Kadın Peygamberler Meselesi

Parveke / Paylaş / Share

 

     “‘Son günlerde’, diyor Tanrı, ‘Bütün insanların üzerine rûhumu dökeceğim. Oğullarınız, kızlarınız peygamberlikte bulunacaklar.’” (İncil, Elçilerin İşleri, 2:17 – 18)

     “Bu adamın (Filipus’un) peygamberlik eden, evlenmemiş dört kızı vardı.” (İncil, Elçilerin İşleri, 21:9)

     Kadının toplumdaki konumu binlerce yıldan bu yana tartışılagelmiştir. Bazı istisnalar gözardı edilirse hemen bütün dîn ve inançlarda kadının sosyal statüsü erkeklerden daha geride ve alt seviyededir. 5000 yıllık uygarlık tarihinin çok kısa bir döneminde erk yani siyasî iktidar sahibi olmadan toplumsal konumu önplanda olan kadın, insanlığın avcılık-toplayıcılık devrinden bu yana imtiyazlı yerini erkeğe kaptırmıştır.

     Dolayısıyla kadının hüküm sürdüğü o kısa dönemi tanımlamak için “anaerkil” demek kusurludur. Zirâ kadının elinde hükmünü icra edecek bir iktidar-devlet aygıtı ve zor kullanacak bir ordusu yoktur. Oysa egemenliği yani iktidar erkini (bir çeşit devlet aygıtını) ele geçiren erkeklerin şiddeti ve zorbalığı esas alarak topluma, dolayısıyla kadına hükmetmesiyle birlikte başlayan “ataerkil” toplum günümüze kadar devam etmiştir.

     İngiliz bilim insanı George Thomson (1903 – 87), eski Ege toplumları özelinde bu değişimi araştırıp ana imtiyazlı toplumdan erkek egemen topluma geçişle birlikte ortaya çıkan inanç, sosyokültürel değişimlere ilişkin bolca örnek sundu. “Tarihöncesi Ege: Eski Yunan Toplumu Üstüne İncelemeler” isimli kitabında, Batı uygarlıklarına kaynaklık eden tarihöncesi Ege’yi toplumsal, sanatsal ve felsefî yönleriyle incelemek için yıllarını verdi. Thomson, bu çalışmasında Tunç Çağı’na denk düşen dönemde Ege’de anaerkil toplum düzeni, toprağın kullanım biçimlerini, kentlerin gelişimi ve destanın doğuşunu inceledi.

     Benzer değişimleri Nil (Mısır), İndus (Hindistan) ve Mezopotamya uygarlık havzalarında da araştırıp bulmak mümkün. Görülen o ki üç semavî dînin ortaya çıkışına dair kıssa, rivayet ve efsanelerde kadınlar genellikle ikinci derecede, hatta daha geri planda yer almakta, “Kadın Peygamberler” meselesi de bu temelde tartışılmaktadır. Birkaç örnek verelim:

     Akademisyen Doç. Dr. Selim Özarslan, bir makalesinde şöyle bir iddiâda bulunuyor:

     “İslam kelâmında tartışılan konulardan biri de peygamberin cinsiyetidir. ‘Peygamberlerin erkeklerin ötesinde kadınlardan da olabileceğini söylemenin, kadınların devlet başkanı, hâkim / yargıç ve imam olup olamayacağı sorunuyla bir ilişkisi var mıdır?’ diye düşünmüştük. Gördük ki, peygamberlerin cinsiyetiyle sözkonusu sorun arasında bir ilişki bulunmamaktadır. O halde kadınların peygamber olabileceğini söylemek, bugün Müslüman kadınların hiçbir sorununu çözmediği gibi, kuru kelamî bir tartışmadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Olgusal olmayan entelektüel / zihnî bir tartışmadan ibarettir.

     Nübûvvet meselesi, Kelam’ın en önemli ana konuları arasında yer alır. Bu bağlamda nübûvvete ilişkin meseleler Kelam kitaplarında bir bölüm olarak yer aldığı gibi, müstakil çalışmalar da yapılmıştır. Her iki durumda da peygamberlerin özelliklerinin ayrıntılı bir şekilde değinilmiştir. Bu özellikler şöyle sıralanabilir: İnsan olmak, gaybı bilmek, günâhsız (ismet – mâsum) olmak ve peygamberlerin cinsiyeti. Bu özellikler arasında en az üzerinde durulanı ve o ölçüde de az bilgi / malumat verileni de peygamberlerin hangi cinsten (erkek mi kadın mı) olduklarıdır. Bu noktada ya konuya hiç değinilmemiş yahut çok az bahsedilmiştir.

     Peygamberlerin cinsiyeti hususunda Hanefî Maturîdiler ile Eş’arîler arasında anlaşmazlık vardır. Her iki Kelam okulu geçmiş bütün peygamberlerin erkek olduğu hususunda hemfikirdirler. Ancak Eş’arîler ile Zahirîler, kadınların da peygamber olabileceklerini ileri sürerler. Buna karşılık Maturidîler kadın olmanın peygamber ünvanıyla gönderilmeye engel teşkil ettiğini ileri sürerler. Çünkü peygamberlerin hak dine davet için ortaya atılması gerekmektedir. Halbuki tesettürü / örtünmeyi lazım gelen kadın bu haliyle ortaya atılamayacak, dolayısıyla peygamberliği hak etmeyecektir.

     Risalet ve Nübûvvet başka bir deyişle peygamberlik, görevi / doğası gereği kadınlardan çok erkeklere daha uygundur. Allah tarafından bu göreve erkeklerin seçilmesinin birçok hikmetinden sözedilebilir. Davet görevini yerine getirmek için insanlarla birarada bulunmak, onlarla açık ve gizli şekilde görüşmek, uzak yerlere tebliği ulaştırmak için seyahat etmek, inkârcıların kötü muameleleriyle karşılaşmak, ordular hazırlayıp idare ve komuta etmek, savaşın zorluklarına katlanmak ve buna benzer birçok sıkıntı ve problemlere göğüs germek kadınlardan ziyade erkekler için daha elverişlidir. Oysa kadın ruhî ve fizikî açıdan erkeklere nazaran daha nazik bir yapıya sahiptir.

     Ebû Hasan el- Eş’arî (ölümü 936), “Senden önce de, şehirler halkından kendilerini vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik” (Yusuf sûresi, 109) âyetine dayanarak kadınlardan da nebîler gönderildiğini fakat resûller gönderilmediğini iler sürmüştür. Gelgelelim Eş’arî kelamcılarının en meşhurlarından olan Fahreddin Razî bu delili reddederek Maturidîler’le aynı fikri paylaşmıştır.

     Zahirî mezhebinin önde gelen bilginlerinden Endülüslü İbn-i Hazm (ölümü 1063) ise Eş’arîler’in görüşünü benimsemeyerek şöyle bir ayırım yapmaktadır: ‘Kadınlar resûl değil, nebî olarak gönderilmişler. Çünkü nebî kelimesi, ‘Allah’tan kesin bilgi alan’ mânâsındadır. Bu kelimenin zahirî yani sözlük anlamından hareketle resûl – nebî kavramları arasında anlam farkı vardır. Dolayısıyla Allah’tan melekler aracılığıyla kesin bilgi alan Hz. Meryem, Hz. Musa’nın annesi, Ümm-ü İshak olarak bilinen Hz. Sara ve Firavun’un eşi Hz. Asiye gibi kadınlar resûl değil ama nebîdirler.”

     Böylece Eş’arîler’in yukarıda bahsedilen âyette geçen “erselne” (gönderdik) fillinden yola çıkarak, “gönderilen erkeklerin resûl oldukları” sonucunu çıkardıkları anlaşılıyor. Kadınlara ise melek vasıtasıyla aksi düşünülemeyecek kesin bilginin verildiği, dolayısıyla bu kadınların da enbiyâ olarak kabul edildiğini ileri sürüyorlar.

     Meselâ Meryem’e elçi olarak Cebrail gönderilmiştir. Hani, melekler demişlerdi:

     “Ey Meryem! Allah seni seçti. Seni tertemiz yarattı ve bütün dünya kadınlarına tercih etti.” (Âl-i İmrân, 42)

     “(Peygamber Musa’nın anasına) Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: Musa’yı sandığa koy; sonra ona suya (Nil’e) bırak.” (Tâhâ, 38)

     Hayrunnisa Keklik, yükseklisans tezinde aynı konuyu kadın bakış açısıyla şöyle ele alıyor:

     “… Cinsiyetin getirdiği kabiliyetler açısından kadınların nübûvvete elverişli olmadığı ifade edilmektedir. Ancak tam burada ‘Cinsiyet faktörü tüm kadınlara ya da tüm erkeklere aynı kabiliyetleri mi getirmektedir?’ sorusunu sormak gerekmektedir. D’in âlimi Muhammed Hamdi Yazır’ın ifadelerine baktığımızda zihninde, pekçok İslam âlimi gibi erkek kabiliyetleri ve kadın kabiliyetleri şeklinde iki kategori bulunduğunu görmekteyiz. Böyle bir genelleme yapmak mümkün olsa da genellemelerin istisnalarının bulunabileceği gözardı edilmemelidir. Sözgelimi bir kadın bir erkekten daha kuvvetli olabileceği gibi, bir erkek de bir kadından daha müşfik olabilir. Nitekim örneklerle izah ettiğimiz gibi, savaşçı ve hükümdar kadınlar bu istisnaî duruma emsal teşkil etmektedirler.

     …

     Kadının peygamberliği meselesinde iki farklı yaklaşım ve bu iki yaklaşımın görüşlerini ispat etmek için öne sürdükleri delillere çalışmamızda yer verdik. Sonuç olarak aslında her iki tarafın da muhkem delilleri bulunmadığını, görüşlerini sebr-u taksim (mantık yoluyla bir şeyi ispatlama) yöntemi ile ispat etmeye çalıştıklarını ifade edebiliriz. Yani her iki görüşteki İslam âlimleri, karşıt görüşün delillerini çürüterek kendi görüşünün doğruluğunu kanıtlama çabasında olmuşlardır. Meselâ kadının peygamberliğini kabul etmeyen İslam âlimleri, karşıt görüşün ortaya koyduğu vahiy almış olan kadınları delil göstermesini, aslında orada vahiy alma ile arıya, yeryüzüne, gökyüzüne… vs yapılan ilham türünün kastedildiğini, dolayısıyla bu ilham türü vahyin kendisine geldiği kadınları peygamber yapmayacağını ifade etmektedirler. Kadının peygamberliğini kabul eden âlimler ise kendilerine vahyolunan kadınların bu vahyin kesinliğine dair olan inançlarını âyetlerden örneklerle açıklamış ve bunun ilham türü vahiy olmadığını, zirâ içerisinde nebevî vahyin kesinliğini barındırdığını söylemişlerdir. Yine kadının peygamberliğini kabul eden İslam âlimleri, karşıt görüşün öne sürdüğü ancak kendilerine vahyolunan erkeklerden peygamber geldiği yönündeki âyetlerin resûller ile mukayyet (sınırlı) olduğunu, zaten kadınların resûl değil nebî olabileceklerini savunduklarını belirtmektedirler.

     Bu noktada kadının peygamberliği konusuna nebî ve resûl ayrımı meselesi dahil olmaktadır. İslam âlimlerinin nebî ve resûl tanımlarına baktığımızda genellikle spesifik tarifler ile karşılaşmaktayız. Bu tanımlar nebî ve resûl ayrımı yapılıp yapılamayacağı noktasında önce iki gruba ayrılmış, daha sonra da kendi içlerinde vahyin geliş biçimi, vasıtası, içeriği gibi hususlarda da muhtelif tarifler ortaya çıkmıştır.

     Biz bütün bu tanımlar ve Kur’ân-ı Kerîm’in nebî ve resûl lafızlarını kullanımı ışığında nebî ve resûl ayrımı yapmanın doğru olacağı ve bu ayrımın da vahyin içeriğine göre kendisine şerî hüküm vahyolunan şahsın resûl, kendisine ilahî hikmet vahyolunan şahsın ise nebî olacağı kanaatine varmaktayız. Bunun yanında vahiy almak, tebliğde bulunmak, mucize göstermek gibi peygamberlere ait özelliklerin Hz. Meryem’de bulunup bulunmadığına baktığımızda Hz. Meryem’in vahiy aldığı ve kendisinde olağanüstü bazı olaylar cereyan ettiği nass ile sabittir. Fakat bu olağanüstü olaylar adlandırılırken O’nun nebî mi yoksa velî mi olduğuna göre değişiklik arzetmektedir. Ancak kendisinin Cebrail vasıtasıyla vahiy aldığı ve Cebrail’in hangi durumlarda, kimlere vahiy getirdiği gözönünde tutulduğunda Hz. Meryem’in peygamber olduğu görüşü kuvvetle muhtemel olmaktadır.

     Sonuç olarak belirtmek gerekir ki, incecik iplerin birleştiğinde kopmaz bir halat oluşturması nevinden Hz. Meryem’in de peygamberler ile ortak pekçok vasfının bulunması, O’nun bir peygamber olduğunun kuvvetle muhtemel olduğunu göstermektedir.

     Peki, Allah Teâlâ kendisinden bu kadar zikretmekte olup niçin peygamber olduğunu zikretmemiştir? Bu soruya Zemahşerî’nin bir sözü ile cevap verebiliriz: ‘Lafın tamamı insanın ahmağına söylenir.’

     Şunu da ifade etmeliyiz ki; peygamber olan bir şahsın peygamberliğini kabul etmemek, peygamber olmayan bir şahsa peygamberlik nispet etmekten daha az tehlikeli değildir. Dolayısıyla peygamberler ile ortak pekçok vasfı bulunan bir şahsın peygamber olmadığını söylemek, bu riski göze almak demek olacaktır.”

     Hüsameddin Ekmel, kadın peygamberlerin varlığını kabul etmekle birlikte böyle bir tartışmayı gereksiz sayıyor:

     “Kadın peygamber gönderilmiş olsa ne olur olmasa ne olur? Nihayetinde bizler Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına toptan imân etmiş insanlarız.

     El Cevab: Kadın peygamberler yoktur. Yani şu an için… Bir zamanlar vardıysa da çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Bundan sonra da gelmeyeceği açıktır. Kezâ; bu gibi sorular, gündelik hayatımıza pek de etki etmeyeceği için gereksiz sayılabilir. Ancak dînimizin kadına olan yaklaşımıyla ilgili bazı farklı yorumları ortaya koymak bakımından önemli olabilir. O sebepten anlatayım bari:

     Bu husustaki görüşler; sanılanın aksine muhteliftir. Ehl-i Sünnet we’l Cemaat dairesindeki dîn adamlarımızın çoğunluğu, kadın peygamberin olmadığı konusunda hemfikir görünürken ciddi bazı dîn adamları ise bunun aksini de iddiâ etmişlerdir. İşin komik tarafı, iki tarafın da kendi görüşlerine aynı âyetleri delil göstermeleridir. Mesela; Nahl sûresi 43. âyet-i kerîmesinde buyrulur ki: ‘Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn. / Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.’ Burada geçen ‘ricalun’ kelimesi çoğunlukla ‘erkekler’ mânâsında yorumlanmasına rağmen, aslında kelime mânâ olarak kadınları da içine almaktadır. İşte bu ve benzeri âyetlerde kullanılan ‘rical’ kelimesini erkek mânâsında alan tefsirciler, kadın peygamber gönderilmemesinin delili olarak bu ve benzeri âyetleri gösterirken, kelimenin kadınları da içine alması sebebiyle bir kısım tefsirciler de aksini iddiâ ederek, kadın peygamber de gönderilmiştir demişlerdir.

     Yine kadın peygamber gönderilmesine karşı çıkan bir kısım ulema, buna sebep olarak; peygamberlik ağır bir meslek olduğu için zayıf yaradılışlı kadınlara uygun olmadığı, kadınların peygamberliğin gerektirdiği sabır ve mücadele azmine sahip olmadıkları, kadının biyolojik yapısının peygamberlik vazifesine engel olduğu, hayız nedeniyle kadınların peygamberlik vazifesine belirli günler ara vermek zorunda kalacakları, sözkonusu günlerde imamlık yapamayacakları, oruç tutamayacakları hele hamileyken bu vazifeyi yürütmekte büsbütün zorlanacakları gibi birtakım gerekçeler öne sürmüşlerdir. Meselâ Ehl-i Sünnet imamlarından İmam Maturidî’nin görüşü bu yöndeyken, yine bir Ehl-i Sünnet imamı olan İmam Eş’arî, Hz. Havva, Hz. Sara, Hz. Musa’nın validesi, Hz. Hacer, Hz. Asiye ve Hz. Meryem annelerimizin peygamber olduklarını söylemişlerdir.

     Kadınlardan peygamber geldiğini savunanlar, görüşlerine delil olarak Buharî ve Müslim’de geçen bir hadisteki ‘Erkeklerden kemâle erenler çoktur. Kadınlardan ise Meryem binti İmrân ile Firavun’un karısı Âsiye’den başka kemâle eren yoktur’ ifadesini sunmuşlardır. Kadınlardan da peygamber gönderilmiş olabileceğine dair delil olarak öne sürülen en güçlü âyet ise Âl-i İmran 42’dir. Âyetteki, ‘Hani melekler de, ‘Ey Meryem! Allah seni seçkin kıldı, seni arındırdı ve âlemlerin kadınları üzerine seçti’ demişlerdi’ ifadesi, Hz. Meryem’in vahiy aldığına yani peygamber olduğuna işaret etmektedir’ denmiştir. Kurtubî de, ‘Sahih kavle göre Hz. Meryem, peygamberdir. Çünkü O’na melek vasıtasıyla vahiy gelmiştir’ diyerek bu görüşe katıldığını beyan etmektedir.”

