“Fırat’ın kenarında boy vermiş bir söğüt ağacının altında yaralı yüreğim ve acılı gözlerimle hiç konuşmadan yaşama özgürlüğüm olsaydı keşke, susarak ve acıyla çevremi temaşa ederek.”
Mehmet Ender Çelik
26 Haziran Pazartesi sabahı uyandığımda, bir yandan evimde sabah kahvaltısını hazırlarken, bir yandan da beni bekleyen yoğun ve yorucu gün ile nasıl başa çıkacağımı düşünüyordum. Çünkü o gün dışarıda halletmem gereken bir sürü işim vardı.
Fakat çayın demlenmesini beklerken başında oturduğum bilgisayarda haberlere ve sosyal medya paylaşımlarına bakınca, bir anda hayat durdu benim için, olduğum yerde hareketsiz ve rûhsuz kalakaldım.
Çocukluk ve gençlik dönemimden beri yakın arkadaşım, hemşehrim, ağabeyim olan, Anadolu Ajansı Marmara Bölgesi Eski Müdürü ve TRT Kurdî Eski Genel Koordinatörü sevgili Mustafa Ekici, kendi sosyal medya hesabından şöyle bir paylaşım yapmıştı:
“اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ
Karakoçan’ın değerli evladı, hüzünlü ve içli mü’mîn, 50 yıllık dostum, kardeşim sevgili Ender Çelik’i maalesef bu sabah kaybettik.
Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânı Cennet, makamı âli olsun. Çocuklarına, annesine sabır ihsan eylesin.”
Bu paylaşımı okuyunca, kalbime adetâ bir hançer saplandı.
Oturduğum yerde, gözlerim bilgisayar ekrânındaki habere dikili, bir hayâlet gibi kalakaldım. Kipriklerim bile açılıp kapanmıyordu. Ve ağlamaya başladım.
Şu 50 yıllık hayatımda tanıdığım en mükemmel insanın vefat haberiydi bu.
Daha altı gün önce telefonda tam birbuçuk saat sohbet etmiştik. Zaten haftada bir birbirimizi arar, sohbet ederdik ve her sohbetimiz bir, iki, bazen üç saat sürerdi.
Bir süre ağladıktan sonra kendimi toparlamaya çalıştım ve sevgili Mustafa Ekici’yi aradım. Mustafa abi, vefat eden Ender abinin akrabasıydı. Biraz konuşuk O’nunla. O da hüzünlüydü. Ne diyeceğimizi bilemiyorduk ikimiz de.
Sonra memleketi, Karakoçan’ı aradım. İşadamı, sivil toplum temsilcisi ve aynı zamanda uzaktan akrabam olan sevgili Alican Karadoğan’ı aradım. O da üzgündü, Mustafa Ekici gibi.
Sonra Karakoçan Belediye Başkanı (AK Parti) ve aynı zamanda eniştem sayılan sevgili Ayhan Akbaba’yı aradım. Ayhan’la konuşunca, ikinci bir şok daha yaşadım:
– Enişte selam aleykum, nasılsın?
– Aleykum selam İbrahim, sağol sen nasılsın?
– Hiç iyi değilim. Ender Çelik vefat etmiş…
– Evet haber aldım. Maalesef Ender abiyi kaybettik.
– O sesler nedir? Niye öyle kalabalık orası?
– Cenazedeyim İbrahim.
– Cenaze mi? Ne cenazesi?
– Senin haberin yok sanırım…
– Yoo…
– Teyzeniz vefat etti. Kaynanam.
İkinci bir şok yaşadım. Ne diyeceğimi bilemedim. Ben kendisine bir vefat haberini vermek isterken, O bana başka bir vefat haberi verdi.
Sevgili Ayhan Akbaba’nın kayınvalidesi, benim öz amcamın baldızıydı. O yüzden eniştemizdi.
Sonra Belçika’da yaşayan sağlıkçı, tıbbî laborant ve aynı zamanda amcamoğlu olan sevgili Basri İpek’i aradım. Hem vefat eden ortak dostumuz Ender Çelik’i, hem de vefat eden teyzemizi konuştuk. Sevgili pısmamım Basri de çok üzgündü ve üzüntüden konuşamıyordu.
Sonra Ağrılı eğitimci, yayıncı, edebiyatçı, düşünür ve yazar sevgili Gürgün Karaman’ı aradım. Ortak dostumuz Ender Çelik’in vefatından dolayı O da psikolojik olarak çok kötü durumdaydı. Bu ani ve beklenmedik ölüm, hepimiz gibi O’nu da sarsmıştı.
26 Haziran Pazartesi günü, o gün dışarıda halletmem gereken bir sürü işim varken ve kahvaltıdan sonra dışarı çıkmaya kendimi programlamışken, Ender Çelik’in vefat haberi nedeniyle, oturduğum o koltuktan bir türlü kalkamadım. Akşama kadar öylece oturdum.
Bütün gün rahmetli Ender abinin fotoğraflarına bakıyor, O’nunla yaşadığımız hatırâları, yaptığımız sohbetleri hatırlıyor ve tek başıma yaşadığım evimde arada bir ağlıyordum.
* * *
Karakoçan’ın değerli evladı, yakın dostumuz ve kardeşimiz, tanıyan herkesin birikimine hayran kaldığı ve “derya” olarak nitelediği hukukçu, düşünür, filozof, yazar ve şair Mehmet Ender Çelik’i kaybettik.
Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Mehmet Ender Çelik, 19 Eylül 1969 tarihinde Elazığ (Mezire) ilimizin Karakoçan (Dep) ilçesine bağlı Kızılca (Qızîlce) köyünde doğdu.
İlkokul, ortaokul ve liseyi Karakoçan’da okudu.
Sonra yükseköğrenim için Ankara’ya gitti. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Uzun yıllar Ankara’da avukatlık yaptıktan sonra İstanbul’a yerleşen Ender Çelik, mesleğini Üsküdar semtinde sürdürüyordu.
Koronavirüs (covid – 19) aşılarını olduğu günden beri başta kalp olmak üzere çeşitli ağır sağlık sorunları yaşayan Ender abi, İstanbul’da kalp ameliyatı olurken aniden kalbi durdu ve hayatını kaybetti.
Henüz 54 yaşına girmeden hayata veda eden Ender abi, geride 2 çocuk bıraktı.
* * *
Mehmet Ender Çelik, benim çocukluk ve ergenlik dönemimizden beri yakın arkadaşım, dostum, kardeşim, ağabeyimdi.
Lise ve sonrası yıllarımızda, özellikle yaz tatillerinde, Karakoçan ilçe merkezindeki parkta oturup çay eşliğinde saatlerce sohbet ettiğimiz, ama en önemlisi, ilçedeki herkes olarak, bilgisine, entelektüel birikimine, beyefendi ve kibar kişiliğine hayran olduğumuz bir arkadaşımızdı.
Kendisiyle yanyana son gelişimiz, Mart 2015’te, İstanbul’daydı. Türkmenistan’dan döndüğümde, önce İstanbul’a uğramıştım. Çünkü yeni kitabım (o zaman 5. kitabım olan “Sözlerim Var Sevgiye Dair”) çıkmıştı ve İstanbul’daki CNR Kitap Fuarı’na katılıp kitaplarımı imzalayacak, bazı televizyonlara çıkacak ve bazı gazetelere söyleşi verecektim.
İstanbul’da kendisine misafir olmuş, görüşmüştük. Karakoçan’dan diğer dostlarımızla birlikte.
Ama ondan sonra da irtibatı koparmadık. Özellikle son bir – iki yıl, diyebilirim ki, her hafta düzenli olarak telefonda sohbet ederdik.
Sohbet dediğim, öyle hal – hatır sormayla geçen birkaç dakikalık, bildiğiniz telefon sohbetleri değil bunlar. Her sohbetimiz bir, iki, hatta üç saat sürerdi. Ve bunları devamlı olarak yapardık, hiç aksatmadan.
Bu telefon sohbetlerimizde, dînlerden ve kutsal kitaplardan tutun bilim ve felsefeye, dînler tarihinden antik tarihe, Kürt tarihinden İslam tarihine, arkeolojiden astronomiye, şiir ve edebiyattan sanata, sosyal ve ekonomik konulardan günlük siyasete varıncaya dek, her konuda konuşurduk.
O benden üç yaş büyük olmasına rağmen “İbrahim abi” diye hitap ederdi, utanırdım ama O’nun yapısı buydu. Kendisini hiç kimseden hiçbir konuda – yaşça bile – üstün görmezdi. İtiraz ettiğimde, “Hayır, sen benim abimsin, büyüğümsün” derdi. İyice utanırdım. Böylesine bir bilgeliğin, bilgi birikiminin, entelektüel gelişimin böylesine mütevazi, beyefendi ve kibar bir bedende harmanlanması, O’nu “Mehmet Ender Çelik” yapan maya idi işte.
Son sohbetimizi de, O vefat etmeden altı gün önce yapmıştık.
Ender abinin benim nezdimde ayrı bir yeri vardı, özel bir yeri. Evet pekçok akrabası, arkadaşı, çevresi vardı ve birçok arkadaşımla da ortak arkadaşımızdı. Ama bende öyle bir yeri vardı ki, başka hiç kimsede yoktu.
Şuydu:
Siz “yalnızlık” nedir bilir misiniz, sevgili kardeşlerim?
Kamuoyu benim yalnız yaşadığımı bilir ama kastettiğim bu değil. Emin olun, bir evde yalnız başına yaşamak, bunlar benim için hiç de büyütülecek bir sorun değil. Hatta buna alıştığımı bile söyleyebilirim. Benim yaşadığım yalnızlık, fizikî ve bedensel değil, hatta bunu dert bile etmiyorum. İnanın bana.
Benim yaşadığım asıl yalnızlık, fikrî yalnızlıktır, emek yalnızlığıdır.
Düşünün ki; siz bir yazarsınız ve yıllarınızı harcayarak, tüm ömrünüzü vererek üzerinde çalıştığınız bazı konular var: Dîn, Tanrı, peygamberlik, dînler tarihi, uygarlıklar tarihi, Kürt tarihi, İslam tarihi, felsefe, arkeoloji, astronomi…
Ve düşünün ki; hayatınız boyunca üzerinde çalıştığınız ve yıllardır hakkında kitaplar, makaleler yazdığınız bu konular üzerine, yanınızda ve etrafınızda, çevrenizde konuşacağınız, sohbet edeceğiniz bir tek insan bile yok!
Bunun ne kadar acı bir yalnızlık olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? Biraz düşünmenizi salık veririm.
Çünkü dînler, kutsal kitaplar, uygarlıklar tarihi, Kürt tarihi, uzay bilimi, bunlar “tehlikeli” konulardır ve herkesle konuşamazsınız. Hele hele, objektif bir şekilde, sağlıklı bir zihinle, önyargılardan arınmış bir akılla konuşmak, büyük cesaret ister ve en güvendiğiniz kişilerle dahi konuşamazsınız. Etrafınızdaki insanlar; ya bu konularda yeterli bilgiye sahip değildir veya bilgisi varsa da bunları konuşacak, sorgulayıcı bir yaklaşımla bakacak cesarete sahip değildir.
Bu konular öyle konulardır ki, çevrenizdeki insanlar, akraba ve arkadaş çevrenizden insanlar, sizden çok önemli ve ilginç şeyler öğreneceklerini kesin olarak bilseler dahi yine de sizi dinlemek istemezler, sohbet etmek istemezler. Çünkü korkarlar. İnançlarının, birtakım kabullerinin “yalanlar” üzerine kurulu olduğunu çünkü kendileri de bilirler aslında ve bu yüzden “bilinçli olarak cahil kalmayı” tercih ederler. Bilgi sahibi olurlarsa putlarının veya kabullerinin, tabularının zedeleneceğini çok iyi bilirler çünkü. Onlar o cehaletleriyle mutludurlar. Cehaletleri giderse, mutlulukları da gidecektir. Mutlulukları gitmesin diye, cehaletleri de gitmesin istiyorlar.
Aslında en yakınınızdaki kişilerdirler, en yakın dostunuz, kankanız, akrabanız. Ama yine de, yazdığınız makaleleleri okumaya korkarlar, katıldığınız programlardaki sohbetinizi dinlemek istemezler. Okuma alışkanlıkları olmadığından değil, korktukları için. Çünkü “zemininin çürük olduğunu” aslında kendilerinin de bildiği tabularının yıkılmasını, inanç ve kabullerinin zedelenmesini, paradigmalarının çökmesini istemezler. Bu yüzdcn bilerek cahil kalmayı tercih ederler. “Bilgi sahibi ama mutsuz” olmaktansa, “bilgi sahibi değil ama mutlu” olmayı tercih ederler. “Onları mutsuz edecek gerçekleri” öğrenmektense, “onları mutlu eden yalanlarla” yaşamaya devam etmeyi tercih ederler. Bile bile.
İşte Mehmet Ender Çelik, benim bu yalnızlığımı gideren “ender” bir kişiydi. O’nun benim nezdimdeki özel yeri buydu.
Benim, hayatım boyunca üzerinde çalıştığım ve yıllardır hakkında kitaplar, makaleler yazdığım bu konular üzerine kendi çevremde sohbet edebileceğim, bunları konuşabileceğim insanların sayısı, inanın bir elin parmaklarını geçmez. İşte o insanların başında Ender abi geliyordu.
O’nunla belli zaman aralıklarıyla telefonlaşır, bu konular hakkında (hiç abartmıyorum) saatlerce süren sohbetler yapardık.
Ve birşey daha söyleyeyim: O da tıpkı benim gibi bakıyordu. Dînler, kutsal kitaplar, uygarlıklar tarihi, Kürt tarihi, uzay bilimi, bu konularda benimle aynı paralelde düşünüyordu ve ayrıca O da bu konuları bir tek benimle konuşabiliyordu. Sadece benimle konuştuğunda, bu konulardaki fikirlerini açık bir şekilde, hiç gizlemeden ifade ediyordu. Çünkü bu konularda güvendiği ve konuşabildiği kişi bendim. Dolayısıyla, O’nun bu konularda neler düşündüğünü gerçek olarak bilen benim. O “bilgelik”, bende kalacak, bana emanet.
Bu, ne “inançlıların” ne de “inançsızların” baktığı bir pencereydi. Bu, “gerçeği arayanların” ve “bilmek isteyenlerin” penceresiydi.
İkimiz arasındaki bu sohbetler, benim Almanya’daki yalnızlığıma son verirken, O’nun da Türkiye’deki yalnızlığına son veriyordu. Bunu defalarca birbirimize karşı söyledik.
Benim aktüel çalışmam ve halihazırda devam ediyor olup, şimdiye kadar 81 bölümü yayınlanan “Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler” adlı çalışmamın her yeni bölümü yayınlandığında, okuduktan sonra mutlaka beni arar, o makalem üzerine iki saat sohbet ederdik. Bunu hiç aksatmazdı ve aldığım en büyük güçtü. Müthiş bir moral ve motivasyon kaynağı idi benim için, Ender abimin varlığı.
O çalışmalarda okurlara sunduğum bilgileri elbette araştırmalarım sonucu elde ediyordum ama o çalışmadaki “rûh”, okurları cezbeden o “cevher”, işte kaynağını yüce insan ve büyük bilge Mehmet Ender Çelik’ten alan bir rûhtu, cevherdi.
Muhtemelen bundan sonraki bölümlerini aynı şevkle yazamayacağım ve paylaşırken de o heyecanım olmayacak. Yazarken, sanki duvara karşı konuşuyormuşum gibi gelecek bana. Çünkü Ender yok artık. Dolayısıyla, benden daha donanımlı olduğu halde her bölümden sonra beni arayıp yazdıklarımı iki saat yorumlayacak, analiz edecek biri yok.
O insan, benim her şeyimdi. Benim arkadaşım, sırdaşım, yoldaşım, kaderdaşım ve kederdaşımdı. Mehmet Ender Çelik, benim üstâdımdı, mamostemdi, hocamdı, pîrimdi, şeyhimdi, öğretmenimdi.
Hayatımda tanıdığım en entelektüel insandı. 50 yıllık ömrümde, O’ndan daha güzel bir insanı hiç görmedim. Kendisi gerçek bir filozoftu.
Bir “hüzün filozofu” idi, “aşk filozofu” idi.
Ve birşey daha söyleyeyim mi: Çok güzel bir Kürt’tü.
* * *
O’na bir nedenden dolayı hep kızardım, sürekli bastırır ve eleştirirdim. Nedeni; eline kalem alıp yazmaması.
Ender abinin eline kalem alıp yazmaması, makale ve kitap çalışmalarına girmemesi, bize, hepimize karşı yaptığı çok büyük bir kötülüktür. Ama ne yapsam, yazdıramıyordum. Çünkü insanlara küsmüştü, toplumdan umudunu kesmiş ve hayata karşı kırgındı. Kalbindeki “hüzün” ile sessiz sedasız bir hayat yaşamayı tercih etti.
Ama yanlış yaptı. Böyle yapmamalıydı.
Düşünün ki, Ali Şeriatî hiç eline kalem alıp yazmamış olsun ve O’nu kendi akrabalarından ve arkadaşlarından başka hiç kimse tanımamış olsun. Güzel birşey mi?
O’nu tanımamış olanlar benim bu söylediklerime şaşıracaklardır ve belki de üzüntüden dolayı böyle yazdığımı düşüneceklerdir, ama değil, gerçekten değil. O’nu yakından tanıyanlar, benim ne demek istediğimi gayet iyi anlıyorlardır.
Bakın, (O’nu tanımamış olanlar için söylüyorum), bahsettiğim bu insan, Mehmet Ender Çelik, entelektüel bakımdan Ali Şeriatî’den bile iki gömlek daha üstün bir aydındır. İnanması size zor gelebilir, ama Allah’a yemin ederek söylüyorum, O’nu yakından tanımış olan tek bir insan dahi benim bu söylediğime itiraz etmeyecektir, bunun böyle olduğunu tasdik edecektir.
Eğer eline kalem alsaydı, yazarlık yapsaydı, Noam Chomsky ile eşit bir yazar kabul edilecekti.
O ancak Sühreverdî ile kıyas edilebilir. Böyle bir düşünürdü.
Böyle bir insandı O.
Yazının altına O’nun canlı yayın konuğu olduğu ve 4 saat gibi uzun süren bir programın videosunu bırakacağım. Rahmetli Mehmet Ender Çelik’i 4 saat boyunca dinleyiniz lütfen. Onu izlediğinizde, zaten ne demek istediğimi anlayacak ve hak vereceksiniz.
Böyle bir insan gelip geçti aramızdan ve kendi kabuğuna çekilerek münzevî bir hayat yaşamayı seçtiği için, ne yazık ki akraba ve arkadaş çevresinden başka tanıyan kimse yok.
Çok ama çok üzücü bir durum.
O, Karakoçan’ın verimli toprağında filizlenip kök salmış bir bilgelik ağacıydı. Mehmet Ender Çelik, Kürtler için de, Türkiye için de, İslam dünyası için de büyük bir hazineydi ama maalesef bu hazineden istifade edilemedi.
Mekânın Cennet olsun, pîrim, üstadım, mamostem, güzel Kürt.
Sen bir “çerağ” idin Ender abi, biz de senin ışığınla aydınlanan “çırak”ların.
Nûh, İbrahim, Sara, Zerdüşt, Puduxepa, Taduxepa (Asiye), Umati, Esther, Hatice, Zozan, Selman, Caban, Ebû Hanife, Sühreverdî, Cezerî, Selahaddîn, Encam Yalmukî, Qazî Muhammed; seni Cennet’in kapısında karşılasınlar.
Biz senden razıydık. Hüda da senden razı olsun.
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ HABER
29 HAZİRAN 2023
VİDEO
Mehmet Ender Çelik ile dîn, felsefe, muhayyile, aşk ve hüznün rehberliğinde arifliği konuşuyoruz…
Ellerine sağlık kardeşim Allah razı olsun, hala kendime gelemedim, çok sarsıcı oldu benim için, doğrusu son yıllarda gerek Ankara’da olmaklığın, gerek pandeminin gerekse de özel yaşamında yaptığı radikal değişikliklerin etkisi ile biraz uzak kaldık fiziken ama vefatı çok yaralayıcı oldu. Teşekkür ederim yazı için yüreğine sağlık.
En samimi ve kalbi duygularımla Allahtan ona rahmet etmesini,
mekanını Cennete layık görmesini,
sevenlerine sabır vermesini diliyorum…
Sevenlerinin acısını acı çekerek paylaşıyor ve yaşıyorum…
Herkes ve hepimiz bu yolda adayız…
Baki Allah…
Rehmâ Xwedê cardê lê bi inşelleh.
İnanınki ölümü beni de çok çok sarstı.Üstelik birbirimizi bu dünyada görmek nasip olmadı.inşallah öte alemde güzel bir yerde buluşuruz.
5-6 yıldır sanal alemde tanıştık.Tanışmamız güzel bir dostluğa dönüştü.Çok geniş,deruni bir kültür birikimi vardı.
İkimiz de içinden çıktığımız geleneğin aksayan yanlarının, çürük ve söküklerinin,
ikiyüzlüklerinin,ötekilere,özellikle Kürtlere karşı aymaz, vicdansız,rediyeci inkarlarının çok çok farkında idik.
Deyim yerinde ise bize hiç uymayan,yırtık,sökükleri artık dikilemeyen bir kaftanı artık atıp aslımıza rücu etmeye çalışan iki yaralı kürd kardeştik.Bu yüzden dil ve kültürümüze adeta birer aşık gibi bir dönüşün köprülerinden geçip kapılarını aralıyorduk.
Yaralarımızın,kimin bizi yaraladıklarının farkında idik.
Bu yüzden biraz öfkeliydik.Ama kırmadan dökmeden bu öfkemizi tarihi bir bilince dönüştürmeye çalışıyorduk.
Ben de bu engin tecrübesini yazmasını istemiştim.Sanki o bizim gibi acele etmek istemedi.Daha kalıcı şeylerin ortaya çıkabilmesi için bilgilerinin daha da mayalanmasını istiyordu.
Ama vefasız ölüm hepimizi gafil avladı.
Carde jî rehmâ Xwedê lê bi.Ez bawerim kû wê cihê wî pir xweş bi.Lewra rehmâ kû di dilê wîde pir mezin bu.
Em çi xibêjin mala mirinê xerabibi.Destê me zu ji hev ketand.Em sêwî hişt kekê…
Kalemine kuvvet,
Allah rahmet eylesin, mâkamı âli olsun .
Not: ben yıllardır Karakoçanlıları hep gıyabında överim, hakkaten tüm Karakoçalı ârkadaslarim dostlarım harika .sağ olsunlar var olsunlar
Ender Hocam a yazması için ben de çok rica ederdim. Bu ülkede hukuk yok ve bu ülke bu sistem barış, sadece barış diyenleri sevmez, hatta yaşatmaz. Yazsam be kim ne kadar anlar, kime kendimi ve bildiklerimi aktarabilriim. Anlayacak, etki edecek kitle ile zaten özelden görüşüp mülahaza ediyorum. Yazsam ve başıma bir şey gelse kendimden ve yaşayacaklarımdan korkmak çekinmem de ama annem üzülür ve onun üzülmesi benim üzülmemden daha büyük bir acı verir bana derdi. Ben bir sırrım herkes keşfetmesin, sadece anlayabilecekler beni keşfetsin yaşasın derdi hep. Kaleminize sağlık. Ender Hocamdan sizin kadar feyz alan kişilerdenim. Anısına saygıyla .
İbrahim abi, Allah rahmet etsin. Mekanı cennet olsun. Xweda bi beheşta xwe şa bike. Serê mal, zar, malbat û dostên wî sax be.
Yazının tamamını dikkatle okudum. Kendisini bu yazınınzın sayesinde, çok geç tanıdım. Ama çok iyi tanığıma inanıyorum çünkü sen çok iyi yazmış ve mihengine vurmuşsun.
Çok güzel bir insanın kaybını derinden hissettim senin “yalnız”lığını…
Allah bu tür yalnızlığı kimseye nasip etmesin.
Allah tez zamanda şanın bu yalnızlığı gidersin.
Yazınızı okudum.
Bu kıymetli insanla tanışma onuruna erenlerdenim.En son İstanbul’da buluşuo , yemek yiyip, dertleşecektik abimle.
Olmadı…
Rahatsızlıklarından haberdarim ama ani ölümü beni çok sarstı .
Çok kederliyim…
Bu güzel anlatmınızdan dolayı,size çok teşekkür ediyorum hocam
Şemsek bê deng û hes vemirî / Bi tenê hilhat û bi tenê temirî / Bê nav û nişan, ser axasar serî danî / Dûy xwe re hişt dengek wek Sediyanî.
Xwedê rehma xwe lêke û wî bi xelata herî baş behremend bike û sebrê bide malbat û hezkiriyên wî.
Kalemine ,yüreğine sağlık sayın Sediyani, sanki ben yazmişim gibi okudum. Cok hüzünlendim, yüzyüze hiç görüşemedik ama Bursa’ya Uludağ’a gelecekti, doğada uzun sohbetler edecektik, Ona onun yüreğine yakışır közde çay yapacaktim. Lakin o yüreğimize köz bırakıp gitti.. Rabbim onu en güzel şekilde karşılasın. Tum sevenlerine kiymetlilerine, sabır versin…