, https://www.nature.com/articles/46965 / Timeline.php million years ago, https://timescale.toolforge.org/?Ma=/Timeline.php / The Oldest Fossils Reveal Evolution of Non-Vascular Plants by the Middle to Late Ordovician Period (~450-440 m.y.a.) On the Basis of Fossil Spores, Liberal Arts and Sciences, http://www.clas.ufl.edu/UsersRedirect/?pciesiel/gly3150/plant.html / Timeline.php million years ago, https://timescale.toolforge.org/?Ma=/Timeline.php / Patrick L. Barry, The Great Dying, Science NASA, 28 Ocak 2002, https://science.nasa.gov/science-news/science-at-nasa/2002/28jan_extinction/

(9412): Bkz. Elinizdeki kitabın daha önceki “Sümer (Kenger) Uygarlığı ve Sümer Tabletlerine Göre İnsanın Yaratılışı” bölümü

(9413): Bkz. Elinizdeki kitabın daha önceki “Ön-Âdemîler (Pré-Adamus): Dînler ve Kutsal Kitaplar, İnsanlığın Yaşını Yanlış mı Aktarıyor?” ve “Bizim Türümüz Dışında Yeryüzünde Yaşamış Başka İnsan Türleri” bölümleri

(9414): Kur’ân-ı Kerîm, Nahl, 49; Tahrîm, 6

(9415): Rağıb el- İsfahanî, El- Mûfredat fi Ğarib’il- Qur’ân, “cin” maddesi, İsfahan 1018 / Ğezzalî, El- Maznûn’ul- Kebir, s. 16, Kahire 1309

(9416): İbrahim Sediyani, Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 64, Sediyani Seyahatnamesi, cilt 6, bölüm 64, İran gezisi, 8 Ağustos 2014

(9417): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 29, 33, 231, 255, 282; Âl-i İmran, 29; Maide, 7 ve 99; En’âm, 3, 59 ve 73; Hûd, 5; Râd, 8 – 10; İbrahim, 38; Nahl, 19 ve 23; Tâhâ, 7 ve 98; Enbiyâ, 110; Hacc, 70 ve 76; Mü’mînun, 91; Qasas, 69; Ankebut, 45 ve 52; Loqman, 23 ve 34; Secde, 6 Sebe, 2; Fatr, 38; Zümer, 7 ve 46; Mü’mîn, 19; Fussilet, 47; Şurâ, 12 ve 24 – 25; Hadid, 3 – 4 ve 6; Mücadele, 7; Haşr, 22; Teğabun, 4, 11 ve 18; Mülk, 13 – 14

(9418): Kur’ân-ı Kerîm, En’âm, 59; Neml, 65

(9419): Kur’ân-ı Kerîm, Mücadele, 22

(9420): Kur’ân-ı Kerîm, Mücadele, 19

(9421): Tevrat, Tekvin, 3:1 – 7 / Kur’ân-ı Kerim, Âraf, 20 – 22; Tâhâ, 115 ve 120 – 121

(9422): Tevrat, Tekvin, 3:23 – 24 / Kur’ân-ı Kerim, Baqara, 36; Âraf, 24 – 27; Tâhâ, 123 – 124

(9423): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 243; Âl-i İmran, 110; Maide, 71; En’âm, 116; Yunus, 36; Hûd, 17

(9424): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 243

(9425): Kur’ân-ı Kerîm, En’âm, 116

(9426): Kur’ân-ı Kerîm, Hûd, 17

(9427): Kur’ân-ı Kerîm, Maide, 49 ve 81; Tewbe, 8; Hadid, 16 ve 27

(9428): Kur’ân-ı Kerîm, Rûm, 42

(9429): Kur’ân-ı Kerîm, İsra, 89

(9430): Kur’ân-ı Kerîm, Yunus, 92

(9431): Kur’ân-ı Kerîm, Şuâra, 223

(9432): Kur’ân-ı Kerîm, Yunus, 36

(9433): Kur’ân-ı Kerîm, Furqan, 50

(9434): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 243; Yunus, 60; Yusuf, 38

(9435): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 109; Hûd, 17; Râd, 1

(9436): Kur’ân-ı Kerîm, Zuhruf, 78

(9437): Kur’ân-ı Kerîm, Yusuf, 106

(9438): Kur’ân-ı Kerîm, Nahl, 83

(9439): Kur’ân-ı Kerîm, Âraf, 172

(9440): İslam Ansiklopedisi, cilt 6, Yusuf Şevki Yavuz, “Bezm-i Elest” maddesi, s. 106 – 108, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2004

(9441): İmam Malik, El- Muwatta, “Kader”, 2 / Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, cilt 1, s. 272

(9442): Ahmed ibn-i Hanbel, age, cilt 5, s. 135

(9443):Kâlû Belâ Ne Demektir, Sorularla İslamiyet, https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/kalu-bela-ne-demektir / Kalu Bela Nedir?, İslam ve İhsan, 14 Şubat 2019, https://www.islamveihsan.com/kalu-bela-nedir.html

(9444): Kur’ân-ı Kerîm, Waqıâ, 89

(9445): Zemahşerî, El- Keşşaf en Haqaiq-i Ğavamiz’it- Tenzîl we Uyun’il- Eqawil fi Wucuh’it- Tewîl, cilt 1, s. 547, Kahire 1307

     SEDİYANİ HABER

     20 MAYIS 2023

 


Parveke / Paylaş / Share

4 Replies to “Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler – 79”

  1. Sayin Sediyani, gercekten coook süer bir inceleme yapmişsin, saglik ve başarilar dilerim.
    Bence Musa, Isa ve Muhammed peygamberlerin okur yazarligi olmadigindan, Ezdailik deki gerçegi yanliş anlamiş ve yanliş vermişlerdir.
    Madem Allah her şeyi, dünyaya daha gelmeden, insanlarin snlina yaziyor, daha dogru olanini yazsin. Krndi melekleri ile kavga ddip, neden biz insanlarin başina bela ediyor?
    Allahin canimi sıkılıyorda, akşam sabah bizi imtihan ediyor?
    Her şeyi bilen Allah ise, neden bizi AKP gibilerine esir ediyor? Allah bunlarin her türlü hirsizligi ve arsizligi yaptigini görüyorsa, neden bir müdahale etmiyor?
    Mamosta benim Qalu Belê den haberimyoktur.
    Qurani Kerim Muhammed’in ölümünden 130 ve Incil Isa’in ölümünden 80 yil sonra yazilmiş. Belkide bu arada bazi şeyleri yalan yanliş yazdirmişlardir,ne dersin? Saygi ve selamlarimi iletiyorum….

  2. BIRÊZ BIRAHÎM SEDIYANÎ :

    Yazıyi uzun olmasına rağmen okudum. Şeytan veya İblis‘i bütün semavi ve beşeri dinlere göre iyi analiz etmişsiniz, Ezidileri güzel tarif etmişsin, bir çok Ezidi ile konuştum Laleşe kaç sefer gittim senin kadar dinlerini bilmezler.

    Sayin İbrahim dini inanç ve felsefe konularında çokça soru sormuşsun, doğrusu ben bu 70 yaşımdan sonra bu sorularla uğraşmak istemiyorum, bugüne kadar babamdan öğrendiğim din bana yeter.

    Bir deyişin benim çok hoşuma gitti. Çünkü ayni şey bendede hep oluyor: ”Şimdi anlıyorum Türk solu ile Türk İslamcıları neden namaz kuldığımda hep aklıma geliyorlar sebeb bu imiş.”

    Benim solculardan korkum yok, çünkü ne onları severim, ne de düşmanlık kurarım. Ama İslam tücarlari…….

    Ben burda 1960 li ve 70 li yıllarda yaşadığım olayları sana anlatacağım senin gibi büyük bir araştırmacının işine yaran sanırım.

    Bilirsin eskiden beri Kürt medreseleri meşhurdur, 60 li yıllar çocukluğum beş yılı bu medreselerde geçti, 70 li yıllarda gençliğimin geçtiği yıllardır, o zamanlar hücre dediğimiz her köyün camisinin yanında bir oda veya iki odadan oluşam medreselerimiz vardı, bunlardan çok büyük dini alimlerimiz yetişirdi, köylü Meleye zekat, Fekilere yemek verirdi, bunlarda halkın dini ihtiyaçlarını giderirdiler.

    Batman ve çevresinde bu yıllarda nam salmiş birkaç kişi, Mele Süleyman Tılmizi. Şeyh Fahredin Ernasi. Şeyh Kutbeddin Bagasi. Şeyh Muhammed Erebkendi, Şeyh Seyda El Ciziri, ve niceleri, bunlar o zamanlar halk arasındaki sorunlar için Hem Kadi, Hem Savci, Hem Hakim idi halkın tüm ayrışmalarını tüm sorunlarını bunlar hal ederdi. Halkın büyük çoğunluğu Devletin mahkemelerine ihtiyaç duymazlardı.

    Bu medreseler üstünde çok uzun yazılar yazılabilir, konum o değil.

    1980 de Türkiyede bir askeri darbe oldu, bu darbenin Başkanı Kenan Evren dediği bu Doğu ve Güneydoğudaki Medreseler birer Terör yuvasıdır, bu tartışmalar medyada epey tartışıldı, 70 li yılların başından beri Melelerimiz İmam olup Maaş almaya başladığında esasen Medreselerimiz yavaş yavaş önemini kayp ediyorlardı, birde 70 li yıllarda MTTB ve bazi NUR cemaatleri gibi örgütler devletin gizli eli ile bölgeye yerleşiyorlardı.

    Kenan Evrenin bu çıkışı medreselerimiz için sonun başlangıcı oldu, çünkü Kenan Evren konuşmanın devamında şöyle dedi biz burda Türk İslam sentezini güdenleri teşfik edip destekliyelim.

    Çok üzücüdür biraz önca isimlerini zikir ettiğim o şeyhlar ve melelerimizin Çoçukları ve torunları, bir çoğu farkına bile varmadan Kenen Evrenin bu söylediklerine öncülük ettiler, bir çoğunu şahsen tanıdığım bu kişilerden bazıları, kıraldan daha kıralci, aşırı bir türkçüyü aratmazlar, ama din her zaman maskeleridir. şimdilerde ise Medreselerimizde Kürt dili kalmadı temamen Türkçe hakim oldu.

    İşte ben namaza başlar başlamaz, Şeytan zamanında saygı duyduğum bu alimlerimizin Çoçuklarını ve torunlarını, getirip önüme koyuyor, bazan Namazımı şaşırıyorum.

  3. Kılıç zoruyla Müslüman olan atalarımın bıraktığı mirası terk edip özüme (Ezidîliğe) dönüyorum. 🙂 Keyifli bir okuma oldu. Emeğinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir