8 EKİM
İSPANYA
Gece geç saatte uyuduğum halde, sabahın erken saatlerinde uyandım.
Kuş tüyü yatakta, harika bir uyku uyumuşum.
İspanya’ya ait ve kadim Katalonya toprakları olan, Akdeniz üzerindeki Balear Adaları (Kat. Illes Balears; İsp. Islas Baleares) ili ve takımadalarının en batısındaki İbiza (Kat. Eivissa; İsp. Ibiza) Adası’nın en kuzeyindeki Sant Antoni de Portmany (Kat. Sant Antoni de Portmany; İsp. San Antonio Abad) şehrinde bulunan AzuLine Hotel Mar Amantis adlı otelimizde, yataktan kalkar kalkmaz elimi yüzümü yıkadım ve aşağıya, zemin katta bulunan restorana indim, kahvaltı için.
Restoranın açık büfesinde kendime güzel bir kahvaltı masası donattım. Sanki bu adanın kralı benmişim gibi bir edayla, oturdum keyifli ve forslu bir şekilde kahvaltımı yaptım.
Bugün daha yorucu bir gün bekliyor beni.
Adanın en kuzeyindeki Sant Antoni de Portmany kentinin dışına çıkacağım. Adanın en güneyindeki ve adanın merkezi olan İbiza (Eivissa) şehrine gideceğim.
Bir “yeryüzü cenneti” olan İbiza Adası’nın merkezi olan muhteşem güzellikteki İbiza şehrini gezeceğim bugün.
Kahvaltımı yaptıktan sonra tekrar odama çıktım, üstümü giyindim, fotoğraf makinâmı aldım ve yeniden dışarı çıktım.
Otelden dışarı çıkınca en yakın yola çıktım ve yol kenarında durup, ordan geçecek boş bir taksi bekledim.
Taksiler habire gelip geçiyordu ama hep doluydular. Boş ve uygun bir taksi için epey beklemek zorunda kaldım. Yaklaşık 40 dakikalık bir bekleyişten sonra, nihayet boş bir taksinin geldiğini gördüm. Elimi kaldırdım. Gördü ve gelip önümde durdu.
– Buen día. (Günaydın.)
– Buen día. (Günaydın.)
– Quiero ir a la ciudad de Ibiza. (İbiza şehrine gitmek istiyorum.)
– Está bien, aquí tienes. (Tamam, buyrun.)
Taksiye bindim ve yolculuk başladı.
Sant Antoni de Portmany ile İbiza arası mesafe 17 km. Arabayla 20 dakika kadar sürüyor.
Şoföre, İbiza Kalesi ve Katedrali’nin önüne gitmemiz gerektiğini söyledim. Çünkü şehri gezmeye, oradan, şehrin sembolünden başlayacağım.
20 dakika sonra devâsâ kalenin önündeydik. Şoföre teşekkür ettim, ücretini ödedim ve kendisine iyi günler diledim.
Evet, bugünkü gezim başlıyor…
Taksiden iner inmez yürüdüğüm, dar olan ve sağında solunda dükkânların olduğu, üzerinde pekçok insanın yürüdüğü sokağın sonuna geldiğimde, yolun en başındaki binanın duvarına işlenmiş ve sokağın isminin yazılı olduğu tabela gözüme çarpıyor: “Carrer d’Anníbal” (Annibal Caddesi).
Sokağa, Fenike Kartaca Kralı Hannibal Berqa (M. Ö. 247 – M. Ö. 183)’nın adını vermişler.
Dün, kaldığım Sant Antoni de Portmany kentinde, şehrin sembolü olan Kolomb’un Yumurtası (Kat. Ou de Colom; İsp. Huevo de Colón) adlı anıtın önünde siz sevgili okurlarımla sohbet ederken de anlattığım gibi, İbiza Adası’da, yalnızca Cenovalı denizci ve korsan Cristoforo Colombo (1451 – 1506)’nun değil, Fenike Uygarlığı’na ait ve bu uygarlığın Tunus topraklarında kurduğu Kartaca Devleti’nin meşhur kralı ve komutanı Hannibal’ın da İbizalı olduğuna dair bir inanç var. İbizalılar, efsane lider Hannibal’ın İbiza’da doğduğuna inanıyorlar.
Ancak bunlar sadece ada halkının yerel bir inancı. Tabiî bu bilimsel olarak kabul edilen bir inanç değil, yani doğru değil. Bu sadece bu adada var olan bir inanç.
İbiza şehrini gezmeye başlar başlamaz, ayak bastığım ve yürüdüğüm ilk sokağın isminin “Carrer d’Anníbal” (Annibal Caddesi) olması, güzel bir tevafuk oldu ve hoşuma gitti. Bunu siz sevgili okurlarımla paylaşmak için, sokağın isminin yazılı olduğu tabelanın fotoğrafını çekiyorum. (Her zaman aklımdasınız)
İbiza şehrinin sembolü olan İbiza Kalesi ve Katedrali, tam karşımda ve tepede. Yukarıya doğru uzanan sokakları adımlarımla arşınlamam ve en tepeye çıkmam lazım. Biraz yorucu ama buna değer.
Yürüyorum… Tabana kuvvet.
Kale kapısına vardığımda, baktım herkes girişin önünde fotoğraf çektiriyor. Dedim ben de çektireyim, ma ne olmîş? Qay sankim ben onlardan daha mı çirkinim?
Kale kapısının önünde fotoğraf makinâmı ordaki insanlardan birine verip birkaç fotoğraf çektirdikten sonra, giriyorum içeri.
Kaleyi fethetmeye şimdi başlıyorum. Savulun, bre küffarlar! Selahaddîn Eyyubî’nin torunu geliyor…
Kalenin dar merdivenleri de, çık çık bitmiyor, daracık yürüyüş yolları git git bitmiyor. Bacaklarınız epey yoruluyor, hızlı nefes alıp vermek zorunda kalıyorsunuz ve terliyorsunuz, ama mutlu ediyor bunlar ve hakikaten keyif alıyorsunuz.
Nefes nefese yürüyüp kalenin en üstüne çıkmaya çalışırken, yolda ilginç şeylerle de karşılaştığınız için, arada bir durup fotoğraf çekiyorsunuz. Bazen yol kenarında oturmuş gitar veya başka bir müzik aleti çalan ve bu şekilde ziyaretçilerin verdiği paralarla geçimini sağlayan yerel amatör müzisyenlerle karşılaşıyorsunuz, bazen tarihî heykel veya benzeri sanat eserleriyle, bazen de yakında, sağda solda önemli bir binanın olduğunu gösteren tabelalarla.
Hatta bir evlilik fotoğrafı olayına bile denk geldim. İbiza Adası’nda, evlenen çiftler, düğünden önce veya nişanda buraya geliyorlar, fotoğrafçılar tutup onlarla beraber kaleye çıkarak nişan veya düğün fotoğraflarını burada, İbiza Kalesi’nde çektiriyorlar. Damat damatlık elbisesiyle, gelin nişan kıyafetiyle geliyor. Kalede, damat gelini öpüyor ve fotoğrafçı da tam o öpüşme ânını çekerek bu ânı ölümsüzleştiriyor.
Güzel bir gelenek. Hoşuma gitti.
İbiza Kalesi’ne çıkarken, yolda böyle bir âna denk geldim. Onları rahatsız etmemek için, fazla yaklaşmadan uzaktan bir fotoğraf çektim ve sonra öyle uzaktan sessizce durarak biraz seyrettim. Onları izlerken, yüzümde bir tebessüm oluştu ve yorgunluğum da gitti. Çok hoş bir olaya tanıklık ediyordum. Allah bu güzel çifti ömür boyu mesut etsin…
Devam ediyorum yürümeye…
Nihayet uzun bir yürüyüş ve tırmanıştan sonra kalenin en tepesine çıkmayı başardım. Tabiî çıkana kadar, pestilim çıkmıştı. Eee, ne de olsa yaşlanıyoruz artık…
Aaah ah, gençliğim olacaktı ki! Ben var ya ben, gençken var ya, taşı sıksaydım, içinden portakal suyu, cola, fanta, sprite, uludağ gazozu çıkarırdım…
2022’de İbiza Kalesi’ne çıkarken, aklıma, 1992 yılında Mardin Kalesi’ne, 1993 yılında Urfa Kalesi’ne, 1994 yılında Van Kalesi’ne, 2002 yılında da Alanya Kalesi’ne çıkışımız geldi. İlk üçünde üniversite öğrencisiydim ve arkadaşlarla beraber çıkmıştık. Dördüncüsünde ise tatile gitmiştik ve evliydim; iki aile beraber çıkmıştık.
Onlarda o kadar yorulmamıştım. Şimdi ise yalnız çıkmama rağmen bu kadar yoruldum, nefes nefese kaldım. Demek ki hakikaten yaşlanıyoruz. Ömür geçiyor…
İbiza Kalesi’nin tepesi, harikulade bir görsellik sunuyor insana. Buradan, en tepeden, muhteşem güzellikteki İbiza şehrine ve limanına kuşbakışı bakmak, sanıyorum ki fanî insan gözünün bu dünyada tanıklık edebileceği en muazzam olaylardan biri.
Bir şehir bu kadar mı güzel olur, Allah’ım, bu kadar mı tatlı olur? İnanın bana kardeşlerim, sanki masal ülkesinden çıkıp gelmiş gibi, İbiza (Eivissa).
Görür görmez âşık oldum sana, güzel İbiza, görür görmez âşık oldum.
Ben her ne kadar elimde fotoğraf makinâsıyla ve fotoğraflar çekerek İbiza Kalesi’ne sorunsuz bir şekilde çıktımsa da (Selahaddîn Eyyubî’nin torunu olduğum için), geçmişte bu kaleye çıkmaya ve ele geçirmeye çalışanlar bu kadar rahat çıkamadılar tabiî. Müslüman Araplar ve Berberîler, Hristiyan Aragonlular ve Katalonlar, kaleye çıkabilmek için ne ordular seferber ettiler, ne kadar askerlerini bu uğurda “şehîd” verdiler, kale duvarlarının ağzı olsa da konuşsa…
İbiza’nın bütün bu tarihini sizlere anlatacağız elbette ki. Ama şimdi bu bölümde değil. Bu bölümde konumuz, camiden katedrale dönüştürülen bu kale sadece.
İbiza (Eivissa) Adası’nın merkezi olan İbiza (Eivissa) şehrinin sembolü İbiza Kalesi (Kat. Castell d’Eivissa; İsp. Castillo de Ibiza), tam şehir merkezinde, Dalt Vila semtinde yer alıyor. Kalenin en tepesinde, Endülüs İslam Medeniyeti döneminde, buralar Müslümanlar’ın elindeyken Yebiza Mescîdi (Ar. مسجد يبيزا [Mescîd-i Yebiza]) adıyla cami olarak inşâ edilen, ancak Haçlılar tarafından ele geçirildikten sonra kiliseye çevrilen İbiza Katedrali (Kat. Catedral d’Eivissa; İsp. Catedral de Ibiza) ya da diğer adıyla Karlar Bakiresi Katedrali (Kat. Catedral de la Verge de les Neus; İsp. Catedral de la Virgen de las Nieves) bulunuyor.
Bu muazzam kale de, camiden kiliseye dönüştürülen tepesindeki bu muhteşem tapınak da, İslamî dönemde Müslümanlar tarafından inşâ edilmiş aslında.
İbiza Kalesi, Dalt Vila tarihî sit alanında muhteşem bir tepe konumundan İbiza şehrine ve limanına bakıyor. 12. yy’dan kalma temellere dayanan kale, 1999 yılından beri kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization)’nün “Dünya Mirası Listesi”ndedir.
Restorasyon çalışmaları sırasında kalenin bulunduğu bölgede Fenike Kartaca, Roma ve İslamî Endülüs dönemlerinden kalma birçok eser günyüzüne çıkarılmıştır. Bunun yanısıra, M. Ö. 7. yy’dan kalma orijinal Fenike Surları’nın ve Roma Tapınağı’nın kalıntıları keşfedilmiştir. Tüm bu özellikleri ile tarihî bir miras olan İbiza Kalesi, yerli ve yabancı turistlerin rotasında ilk hedef durumunda.
Tepesindeki İbiza Katedrali (eskiden Yebiza Mescîdi)’nin tarihi bilinirken, kalenin kendisi hakkında elde yeterli tarihî bilgi bulunmuyor. Muazzam büyüklükteki bu yapının tarihî – mimarî evreleri çok az bilinmektedir. Aslında, şu anda mevcut olan tek veri, İspanya Kültür Bakanlığı’nın himayesinde gerçekleştirilen bazı kale ve “Almudaina” (El- Mudeyne) reformları sonucunda 1988 – 89 yıllarında gerçekleştirilen bazı acil arkeolojik çalışmalardan kaynaklanmaktadır. Bu veriler, önemli ve kesinlikle kamuya ait bazı binaların, Ortaçağ Almudaina’sına yani İslamî döneme karşılık gelmesi gereken kısımda inşâ edilmiş olma olasılığını güçlendiriyor. Şu anda kaleye bağlı olan “Almudaina” (El- Mudeyne), Müslüman valilerin idarî ve askerî merkeziydi.
Kalenin bulunduğu alanda ve etrafında yapılan arkeolojik çalışmalarda, Geç Fenike Dönemi’ne (M. Ö. 200 civarına) ait tabakalar bulunmuştur. Sonra Vandalizm Dönemi’ne (M. S. 5. yy’ın ikinci yarısı) tarihlenen, tepenin kayalarına tamamen oyulmuş bir sarnıç tespit edildi. Bu sarnıç, çok uzun ve hafif kavisli, üstte dar, taş kaplama levhalarının oturduğu – biri hariç tümü eksik – ve altta daha geniş, düz bir zemine sahip bir oyuktu. Sarnıcın nispeten düzensiz olan iç duvarları ve zemin, farklı kil katmanlarıyla ve zemin durumunda da “opus signinum” ile su geçirmezleştirildi. Tipolojisi ve kaplama çeşitleri nedeniyle, Fenikeliler tarafından Geç Fenike Dönemi’nde inşâ edilmiş ve Roma İmparatorluk Dönemi’nde belirsiz bir ana kadar kullanılmış bir sarnıç olduğu anlaşılmaktadır. Ortaçağ’da, muhtemelen 13. yy’da, bu sarnıç bir gübre yığınına dönüştürüldü ve sonsuza dek terkedildi.
Bu sarnıcın karşı tarafında, eski ölçeğin sağında, büyük ve orta boyutlu kumtaşı bloklardan oluşan, birleştirilmiş ve içi uzunlamasına boşaltılmış bir binanın drenajına ulaşıldı. Özetle, Ortaçağ şeridinin dış kanadının dışına tekabül eden kalenin bu bölümünün, Fenike döneminde ve Roma – Vandal döneminde, belki de özel olan binalar tarafından işgal edilmiş olması muhtemeldir. Kule yakınında bulunanlar gibi bazı noktalar, evsel çöplüklere ayrılmıştı.
Fenike ve Roma dönemlerine ait katmanlarda bile, M. Ö. 6. yy’ın ilk yarısına ait seramik parçalarının bulunduğuna dikkat etmek önemlidir. Hem “Almudaina”nın hem de muhtemelen kalenin gelecekteki konumunu etkileyecek olan, dînî ve/veya savunma binalarının bulunduğu bir yapısal sektör olabilir.
Kuzey Afrika’da bulunan ve denizcilikte çok güçlü olan Vandallar, 5. yy’dan başlayarak İbiza’nın kontrolünü ele geçirmeye çalışsalar da, kuzeyden gelen Vizigotlar’a yenilmişlerdir. Roma’nın düşüşüyle İbiza, Batı Akdeniz’in geri kalan adalarıyla birlikte Kuzey Afrika’daki Vandal Krallığı’na bağımlı hale geldi. İbiza’da bu, hakkında çok az şey bilinen bir “bilinmez çağ”ın başlangıcına işaret ediyor.
87 bin 268 km² genişliğinde olan ve bugün toplam 6 milyon 441 bin kişinin yaşadığı Endülüs, adını, 411 yılında burayı işgal eden Silingae Vandalları’ndan alır. Ülkeye “Vandalusya” adını veren Vandallar, 429 yılına girildiğinde de Afrika’ya uzandılar. 458’den sonra Vandalusya (Endülüs), yavaş yavaş Vizigotlar’ın denetimine girdi. 6. yy’da Büyük Iustinianus olarak da anılan Doğu Roma (Bizans) İmparatoru I. Flavius Petrus Sabbatius Iustinianus (482 – 565), Vandal Krallığı’nı ve tüm bölgelerini ele geçirir. İbiza, buradan başlayarak belirsiz bir tarihe kadar Bizanslılar’a bağlıdır. Vandal ve Bizans işgallerinden sonra (6. – 8. yy’lar), İbiza da dahil olmak üzere Balear Adaları bir anarşi dönemine girdi.
707 yılından başlayarak İslam orduları yoğun saldırılarla adalarda egemenlik kurmaya çalıştılar. 8. yy’ın başında Emevî Devleti’nin Kuzey Afrika’daki valisi olan Ebû Abdurrahman Musa bin Nuseyr bin Abdurrahman Zeyd el- Bekrî el- Laxmî (640 – 716), Emevî Halifesi I. Welid bin Abdulmelik ibn-i Mervan (672 – 715)’ın desteğiyle ünlü kumandan Tariq bin Ziyad el- Laytî (670 – 720)’yi Cebel-i Tariq (Cebelitarık; Gibraltar) Boğazı’nı geçerek İberya Yarımadası’na gönderdi.
Tariq bin Ziyad komutasındaki Müslümanlar, 711 yılında bugünkü İspanya topraklarını fethetti. 750 yılına kadar Endülüs, Emevîler’in gönderdiği valiler tarafından yönetildi.
711 yılında, ünlü İslam kumandanı Tariq bin Ziyad, toplam 7000 mücahid ile Cebelitarık (Cebel-i Tariq)’a çıktı ve aynı yıl Vizigot Kralı Rodrigo (688 – 712)’yu Guadelate’de yendi. Vizigot Devleti çöktü ve 712’de İfrikîye Valisi Musa bin Nuseyr’in 18.000 Müslüman’la gelmesi, İslam fethini hızlandırdı. (Küçük bir bilgi notu olsun diye kısaca belirtelim ki, İfrikiye şehri, adını burayı kuran ve bu bölgenin ilk yerleşimcileri olan siyahî İfrikî kavminden alır ve “Afrika” adı da yine bu isimden doğmuştur)
Ancak Müslümanlar birkaç yıl önce Balear Adaları’na çıkmışlardı. 711’de İbiza ilk olarak Müslüman Moro halkı tarafından fethedildi. Adayı ilk keşfeden ve yerleşime açan antik Fenikeliler’in verdiği “İboşim” (İboşum) isminden esinlenerek, daha doğrusu ismi Arapça’ya uyarlayarak, adaya, Arapça’da “Kuru Toprak” anlamına gelen “Yebiza” (يبيزا) adını verdiler. Bununla birlikte Morolar’ın, özellikle adanın 859 yılında bir Viking baskınına kurban gitmesinden bu yana, İbiza’daki güçlerini istikrara kavuşturabilmeleri 10. yy’ın başlarına kadar mümkün değildi.
716 yılında Müslümanlar, bütün İspanya’yı ele geçirdiler. 50 yıl sonra, fetihçilerin hiçbir zorlama ve dayatmasının olmamasına rağmen, halkın büyük çoğunluğu İslam dînini benimsemiş ve Müslüman olmuştu. Müslümanlar’ın “Ceziret’ul- Endülüs” (Endülüs Yarımadası) adını verdikleri Andalusya’da, 929 yılında III. Abdurrahman bin Muhammed (889 – 961) halifeliğini ilan ederek, Doğu ve Güney’le, yani asıl İslam topraklarıyla bütün manevî bağlarını kopardı. Böylece Endülüs İslam Devleti, asıl İslam topraklarından tamamen bağımsız bir “İslamî Avrupa Devleti” olmuştu. O sıralarda Kurtuba (bugünkü Córdoba) halifeliği, Avrupa’nın en güçlü devletiydi ve Endülüs İslam medeniyeti de, birçok etkin kentiyle, yoğun ticareti ve el san’atlarıyla dönemin en gelişmiş uygarlığıydı.
756 – 1031 yılları arasındaki dönem, Endülüs’ün en parlak dönemi oldu. Endülüs’ün başkenti Qurtuba (İsp. Córdoba), Bağdad ve Kahire’den sonra İslam dünyasının üçüncü önemli bilim merkezi haline geldi.
Avrupa İslam Devleti olan Endülüs’te sırasıyla Valiler Dönemi (714 – 756), Emevîler Dönemi (756 – 1031), Tawaif’ul- Mûlk (Beylikler) Dönemi (1031 – 1090), Murabıtlar Dönemi (1090 – 1147), Muvahhîdler Dönemi (1146 – 1248), Ğrnata (Grenada) Sultanlığı (1232 – 1492) ve Mûdeccenler ve Moriskolar (1492 – 1610) devirleri yaşandı.
Balear Adaları’nın en büyük adası olan Mallorca’nın Müslüman birlikler tarafından fethi, miladî 902 (hicrî 290) yılında gerçekleşti. Mallorca’nın fethi, İsam el- Xawlanî (? – 962) komutasındaki Müslüman birliklerini, Alaró Kalesi’nde Müslümanlar tarafından 8 yıl 5 aydır kuşatılan Balear Adaları’ndan gelen Romalılar’ın direnişiyle karşı karşıya getirdi. Kurtuba (Córdoba) Emiri Abdullah ibn-i Muhammed ibn-i Abdurrahman (844 – 912) fethi tanıdı ve İsam el- Xawlanî’yi 904’ten 912’ye kadar elinde tuttuğu adanın valisi olarak atadı.
Endülüslü tarihçi Muhammed bin Ahmed bin Süleyman bin Ahmed bin İbrahim ez- Zûhrî el- Endelusî (? – 1220), o dönemin Mallorca’sını şöyle anlatır: “Bu adada yüksek ve ıssız bir yere inşâ edilmiş, yerleşik dünyada eşi benzeri olmayan büyük bir kale var; Xisn Alarum adıyla bilinir. Mayorkalılar (Mallorcalılar – İ. S.), adanın Endülüs’teki beşinci Ümeyye emirinin oğlu Muhammed zamanında fethedildiğinde, Rumlar’ın (Romalılar’ın – İ. S.) fetihten sonra sekiz yıl beş ay boyunca bu kalede güçlendiğini ve kimsenin ona karşı bir şey yapamayacağını söylüyorlar. Sadece yiyecek eksikliği onları dışarı çıkmaya zorladı. Bu kale, bol pınar bulunan sert taştan bir tepenin üzerinde duruyor.”
Endülüslü Müslümanlar’ın Mallorca Adası’nı keşfi ve fethi, gemilerle bir hacc yolculuğunda şiddetli bir fırtınaya tutularak tesadüfen olmuştur. Mallorca’daki Müslüman yönetimi (902 – 1229), Kurtuba (Córdoba) Emiri’nden güçlü bir adam olan İsam el- Xawlanî’nin daha fazla gemiyle hacc için Mekke-i Mükerreme’ye gitmesiyle başladı. Büyük bir fırtına ile karşı karşıya kalan emir ve maiyeti Mallorca’ya sığındı. Bilmediği bir ada keşfetti ve hacc yolculuğundan döndüğünde bu ada hakkında daha fazla bilgi edinmeye ve efendisi Emir Abdullah’a savunma koşullarını bildirmeye ve O’nu fethe teşvik etmeye çalıştı. İsam el- Xawlanî, emirine, Mallorca’nın eski Romalılar’ın Baleària (Balear) adını verdiği adalardan oluşan bir takımadaya ait olduğunu bildirdi. Kısa süre sonra emir, fethini gerçekleştirmek için başta en büyüğü olmak üzere birçok gemiyi takımadalara gönderdi. Muhalefete rağmen Romalılar 8 yıl 5 ay dayandı. Ancak Müslümanlar nihayetinde adayı fethetmeyi başardılar. İsam el- Xawlanî, “Mallorca Valisi” olarak atandı.
Aynı yıl (902) Müslümanlar, Balear Adaları’nın en batısındaki bizim İbiza Adası’nı da fethettiler ve günümüzde Dalt Vila (Villanın Üstü) olarak adlandırılan, bugün adanın başkenti olarak varlığını sürdüren İbiza şehrine yerleştiler. Adaya yeni Berberî yerleşimciler geldi ve çoğunlukla İslam’a geçen yerel nüfûsa eklendi.
İslamî yönetim altında, İbiza (Yebiza), yakınlardaki İberya (İspanya) anakarasındaki Valensiya Topluluğu’nda bulunan en yakın liman olan Dénia şehriyle yakın temas kurdu ve iki bölge bir süre Dénia Taifası tarafından ortaklaşa yönetildi (11. yy).
Adalarda yaklaşık olarak 300 yıl sürecek olan İslamî dönem bu şekilde başlamıştır. Katalonya (İberya) ile Mağrib (Kuzey Afrika) arasında stratejik bir noktada bulunan adalar, “Dar’ul- İslam” (İslam toprakları)’ın genişletilmesi için ideal merkezdi. Bunun yalnızca askerî değil aynı zamanda ticarî ve kültürel faydaları olmuştur. Roma İmparatorluğu egemenliği altındayken Balear Adaları’nın sakinleri yoksul çiftçilerden ve hatta korsanlardan oluşuyordu. Müslümanlar’ın adaya gelişi adaların ekonomik faaliyetlerini geliştirmiştir.
Adaların kaynaklar bakımından zengin olduğuna ilişkin şöhretine kavuşması 10. ve 11. yy’da oldu. Balear Adaları’nda ikamet eden Araplar ve Berberîler ekonomik durumun iyileşmesini sağladılar. Adaları ticaret ve kültür merkezi haline getiren bu durum bugün mutfağında, kırsal yörelerinde ve alt yapısında belirgindir. Adalardaki Müslümanlar’ın modern sulama sistemleri yapması, doğal kaynakların daha da zengin hale gelmesini sağlamıştır. Endülüs, Avrupa ve Mağrib topraklarında meyvelerin, zeytinyağının ve tuzun satılmaya başlanması ise Ortaçağ döneminde gerçekleşmiştir. Ayrıca Balear Adaları’ndaki hayvanlar o kadar talep görmüştür ki, bunlar Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından seferlerde ve savaşlarda kullanılmıştır.
Gelişmiş sulama sistemlerinin geliştirilmesi, adaların kalkınma sürecini hızlandırdı. Katalan dilindeki bitkiler ve sulama sistemi ile ilgili Arapça kökenli kelimeleri inceleyerek bugüne ulaşan İslam etkisinin izini sürmek mümkün. Arapça’dan gelen bu kelimeler İslamiyet’in adalarda tarımı ciddi anlamda etkilediğinin en somut kanıtıdır. Mimarîde somut bir İslam etkisi bulmak zorken Arap etkisini yemekler, dil ve adaların kendine has yapısında gözlemlemek mümkün.
İbiza’nın fethinden sonra Müslümanlar, duvarları ve küçük surları olan kaleyi restore ederek ve büyütüp genişleterek, bugünkü muazzam İbiza Kalesi’ni yarattılar. O dönemde kale adetâ yeniden inşâ edildi. Bu, yedi kuleli bir yamuktan oluşuyordu. Uzatılmış bir kat planına sahiptir ve alanı boyunca dokuz kare kuleye sahiptir. Kalenin en tepesine de, bugün bir katedral olan Yebiza Mescîdi (Ar. مسجد يبيزا [Mescîd-i Yebiza])’ni inşâ ettiler.
İslamî dönemde, şu harikulade güzellikteki İbiza Adası’nın merkezi olan muhteşem güzellikteki İbiza şehrinde, Cuma ve bayram namazları, İbiza Kalesi’nin en tepesindeki bu Yebiza (İbiza) Camii’nde kılınıyordu. Şu anda tam tepesinde bulunduğum kalede, tam avlusunda bulunduğum ama şimdi katedral olan camide. Cuma ve bayram namazlarında camideki cemaat dolup taşıyor, namazdan sonra şehirde Müslüman halk arasında bayramlaşmalar yaşanıyor, misafirlik ziyaretleri ve muhabbetler yapılıyor, çocuklar sevindiriliyordu.
1009 yılında Balear Adaları, İspanya anakarası kıyısındaki Dénia şehri ile birlikte bağımsız bir krallık haline geldi. Kurtuba (Córdoba) Halifeliği 1031’de düştüğünde, Balear Adaları, Dàniyya (Dénia) Emirliği’ne bağımlı hale geldi ve daha sonra Mayurka (Mallorca) Emirliği’ni oluşturarak bağımsız hale geldi. Mallorca Emirliği zamanında, İbiza çamı, Hristiyan krallıklarına giden korsan teknelerinin yapımında temel bir rol oynadı.
İbiza, Formentera ve Menorca adalarıyla birlikte, Norveç Viking Kralı I. Sigurðr Magnusson Jórsalafari (1089 – 1130) tarafından 1110 baharında Kudüs (Yeruşalayim)’e yaptığı Haçlı Seferi’nde işgal edildi. Kral daha önce Sintra, Lizbon (Port. Lisboa) ve Alcácer do Sal şehirlerini ele geçirmişti ve Müslümanlar’ın İberya’daki kontrolünü zayıflatmak amacıyla onları Hristiyan yöneticilere teslim etmişti. Kral Sigurðr, Sicilya Viking Kralı II. Roger (1095 – 1154)’ı ziyaret ettiği Sicilya’ya devam etti.
Ancak bu sıralarda, esas olarak Mallorca ve Menorca’da faaliyet gösteren Arap akıncıların baskınları da arttı. Bu nedenle 1114’te Balear Adaları, Pisan-Katalan Ceza Seferi’nin hedefi haline geldi. Bu süreçte Mallorca Adası’nın merkezi Palma de Mallorca şehri tamamen yok edildi. Ancak İbiza Adası üzerindeki İslamî yönetim yıllarca sürebildi.
1203 yılında Berberî Murâbıtlar, Balear Adaları’na yerleşti ve 1235’e kadar orada kaldılar.
Tüm Endülüs İslam Medeniyeti’nde olduğu gibi, bu muhteşem uygarlığın bir parçası olduğu zamanlar İbiza Adası’nda da önemli Müslüman şahsiyetler yetişmiştir. Aralarında 11. yy’ın İbizalı şairi İdris ibn-i Yemen el- Sabinî el- Yabizî (? – 1048)’nin ismi özellikle zikredilmelidir.
İbiza Adası’nda halen Benimussa, Alcalà, Benimaimó isimleri taşıyan köyler vardır. Bunlar İslamî dönemden ve Arapça’dan kalmış ve halen yaşayan yer isimleridir. Ayrıca Arapça’dan Katalonca’ya ve İspanyolca’ya geçmiş “séquia”, “sénia”, “aljub”, “safareig” gibi toprak ve tarımla ilgili isimler; “atzavara” (bu bir pitrera sınıfıdır), “cotó” (pamuk), “escarxofa” (yaban turpu) gibi bitki adları, İslamî dönemden ve Arapça’dan kalma isim ve nitelemeler olup halen Katalonca ve İspanyolca içinde yaşamaya devam etmektedirler.
13. yy’da Aragon Kralı I. Jaume (1208 – 76)’nin birliklerinin bulunduğu gemiler İbiza Adası’na ulaştılar. Hristiyan Aragon Krallığı, 8 Ağustos 1235 tarihinde İbiza Adası’nı Müslümanlar’ın elinden aldılar.
Portekiz Krallığı’nın birlikleri tarafından desteklenen Tarragona Piskoposu’nun (Aragon Krallığı) birlikleriyle İbiza’ya yeni dil, yeni kültür ve yeni dîn geldi. Hristiyan işgalciler (onlar “fatihler” diyor) İbiza Adası’nı Müslümanlar’dan aldılar ve ardından Hristiyan ailelerle doldurdular. Birçok Müslüman, İbiza’da köle olarak yaşamaya devam etmek zorunda kaldı. İbiza ve Formentera’da Katalonca bir dil olarak tanıtıldı ve Katalon dili buralarda 13. yy’dan beri konuşulmaktadır.
İbiza Adası, Tarragona Başpiskoposu Guillem de Montgrí (1195 – 1273), kardeşi Bernat de Montgrí i de Santa Eugènia (? – 1269), Rosselló Kontu Nunó Sanç (1185 – 1242) ve Urgell Kontu da olan Portekizli Pere I d’Urgell (1187 – 1258) işbirliğiyle işgal edilerek Müslümanlar’ın elinden alınır.
İbiza Haçlılar tarafından işgal edildikten sonra, Mallorca ve Doğu Akdeniz’deki diğer bölgelerde olduğu gibi, yerli Müslüman nüfûs toplu halde sürgüne gönderilir ve Gerona’dan yeni Hristiyan yerleşimciler getirilir. İbiza, Aragon Krallığı içinde yakın zamanda kurulan Mallorca Krallığı’na dahil edilir.
Efsaneye göre; İbiza Sultanı Yebuzah (? – ?), kardeşinin gözde cariyesini elinden aldığı ve sonra serbest bıraktığı için, Haçlılar şehri kolay ele geçirmişlerdir. Sultan olan abisinden bunun intikamını almak isteyen kardeşi, Hristiyan birliklerinin İbiza’ya girişlerinde yardımcı olmuştur. Ancak bu söylencenin doğruluğu şüphelidir. Muhtemelen Hristiyan tarihçilerin uydurduğu bir “şehir efsanesi”dir.
1234 yılında, yani İbiza’nın ele geçirilmesinden bir yıl önce, adayı bir yıl sonra ele geçirecek olan Guillem de Montgrí, Nunó Sanç ve Pere I d’Urgell, fetihten sonra ilk yükümlülüklerinden birinin, Hz. Meryem (as)’e adanmış bir cemaat kurmasını şart koşan bir anlaşma imzalamışlardı. Sonuç olarak, 8 Ağustos 1235’te İbiza şehri alındığında bu dînî oluşum kuruldu ve bunun sonucu olarak, şehirde bir piskopos kilisesi inşâ edildi ve Kar Azîze Meryem (Santa María de las Nieves) adında bir festival düzenlendi. Şehrin en yüksek noktasında yer alan Yebiza Mescîdi adlı İslam camisinin ilk zamanlarda cami olarak kullanılmasına devam edildi.
1256 yılında II. Jaume (1243 – 1311), bugün Fransa’ya ait olan Montpellier ve Roussillon şehirlerinin yanısıra bugün İspanya’ya ait olan Balear Adaları’nı da içeren Mallorca Krallığı’nı ilan etti ve kendisi de bu yeni krallığın ilk kralı oldu.
Bölge ve bölgeyle beraber adalar da gittikçe tamamen “Hristiyan”laştırılıyordu. Ele geçirdikleri aynı yıl İbiza şehrinde kurdukları kilise artık yetersiz geliyor, o küçük kiliseye tepeden bakan görkemli cami ise adanın yeni egemenleri olan Hristiyanlar’a rahatsızlık veriyordu. 13. yy’ın ikinci yarısında, başka bir ifadeyle, İbiza’yı ele geçirdikten 40 yıl kadar sonra, şehrin en tepesindeki Yebiza Mescîdi’ni katedrale dönüştürmeye ve bir Hristiyan mabedi yapmaya karar verdiler.
Camiden kiliseye mimarî dönüştürme çalışmaları 1276 yılında tamamlandı ve ilk kez Müslümanlar tarafından inşâ edilen bu muhteşem cami, Yebiza Mescîdi, 1276 yılında İbiza Katedrali’ne dönüştürüldü.
İşte bu, şu anda önünde durduğumuz İbiza Katedrali (Kat. Catedral d’Eivissa; İsp. Catedral de Ibiza) ya da diğer adıyla Karlar Bakiresi Katedrali (Kat. Catedral de la Verge de les Neus; İsp. Catedral de la Virgen de las Nieves)’dir.
Eski Yebiza Camii’nin üzerine inşâ edilmiştir. 13. yy’da Nefi Barok tarzında yeniden modellenmiş olmasına rağmen, 16. yy’da Katalan Gotik tarzında yeniden düzenlenmiş bir katedraldir ve çok sağlam bir yapıdır. Mevcut yapı, orijinal binada yapılan çok sayıda değişikliğin sonucudur; doğu tarafına yapılan eklemeler arasında trapez biçimli bir çan kulesi ve beş şapeli olan çokgen bir apsis yer alır. 17. yy’da iç kısmı tamamen Barok tarzında yeniden düzenlenmiştir.
Bu katedralde “Santa Maria la Major”, yani “Karların Hanımefendisi” (İbiza’nın Patronu)’na dûâ edilir, çünkü bunlar İbiza’nın Hristiyan işgalinin (onlar “fetih” diyorlar) tarihi olan 8 Ağustos’a en yakın iki bayramdır ve Katalonlar bu günü kutlarlar. Bu olayı anmak için bir kilise inşâ etmişlerdir. Marian gelenekleri nedeniyle Santa Maria (Azîze Meryem) kutlaması 13. yy’da çok popüler oldu. İbiza Katedrali’nin yanısıra, Katalan “fethinden” doğan diğer katedraller de bu şekilde Santa Maria’ya adanmıştır.
İbiza Kalesi’ne son şekli 16. yy’da verilmiştir ancak temelleri İslamî döneme, 12. yy’a kadar dayanmaktadır. Kalenin içinde birçok yapı bulunuyor. Ancak şu an hâlâ ayakta duran iki ana savunma binası var. Bunlardan Baluarte de Sant Jaume, şu anda İbiza’nın duvarlarını savunmak için kullanılan silahların sergilendiği bir açık hava müzesi. Baluarte de Sant Pere ise bu duvarların nasıl inşâ edildiğini açıklayan bir sergiye evsahipliği yapmakta.
Binada bulunan 9 kare kuleye sonradan bağlanan Almudaina Kulesi, Endülüs döneminde İbiza valisinin idarî ve askerî karargâhı olarak kullanılmıştır. Yüzyıllar içinde buna benzer pekçok tadilat ve ekleme yapılan İbiza Kalesi’nde bu nedenle sadece Ortaçağ mimarisi değil, Endülüs ve 18. yy mimarisinin de çizgileri görülmekte.
1299 yılında İbiza’da kamu işlerinin idaresi için bir otorite olan, İbiza ve Formentera ada hükûmet organı “Universidad” (Üniversite) kuruldu. “Pitiüses” (Pitiusas) olarak adlandırılan İbiza, Formentera ve etrafındaki yerleşimsiz küçük adalar, böylece 19. yy’a kadar yerinde kalan sınırlı bir özerk yönetime sahipti.
Ancak Mallorca Krallığı, III. Jaume (1315 – 49)’nin ölümüyle birlikte 1349’da Aragon Krallığı’na geri bağlandı. Mallorca’nın son kralı III. Jaume, Aragon Kralı IV. Pere el Cerimoniós el del Punyalet (1319 – 87) tarafından öldürülmüştü ve öldürüldüğünde henüz 34 yaşındaydı.
Aragon Kralı II. Ferran (1452 – 1516) ile Kastilyalı I. Isabel (1451 – 1504)’in evlenmesiyle 1479’da İspanya nihayet birleşti.
1492’de Beni Ahmer Devleti’nin yıkılışı ile İspanya’daki 781 yıllık İslam egemenliği sona erdi. Bu tarihten sonra coğrafî keşifler başladı.
İbiza Katedrali’nin orgu, 15. yy’ın başında inşâ edilen İbiza’daki ilk belgelenmiş organdır. Korunan ilk belge, birkaç yıl önce tanıtıldığı söylenen 1423’teki bir dînî ziyaretin tarihçesidir. 1498’de üniversite, enstrümanın korunmasını da sağlamak zorunda olan maaşlı bir dîn adamına sahip olmak için kurdu. 1655’te kötü durumdaydı, bu yüzden onu yerleştirmek ve temizlemek zorunda kaldılar. 1673’te yine korkunç durumdaydı, ancak 1679’a kadar büyük ölçüde yeniden yapılmasına karar verildi. Bu yeniden yapılanma nedeniyle, enstrümanın en az iki klavyeye sahip olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, ilgili klavyelerin üst üste bindirildiği, büyük bir org ve sandalyeden oluşan, 16. yy’ın Akdeniz bölgesinin organlarının parametreleri dahilindeydi. 1708’de yeniden önemli bir onarım gerekti. 23 Ekim 1714’te jüri üyeleri Katalon orgcularla bir sözleşme imzaladı. Çalışmalar 4 Ocak 1715’te başladı. Yeni çalgının özellikleri bilinmemekle birlikte 1718 başında tamamlandı.
Şu anda İbiza, ekonomisi zayıf olan ve bu zamanın değişimlerine biraz yabancı olan bir adadır. Ancak, bu yüzyıllarda birkaç olay İbiza tarihini önemli ölçüde etkiledi. Geç Ortaçağ’dan 18. yy’a kadar İbiza, kolektif hayâl gücünde ve popüler ada edebiyatında büyük bir iz bırakan ve Formentera’nın nüfûsunun azalmasına neden olan Berberî korsanlığından muzdaripti. Neredeyse tüm Modern Çağ boyunca, Batı Akdeniz’in geri kalanı gibi, İbiza da Osmanlı İmparatorluğu tarafından teşvik edilen Berberî korsanlığının sürekli saldırılarına maruz kaldı. İlk sonuç, adanın tüm kıyısı boyunca bir savunma kuleleri sisteminin ve hâlâ var olan şehrin etkileyici savunma duvarlarının oluşturulması olacaktır (1554 – 1585). Çok sayıda korsan baskını, hem kültürel hem de maddî olarak nüfûsu derinden etkiledi. Bu nedenle, çok sayıda geleneksel İbiza yapısında (kiliseler, evler, malikaneler…) olası akıncılardan korunmak için sığınaklar veya saklanma yerleri bulunur. İbiza’nın kırsal kiliseleri ve köylü evleri kendilerini korsan saldırılarından korumak için yüksek yerlere ve geniş duvarlarla inşâ edildi. Bu saldırılar, Veba salgını ile birlikte, bu dönem boyunca Formentera’nın nüfûsunun azalmasına da neden oldu. Aynı şekilde İbiza kıyılarını korumak için çok sayıda savunma inşaatı yapılmıştır. Dalt Vila’yı çevreleyen büyük duvarlar ve tüm kıyı çizgisi boyunca uzanan çok sayıda savunma kulesi göze çarpmaktadır. Akdeniz’deki İspanyol çıkarları dahilinde adanın savunmasını desteklemek için hem kuleler hem de duvar taç tarafından desteklendi. Bununla birlikte, İspanya Kralı II. Felipe (1527 – 98) döneminde, günümüzde eski İbiza şehrini (Dalt Vila) çevreleyen anıtsal surlar inşâ edilmiştir.
İbiza Adası, İspanya Kralı V. Felipe el Animoso (1683 – 1746)’nun yerel yönetimin özerkliğini kaldırdığı 1715 yılına kadar çeşitli şekillerde kendi özyönetimini sürdürdü.
İspanya Veraset Savaşı (1701 – 15) sırasında İbiza, Avusturya Arşidükü VI. Karl ya da gerçek adıyla Franz Joseph Wenzel Balthasar Johann Anton Ignaz (1685 – 1740)’a sadık olduğunu ilan eder ve aslında 1715’te düşen son bölgedir, çünkü Mallorca’nın düşüşünden sonra adalara hiçbir filo gönderilmemiştir, Barcelona ve İbiza’ya ise 1715 yılına kadar gönderilmiştir.
Cermen grupları sırasında Mallorca’da meydana gelen isyanlarda Palma piskoposu, kendisini Cermen üyelerinden kurtarmak için İbiza’ya kaçtı. Savaştan sonra, 1707 – 16 yılları arasında imzalanan bir dizi kararnameden oluşan “Nueva Planta Kararnameleri” (Kat. Decrets de Nova Planta; İsp. Decretos de Nueva Planta), adanın geleneksel örgütsel kurumlarını kaldırdı ve onların yerini Kastilya modelini izleyen örgütler aldı. Böylece “Universidad” (İbiza ve Formentera ada hükûmet organı), Kastilya tarzı bir belediye binasına dönüştürüldü ve ada dört geleneksel mahalle yerine 18 belediyeye bölündü. Bununla birlikte, nüfûsun dağılması ve belediyelerin verimsizliği, adanın mevcut belediye bölünmesiyle örtüşen padokların yeniden kullanılmasına yol açtı. Nüfûsun İbiza kırsalına dağılması, nüfûsu cemaatlere bağlama eğilimine de yol açtı. Bu, adanın neredeyse tüm kasaba ve şehirlerinin azîz adlarına sahip olmasıyla gözlemlenen bir gerçektir.
İbiza Katedrali’nin yapısının kötü durumu nedeniyle, 18. yy’da kilise büyük ölçüde yenilenmiştir. Çalışmalar, “obrers de la vila” (şehir inşaatçıları) olan Jaume Espinosa (? – ?) ve Pere Ferro (? – ?) tarafından yönetildi. Yenileme 1715 – 28 yılları arasında gerçekleşti. Ancak papalık tarafından bir piskopos atanmadı ve bu nedenle cemaat, uzun süre Tarragona Başpiskoposluğu’na aitti.
30 Nisan 1782 tarihinde Papa VI. Pius ya da gerçek adıyla Giovanni Angelo Onofrio Melchiorre Natale Antonio Graf Giannangelo Braschi (1717 – 99), İbiza’nın piskoposluk makamını kurdu ve yenilenen Ortaçağ kilisesi, katedral oldu. Tapınak katedral statüsü kazanınca “İbiza Piskoposluğu” resmen kurulmuş oldu. İbiza da “şehir” statüsü kazandı. Yine de, eski Hristiyan “fatihlerinin” Katalon kökenli olması nedeniyle – bir cemaat olarak olduğu gibi – sürekli olarak Tarragona’ya oy hakkı vermeye devam ediyor.
Tek nefli olan İbiza Katedrali, Geç Romanesk (çan kulesi), Gotik (nef) ve hatta Barok (nef) özelliklerine sahiptir, ancak bunun ayrıntılı olarak gerçek inşaat ilerlemesine karşılık gelip gelmediği açık değildir. Plan olarak trapez planlı olan ve muhtemelen gözetleme kulesi olarak da kullanılan çan kulesinin apsisin güney tarafına yerleştirilmesi alışılmadık bir durumdur. Yan koridorların üzerindeki destekleyici yapıların ne zaman inşâ edildiği de belli değil. Gotik payandalar zaten açık olurdu. Yan şapelleriyle tonozlu nef, 18. yy’da kökten yeniden tasarlandı. Geleneğe göre, yeniden “fetih”ten kısa bir süre sonra tamamlanan Cyriacus şapeli de dönüşümden etkilenmiştir. Yan şapeller aydınlatılmazken, orta nef ışığını yüksek barok dikdörtgen pencerelerden almaktadır.
Daha çok şehrin varlıklı ailelerinin bağışladığı ve bakımını üstlendiği yan şapellerde, altında ilgili ailelerin önemli üyelerinin yattığı mezar taşları bulunmaktadır. Girişin hemen arkasındaki cam bir tabutta, her yıl “kutsal hafta” boyunca bir geçit töreninde taşınan bir Hz. İsa (as) figürü (yacente) bulunur. Büyük taş sunak gölgeliği, 1937’de yapılmış bir “Madonna ve Çocuk” figürü içerir.
18. yy’da Avrupa’da çok önemli bir kültürel ve ekonomik hareket olan “Aydınlanma Hareketi”nin etkisiyle, İspanya’nın her alanda, hem tarımda hem de eğitimde yaşadığı geri kalmışlıktan endişe duyduğunu görüyoruz. İbiza’nın ilk piskoposu olan Manuel Abad i Lasierra (1729 – 1806)’nın yardımıyla, her kasabada mahalleler kurmaya ve evleri gruplandırmaya karar verdiler. Böylece kilisenin yakınında evler ve tarım için bir parça arazi verdiler. Tarımda, Valencia ve Mallorca’dan badem ağaçları ve diğer meyve ağaçlarını getirdiler ve onlara nasıl bakılacağını öğretmek için de beraberinde insanlar. Buscastell’in bahçelerinde meyve ağacı fidanlıkları oluşturuldu. 18. yy’da, kamu harcamalarının karşılanmasında en önemli gelir kaynağı olan İbiza ve Formentera tuzlaları, İbiza Üniversitesi’nden (18. yy’a kadar tek belediye binası) kamulaştırılarak mülklerine dahil edildi. Önce Kral’a aitti, daha sonra özel bir şirkete satıldılar.
İbiza Kalesi, İspanya İç Savaşı (1936 – 39) sırasında 100’den fazla İbizalı milliyetçi mahkumun katledilmesi nedeniyle de tarihsel olarak önem taşımaktadır.
1970’lerin sonlarında demokrasinin gelişi, Balear Adaları’nın “özerklik” (otonomi) statüsüne kavuşmasına yol açtı. Bugün ada, Mallorca, Menorca ve Formentera ile birlikte Balear Özerk Topluluğu’nun bir parçasıdır.
Evet…
İbiza Adası’nın merkezi İbiza şehrinin sembolü olan İbiza Kalesi’nin ve tepesindeki, eski Yebiza Mescîdi’nin kiliseye dönüştürülmesiyle oluşturulan İbiza Katedrali’nin hikâyesi böyle.
Hüzünlü hatta yürek burkan, bir o kadar da ibretlerle dolu bir öykü.
Bir medeniyetin nasıl barbarca yok edilip talan edildiğinin öyküsüdür.
Sevgili okurlar;
İki şeyin dîni, mezhebi, dili, ırkı, rengi yoktur. İki şeyin: Biri uygarlık, biri barbarlık.
Bir şey barbarlıksa, barbarlıktır. Bunu Hristiyan da yapsa, Müslüman da yapsa, Yahudî, Budist, Hindu da yapsa, barbarlıktır. Ya da işte İspanyol da yapsa, Katalon da yapsa, Arap da yapsa, Kürt de yapsa, Türk de yapsa, Fars da yapsa, bu böyledir, barbarlık barbarlıktır.
Uygarlık da uygarlıktır. Güzel bir şeyi, hayırlı bir şeyi, erdemli bir fiili, Müslümanlar da yapsa erdemdir, uygarlıktır, Hristiyanlar da, Yahudîler de, Budistler, Hindular da yapsa değişmez. Aynı şekilde İspanyollar, Katalonlar, Araplar, Berberîler, Kürtler, Türkler, Farslar, kim yaparsa yapsın, erdemli davranış erdemli davranıştır, uygarlık uygarlıktır.
Ben bir yazımda, bundan kaç sene önceki bir yazımda, şöyle bir cümle kullanmıştım: “Endülüs’teki camileri kiliseye çeviren barbarlar ile Anadolu’daki kiliseleri camiye çeviren barbarlar arasında ne fark vardır?”
Böyle bir cümle kurmuştum. Bu şu an gördüğünüz manzara, şu karşıdaki yapı, ne kadar haklı olduğumu, ne kadar doğru bir söz söylediğimi ortaya koyuyor.
İşte: Bir “uygarlık” nişanesi olarak, bir “uygarlık” belirtisi olarak inşâ edilmiş bir Yebiza Mescîdi, ve bir “barbarlık” nişanesi olarak katedrala çevrilmesi.
Yani şimdi ben bunu anlamıyorum, arkadaşlar: Şimdi tamam, bir yere kadar, elbette Müslümanlar’dan önce de başkaları vardı, zaten ilk Fenikeliler burayı yerleşime açmış, tâ Antik Çağ döneminde, yani daha Tek Tanrılı İslam, Hristiyanlık, bunlar yokken, daha İslam da yokken, Hristiyanlık da yokken, bu ikisi de yokken, Fenikeliler gelip burda M. Ö. 654 yılında buradaki insan yaşamını başlatmış. Tâ Doğu Akdeniz’den gelerek.
Şimdi, bir topluluk gider onun yerine başka bir topluluk gelir, bir devlet yıkılır başka bir devlet kurulur, anlatabiliyor muyum, sonuçta hiçbir devlet ilelebed payidar olacak değil. Devlet insanların kurduğu bir yapı. Hiçbir devlet sonsuza kadar yaşamaz. Tarihte birçok devletler, imparatorluklar kurulmuş ve belli bir süre sonra yıkılmış, yerini başkaları almış. Bunlar tamam; hayatın akışı içinde artık doğanın bir kanunu. Bunlar normaldir. Müslümanlar daha önceki devleti yıkmışlar, yerini onlar almışlar, sonra başkaları gelmiş Müslümanlar’ı burdan kovmuş, onlar kendi devletlerini kurmuş.
Herşeye amennâ, tamam da, ama, meselâ yeni bir toprak ele geçirdin, eski ordaki devleti yıktın, o uygarlığı yok ettin, tamam, ona ait resmî şeyleri, sembolleri kaldırman doğaldır, ama dînî mabedleri, dînî mabedlere dokunmak ne demektir ya? Bu ne demektir? Bir şey cami olarak inşâ edilmişse, bırak cami olarak kalsın. Ya da kilise olarak inşâ edilmişse, kilise olarak kalsın. Ne var yani?
Senin Ayasofya (Hagia Sofia)’yı camiye çevirmenle, bunların bu Yebiza Mescîdi’ni katedrale çevirmesi arasında ne fark var?
Ama işte barbarlığın bir de şöyle bir özelliği var: Kendi zûlmünü görmez, kendi pisliğini görmez, hep başkalarının barbarlığını görür. Meselâ bir Müslüman, şuna baktığı zaman, bu barbarlığı görür, “Aaa bak, Haçlılar, Hristiyanlar ne kadar barbarlar, camiyi kiliseye çevirmişler” der, ama aynı Müslüman, gider Ayasofya’nın cami olmasını savunabilir, bunu doğal karşılayabilir. İkisinin de aynı barbarlık olduğunu idrak etmez. Ya da bir Hristiyan meselâ, Ayasofya için feveran edebilir, işte “Ayasofya bizim kutsal mekânımız, Müslümanlar ne kadar barbardır” der, “Aldılar onu kılıçla şey yaptılar falan, açılış yaptılar”, barbarlık olarak niteler, ama şunu normal olarak karşılar. Halbuki ikisi de aynı şey.
Bir fiil, faile göre değer kazanmaz. Fiil yanlışsa yanlıştır, doğruysa doğrudur. Fiilin yanlışlık veya doğruluk derecesi, bir fiilin uygarlık mı barbarlık mı olduğu, faile göre değer kazanmaz. Bu tarafgirliktir, hakkaniyetli bir yaklaşım değildir.
Barbarlık barbarlıktır. Kim yaparsa yapsın. Müslüman da yapsa, Hristiyan da yapsa, Yahudî, Budist, Hindu da yapsa barbarlıktır, işte İspanyol, Arap, Katalon, Kürt, Türk, Fars, kim yaparsa yapsın, barbarlıktır. Uygarlık da yine aynı şekilde, kim yaparsa yapsın, güzel birşey, hayırlı birşey, erdemli bir davranış, farklılıklara saygı, kültürlere saygı, diğer toplumların inançlarına saygı, mabedlerine saygı, bunu da kim yaparsa yapsın, uygarlıktır.
Böyle diyelim, noktalayalım.
İbiza Kalesi’nin en tepesinde, eski Yebiza Mescîdi şimdiki İbiza Katedrali’nin avlusunda, kalenin surlarından şehre kuşbakışı bakmak, muhteşem güzellikteki İbiza şehrini havadan seyretmek, kelimelerle tarif edemeyeceğim harika bir duygu.
O kadar güzel bir şehir ki, ilk görüşte âşık olmamak mümkün değil. Büyük olmadığı için, ayrıca şirin de.
Dakikalarca seyrettim İbiza’yı, yukarıdan. Şehre, limana baktım. Bakıyordum ama bakmaya doyamıyordum. Bu yüzden oradan bir türlü ayrılamıyordum.
Ben kalenin tepesindeki surlardan İbiza şehrine havadan bakarken, Fenike Tanrıçaları ve Endülüs Âlimleri de gökyüzünden, semâdan bana bakıyorlardı.
Ben İbiza’ya bakıp gülümserken, onlar da bana bakıp gülümsüyorlardı.
Onları çok seviyordum. Fenike Tanrıçaları’nı da, Endülüs Âlimleri’ni de çok seviyor, büyük saygı duyuyordum. Milat’tan Önce’ki Antik Fenike Uygarlığı (M. Ö. 1500 – M. Ö. 539)’na da, Milat’tan Sonra’ki Endülüs İslam Medeniyeti (711 – 1492)’ne de büyük hayranlık duyuyordum.
Yokluğun ve hiçliğin olduğu Antik Çağ’da Fenike Uygarlığı gibi muhteşem bir medeniyet kuran Fenike ulusuna da, karanlığın ve yobazlığın olduğu Ortaçağ’da Endülüs İslam Medeniyeti gibi muhteşem bir medeniyet kuran Berberî ulusuna da en içten ve kalbî selamlarımı, hürmetlerimi, sevgilerimi ve dûâlarımı gönderiyorum.
O Fenike Tanrıçaları ki, onların çocukları, evlâtları, alfabeyi bulan topluluktur. Ki bir yazar olarak, ömrüm alfabeyle geçti. Onların bulduğu alfabe olmasa, yazı olmasa, nasıl bir hayat yaşardım, düşünmek bile istemiyorum. Yine o Fenike Tanrıçaları ki, onların çocukları, kızları, en sevdiğim renk olan mor rengini ilk üreten ve icad eden topluluktur.
O Endülüs Âlimleri ki, o karanlık çağlarda, ne yazık ki her zaman için egemen ve baskın dînî anlayış olan yobaz ve bağnaz dîn anlayışının hüküm sürdüğü bir ortamda, cesurca çıkıp “Kadın peygamberler vardır”, “Allah kadın peygamberler de göndermiştir” demiş, “Kadın ile erkek eşittir, eşit haklara sahiptir” diyebilmiş İslam âlimleridir. Yine o Endülüs Âlimleri ki, Dünya’nın düz olduğunun sanıldığı bir zamanda, Küre Dünya haritaları çizmiş, hatta henüz keşfedilmemiş kıtaları dahi o haritalarında gösterebilmiş büyük bilginlerdir.
Ey Fenike Tanrıçaları;
Sizin çocuklarınızın bulduğu alfabe ve yazıyla, ben 3 farklı dilde toplam 10 kitap yazdım. 2000’in üzerinde makale kaleme aldım. 12 cilt seyahatname tamamladım. Sizin bulduğunuz alfabe ile, sadece oturup yazı yazarak, beş ayrı kıtadan onlarca ülkede yaşayan binlerce okurum, takipçim, hayranım, sevenim oldu.
Ey Endülüs Âlimleri;
Sizin öncülük ettiğiniz “Kadın peygamberler vardır” dînî bakış açısını ben kalıcı bir itikada dönüştürdüm. Sizin bana gösterdiğiniz yoldan giderek, binlerce yıllık tabuları yıktım. 3 ciltlik ve 1019 sayfalık “Kadın Peygamberler” adlı ölümsüz bir eser ortaya koydum. Ki bu kitabım, bu konuda “3300 yıllık Musevîlik tarihindeki ve 2000 yıllık Hristiyanlık tarihindeki en geniş çalışma” olup, aynı zamanda “1500 yıllık İslam tarihindeki ilk çalışma” özelliği taşımaktadır.
Ey Fenike Tanrıçaları ve ey Endülüs Âlimleri;
Şimdi ben burada, bu güzel adada, kalenin tepesindeki surlardan İbiza şehrine havadan sevgi dolu gözlerle bakıp gülümserken, sizler de gökyüzünden, semâdan sevgi dolu gözlerle bana, bu yeğeninize bakıp gülümseyin. Ve bu yeğeninizle gurur duyun!
Sizin bıraktığınız mirasa sahip çıktım çünkü. Fenike ulusunun ve Berberî ulusunun Kürt kuzeniyim ben.
Ellerinizden öpüyorum, ey Fenikeli anneler ve ey Endülüslü âlimler, o mübarek ellerinizden öpüyorum.
Sonraki nesillere, insanlık ailesine o kadar muhteşem iki miras bıraktınız ki, bu insanlık ailesinin bir ferdi olarak ne yapsam, ne yapsam, yine de hakkınızı ödeyemem.
Evet… İnsan bazen öyle bir duygulanıyor ki, içinde çalkalanan ne varsa hepsini şelâle gibi boşaltmak istiyor.
Ama ne söylese de, ne kadar söylese de, yine de tam söylememiş olduğunu düşünüyor. Çünkü daha çok, daha çok söylemek istiyor.
İbiza Kalesi’nin tepesindeki surlardan İbiza şehrine havadan bakıp seyrederken, birbirinden farklı duyguların içiçe geçtiği karışık bir halet-i rûhiyeye bürünmüştüm.
Kalenin tepesinden şehre uzun uzun bakarken, birden şehre bir şarkı söyledim. Şehre bakıp kendisine şarkı söylüyordum.
Sivas için söylenmiş şarkıyı İbiza’ya uyarlayarak:
“Çıkalım kaleye bir akşamüstü, bir akşamüstü,
Sen İbiza’yı seyret yâr ben de seni, yâr ben de seni,
Sanma deli gönül yâr sana küstü, yâr sana küstü,
Sen İbiza’yı seyret yâr ben de seni, yâr ben de seni,
Sen İbiza’yı seyret yâr ben de seni, yâr ben de seni.
Yıllardır hasretim o gül yüzüne, o gül yüzüne,
Ceylan bakışına şirin sözüne, şirin sözüne,
Başını koyup da göğsün üstüne, göğsün üstüne,
Sen İbiza’yı seyret yâr ben de seni, yâr ben de seni,
Sen İbiza’yı seyret yâr ben de seni, yâr ben de seni.
Bu garip Sediyani kurbanın olsun, kurbanın olsun,
Sensiz bu dünyayı söyle neylesin, söyle neylesin,
İste bu canını yoluna sersin, yoluna sersin,
Sen İbiza’yı seyret yâr ben de seni, yâr ben de seni,
Sen İbiza’yı seyret yâr ben de seni, yâr ben de seni.”
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 13
FOTOĞRAFLAR:
İbiza Kalesi, 8 Ekim 2022
Sayin Sedi, yani, gezdigin yerlerde, ben de gezmiş oldum yani. Güzel hazirlamişsin, teşekkür ederim.
Müslümanlar ellerindeki denizlerde şimdi ne kadar keyif sürüyorlarsa, orda kalsalardi, o kadar sefa süreceklerdi.
Hiristiyanlar oralari müslümanlardan aldiklarinda, halka ne kadar zulüm yaptilarsa, Müslümanlar orayi aldiklarinda, ordaki halka 2 kat zulüm yapmişlardir. Bugün bile Müslümanlarin Kürd halkina yaptiklari zulüm gözümüzün önünde oluyur.
Iyiki geri almişlarda, Adamlar denizin keyfini çikariyorlar.
Müslümanlarda, hemi kendilerine ve hemide biz sekülwrääer insanlara zulüm ve katliam yapmaya devam ediyorlar. Saygilarimla..