     Yazar İbrahim Sediyanî, bu hususta bir kitap yazmış. 12 Ocak 2021 tarihli “Independent Türkçe” gazetesindeki makalesinde ise tartışmaya daha farklı bir açıdan yaklaşmıştır:

     “Bu çalışmada, peygamberler konusu, peygamberlerin yaşamları ve mücadeleleri, ‘kadın gözüyle’ ve ‘kadın bakış açısıyla’ anlatılmıştır. Her ne kadar elinizdeki bu kitabın yazarı bir erkek ise de, yine de bu çalışma, ‘Dîn ve Peygamberler’ konusunun feminal bakış açısıyla kaleme alınıp işlendiği bir çalışma olmuştur.

     Ataerkil ve erkek egemen bir zihniyetle yazılan her türlü metinde kadınlara düşen pay her zaman için haksız duruma düşmek, gölgede kalmak, erkeklerin kölesi olmaktır. Ataerkil zihniyet ve erkek egemen anlayış, insanlık için bir felâkettir. Dünyadaki bütün kötülüklerin ana kaynağıdır. Irkçılığın kaynağı budur. Milliyetçiliğin, kavmiyetçiliğin kaynağı budur. Adaletsizliğin kaynağı budur.

     Dînler ve dînler tarihi, ataerkil bir zihniyetle ve erkek egemen bakış açısıyla yazılmış ve günümüze gelmiştir. Dînlerin ilk çıkış noktaları böyle olmamış olsa bile, sonradan insanlar ve devletler eliyle ataerkil bir hüviyete büründürülmüş, erkekegemen bir şekle sokulmuştur.”

     25 yıllık yazarlık hayatı boyunca kadın konusunu ilk defa 2017’de ele alan İbrahim Sediyanî’nin yaşam tarzı oldukça ilginç.

     Henüz internet hatta bilgisayarın olmadığı bir dönemde Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz illerini 2 yıl boyunca ilçe ilçe gezip isimleri değiştirilmiş köylerin eski isimlerini araştırıp bir kitapta toplamıştır.

     Hacc esnasında sel felâketine kapılmış ve Kâbe’yi sular altında görmüştür.

     Pakistan’daki 87.000 kişinin hayatını kaybettiği korkunç depremden sonra tek başına oraya gidip bütün malvarlığını ve birikimini Keşmir bölgesindeki depremzedelere bağışlamıştır.

     Mavi Marmara hadisesine ilaveten Somali’deki açlık ve kuraklık felâketine uğrayan insanların yardımına koşmuştur.

     Arakan’daki katliama hatta soykırıma tanıklık etmiştir.

     Sediyanî, Türkiyeli ünlü bir enerji firmasından aldığı iş teklifi üzerine tam yetkili “idarî işler şefi” sıfatıyla Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarında kurulan ve 200’ü Türkiye vatandaşı, 400’ü de Türkmenistan yerlisi olmak toplam 600 kişinin çalıştığı kampta işbaşı yapmış ve aralarında Stalin döneminde Kafkasya’dan Türkmenistan’a sürgün edilen Kürtler’in de bulunduğu kamp hayat tarzını, erkekegemen olmaktan çıkarıp kadınların karar alıp yönettiği bir sisteme dönüştürmüştür.

     Sediyanî o günleri şöyle anlatır:

     “Orta Asya ülkesi Türkmenistan’da, ülkenin başkenti Aşkabat (Aşkâbâd) yakınlarında bir devlet kurmuştum. ‘Anaerkil’ (matriarşat) bir devlet hem de, ‘feminist’ (jinekokrat) bir devlet.

     Sadece 3 ay yaşadı ama tarihin belki de ilk anaerkil devleti, ilk feminist rejimi idi.

     Aralık 2014 – Şubat 2015 tarihleri arasında Türkmenistan’da kurduğum Aşkabat Feminist Cumhuriyeti’nin hikâyesini inanıyorum ki büyük bir ilgiyle ve şaşkınlıkla okuyacaksınız.”

     Bu ilginç serüvenin ayrıntıları için bahsedilen makaleyi okuyabilirsiniz.

     NOT: Giriş bölümü sayılan makalenin devamında, Sediyanî ile yapılan iki bölümlük röportajın yayımlanmasını bekleyelim.

     INDEPENDENT TÜRKÇE

     11 TEMMUZ 2023

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir