Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi
Kürdistanlı Peygamberler – 82
■ İbrahim Sediyani
– geçen bölümden devam –
VII.
TANRI, CENNET VE CEHENNEM
■ ALLAH GÖKTE Mİ HER YERDE Mİ?
“Allah nerede?”
Bu soruyu hangi Yahudî’ye, Hristiyan’a ve Müslüman’a sorarsanız sorun, hepsinden de aynı yanıtı alırsınız: “Allah her yerdedir.”
Hatta bunlara, “Hayır, Allah göktedir” derseniz, size gülerler, sizinle alay ederler, ne kadar cahil ve ilkel bir insan olduğunuzu söylerler.
Oysa ki bu her üç topluluğun da, dînlerine ve inandıkları kutsal kitaba göre, Allah göktedir. Musevîlik ve kutsal kitabı “Tevrat”a göre de, Hristiyanlık ve kutsal kitabı “İncil”e göre de, İslam ve kutsal kitabı “Kur’ân-ı Kerîm”e göre de, Allah göktedir.
Dahası, bu her üç dînî topluluk da (Yahudîler, Hristiyanlar ve Müslümanlar), kendi kutsal kitaplarını bile hiç okumadıkları veya okuyamadıkları için, sahip oldukları “Allah tasavvuru”nun, birebir kendi kutsal kitabıyla aynı olduğunu hatta ordan aldığını sanır, hayatları boyunca da bu şekilde inanarak, böyle zannederek yaşarlar.
Peki, semavî dînler ve onlara ait kutsal kitaplar “Tanrı göktedir” demesine rağmen, bu dînlere mensup ve bu kutsal kitaplara inanan günümüz insanları, neden “Tanrı her yerdedir” diye inanmaktadır?
Cevabı çok açık: Çünkü bu bilim çağında yaşayan, bugünkü uzay ve evren bilgisine sahip, trilyarlarca gezegenin ve trilyonlarca galaksinin varlığından haberdar olan, üzerinde yaşadığı Dünya’nın hatta bir parçası olduğu Güneş Sistemi’nin evrende bir nokta kadar bile yer kaplamadığını bilen, bu muazzam evrende 225 milyar tanesi Samanyolu ve Andromeda gibi olmak üzere 2 trilyona yakın galaksinin olduğu (9639) bilgisine sahip bir insanın, gökyüzünde bir tahtın üzerinde oturan, tahtını meleklerin taşıdığı, oturduğu yerden yeryüzüne yağmurlar ve şimşekler gönderen bir Tanrı inancına sahip olması mümkün değildir de ondan.
Böyle olduğu için, bu her üç dînî topluluk da, her ne kadar inandıkları kutsal kitaplar çok açık ve net biçimde “Tanrı göktedir” dese de, onlar o âyetleri hiç görmezden gelip veya bunlar dînî eğitimde kendilerine öğretilmeyip, gösterilmeyip, “Tanrı’nın her zaman bizimle beraber olduğuna, hep yanımızda olduğuna” vurgu yapan âyetlerdeki manevî mesaja maddî ve fizikî anlamlar yükleyerek, kelimelere takla attırarak, süsleme edebiyatı yaparak, Tanrı’nın her yerde olduğu inancını kutsal kitaba yüklemeye çalışmışlardır.
Aslında bugünkü Yahudîler’in, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın sahip olduğu “Allah inancı”, kendi dînlerinden ziyade, Deizm’in Tanrısı’na yakındır. Yani aslında farkında olmadan deisttirler. Gelişen bilim ve sahip oldukları evren bilgisi, onları böyle bir Tanrı tasavvuruna mecburen itmektedir.
Bu durum evet hem trajik hem komik yani trajikomiktir ama, bugünkü Yahudîler’in, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın taşıdığı Allah inancı, Tevrat’a da İncil’e de Kur’ân’a da aykırıdır. Onlar evet Musevîlik, Hristiyanlık ve İslam’ın Tanrısı’na imân etmektedirler, ancak tasavvurlarındaki “Tanrı algısı”, Deizm’in Tanrısı’dır.
Gerçek şu ki, sadece genel ve bir bütün olarak insanlık tarihinde değil, özel olarak dînler tarihinde de, hatta sadece şu alt tarafı 3300 yıllık geçmişi olan semavî dînler tarihinde de, Tanrı algısı sürekli evrim geçirmektedir.
Burada bazı okurlarımız belki bize kızacaklardır ama, bunun olması değil, olmaması garip karşılanmalıdır. Çünkü bu gayet normaldir. M. Ö. 500’lerde yaşayan insanların “Tanrı algısı” ile M. S. 1500’lü yıllarda yaşayan insanların “Tanrı algısı” bir olamaz. Bu mümkün değil! Aynı şekilde, 7. – 8. yy’larda yaşayan insanların “Tanrı tasavvuru” ile 20. – 21. yy’larda yaşayan insanların “Tanrı tasavvuru” bir olamaz. Mümkün değil bu!
Yerden kafasını kaldırıp gökyüzüne baktığında neler görüyorsa, evren hakkındaki tüm bilgisi bunlardan ibaret olan insanlar ile, bilim ve uzay çağında yaşayan, trilyarlarca gezegenin ve trilyonlarca galaksinin varlığından haberdar olan insanların “Allah inancı”, asla ve asla aynı olamaz. Aynı dîne mensup olsalar dahi, aynı “Tanrı tasavvuruna” sahip değillerdir. Yani aynı dîne mensuplar, evet, aynı kutsal kitaba imân ediyorlar, evet, aynı Allah’a inanıyorlar, hepsi evet, ve fakat, kesinlikle aynı “Allah tasavvuru”na sahip değiller, olamazlar.
Elinizdeki kitabın bu çok ilginç ve hayretâmiz bölümünde, alt tarafı 3300 yıllık geçmişi olan semavî dînler tarihinde (Musevîlik, Hristiyanlık, İslam) ve bizzat bunlara ait kutsal kitapların içinde “Allah tasavvuru”nun nasıl evrim geçirdiğini göreceğiz ve konuşacağız.
Hazırsanız, yine kadim ve derin, öğretici ve bilgilendirici, düşündürücü ve sorgulatıcı, bir o kadar da zevkli ve keyifli yeni bir yolculuğa başlayabiliriz.
Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.
Semavî dînlerde yer alan “yaratılış” anlatısı, özellikle de “Evren’in (kâinatın) ve Dünya’nın (arzın) yaratılışı” konusu, bu kutsal metinlerin en ilginç pasajlarındandır ve hakkında en çok tartışmalar yapılan bölümleridir.
Musevîlik’in kutsal kitabı Tevrat’ın kapağını açtığınızda, direk bu konuyu anlatarak başlar:
בְּרֵאשִׁ֖ית בָּרָ֣א אֱלֹהִ֑ים אֵ֥ת הַשָּׁמַ֖יִם וְאֵ֥ת הָאָֽרֶץ׃ וְהָאָ֗רֶץ הָיְתָ֥ה תֹ֙הוּ֙ וָבֹ֔הוּ וְחֹ֖שֶׁךְ עַל־פְּנֵ֣י תְהֹ֑ום וְר֣וּחַ אֱלֹהִ֔ים מְרַחֶ֖פֶת עַל־פְּנֵ֥י הַמָּֽיִם׃
וַיֹּ֥אמֶר אֱלֹהִ֖ים יְהִ֣י אֹ֑ור וַֽיְהִי־אֹֽור׃ וַיַּ֧רְא אֱלֹהִ֛ים אֶת־הָאֹ֖ור כִּי־טֹ֑וב וַיַּבְדֵּ֣ל אֱלֹהִ֔ים בֵּ֥ין הָאֹ֖ור וּבֵ֥ין הַחֹֽשֶׁךְ׃ וַיִּקְרָ֨א אֱלֹהִ֤ים׀ לָאֹור֙ יֹ֔ום וְלַחֹ֖שֶׁךְ קָ֣רָא לָ֑יְלָה וַֽיְהִי־עֶ֥רֶב וַֽיְהִי־בֹ֖קֶר יֹ֥ום אֶחָֽד׃
וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֔ים יְהִ֥י רָקִ֖יעַ בְּתֹ֣וךְ הַמָּ֑יִם וִיהִ֣י מַבְדִּ֔יל בֵּ֥ין מַ֖יִם לָמָֽיִם׃ וַיַּ֣עַשׂ אֱלֹהִים֮ אֶת־הָרָקִיעַ֒ וַיַּבְדֵּ֗ל בֵּ֤ין הַמַּ֙יִם֙ אֲשֶׁר֙ מִתַּ֣חַת לָרָקִ֔יעַ וּבֵ֣ין הַמַּ֔יִם אֲשֶׁ֖ר מֵעַ֣ל לָרָקִ֑יעַ וַֽיְהִי־כֵֽן׃ וַיִּקְרָ֧א אֱלֹהִ֛ים לָֽרָקִ֖יעַ שָׁמָ֑יִם וַֽיְהִי־עֶ֥רֶב וַֽיְהִי־בֹ֖קֶר יֹ֥ום שֵׁנִֽי׃
וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֗ים יִקָּו֨וּ הַמַּ֜יִם מִתַּ֤חַת הַשָּׁמַ֙יִם֙ אֶל־מָקֹ֣ום אֶחָ֔ד וְתֵרָאֶ֖ה הַיַּבָּשָׁ֑ה וַֽיְהִי־כֵֽן׃ וַיִּקְרָ֨א אֱלֹהִ֤ים׀ לַיַּבָּשָׁה֙ אֶ֔רֶץ וּלְמִקְוֵ֥ה הַמַּ֖יִם קָרָ֣א יַמִּ֑ים וַיַּ֥רְא אֱלֹהִ֖ים כִּי־טֹֽוב׃
וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֗ים תַּֽדְשֵׁ֤א הָאָ֙רֶץ֙ דֶּ֔שֶׁא עֵ֚שֶׂב מַזְרִ֣יעַ זֶ֔רַע עֵ֣ץ פְּרִ֞י עֹ֤שֶׂה פְּרִי֙ לְמִינֹ֔ו אֲשֶׁ֥ר זַרְעֹו־בֹ֖ו עַל־הָאָ֑רֶץ וַֽיְהִי־כֵֽן׃ וַתֹּוצֵ֨א הָאָ֜רֶץ דֶּ֠שֶׁא עֵ֣שֶׂב מַזְרִ֤יעַ זֶ֙רַע֙ לְמִינֵ֔הוּ וְעֵ֧ץ עֹֽשֶׂה־פְּרִ֛י אֲשֶׁ֥ר זַרְעֹו־בֹ֖ו לְמִינֵ֑הוּ וַיַּ֥רְא אֱלֹהִ֖ים כִּי־טֹֽוב׃ וַֽיְהִי־עֶ֥רֶב וַֽיְהִי־בֹ֖קֶר יֹ֥ום שְׁלִישִֽׁי׃
וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֗ים יְהִ֤י מְאֹרֹת֙ בִּרְקִ֣יעַ הַשָּׁמַ֔יִם לְהַבְדִּ֕יל בֵּ֥ין הַיֹּ֖ום וּבֵ֣ין הַלָּ֑יְלָה וְהָי֤וּ לְאֹתֹת֙ וּלְמֹ֣ועֲדִ֔ים וּלְיָמִ֖ים וְשָׁנִֽים׃ וְהָי֤וּ לִמְאֹורֹת֙ בִּרְקִ֣יעַ הַשָּׁמַ֔יִם לְהָאִ֖יר עַל־הָאָ֑רֶץ וַֽיְהִי־כֵֽן׃ וַיַּ֣עַשׂ אֱלֹהִ֔ים אֶת־שְׁנֵ֥י הַמְּאֹרֹ֖ת הַגְּדֹלִ֑ים אֶת־הַמָּאֹ֤ור הַגָּדֹל֙ לְמֶמְשֶׁ֣לֶת הַיֹּ֔ום וְאֶת־הַמָּאֹ֤ור הַקָּטֹן֙ לְמֶמְשֶׁ֣לֶת הַלַּ֔יְלָה וְאֵ֖ת הַכֹּוכָבִֽים׃ וַיִּתֵּ֥ן אֹתָ֛ם אֱלֹהִ֖ים בִּרְקִ֣יעַ הַשָּׁמָ֑יִם לְהָאִ֖יר עַל־הָאָֽרֶץ׃ וְלִמְשֹׁל֙ בַּיֹּ֣ום וּבַלַּ֔יְלָה וּֽלֲהַבְדִּ֔יל בֵּ֥ין הָאֹ֖ור וּבֵ֣ין הַחֹ֑שֶׁךְ וַיַּ֥רְא אֱלֹהִ֖ים כִּי־טֹֽוב׃ וַֽיְהִי־עֶ֥רֶב וַֽיְהִי־בֹ֖קֶר יֹ֥ום רְבִיעִֽי׃
וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֔ים יִשְׁרְצ֣וּ הַמַּ֔יִם שֶׁ֖רֶץ נֶ֣פֶשׁ חַיָּ֑ה וְעֹוף֙ יְעֹופֵ֣ף עַל־הָאָ֔רֶץ עַל־פְּנֵ֖י רְקִ֥יעַ הַשָּׁמָֽיִם׃ וַיִּבְרָ֣א אֱלֹהִ֔ים אֶת־הַתַּנִּינִ֖ם הַגְּדֹלִ֑ים וְאֵ֣ת כָּל־נֶ֣פֶשׁ הַֽחַיָּ֣ה׀ הָֽרֹמֶ֡שֶׂת אֲשֶׁר֩ שָׁרְצ֨וּ הַמַּ֜יִם לְמִֽינֵהֶ֗ם וְאֵ֨ת כָּל־עֹ֤וף כָּנָף֙ לְמִינֵ֔הוּ וַיַּ֥רְא אֱלֹהִ֖ים כִּי־טֹֽוב׃ וַיְבָ֧רֶךְ אֹתָ֛ם אֱלֹהִ֖ים לֵאמֹ֑ר פְּר֣וּ וּרְב֗וּ וּמִלְא֤וּ אֶת־הַמַּ֙יִם֙ בַּיַּמִּ֔ים וְהָעֹ֖וף יִ֥רֶב בָּאָֽרֶץ׃ וַֽיְהִי־עֶ֥רֶב וַֽיְהִי־בֹ֖קֶר יֹ֥ום חֲמִישִֽׁי׃ וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֗ים תֹּוצֵ֨א הָאָ֜רֶץ נֶ֤פֶשׁ חַיָּה֙ לְמִינָ֔הּ בְּהֵמָ֥ה וָרֶ֛מֶשׂ וְחַֽיְתֹו־אֶ֖רֶץ לְמִינָ֑הּ וַֽיְהִי־כֵֽן׃ וַיַּ֣עַשׂ אֱלֹהִים֩ אֶת־חַיַּ֨ת הָאָ֜רֶץ לְמִינָ֗הּ וְאֶת־הַבְּהֵמָה֙ לְמִינָ֔הּ וְאֵ֛ת כָּל־רֶ֥מֶשׂ הָֽאֲדָמָ֖ה לְמִינֵ֑הוּ וַיַּ֥רְא אֱלֹהִ֖ים כִּי־טֹֽוב׃
וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֔ים נַֽעֲשֶׂ֥ה אָדָ֛ם בְּצַלְמֵ֖נוּ כִּדְמוּתֵ֑נוּ וְיִרְדּוּ֩ בִדְגַ֨ת הַיָּ֜ם וּבְעֹ֣וף הַשָּׁמַ֗יִם וּבַבְּהֵמָה֙ וּבְכָל־הָאָ֔רֶץ וּבְכָל־הָרֶ֖מֶשׂ הָֽרֹמֵ֥שׂ עַל־הָאָֽרֶץ׃ וַיִּבְרָ֨א אֱלֹהִ֤ים׀ אֶת־הָֽאָדָם֙ בְּצַלְמֹ֔ו בְּצֶ֥לֶם אֱלֹהִ֖ים בָּרָ֣א אֹתֹ֑ו זָכָ֥ר וּנְקֵבָ֖ה בָּרָ֥א אֹתָֽם׃ וַיְבָ֣רֶךְ אֹתָם֮ אֱלֹהִים֒ וַיֹּ֨אמֶר לָהֶ֜ם אֱלֹהִ֗ים פְּר֥וּ וּרְב֛וּ וּמִלְא֥וּ אֶת־הָאָ֖רֶץ וְכִבְשֻׁ֑הָ וּרְד֞וּ בִּדְגַ֤ת הַיָּם֙ וּבְעֹ֣וף הַשָּׁמַ֔יִם וּבְכָל־חַיָּ֖ה הָֽרֹמֶ֥שֶׂת עַל־הָאָֽרֶץ׃ וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֗ים הִנֵּה֩ נָתַ֨תִּי לָכֶ֜ם אֶת־כָּל־עֵ֣שֶׂב׀ זֹרֵ֣עַ זֶ֗רַע אֲשֶׁר֙ עַל־פְּנֵ֣י כָל־הָאָ֔רֶץ וְאֶת־כָּל־הָעֵ֛ץ אֲשֶׁר־בֹּ֥ו פְרִי־עֵ֖ץ זֹרֵ֣עַ זָ֑רַע לָכֶ֥ם יִֽהְיֶ֖ה לְאָכְלָֽה׃ וּֽלְכָל־חַיַּ֣ת הָ֠אָרֶץ וּלְכָל־עֹ֨וף הַשָּׁמַ֜יִם וּלְכֹ֣ל׀ רֹומֵ֣שׂ עַל־הָאָ֗רֶץ אֲשֶׁר־בֹּו֙ נֶ֣פֶשׁ חַיָּ֔ה אֶת־כָּל־יֶ֥רֶק עֵ֖שֶׂב לְאָכְלָ֑ה וַֽיְהִי־כֵֽן׃ וַיַּ֤רְא אֱלֹהִים֙ אֶת־כָּל־אֲשֶׁ֣ר עָשָׂ֔ה וְהִנֵּה־טֹ֖וב מְאֹ֑ד וַֽיְהִי־עֶ֥רֶב וַֽיְהִי־בֹ֖קֶר יֹ֥ום הַשִּׁשִּֽׁי׃
“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Rûhu suların üzerinde hareket ediyordu.
Tanrı, ‘Işık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. Işığa ‘gündüz’, karanlığa ‘gece’ adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
Tanrı, ‘Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın’ diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye ‘gök’ adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
Tanrı, ‘Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün’ diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana ‘kara’, toplanan sulara ‘deniz’ adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
Tanrı, ‘Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin’ diye buyurdu ve öyle oldu. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
Tanrı şöyle buyurdu: ‘Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri mevsimleri, günleri, yılları göstersin.’ Ve öyle oldu. Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı. Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gökkubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu.
Tanrı, ‘Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun’ diye buyurdu. Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, ‘Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın’ diyerek onları kutsadı. Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu. Tanrı, ‘Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen türetsin’ diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.
Tanrı, ‘Kendi sûretimizde, kendimize benzer insan yaratalım’ dedi, ‘Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.’ Tanrı insanı kendi sûretinde yarattı, onu Tanrı’nın sûretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, ‘Verimli olun, çoğalın’ dedi, ‘Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere – soluk alıp veren bütün hayvanlara – yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.’ Ve öyle oldu. Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.” (9640)
Tevrat’ın “Tekvin” bölümünün, konunun kaldığı yerden devam ettiği ikinci bâbının başında ise şöyle denilir:
וַיְכֻלּ֛וּ הַשָּׁמַ֥יִם וְהָאָ֖רֶץ וְכָל־צְבָאָֽם׃ וַיְכַ֤ל אֱלֹהִים֙ בַּיֹּ֣ום הַשְּׁבִיעִ֔י מְלַאכְתֹּ֖ו אֲשֶׁ֣ר עָשָׂ֑ה וַיִּשְׁבֹּת֙ בַּיֹּ֣ום הַשְּׁבִיעִ֔י מִכָּל־מְלַאכְתֹּ֖ו אֲשֶׁ֥ר עָשָֽׂה׃ וַיְבָ֤רֶךְ אֱלֹהִים֙ אֶת־יֹ֣ום הַשְּׁבִיעִ֔י וַיְקַדֵּ֖שׁ אֹתֹ֑ו כִּ֣י בֹ֤ו שָׁבַת֙ מִכָּל־מְלַאכְתֹּ֔ו אֲשֶׁר־בָּרָ֥א אֱלֹהִ֖ים לַעֲשֹֽׂות׃
“Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.” (9641)
Tevrat’taki bu âyetlerde, Tanrı’nın evreni ve içindeki herşeyi 6 günde yarattığı, sonra da – çok çalıştığı için “yorulduğundan” (!) olsa gerek – 7. günde dinlendiği yani istirahat ettiği anlatılmaktadır. Tanrı, birinci gün ışığı, ikinci gün göğü ve gökkubbeyi, üçüncü gün Dünya’yı, karaları ve denizleri, toprağı ve bitkileri, dördüncü gün Güneş’i ve Ay’ı, beşinci gün hayvanları, altıncı gün de insanları yaratmış. Bütün hafta böyle çalıştıktan sonra, işini bitirmiş ve yedinci gün dinlenmiş.
İlginç bir anlatım… İster bilimsel bir bakış açısıyla okuyun, ister dîndar / inançlı bir insan olarak, hakikaten tuhaf. Henüz Güneş ve Ay yokken gece ve gündüzün oluşuna mı şaşırmalı, Güneş ve Ay’ın aynı gün ve Dünya’dan hatta yeryüzündeki bitkilerden ve meyve ağaçlarından sonra yaratıldığına mı şaşırmalı (bu hususların tamamını, elinizdeki bu kitabın daha önceki bölümlerinde, her birini ayrı bir bölüm olarak geniş bir şekilde ele alıp inceledik ve üzerinde tartıştık), yoksa Tanrı’nın, tıpkı bütün hafta çalışan bir insanın o yorgunluğunu atmak için haftasonu dinlenmesi, evinde bacaklarını koltuğa uzatıp kahvesini içerek istirahat etmesi gibi, evreni ve içindeki herşeyi yarattıktan sonra yorulup yedinci gün istirahat etmesine mi şaşırmalı (bu hususu da bu bölümde ele alıp konuşacağız), hangisine şaşırması gerektiğine insan karar veremiyor.
Musevîlik ilahiyatı bu anlayış üzerine inşâ edilmiştir. Nitekim Yahudîlik’te Cumartesi (Şabbat) gününün tatil olması ve o gün Yahudîler’in çalışmaması, bundan dolayıdır. Çünkü Allah evreni ve içindeki herşeyi 6 günde (Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma) yaratmış, 7. gün ise (Cumartesi) dinlenmiştir. O yüzden Yahudîler 6 gün çalışır, Cumartesi günü dinlenirler. Bundan ötürü 7. gün (Cumartesi) dinlenme günüdür ve kutsaldır. Zaten bu günün kutsal olduğunu belirten ve “dinlenme günü” ilan eden, yukarıda aktardığımız Tevrat pasajlarından da okuduğunuz üzere, Allah’ın kendisidir. (9642)
Tevrat’ta ve İbranice’de “Cumartesi” gününün ismi olan “Şabbat” (שבת), kelime olarak İbranice “ש־ב־ת” kökünden türemiştir. Sık sık “dinlenme” (isim veya fiil) olarak çevrilmesine rağmen, başka bir doğru çeviri “(işten) ayrılmak”tır. (9643) Doğumun aktif olarak durdurulması kavramı, herşeye gücü yeten Allah’ın, yaratılışın yedinci günündeki istirahati ile daha tutarlı kabul edilir.
Tevrat’ın hemen başındaki bu anlatımda, yaratılışı dinlenme takip eder. Kaosa düzen getirmenin bir sonucu olarak, Tanrı kendi “tahtında” (veya “arşında”) bir tür “ilahî dinlenme”ye çekilir. Dinlenme, yaratma işi sona erdiği için hem bağlantının kesilmesidir, hem de Tanrı artık güvenli ve düzenli bir kozmosu sürdürmek için “kendi katında” bulunduğundan, bağlılıktır. Tevrat şöyle der:
זָכֹ֛ור֩ אֶת־יֹ֥֨ום הַשַּׁבָּ֖֜ת לְקַדְּשֹֽׁ֗ו׃ שֵׁ֤֣שֶׁת יָמִ֣ים֙ תַּֽעֲבֹ֔ד֮ וְעָשִׂ֖֣יתָ כָּל־מְלַאכְתֶּֽךָ֒׃ וְיֹ֙ום֙ הַשְּׁבִיעִ֔֜י שַׁבָּ֖֣ת׀ לַיהוָ֣ה אֱלֹהֶ֑֗יךָ לֹֽ֣א־תַעֲשֶׂ֣֨ה כָל־מְלָאכָ֡֜ה אַתָּ֣ה׀ וּבִנְךָֽ֣־וּ֠בִתֶּ֗ךָ עַבְדְּךָ֤֨ וַאֲמָֽתְךָ֜֙ וּבְהֶמְתֶּ֔֗ךָ וְגֵרְךָ֖֙ אֲשֶׁ֥֣ר בִּשְׁעָרֶֽ֔יךָ׃ כִּ֣י שֵֽׁשֶׁת־יָמִים֩ עָשָׂ֨ה יְהוָ֜ה אֶת־הַשָּׁמַ֣יִם וְאֶת־הָאָ֗רֶץ אֶת־הַיָּם֙ וְאֶת־כָּל־אֲשֶׁר־בָּ֔ם וַיָּ֖נַח בַּיֹּ֣ום הַשְּׁבִיעִ֑י עַל־כֵּ֗ן בֵּרַ֧ךְ יְהוָ֛ה אֶת־יֹ֥ום הַשַּׁבָּ֖ת וַֽיְקַדְּשֵֽׁהוּ׃
“Şabbat gününü kutsal sayarak anımsa. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın Rabb’e ‘Şabbat Günü’ olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dahil, hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü Ben, Rabb yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabbat gününü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim.” (9644)
Hristiyanlık’ta da, Pazar gününün tatil (dinlenme günü) olması, Yahudîlik’teki Şabbat (Cumartesi)’tan kaynaklanmaktadır. Haftalık dinlenme günü, kutsal kitap İncil’e göre, Hz. İsa (as)’nın dirilişinin gerçekleştiği “haftanın ilk günü” olarak belirlendi. (9645) İsa’nın “Son Akşam Yemeği”nden ortaya çıkan erken Kudüs (Yeruşalayim) topluluğunda “ekmek kırma” (9646), Yahudîler’in Şabbat ve Fısıh yemeklerine dayanıyordu. İlk Hıristiyanlar, daha sonraki birçok Yahudî Hristiyan ve bazı Yahudî olmayan Hristiyanlar gibi, 400’lü yıllara kadar Şabbat tatilini Pazar kutlamalarının yanında tuttular. Bazı Hristiyan mezhepleri bugüne kadar Şabbat’ı kutlamaya devam ediyor.
Tevrat’taki bu kozmolojik anlatımın izni sürdüğümüzde, yolculuk bizi yine Antik Mezopotamya’ya götürüyor. Tevrat’ın hemen başındaki bu anlatım, birçok araştırmacıya göre, Sümer (Kenger) yaratılış miti olan “Sümer Tabletleri” ve Babil yaratılış miti olan “Enûma Eliş”in izlerini taşımaktadır ve bu anlatılar, Tiamat’ı parçalayarak bedeninin yarısından yeri, diğer yarısından göğü yaratan ve daha sonra yeni yarattığı yeryüzünde Tanrılar adına kontrolü sağlamak ve Tanrılar’a hizmet etmek için insanı yaratan Marduk’u hatırlatmaktadır. (9647)
Kadim Yakındoğu kozmolojisinde, kozmik savaşçı Tanrı, Kaos’un güçlerini yendikten sonra Dünya’yı yaratacak ve dünyevî evini, tapınağı inşâ edecekti. (9648) Nasıl ki en derin uçurum, Kaos ve Ölüm’ün yeriyse, Tanrı’nın tapınağı da Yüksek Dağ’a aitti. (9649) Eski Yahuda (İsrail)’da tapınağın yeri Siyon yani Kudüs (Yeruşalayim) idi, burası Dünya’nın göbeği ve merkeziydi. (9650)
Tevrat’ın (Tanah’ın) Ketuvim kısmında bulunan bir bölümün ismi olan ve İbranice ismi “Tehillim” (תהילים) olup Müslümanlar’ın ayrı bir kutsal kitap zannettikleri “Zebur”, göksel sarayında, “Tufan’ın (kozmik deniz) üzerinde tahtında oturan” (9651) ve “Evini yukarıdaki sular üzerinde kuran, bulutları kendine savaş arabası yapan, rüzgârın kanatları üzerinde gezen” (9652) Tanrı’yı anlatır. Samirîler tarafından kutsal kitap olarak kullanılan ve Samirî Alfabesi’yle yazılmış (9653) olan “Samirî Tevratı”, bu dağı, Yeni Ahit (İncil)’in de zımnen kabul ettiği (9654) Gerizim Dağı olarak tanımlar. Bu görüntü, tahtını Dünya’nın altındaki ilkel tatlı sular olan Abzo’ya yerleştiren Mezopotamya Tanrısı Ea’yı ve Baal döngüsünde sarayının ilkel okyanusun kaynağı olan kozmik bir dağda olduğu şeklinde tanımlanan Kenan Tanrısı El’i hatırlatır. (9655)
Göksel ve dünyevî âlemlerin birleştiği nokta, tapınak ve kraliyet sarayıyla ilişkilendirilen dünyevî bir “Tanrı Bahçesi” olarak tasvir edilir. (9656) Tevrat’ın “Hezekiel” kitabı, Cennet Bahçesi’ni Tanrı’nın Dağı’na yerleştirir. (9657) “Hezekiel”in kozmik dağ ve bahçesinin tasviri, Yeni Ahit (İncil)’te, duvarları değerli taşlarla süslenmiş, tahtının altından “yaşam suyunun nehri” akan Mesih’in Kudüs’ünde uygulanan “Vahiy” kitabında yeniden ortaya çıkıyor. (9658)
Dedik ki, alt tarafı 3300 yıllık geçmişi olan semavî dînler tarihinde (Musevîlik, Hristiyanlık, İslam) ve bizzat bunlara ait kutsal kitapların içinde “Allah tasavvuru” devamlı olarak evrim geçirmektedir. Şimdi bu süreci, dînler tarihinde “Tanrı’nın evrimini” kronolojik sırayla takip edelim:
Tevrat’ın hemen başındaki “Aden Cenneti” anlatımında, Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva (as)’nın yasak meyveyi yiyerek ilk günâhı işlemeleri şöyle anlatılır:
וְהַנָּחָשׁ֙ הָיָ֣ה עָר֔וּם מִכֹּל֙ חַיַּ֣ת הַשָּׂדֶ֔ה אֲשֶׁ֥ר עָשָׂ֖ה יְהוָ֣ה אֱלֹהִ֑ים וַיֹּ֙אמֶר֙ אֶל־הָ֣אִשָּׁ֔ה אַ֚ף כִּֽי־אָמַ֣ר אֱלֹהִ֔ים לֹ֣א תֹֽאכְל֔וּ מִכֹּ֖ל עֵ֥ץ הַגָּֽן׃ וַתֹּ֥אמֶר הָֽאִשָּׁ֖ה אֶל־הַנָּחָ֑שׁ מִפְּרִ֥י עֵֽץ־הַגָּ֖ן נֹאכֵֽל׃ וּמִפְּרִ֣י הָעֵץ֮ אֲשֶׁ֣ר בְּתֹוךְ־הַגָּן֒ אָמַ֣ר אֱלֹהִ֗ים לֹ֤א תֹֽאכְלוּ֙ מִמֶּ֔נּוּ וְלֹ֥א תִגְּע֖וּ בֹּ֑ו פֶּן־תְּמֻתֽוּן׃ וַיֹּ֥אמֶר הַנָּחָ֖שׁ אֶל־הָֽאִשָּׁ֑ה לֹֽא־מֹ֖ות תְּמֻתֽוּן׃ כִּ֚י יֹדֵ֣עַ אֱלֹהִ֔ים כִּ֗י בְּיֹום֙ אֲכָלְכֶ֣ם מִמֶּ֔נּוּ וְנִפְקְח֖וּ עֵֽינֵיכֶ֑ם וִהְיִיתֶם֙ כֵּֽאלֹהִ֔ים יֹדְעֵ֖י טֹ֥וב וָרָֽע׃
וַתֵּ֣רֶא הָֽאִשָּׁ֡ה כִּ֣י טֹוב֩ הָעֵ֨ץ לְמַאֲכָ֜ל וְכִ֧י תַֽאֲוָה־ה֣וּא לָעֵינַ֗יִם וְנֶחְמָ֤ד הָעֵץ֙ לְהַשְׂכִּ֔יל וַתִּקַּ֥ח מִפִּרְיֹ֖ו וַתֹּאכַ֑ל וַתִּתֵּ֧ן גַּם־לְאִישָׁ֛הּ עִמָּ֖הּ וַיֹּאכַֽל׃ וַתִּפָּקַ֙חְנָה֙ עֵינֵ֣י שְׁנֵיהֶ֔ם וַיֵּ֣דְע֔וּ כִּ֥י עֵֽירֻמִּ֖ם הֵ֑ם וַֽיִּתְפְּרוּ֙ עֲלֵ֣ה תְאֵנָ֔ה וַיַּעֲשׂ֥וּ לָהֶ֖ם חֲגֹרֹֽת׃
וַֽיִּשְׁמְע֞וּ אֶת־קֹ֨ול יְהוָ֧ה אֱלֹהִ֛ים מִתְהַלֵּ֥ךְ בַּגָּ֖ן לְר֣וּחַ הַיֹּ֑ום וַיִּתְחַבֵּ֨א הָֽאָדָ֜ם וְאִשְׁתֹּ֗ו מִפְּנֵי֙ יְהוָ֣ה אֱלֹהִ֔ים בְּתֹ֖וךְ עֵ֥ץ הַגָּֽן׃
וַיִּקְרָ֛א יְהוָ֥ה אֱלֹהִ֖ים אֶל־הָֽאָדָ֑ם וַיֹּ֥אמֶר לֹ֖ו אַיֶּֽכָּה׃ וַיֹּ֕אמֶר אֶת־קֹלְךָ֥ שָׁמַ֖עְתִּי בַּגָּ֑ן וָאִירָ֛א כִּֽי־עֵירֹ֥ם אָנֹ֖כִי וָאֵחָבֵֽא׃ וַיֹּ֕אמֶר מִ֚י הִגִּ֣יד לְךָ֔ כִּ֥י עֵירֹ֖ם אָ֑תָּה הֲמִן־הָעֵ֗ץ אֲשֶׁ֧ר צִוִּיתִ֛יךָ לְבִלְתִּ֥י אֲכָל־מִמֶּ֖נּוּ אָכָֽלְתָּ׃ וַיֹּ֖אמֶר הָֽאָדָ֑ם הָֽאִשָּׁה֙ אֲשֶׁ֣ר נָתַ֣תָּה עִמָּדִ֔י הִ֛וא נָֽתְנָה־לִּ֥י מִן־הָעֵ֖ץ וָאֹכֵֽל׃ וַיֹּ֨אמֶר יְהוָ֧ה אֱלֹהִ֛ים לָאִשָּׁ֖ה מַה־זֹּ֣את עָשִׂ֑ית וַתֹּ֙אמֶר֙ הָֽאִשָּׁ֔ה הַנָּחָ֥שׁ הִשִּׁיאַ֖נִי וָאֹכֵֽל׃
וַיֹּאמֶר֩ יְהֹוָ֨ה אֱלֹהִ֥ים׀ אֶֽל־הַנָּחָשׁ֮ כִּ֣י עָשִׂ֣יתָ זֹּאת֒ אָר֤וּר אַתָּה֙ מִכָּל־הַבְּהֵמָ֔ה וּמִכֹּ֖ל חַיַּ֣ת הַשָּׂדֶ֑ה עַל־גְּחֹנְךָ֣ תֵלֵ֔ךְ וְעָפָ֥ר תֹּאכַ֖ל כָּל־יְמֵ֥י חַיֶּֽיךָ׃ וְאֵיבָ֣ה׀ אָשִׁ֗ית בֵּֽינְךָ֙ וּבֵ֣ין הָֽאִשָּׁ֔ה וּבֵ֥ין זַרְעֲךָ֖ וּבֵ֣ין זַרְעָ֑הּ ה֚וּא יְשׁוּפְךָ֣ רֹ֔אשׁ וְאַתָּ֖ה תְּשׁוּפֶ֥נּוּ עָקֵֽב׃
אֶֽל־הָאִשָּׁ֣ה אָמַ֗ר הַרְבָּ֤ה אַרְבֶּה֙ עִצְּבֹונֵ֣ךְ וְהֵֽרֹנֵ֔ךְ בְּעֶ֖צֶב תֵּֽלְדִ֣י בָנִ֑ים וְאֶל־אִישֵׁךְ֙ תְּשׁ֣וּקָתֵ֔ךְ וְה֖וּא יִמְשָׁל־בָּֽךְ׃
וּלְאָדָ֣ם אָמַ֗ר כִּֽי־שָׁמַעְתָּ֮3 לְקֹ֣ול אִשְׁתֶּךָ֒ וַתֹּ֙אכַל֙ מִן־הָעֵ֔ץ אֲשֶׁ֤ר צִוִּיתִ֙יךָ֙ לֵאמֹ֔ר לֹ֥א תֹאכַ֖ל מִמֶּ֑נּוּ אֲרוּרָ֤ה הָֽאֲדָמָה֙ בַּֽעֲבוּרֶ֔ךָ בְּעִצָּבֹון֙ תֹּֽאכֲלֶ֔נָּה כֹּ֖ל יְמֵ֥י חַיֶּֽיךָ׃ וְקֹ֥וץ וְדַרְדַּ֖ר תַּצְמִ֣יחַֽ לָ֑ךְ וְאָכַלְתָּ֖ אֶת־עֵ֥שֶׂב הַשָּׂדֶֽה׃ בְּזֵעַ֤ת אַפֶּ֙יךָ֙ תֹּ֣אכַל לֶ֔חֶם עַ֤ד שֽׁוּבְךָ֙ אֶל־הָ֣אֲדָמָ֔ה כִּ֥י מִמֶּ֖נָּה לֻקָּ֑חְתָּ כִּֽי־עָפָ֣ר אַ֔תָּה וְאֶל־עָפָ֖ר תָּשֽׁוּב׃
וַיִּקְרָ֧א הָֽאָדָ֛ם שֵׁ֥ם אִשְׁתֹּ֖ו חַוָּ֑ה כִּ֛י הִ֥וא הָֽיְתָ֖ה אֵ֥ם כָּל־חָֽי׃
וַיַּעַשׂ֩ יְהוָ֨ה אֱלֹהִ֜ים לְאָדָ֧ם וּלְאִשְׁתֹּ֛ו כָּתְנֹ֥ות עֹ֖ור וַיַּלְבִּשֵֽׁם׃ וַיֹּ֣אמֶר׀ יְהוָ֣ה אֱלֹהִ֗ים הֵ֤ן הָֽאָדָם֙ הָיָה֙ כְּאַחַ֣ד מִמֶּ֔נּוּ לָדַ֖עַת טֹ֣וב וָרָ֑ע וְעַתָּ֣ה׀ פֶּן־יִשְׁלַ֣ח יָדֹ֗ו וְלָקַח֙ גַּ֚ם מֵעֵ֣ץ הַֽחַיִּ֔ים וְאָכַ֖ל וָחַ֥י לְעֹלָֽם׃
וַֽיְשַׁלְּחֵ֛הוּ יְהוָ֥ה אֱלֹהִ֖ים מִגַּן־עֵ֑דֶן לַֽעֲבֹד֙ אֶת־הָ֣אֲדָמָ֔ה אֲשֶׁ֥ר לֻקַּ֖ח מִשָּֽׁם׃ וַיְגָ֖רֶשׁ אֶת־הָֽאָדָ֑ם וַיַּשְׁכֵּן֩ מִקֶּ֨דֶם לְגַן־עֵ֜דֶן אֶת־הַכְּרֻבִ֗ים וְאֵ֨ת לַ֤הַט הַחֶ֙רֶב֙ הַמִּתְהַפֶּ֔כֶת לִשְׁמֹ֕ר אֶת־דֶּ֖רֶךְ עֵ֥ץ הַֽחַיִּֽים׃
“Rabb Allah’ın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, ‘Allah gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?’ diye sordu. Kadın, ‘Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz’ diye yanıtladı, ‘Ama Allah, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz’ dedi.’ Yılan, ‘Kesinlikle ölmezsiniz’ dedi, ‘Çünkü Allah biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.’
Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.
Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen Rabb Allah’ın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.
Rabb Allah Âdem’e, ‘Neredesin?’ diye seslendi. Âdem, ‘Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim’ dedi. Rabb Allah, ‘Çıplak olduğunu sana kim söyledi?’ diye sordu, ‘Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?’ Âdem, ‘Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim’ diye yanıtladı. Rabb Allah kadına, ‘Nedir bu yaptığın?’ diye sordu. Kadın, ‘Yılan beni aldattı, o yüzden yedim’ diye karşılık verdi.
Bunun üzerine Rabb Allah yılana, ‘Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın’ dedi, ‘Karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.’
Rabb Allah kadına, ‘Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim’ dedi, ‘Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.’
Rabb Allah Âdem’e, ‘Karının sözünü dinlediğin ve sana, ‘meyvesini yeme’ dediğim ağaçtan yediğin için, toprak senin yüzünden lanetlendi’ dedi, ‘Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek, ekmeğini alınteri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.’
Âdem karısına Havva adını verdi. Çünkü O bütün insanların annesiydi.
Rabb Allah Âdem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi. Sonra, ‘Âdem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu’ dedi, ‘Artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.’
Böylece Rabb Allah, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Âdem’i Aden Bahçesi’nden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden Bahçesi’nin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.” (9659)
Tanah (Tevrat)’ın ilk 5 kitabını oluşturan ve “Musa’nın Kitabı” olarak da anılan asıl Tevrat’ın (Kur’ân’da da “Tevrat” denildiğinde bahsedilen sadece budur) ilk bölümlerinde yer alan bu anlatım, hakikaten her yönüyle ilginçtir. Diğer bütün ilginçlikleri şimdilik bir tarafa bırakarak, Tanrı’ya yoğunlaşalım:
Gördüğünüz gibi, Allah – sanki normal bir insanmış gibi – bahçede yürümekte, O gelince Âdem’le Havva, kendilerini görmesin diye gidip ağacın arkasına saklanmaktadırlar. İnsan gerçekten bazen ne diyeceğini, nasıl yorum yapacağını bilemiyor. Hani çocukken mahalledeki güzel bahçelere girip ordaki ağaçlardan elma çalardık ve bahçenin sahibi gelince de gidip ağaçların arkasına saklanırdık ya, aynen onun gibi. Allah Âdem’i göremeyince, “Neredesin?” diye seslenerek soruyor. Demek ki Allah birini görmeyince nerede olduğunu bilmiyor. Âdem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” diyor. Bunun üzerine Allah – hâşâ – şaşkınlık geçiriyor, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi? Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” diye soruyor. Âdem de, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtlıyor. Allah bu sefer kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye soruyor. Kadın da (henüz ismi yok), “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık veriyor. Olayın sonunda Allah onlar için elbise yapıyor ve yaptığı elbiseyi kendi elleriyle Âdem’le Havva’ya giydiriyor. Tıpkı bir annenin veya babanın, kendi çocuklarını giydirmesi gibi.
Kutsal kitap Tevrat’ın hemen başındaki bu anlatımda, Allah’ın insandan pek bir farkının olmadığını görüyoruz. Sadece bize oranla bazı üstün güçleri var, hepsi o kadar.
Dikkatinizi çekerim: Bu anlatım, Tanah (Tevrat)’ın ilk 5 kitabını oluşturan ve “Musa’nın Kitabı” olarak da anılan asıl Tevrat’ta geçmektedir. Kur’ân’da da “Tevrat” denildiğinde bahsedilen budur.
Semavî dînlerin (Musevîlik – Hristiyanlık – İslam) ve kutsal kitapların (Tevrat – İncil – Kur’ân) “başlangıç noktası” olan Hz. Musa (as)’nın “Tanrı tasavvuru”, işte bu şekilde. O Musa ki, İslam’da “Ulu’l- Âzm” (أولو العَزم) olarak anılan en büyük 5 peygamberden (Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed) biridir. (9660) Tevrat, Musa’yı “peygamberlerin en büyüğü” olarak takdim eder. (9661) Bu husus, Endülüslü dünyaca ünlü Yahudî filozof, hahambaşı, yasa koyucu, Talmud bilgini ve doktor Moşe ben Meymun ya da tam adıyla Rabbi Ebû İmran Moşe Ben Ubeydullah Meymun el- Qurtabî (1135 – 1204)’nin tespit ettiği “Musevî Âmentüsü”nde bir “imân esası” olarak yer almıştır. Çünkü Hz. Musa, Tevrat’a göre, sadece O’na ait bir nitelik olmak üzere Tanrı ile yüzyüze söyleşen, Tanrı’nın Sina Dağı’ndaki vahyine aracı olarak seçtiği, esaret altındaki halkı “kâhinler melekûtu” ve “mukaddes millet” haline getiren, eşsiz ve benzersiz bir kişidir. (9662) İncil’de Hz. Musa, Hz. İsa (as) ile mukayese edilmektedir. (9663) Hz. Musa’dan Kur’ân-ı Kerîm’in 34 tane sûresinde ve 136 ayrı yerde bahsedilmektedir ve Kur’ân’da kendisinden en fazla bahsedilen peygamber Musa’dır. (9664)
Devam edelim…
Kutsal kitap Tevrat’ta, Babil Kulesi’nin yapımı ile ilgili anlatıma baktığımızda, Allah’ın “her yerde” değil “gökte” olduğunu açık biçimde görmekteyiz. Tevrat’ta anlatıldığına göre, Nûh Tufanı’ndan sonrasına kadar yeryüzünde tüm insanlar aynı dili konuşuyorlardı. Allah, Babil Kulesi’ni yaparak kendisine ulaşmaya çalışan insanlara kızar, bundan korkar (!) ve “yeryüzüne inerek” (!) onların dillerini karıştırır. Farklı diller bu şekilde meydana gelmiştir:
וַֽיְהִ֥י כָל־הָאָ֖רֶץ שָׂפָ֣ה אֶחָ֑ת וּדְבָרִ֖ים אֲחָדִֽים׃ וַֽיְהִ֖י בְּנָסְעָ֣ם מִקֶּ֑דֶם וַֽיִּמְצְא֥וּ בִקְעָ֛ה בְּאֶ֥רֶץ שִׁנְעָ֖ר וַיֵּ֥שְׁבוּ שָֽׁם׃ וַיֹּאמְר֞וּ אִ֣ישׁ אֶל־רֵעֵ֗הוּ הָ֚בָה נִלְבְּנָ֣ה לְבֵנִ֔ים וְנִשְׂרְפָ֖ה לִשְׂרֵפָ֑ה וַתְּהִ֨י לָהֶ֤ם הַלְּבֵנָה֙ לְאָ֔בֶן וְהַ֣חֵמָ֔ר הָיָ֥ה לָהֶ֖ם לַחֹֽמֶר׃ וַיֹּאמְר֞וּ הָ֣בָה׀ נִבְנֶה־לָּ֣נוּ עִ֗יר וּמִגְדָּל֙ וְרֹאשֹׁ֣ו בַשָּׁמַ֔יִם וְנַֽעֲשֶׂה־לָּ֖נוּ שֵׁ֑ם פֶּן־נָפ֖וּץ עַל־פְּנֵ֥י כָל־הָאָֽרֶץ׃
וַיֵּ֣רֶד יְהוָ֔ה לִרְאֹ֥ת אֶת־הָעִ֖יר וְאֶת־הַמִּגְדָּ֑ל אֲשֶׁ֥ר בָּנ֖וּ בְּנֵ֥י הָאָדָֽם׃ וַיֹּ֣אמֶר יְהוָ֗ה הֵ֣ן עַ֤ם אֶחָד֙ וְשָׂפָ֤ה אַחַת֙ לְכֻלָּ֔ם וְזֶ֖ה הַחִלָּ֣ם לַעֲשֹׂ֑ות וְעַתָּה֙ לֹֽא־יִבָּצֵ֣ר מֵהֶ֔ם כֹּ֛ל אֲשֶׁ֥ר יָזְמ֖וּ לַֽעֲשֹֽׂות׃ הָ֚בָה נֵֽרְדָ֔ה וְנָבְלָ֥ה שָׁ֖ם שְׂפָתָ֑ם אֲשֶׁר֙ לֹ֣א יִשְׁמְע֔וּ אִ֖ישׁ שְׂפַ֥ת רֵעֵֽהוּ׃
וַיָּ֨פֶץ יְהוָ֥ה אֹתָ֛ם מִשָּׁ֖ם עַל־פְּנֵ֣י כָל־הָאָ֑רֶץ וַֽיַּחְדְּל֖וּ לִבְנֹ֥ת הָעִֽיר׃ עַל־כֵּ֞ן קָרָ֤א שְׁמָהּ֙ בָּבֶ֔ל כִּי־שָׁ֛ם בָּלַ֥ל יְהוָ֖ה שְׂפַ֣ת כָּל־הָאָ֑רֶץ וּמִשָּׁם֙ הֱפִיצָ֣ם יְהוָ֔ה עַל־פְּנֵ֖י כָּל־הָאָֽרֶץ׃
“Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar (Sümer – İ. S.) bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, ‘Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim’ dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, ‘Kendimize bir kent kuralım’ dediler, ‘Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.’
Allah insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. ‘Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar’ dedi, ‘Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.’
Böylece Allah onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü Allah bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.” (9665)
Bu âyetlerden net biçimde anlıyoruz ki, Allah göktedir. İnsanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya iniyor ve kentin yapımını durduruyor. Tıpkı gökten yere inen bir UFO gibi veya sinema filmlerindeki “Süpermen” gibi. (Ondan sonra da bu topraklardan çıkmadığına göre ve şeriâtını tamamlayana kadar da sadece Ortadoğu’yla ilgilendiğine göre, demek ki bizim bu topraklarımızı çok sevmiş. Halbuki biz buradan kaçıp Avrupa’ya, Amerika’ya gitmeye çalışıyoruz.)
Devam ediyoruz…
Müslüman toplumlarda “Halil İbrahim Sofrası” diye çok meşhur bir deyim vardır. Cömertliği, konukseverliği anlatır. Misafirperver bir insan olan Hz. İbrahim (as)’in evindeki sofraya ithafen bu deyim yerleşmiştir. Müslümanlar bu deyimi çok severler ve cömertliği, konukseverliği ifade etmek için sıklıkla kullanırlar. Bu iyi bir gelenek ve güzel bir üslûp elbette ki. Ama bilmedikleri birşey var: İbrahim o yemeği Allah’la ve meleklerle birlikte yemektedir. Evet, yanlış duymadınız. Allah ve üç tane meleği, İbrahim ile Hz. Sara (as)’nın evine konuk oluyorlar ve oturup birlikte yemek yiyorlar. Tevrat’tan okuyalım:
וַיֵּרָ֤א אֵלָיו֙ יְהוָ֔ה בְּאֵלֹנֵ֖י מַמְרֵ֑א וְה֛וּא יֹשֵׁ֥ב פֶּֽתַח־הָאֹ֖הֶל כְּחֹ֥ם הַיֹּֽום וַיִּשָּׂ֤א עֵינָיו֙ וַיַּ֔רְא וְהִנֵּה֙ שְׁלֹשָׁ֣ה אֲנָשִׁ֔ים נִצָּבִ֖ים עָלָ֑יו וַיַּ֗רְא וַיָּ֤רָץ לִקְרָאתָם֙ מִפֶּ֣תַח הָאֹ֔הֶל וַיִּשְׁתַּ֖חוּ אָֽרְצָה׃ וַיֹּאמַ֑ר אֲדֹנָ֗י אִם־נָ֨א מָצָ֤אתִי חֵן֙ בְּעֵינֶ֔יךָ אַל־נָ֥א תַעֲבֹ֖ר מֵעַ֥ל עַבְדֶּֽךָ׃ יֻקַּֽח־נָ֣א מְעַט־מַ֔יִם וְרַחֲצ֖וּ רַגְלֵיכֶ֑ם וְהִֽשָּׁעֲנ֖וּ תַּ֥חַת הָעֵֽץ׃ וְאֶקְחָ֨ה פַת־לֶ֜חֶם וְסַעֲד֤וּ לִבְּכֶם֙ אַחַ֣ר תַּעֲבֹ֔רוּ כִּֽי־עַל־כֵּ֥ן עֲבַרְתֶּ֖ם עַֽל־עַבְדְּכֶ֑ם וַיֹּ֣אמְר֔וּ כֵּ֥ן תַּעֲשֶׂ֖ה כַּאֲשֶׁ֥ר דִּבַּֽרְתָּ׃
וַיְמַהֵ֧ר אַבְרָהָ֛ם הָאֹ֖הֱלָה אֶל־שָׂרָ֑ה וַיֹּ֗אמֶר מַהֲרִ֞י שְׁלֹ֤שׁ סְאִים֙ קֶ֣מַח סֹ֔לֶת ל֖וּשִׁי וַעֲשִׂ֥י עֻגֹֽות׃ וְאֶל־הַבָּקָ֖ר רָ֣ץ אַבְרָהָ֑ם וַיִּקַּ֨ח בֶּן־בָּקָ֜ר רַ֤ךְ וָטֹוב֙ וַיִּתֵּ֣ן אֶל־הַנַּ֔עַר וַיְמַהֵ֖ר לַעֲשֹׂ֥ות אֹתֹֽו׃ וַיִּקַּ֨ח חֶמְאָ֜ה וְחָלָ֗ב וּבֶן־הַבָּקָר֙ אֲשֶׁ֣ר עָשָׂ֔ה וַיִּתֵּ֖ן לִפְנֵיהֶ֑ם וְהֽוּא־עֹמֵ֧ד עֲלֵיהֶ֛ם תַּ֥חַת הָעֵ֖ץ וַיֹּאכֵֽלוּ׃
וַיֹּאמְר֣וּ אֵ̣לָ̣֔י̣ו̣ אַיֵּ֖ה שָׂרָ֣ה אִשְׁתֶּ֑ךָ וַיֹּ֖אמֶר הִנֵּ֥ה בָאֹֽהֶל׃ וַיֹּ֗אמֶר שֹׁ֣וב אָשׁ֤וּב אֵלֶ֙יךָ֙ כָּעֵ֣ת חַיָּ֔ה וְהִנֵּה־בֵ֖ן לְשָׂרָ֣ה אִשְׁתֶּ֑ךָ וְשָׂרָ֥ה שֹׁמַ֛עַת פֶּ֥תַח הָאֹ֖הֶל וְה֥וּא אַחֲרָֽיו׃ וְאַבְרָהָ֤ם וְשָׂרָה֙ זְקֵנִ֔ים בָּאִ֖ים בַּיָּמִ֑ים חָדַל֙ לִהְיֹ֣ות לְשָׂרָ֔ה אֹ֖רַח כַּנָּשִֽׁים׃ וַתִּצְחַ֥ק שָׂרָ֖ה בְּקִרְבָּ֣הּ לֵאמֹ֑ר אַחֲרֵ֤י בְלֹתִי֙ הָֽיְתָה־לִּ֣י עֶדְנָ֔ה וַֽאדֹנִ֖י זָקֵֽן׃
וַיֹּ֥אמֶר יְהוָ֖ה אֶל־אַבְרָהָ֑ם לָ֣מָּה זֶּה֩ צָחֲקָ֨ה שָׂרָ֜ה לֵאמֹ֗ר הַאַ֥ף אֻמְנָ֛ם אֵלֵ֖ד וַאֲנִ֥י זָקַֽנְתִּי׃ הֲיִפָּלֵ֥א מֵיְהוָ֖ה דָּבָ֑ר לַמֹּועֵ֞ד אָשׁ֥וּב אֵלֶ֛יךָ כָּעֵ֥ת חַיָּ֖ה וּלְשָׂרָ֥ה בֵֽן׃
וַתְּכַחֵ֨שׁ שָׂרָ֧ה׀ לֵאמֹ֛ר לֹ֥א צָחַ֖קְתִּי כִּ֣י׀ יָרֵ֑אָה וַיֹּ֥אמֶר׀ לֹ֖א כִּ֥י צָחָֽקְתְּ׃
“İbrahim günün sıcak saatlerinde Mamre meşeliğindeki çadırının önünde otururken, Allah kendisine göründü. İbrahim karşısında üç adamın (üç meleğin – İ. S.) durduğunu gördü. Onları görür görmez karşılamaya koştu. Yere kapanarak, ‘Ey efendim, eğer gözünde lütûf bulduysam, lütfen kulunun yanından ayrılma’ dedi, ‘Biraz su getirteyim, ayaklarınızı yıkayın. Şu ağacın altında dinlenin. Madem kulunuza konuk geldiniz, bırakın size yiyecek birşeyler getireyim. Biraz dinlendikten sonra yolunuza devam edersiniz.’ Adamlar, ‘Peki, dediğin gibi olsun’ dediler.
İbrahim hemen çadıra, Sara’nın yanına gitti. O’na, ‘Hemen üç sea ince un al, yoğurup pide yap’ dedi. Ardından sığırlara koştu. Körpe ve besili bir buzağı seçip uşağına verdi. Uşak buzağıyı hemen hazırladı. İbrahim hazırlanan buzağıyı yoğurt ve sütle birlikte götürüp konuklarının önüne koydu. Onlar yerken O da yanlarında, ağacın altında durdu.
Konuklar, ‘Karın Sara nerede?’ diye sordular. İbrahim, ‘Çadırda’ diye yanıtladı. O, ‘Gelecek yıl bu zamanda kesinlikle yanına döneceğim’ dedi, ‘O zaman karın Sara’nın bir oğlu olacak.’ Sara O’nun arkasında, çadırın girişinde durmuş, dinliyordu. İbrahim’le Sara kocamışlardı, yaşları hayli ileriydi. Sara âdetten kesilmişti. İçin için gülerek, ‘Bu yaştan sonra bu sevinci tadabilir miyim?’ diye düşündü, ‘Üstelik kocam de yaşlı.’
Allah İbrahim’e sordu: ‘Sara niçin, ‘Bu yaştan sonra gerçekten çocuk sahibi mi olacağım?’ diyerek güldü? Rabb için olanaksız birşey var mı? Belirlenen vakitte, gelecek yıl bu zaman yanına döndüğümde Sara’nın bir oğlu olacak.”
Sara korktu, ‘Gülmedim’ diyerek Allah’a yalan söyledi. Allah, ‘Hayır, güldün’ dedi.” (9666)
Siz sevgili okurlarımızın, şimdi bu âyetleri nasıl bir psikolojiyle ve nasıl bir yüz ifadesiyle okuduğunuzu gerçekten merak etmekteyim. İlginç değil mi?
Allah ve melekleri, tıpkı normal insanlar gibi İbrahim – Sara çiftinin evine misafir oluyorlar, bunlar hep beraber oturup yemek yiyorlar. Yemek yerlerken de, “Hazır biraraya gelmişken iki lafın belini kıralım” diye düşünerek sofrada “doyumsuz” bir sohbete koyuluyorlar. Meleklerden biri, “Gelecek yıl Sara’nın bir oğlu olacak” deyince, Sara buna inanmadığı için gülüyor. Allah İbrahim’e, “Sara niye gülüyor?” diye soruyor, “Rabb için olanaksız birşey var mı?” diyor. Bunu duyan Sara korkuyor, “Gülmedim” diye yalan söylüyor korkudan. Zavallı kadın, başka ne yapsın? Allah da, “Hayır, güldün” diyor.
Ne kadar güzel bir ortam ve harika bir sohbet! Böyle misafirlikleri ve yemek sohbetlerini çok seven bir insan olarak, orada olmak isterdim doğrusu.
Sohbetin sonunda Allah, “Belirlenen vakitte, gelecek yıl bu zaman yanına döndüğümde Sara’nın bir oğlu olacak” diyor. Tuhaf bir anlatım hakikaten! Demek ki Allah’ın gittiği bir yer var, ikamet ettiği bir muhit var. Ama seneye tekrar buraya gelecekmiş, gene gelip bize misafir olacakmış. İyi güzel, çok hoş: Bir dahakine gelirken Ardahan’dan bal getir, kaz getir; bulamazsan Kars merkeze uğra da bir selam getir…
İşin daha da ilginci, meleklerin İbrahim – Sara çiftinin evine misafir olması, bu olay, Kur’ân’da da anlatılır:
وَامْرَاَتُهُ قَٓائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِاِسْحٰقَۙ وَمِنْ وَرَٓاءِ اِسْحٰقَ يَعْقُوبَ ﴿﴾ قَالَتْ يَا وَيْلَتٰٓى ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْلٖي شَيْخاًؕ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عَجٖيبٌ ﴿﴾ قَالُٓوا اَتَعْجَبٖينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِؕ اِنَّهُ حَمٖيدٌ مَجٖيدٌ
“İbrahim’in karısı (Sara) ayakta idi. (Bu sözleri duyunca) Güldü. Ona (Sara’ya) da İshak’ı müjdeledik; İshak’ın arkasından da Yakub’u. Karısı, ‘Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı ve bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Gerçekten bu çok şaşılacak birşey’ dedi. Melekler, ‘Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi size olsun ey ev halkı! Şüphesiz O, övülmeye layıktır, şanı yücedir’ dediler.” (9667)
Kur’ân’da konu anlatılırken, sadece meleklerle yapılan sohbet anlatılmakta. Meleklerin oturup onlarla birlikte yemek yedikleri, hele Allah’ın da tıpkı bir insan gibi, bu tür şeyler yoktur. Sonuçta tarih itibariyle Tevrat’taki bu âyetler ile Kur’ân’daki bu âyetler arasında 1900 yıllık uzun bir zaman farkı vardır. Yukarıda en başta da belirttiğimiz gibi, M. Ö. 1300’lerde yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı tasavvuru” ile M. S. 600’lerde yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı tasavvuru” bir olmaz, olamaz. Bu mümkün değil. Tevrat’taki “bu Tanrı’yı”, M. Ö. 1300’lerde yaşayan insanlara ve toplumlara anlatabilirsiniz, ama M. S. 600’lerde yaşayan insanlara ve toplumlara anlatamazsınız, size gülerler. Çünkü zaman geçtikçe, insanlar ve toplumlar bilgi ve uygarlıkta ilerledikçe, “Tanrı algısı” da değişmekte, gelişmekte ve evrim geçirmektedir.
Tevrat’taki bu âyetlerin hemen devamındaki âyetlerde de Allah’ın “her yerde” değil “gökte” olduğunu açık biçimde görmekteyiz. Devam ediyoruz okumaya:
וַיֹּ֣אמֶר יְהוָ֔ה זַעֲקַ֛ת סְדֹ֥ם וַעֲמֹרָ֖ה כִּי־רָ֑בָּה וְחַ֨טָּאתָ֔ם כִּ֥י כָבְדָ֖ה מְאֹֽד׃ אֵֽרֲדָה־נָּ֣א וְאֶרְאֶ֔ה הַכְּצַעֲקָתָ֛הּ הַבָּ֥אָה אֵלַ֖י עָשׂ֣וּ׀ כָּלָ֑ה וְאִם־לֹ֖א אֵדָֽעָה׃
“Allah İbrahim’e, ‘Sodom ve Gomora büyük suçlama altında’ dedi, ‘Günâhları çok ağır. Onun için inip bakacağım. Duyduğum suçlamalar doğru mu, değil mi göreceğim. Bunları yapıp yapmadıklarını anlayacağım.’” (9668)
וַיֵּ֣לֶךְ יְהוָ֔ה כַּאֲשֶׁ֣ר כִּלָּ֔ה לְדַבֵּ֖ר אֶל־אַבְרָהָ֑ם וְאַבְרָהָ֖ם שָׁ֥ב לִמְקֹמֹֽו׃
“Allah İbrahim’le konuşmasını bitirince oradan ayrıldı. İbrahim de çadırına döndü.” (9669)
Bu âyetlerden Allah’ın “yukarıda” olduğunu net biçimde anlıyoruz. Çünkü “inip bakacağım” diyor. Bir de “oradan ayrılıyor”; demek ki fizikî olarak bir yer kaplıyor.
Benzer anlatımlara, Hz. Musa önderliğinde İsrailoğulları’nın “Mısır’dan Çıkış” olayında yaptıkları yolculukta da görmekteyiz:
וַיִּסְע֖וּ מִסֻּכֹּ֑ת וַיַּחֲנ֣וּ בְאֵתָ֔ם בִּקְצֵ֖ה הַמִּדְבָּֽר׃ וַֽיהוָ֡ה הֹלֵךְ֩ לִפְנֵיהֶ֨ם יֹומָ֜ם בְּעַמּ֤וּד עָנָן֙ לַנְחֹתָ֣ם הַדֶּ֔רֶךְ וְלַ֛יְלָה בְּעַמּ֥וּד אֵ֖שׁ לְהָאִ֣יר לָהֶ֑ם לָלֶ֖כֶת יֹומָ֥ם וָלָֽיְלָה׃ לֹֽא־יָמִ֞ישׁ עַמּ֤וּד הֶֽעָנָן֙ יֹומָ֔ם וְעַמּ֥וּד הָאֵ֖שׁ לָ֑יְלָה לִפְנֵ֖י הָעָֽם׃
“Sukkot’tan ayrılıp çöl kenarında, Etam’da konakladılar. Gece gündüz ilerlemeleri için, Allah gündüzün bir bulut sütûnu içinde yol göstererek, geceleyin bir ateş sütûnu içinde ışık vererek onlara öncülük ediyordu. Gündüz bulut sütûnu, gece ateş sütûnu halkın önünden eksik olmadı.” (9670)
İsrailoğulları’nın bu hicret yolculuğunda, Allah da bir bulutun üstünde oturmuş, yukarıdan onlara yol göstererek beraber yolculuk ediyor. Tıpkı bir UFO gibi.
Ancak bu durumla alakalı olarak, Tevrat’taki en ilginç anlatım, İsrailoğulları’nın tarihindeki en önemli olaylardan biri olan “Mısır’dan Çıkış” ya da İbranice orijinal adıyla “Yetsiat Mitzrayim” (יציאת מצרים)’den 3 ay sonra, Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya “On Emir” ya da İbranice özgün adıyla “Aseret ha Dibrot” (עשרת הדיברות)’un verildiğinin anlatıldığı pasajlardır.
İsrailliler Mısır’dan çıktıktan tam 3 ay sonra Sina Çölü’ne varıyorlar. Refidim’den yola çıkıp Sina Çölü’ne giriyorlar. Orada, Sina Dağı’nın karşısında konaklıyorlar. (9671)
Musa, Allah’ın huzuruna çıkıyor. Allah dağdan kendisine sesleniyor: “Yakup soyuna, İsrail halkına şöyle diyeceksin: ‘Mısırlılar’a ne yaptığımı, sizi nasıl kartal kanatları üzerinde taşıyarak yanıma getirdiğimi gördünüz. Şimdi sözümü dikkatle dinler, antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde öz halkım olursunuz. Çünkü yeryüzünün tümü benimdir. Siz benim için kâhinler krallığı, kutsal ulus olacaksınız.’ İsrailliler’e böyle söyleyeceksin.” (9672)
Musa gidip halkın ileri gelenlerini çağırıyor ve Allah’ın kendisine buyurduğu her şeyi onlara anlatıyor. Bütün halk bir ağızdan, “Rabb’in söylediği her şeyi yapacağız” diye yanıtlıyorlar. Musa halkın yanıtını Allah’a iletiyor. Allah, Musa’ya, “Sana koyu bir bulut içinde geleceğim” diyor, “Öyle ki, seninle konuşurken halk işitsin ve her zaman sana güvensin.” Sonra Allah, Musa’ya, “Git, bugün ve yarın halkı arındır” diyor, “Giysilerini yıkasınlar. Üçüncü güne hazır olsunlar. Çünkü üçüncü gün bütün halkın gözü önünde ben, Rabb, Sina Dağı’na ineceğim. Dağın çevresine sınır çiz ve halka de ki, ‘Sakın dağa çıkmayın, dağın eteğine de yaklaşmayın! Kim dağa dokunursa, kesinlikle öldürülecektir. Ya taşlanacak, ya da okla vurulacak; ona insan eli değmeyecek. İster hayvan olsun ister insan, yaşamasına izin verilmeyecek.’ Ancak boru uzun uzun çalınınca dağa çıkabilirler.” (9673)
Sonra Musa dağdan halkın yanına inip onları arındırıyor. Herkes giysilerini yıkıyor. Musa halka, “Üçüncü güne hazır olun” diyor, “Bu süre içinde cinsel ilişkide bulunmayın.” Üçüncü günün sabahı gök gürlüyor, şimşekler çakıyor. Dağın üzerinde koyu bir bulut oluşuyor. Derken, çok güçlü bir boru sesi duyuluyor. Ordugâhta herkes titremeye başlıyor. Musa Allah’la görüşmek üzere halkın ordugâhtan çıkmasına öncülük ediyor. Dağın eteğinde duruyorlar. Sina Dağı’nın her yanından duman tütüyor. Çünkü Allah dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu. Boru sesi gitgide yükselince, Musa konuşuyor ve Allah gök gürlemeleriyle onu yanıtlıyor. (9674)
Allah, Sina Dağı’nın üzerine iniyor, Musa’yı dağın tepesine çağırıyor. Musa tepeye çıkıyor. Allah, “Aşağı inip halkı uyar” diyor, “Sakın beni görmek için sınırı geçmesinler, yoksa birçoğu ölür. Bana yaklaşan kâhinler de kendilerini kutsasınlar, yoksa onları şiddetle cezalandırırım.” Musa, “Halk Sina Dağı’na çıkamaz” diye karşılık veriyor, “Çünkü Sen, ‘Dağın çevresine sınır çiz, onu kutsal kıl’ diyerek bizi uyardın.” Allah, “Aşağı inip Harun’u getir” diyor, “Ama kâhinlerle halk huzuruma gelmek için sınırı geçmesinler. Yoksa onları şiddetle cezalandırırım.” Bunun üzerine Musa aşağı inip durumu halka anlatıyor. (9675)
Musa dağa tekrar çıkıyor ve orada oruçlu olarak 40 gün kalıyor. Bu sürede Allah, Musa’ya ibadet eşyası ve İbranice’de “kohen” olarak isimlendirilmiş olup çok önemli bir vazife olan kahinlik / ruhbanlık giysileriyle ilgili kurallar bildiriyor. Ardından Musevîlik inancının en önemli hükümleri olup bir nevî dînin ana yasaları hükmündeki “On Emir”i ihtiva eden taş levhaları veriyor. (9676)
Düşünün ki, Allah Sina Dağı’na iniyor. Tıpkı “Süpermen” sinema filminde olduğu gibi. Aynen Süpermen gibi. Ve dağın tepesinde Allah ve Musa, 40 gün boyunca başbaşa kalıp sohbet ediyorlar, konuşuyorlar. Aşağıda İsrail halkı merak ediyor, “Bunlar dağın başında 40 gündür ne konuşuyorlar?” diye. Şaka gibi gerçekten! Ama kutsal kitap aynen böyle anlatıyor. Hatta bir ara Allah, “Aşağı inip abin Harun’u da buraya getir” diyor. Musa gidip abisi Hz. Harun (as)’u da alarak tekrar Allah’ın yanına, yani dağın üstüne geliyor.
Böyle bir “Allah tasavvuru” günümüzdeki Müslümanlar’da olmadığı, olamayacağı için, biz Müslümanlar, bu olayı, “Allah ‘10 Emir’i Sina Dağı’nda Musa’ya indirdi” diye inanırız, böyle anlatırız. Oysa Tevrat’ın anlatımına baktığımızda görüyoruz ki, Allah “10 Emir”i dağdaki Musa’ya indirmiyor, Allah kendisi dağa iniyor. Allah bizzat dağa inerek Musa’ya “10 Emir”i ihtiva eden levhayı kendi elleriyle teslim ediyor.
Ve size çok şaşıracağınız birşey diyeyim mi: Kur’ân-ı Kerîm’de bu olay anlatılırken, “indirdi” denmiyor, “verdi” deniyor. Tevrat’taki anlatımı tasdik eder mahiyette! Yani Allah emirleri “Musa’ya indirmiyor”, dağa inip “bizzat teslim ediyor”. Kur’ân’da aynı olay şöyle anlatılıyor:
وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰثٖينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مٖيقَاتُ رَبِّهٖٓ اَرْبَعٖينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخٖيهِ هٰرُونَ اخْلُفْنٖي فٖي قَوْمٖي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِـعْ سَبٖيلَ الْمُفْسِدٖينَ
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِمٖيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِنٖٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَؕ قَالَ لَنْ تَرٰينٖي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰينٖيۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِنٖينَ
قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتٖي وَبِكَلَامٖيؗ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرٖينَ
وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصٖيلاً لِكُلِّ شَيْءٍۚ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاؕ سَاُرٖيكُمْ دَارَ الْفَاسِقٖينَ
“Musa ile otuz gece için sözleştik ve buna on gece daha ekledik; böylece Rabb’in tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Musa kardeşi Harun’a dedi ki: ‘Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yolunu izleme.’
Musa, tayin ettiğimiz vakitte (Tûr / Sina Dağı’na) gelip de Rabbi O’nunla konuştuğunda O, ‘Rabbim! Bana görün; sana bakayım’ dedi. Rabbi, ‘Sen Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de Beni görebilirsin’ buyurdu. Allah o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Musa da bayılıp düştü. Kendine gelince dedi ki: ‘Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim.’
Allah, ‘Ey Musa!’ dedi, ‘Ben, mesajlarımı iletmek ve sözüme muhatap kılmak için insanlar arasından seni seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.’
Levhalarda Musa için her konuya dair öğüdü ve her şey hakkında gerekli açıklamaları yazdık. (Ve dedik ki:) ‘Bunlara sımsıkı sarıl; kavmine de o en güzel öğüt ve açıklamalara sarılmalarını emret. Yakında size yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim’.” (9677)
Gördüğünüz gibi, sadece Tevrat’ta değil, aynı şekilde Kur’ân’da Allah’ın dağa indiği anlatılıyor. Kur’ân’daki bu âyetlerde, “Allah o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Musa da bayılıp düştü” deniliyor. Allah bizzat kendisi Sina (Tûr) Dağı’na iniyor ve “10 Emir”i ihtiva eden levhaları kendi elleriyle Musa’ya teslim ediyor.
Hem Tevrat hem Kur’ân bu şekilde anlatmasına rağmen, biz Müslümanlar bugün nasıl inanıyoruz? “Allah emirleri Musa’ya indirdi” şeklinde inanıyoruz, değil mi? Peki hem Tevrat’a hem bizzat kendi kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’e rağmen, neden böyle inanıyoruz? İşte bunun sebebi, konunun başında vurguladığım ve işaret ettiğim o hakikattir: 7. – 8. yy’larda yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı tasavvuru” ile 20. – 21. yy’larda yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı tasavvuru” bir olamaz. Asla mümkün değil bu! Aynı dînin mensupları olsak dahi, aynı “Allah inancı”na sahip olamayız. İstediğiniz kadar bu söylediğime itiraz edin, ama söylediğim bu şey gerçektir.
Bunun en bariz ve açık kanıtı da bu âyetlerdir. Hadi Tevrat’ı bir yana bırakalım (Müslümanlar “bozuldu, tahrif edildi” diyorlar ya, o yüzden), ama Müslümanlar’ın bizzat kendi kutsal kitapları olan Kur’ân-ı Kerîm’de de, açık ve anlaşılır bir şekilde, Allah’ın tıpkı bir UFO gibi yahut Süpermen gibi dağa indiği ve levhaları kendi elleriyle Musa’ya teslim ettiği anlatılmasına rağmen, Müslümanlar yine de bu şekilde inanmazlar. Hatta Kur’ân’daki bu anlatımdan haberi olmayan Müslümanlar’a gidip bu olayı aynen bu şekilde anlatsanız, size gülerler, alay ederler. Tabiî sonra siz “Kur’ân’da böyle anlatılıyor” derseniz, bu sefer de başlarlar kıvırmaya, kelime oyunları yapmaya, mecazî anlamlar yükleyerek klasik savunmaları olan “Arap dili sanatı ve edebiyatı” zırvalığına başvurmaya. Neden mi? Çünkü günümüzde yaşayan Müslümanlar’ın, Hristiyanlar’ın ve Yahudîler’in böyle bir “Tanrı algısı”na sahip olması mümkün değildir de ondan.
İşte sohbetimizin başında, “Aslında bugünkü Yahudîler’in, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın sahip olduğu ‘Allah inancı’, kendi dînlerinden ziyade, Deizm’in Tanrısı’na yakındır. Yani aslında farkında olmadan deisttirler. Gelişen bilim ve sahip oldukları evren bilgisi, onları böyle bir Tanrı tasavvuruna mecburen itmektedir” derken, kastettiğim şey tam olarak buydu kardeşlerim. Bu bilim çağında yaşayan, bugünkü uzay ve evren bilgisine sahip, trilyarlarca gezegenin ve trilyonlarca galaksinin varlığından haberdar olan, üzerinde yaşadığı Dünya’nın hatta bir parçası olduğu Güneş Sistemi’nin evrende bir nokta kadar bile yer kaplamadığını bilen, bu muazzam evrende 225 milyar tanesi Samanyolu ve Andromeda gibi olmak üzere 2 trilyona yakın galaksinin olduğu (9678) bilgisine sahip bir insanın, gökyüzünde bir tahtın üzerinde oturan, tahtını meleklerin taşıdığı, oturduğu yerden yeryüzüne yağmurlar ve şimşekler gönderen, bulutların üzerinde UFO gibi seyahat eden, Süpermen gibi bir dağın tepesine inen bir Tanrı inancına sahip olması mümkün değildir.
Devam ediyoruz…
Tevrat’ta anlatıldığına göre, yine günlerden bir gün, Allah Musa’ya, “Sen, Harun, Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi Bana gelin” diyor, “Bana uzaktan tapın. Yalnız sen Bana yaklaşacaksın. Ötekiler yaklaşmamalı. Halk seninle dağa çıkmamalı.” Musa gidip Allah’ın bütün buyruklarını, ilkelerini halka anlatıyor. Herkes bir ağızdan, “Rabb’in her söylediğini yapacağız” diye karşılık veriyor. Musa Allah’ın bütün buyruklarını yazıyor. (9679)
Sonra Musa, Harun, Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden 70 kişi dağa çıkarak Allah’ı görüyorlar. Allah’ın ayakları altında laciverttaşını andıran bir döşeme vardı. Gök gibi duruydu. Allah İsrail soylularına zarar vermiyor. Allah’ı gördüler, sonra yiyip içtiler. (9680)
Sadece Musevîlik’in kutsal kitabı Tevrat’ta değil, Hristiyanlık’ın kutsal kitabı İncil’de de Allah’ın gökte olduğu açık ve net bir biçimde belirtilir:
“ሰዎች እንዲያዩላችሁ ብላችሁ የጽድቅ ሥራችሁን በእነሱ ፊት እንዳታደርጉ ተጠንቀቁ፤ አለዚያ በሰማያት ካለው አባታችሁ ምንም ብድራት አታገኙም። በመሆኑም ምጽዋት በምትሰጡበት ጊዜ በሰዎች ዘንድ ለመከበር ብለው በምኩራቦችና በጎዳናዎች ላይ አስቀድመው መለከት እንደሚያስነፉ ግብዞች አትሁኑ። እውነት እላችኋለሁ፣ እነሱ ሙሉ ብድራታቸውን ተቀብለዋል። አንተ ግን ምጽዋት ስትሰጥ ቀኝ እጅህ የሚያደርገውን ግራ እጅህ አይወቅ፤ ይህም ምጽዋትህ በስውር እንዲሆን ያስችላል። በስውር የሚያይ አባትህም መልሶ ይከፍልሃል።
“በተጨማሪም በምትጸልዩበት ጊዜ እንደ ግብዞች አትሁኑ፤ እነሱ ሰዎች እንዲያዩአቸው በምኩራቦችና በየአውራ ጎዳናው ማዕዘኖች ላይ ቆመው መጸለይ ይወዳሉና። እውነት እላችኋለሁ፣ እነሱ ሙሉ ብድራታቸውን ተቀብለዋል። አንተ ግን ስትጸልይ ወደ ክፍልህ ግባ፤ በርህንም ዘግተህ በስውር ወዳለው አባትህ ጸልይ። በስውር የሚያይ አባትህም መልሶ ይከፍልሃል። በምትጸልዩበት ጊዜ አሕዛብ እንደሚያደርጉት አንድ ዓይነት ነገር ደጋግማችሁ አታነብንቡ፤ እነሱ ቃላት በማብዛት ጸሎታቸው የሚሰማላቸው ይመስላቸዋል። ስለዚህ እንደ እነሱ አትሁኑ፤ አባታችሁ ገና ሳትለምኑት ምን እንደሚያስፈልጋችሁ ያውቃልና።
“እንግዲያው እናንተ በዚህ መንገድ ጸልዩ፦ “‘በሰማያት የምትኖር አባታችን ሆይ፣ ስምህ ይቀደስ። መንግሥትህ ይምጣ። ፈቃድህ በሰማይ እየተፈጸመ እንዳለ ሁሉ በምድርም ላይ ይፈጸም።
“Doğruluğunuzu insanların gözü önünde gösteriş amacıyla sergilemekten kaçının. Yoksa göklerdeki Babanız’dan (Tanrı’dan – İ. S.) ödül alamazsınız. Bu nedenle, birine sadaka verirken bunu borazan çaldırarak ilan etmeyin. İkiyüzlüler, insanların övgüsünü kazanmak için havralarda ve sokaklarda böyle yaparlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz sadaka verirken, sol eliniz sağ elinizin ne yaptığını bilmesin. Öyle ki, verdiğiniz sadaka gizli kalsın. Gizlice yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.
Dûâ ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dûâ etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Ama siz dûâ edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanız’a dûâ edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir. Dûâ ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar. Siz onlara benzemeyin! Çünkü Babanız nelere gereksinmeniz olduğunu siz daha O’ndan dilemeden önce bilir.
Bunun için siz şöyle dûâ edin: ‘Göklerdeki Babamız! Adın kutsal kılınsın. Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de Senin istediğin olsun.’” (9681)
İncil’deki bu ifadelerde, Hristiyanlar’ın “Baba” olarak gördüğü Tanrı’nın gökte olduğunu net biçimde görmekteyiz.
İncil’de sık sık “Göklerin Egemenliği” ve “Tanrı’nın Egemenliği” ifadeleri kullanılır. Her iki ifade de aynı şeyi kasteder. “Tanrı’nın Egemenliği” ifadesi İncil’de 68 kez (9682) ve “Göklerin Egemenliği” sözü ise sadece “Matta” İncili’nde ve 37 kez (9683) geçer.
İncil Allah’tan bahsederken sık sık “Gökteki Babamız” diyerek bahseder. İncil ve Hristiyanlık’ta Allah’ın gökte olduğu bariz biçimde ortadadır.
Musevîlik’in kutsal kitabı Tevrat’taki “yaratılışın 6 günde tamamlanması ve Allah’ın 7. günde dinlenmesi” anlatısı, İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm’de de var. Kur’ân’da bu anlatım, yedi farklı âyette geçmektedir. Bu âyetlerde, Tanrı’nın herşeyi 6 günde yarattığı, yaratım işini bitirdikten sonra da dinlendiği (arşa istivâ ettiği) belirtilmekte, Tevrat’taki anlatım birebir tasdik edilmektedir:
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
“Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden, gündüzü kendisini süratle kovalayan geceyle bürüyüp örten, Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları emrine boyun eğdiren Allah’tır. Bilin ki, yaratma da, emir ve idare yetkisi de yalnız O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir.” (9684)
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükümrân olan, her şeyi ve her işi yerli yerince yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiç kimse yoktur. Rabbiniz Allah işte budur. Öyleyse O’na kulluk edin. Hâlâ düşünüp ders almayacak mısınız?” (9685)
وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
“Sizi imtihan edip hanginizin daha güzel amel işleyeceğini ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Arşı ise daha önce su üzerinde idi. Buna rağmen şayet, ‘Siz öldükten sonra kesinlikle diriltileceksiniz’ diyecek olsan, inkâra saplananlar muhakkak, ‘Bu düpedüz bir büyüden başka birşey değil’ derler.” (9686)
اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يرًا
“O Allah ki gökleri, yeri ve aralarında bulunan her şeyi altı günde yarattı, sonra da arşa istivâ etti. O Rahmân’dır. Artık yaratılışın sırrını, her şeyi en iyi bilen Rabbine sor.” (9687)
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَف۪يعٍۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ
“O Allah ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan her şeyi altı günde yarattı, sonra da arş üzerine istivâ etti. Sizin O’ndan başka ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır. Hâlâ düşünüp ders ve öğüt almayacak mısınız?” (9688)
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istivâ eden O’dur. O yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de, göğe yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun, O daima sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” (9689)
Ancak Kur’ân’da bu anlatımın geçtiği yedi âyetin biri, 6 gün sonunda Tanrı’nın yorulmuş olduğuna açık bir reddiye içerer:
وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍۗ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık. Ama Bize en küçük bir yorgunluk bile dokunmadı.” (9690)
Kur’ân’ın bu âyetindeki “Ama Bize en küçük bir yorgunluk bile dokunmadı” ifadesinin, Tevrat’ta geçen “Tanrı yaptığı işi bitirince dinlendi” (9691) ve Kur’ân’da geçen “Tanrı yaptığı işi bitirince arşına çekildi” (9692) ifadelerinin yol açacağı “yanlış anlamaların” önünü kesmek için olduğu çok açık. Yani, evet dinlendi ama yorulduğu için değil. Çünkü Tanrı yorulmaz.
Bu yedi âyet dışında, Kur’ân’da yaratılışın süresi ile ilgili açıklama “Fussilet” sûresinde yer almaktadır. Burada biraz daha detaylı bir şekilde, yeryüzünün 2 günde yaratıldığı, 4 günde oradaki rızıkların takdir edildiği, diğer taraftan semânın da 2 günde 7 kat semâ olarak düzenlendiği ifade edilmektedir:
قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ
وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًاۜ قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ
فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَۗ وَحِفْظًاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
“De ki: ‘Siz yeryüzünü iki günde yaratan Allah’ın tek ilâh olduğunu inkâr edip, O’na birtakım eşler, ortaklar mı uyduruyorsunuz?’ Halbuki bütün bunları yapan O, âlemlerin Rabb’idir.
O, yerin üstünde sabit dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı. Orada arayıp soranlar için gıdalarını, bitkilerini ve ağaçlarını tam dört günde takdir edip düzene koydu.
Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu: ‘İsteyerek de olsa istemeyerek de olsa emrime gelin!’ Onlar da, ‘İsteyerek geldik’ dediler.
Böylece iki gün içinde gökleri yedi kat olarak şekillendirdi. Her bir göğe, kendisine ait işi vahyetti. Biz dünya semâsını kandillerle, yıldızlarla süsledik, bozulup yıkılmaktan koruduk. İşte bu, her şeye galip olan, her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” (9693)
Dikkat ettiyseniz, Kur’ân’daki bu âyetlerde, herşeyi yarattıktan sonra Allah’ın arşa istivâ ettiği, arşının ise su üzerinde bulunduğu anlatılmaktadır.
Kur’ân’daki başka bir âyette ise, Allah arşın üzerindeyken, o arşı 8 meleğin taşıdığı anlatılır:
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَاؕ وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌؕ
“Melekler O’nun etrafındadır. O gün Rabb’in arşını onların da üzerinde olan 8 melek taşır.” (9694)
İslam inancına ve Kur’ân’a göre, Allah’ın arşı (tahtı) yüksek bir yerde bulunmakta, Allah o arşın üzerinde durmakta ve arşını da 8 tane melek taşımaktadır. Tıpkı bir kralın tahtını taşıyan hizmetçileri gibi.
“Arş” (ﻋﺮﺵ) kelimesinin sözlükteki anlamı “yükseklik”, “yüksek yer” ve “yüksek şey”dir. Buna bağlı olarak “tavan”, “ev”, “çadır”, “ayağın parmaklara doğru uzanan tümsek kısmı” gibi mânâlarda da kullanılmıştır. Ayrıca “hükümranlık” (krallık), “şan”, “şeref” ve “taht” anlamlarına da gelir. (9695) Sözlükte “doğru ve düzgün olmak” anlamına gelen “swy /siwen” (سِوًى) kökünden türeyen “istivâ” kelimesi ise “mutedil”, “düzgün ve eşit olmak”, “karar kılmak”, “oturup yerleşmek”, “yönelmek”, “yukarı çıkmak”, “hâkim olmak”, “tahta oturmak” gibi mânâlara gelir. (9696)
Kur’ân’da “arş” ifadesi, Hz. Yûsuf (as)’un (9697) ve Sebe Melikesi Belkıs’ın (9698) tahtı anlamında ve ayrıca Allah’a nispet edilmiş olarak iki şekilde kullanılmıştır. Arşın doğrudan veya dolaylı olarak Allah’a nispet edildiği 18 âyetin bir kısmında “Rabb’ul- arş” (رَبُّ الْعَرْشِ) tabiri (9699), bir kısmında da “Zu’l- arş” (ذُو الْعَرْشِۚ) tabiri (9700) kullanılmıştır ki her ikisini de “arş sahibi” mânâsında anlamak mümkündür. Göklerin ve yerin yaratılmasından bahseden bir âyette, O’nun arşının su üzerinde bulunduğu belirtilir. (9701) Bazı âyetlerde de arşın büyük, değerli ve şerefli (azîm, kerîm) oluşundan sözedilir. (9702) Arş melekler tarafından taşınmaktadır ve bu meleklerin sayısı 8’dir. (9703) Yine melekler arşın çevresini sarmış olup yüce Allah’ı övgü ve tesbih ile anarlar. (9704) Kâinatı yaratan ve idare eden Allah arşa istivâ etmiştir. (9705) Bazı müfessirler Kur’an’da yer alan “es- seqfi’l- merfu’e” (السَّقْفِ الْمَرْفُوعِۙ) yani “yükseltilmiş tavan” tabiriyle (9706) arşın kastedildiğini belirtirler. (9707)
Hadislerde Allah’a, Cebrail’e ve Şeytan’a ait olmak üzere üç ayrı arştan sözedilir. Bunlardan Cebrail’in ve Şeytan’ın arşı hakkında fazla bilgi verilmez; sadece Hz. Muhammed (sav)’in Cebrail’i gök ile yer arasında bir arş (taht) üzerinde otururken gördüğü belirtilir. (9708) Şeytan’ın da Allah’ın arşı gibi deniz (veya su) üzerinde bir arşı bulunduğu, çevresinin yılanlarla çevrili olduğu ve Şeytan’ın insanları saptırmak üzere yardımcılarına emirleri buradan verip yeryüzüne saldığı söylenir. (9709)
Hadislerde Allah’a atfedilen arşın nitelikleri ise şöyle sıralanabilir: Göklerle yeryüzünün yaratılmasından önce su üzerinde bulunan arş, yedinci göğün üzerindeki Firdevs (veya Adn) Cenneti’nin üstündeydi. Allah da arşın fevkindedir. (9710) Alt, üst, sağ, sol gibi yönleri, ağırlığı, gölgesi, köşeleri, sütûnları bulunan bu arş, göğün üzerinde kubbe şeklinde duran büyük ve değerli bir nesnedir. (9711) Arşın sütûnları üzerinde Kelime-i Tevhid yani “La İlahe İllallah” (ﻻﺍﻠﻪﺍﻻﷲ) ibaresi yazılıdır (9712); sağında ise Hz. Muhammed’e tahsis edilen “makam-ı mahmud” bulunmaktadır (9713). Arş meleklerce taşınmakta ve Allah’ı tesbih eden melekler onun etrafında dönmektedirler. (9714) Şehîdlerin rûhları arşın altında dolaşır. (9715)
Erken dönem İslam toplumlarının, yani bizden 1200 – 1500 yıl önceki Müslümanlar’ın nasıl bir “Allah inancına” ve nasıl bir “Allah tasavvuru”na sahip olduklarını burada biraz hayretler içinde kalarak ama bariz bir şekilde görmekteyiz. Allah, gökyüzünün en üst katında, suyun üzerindeki bir tahtın üzerinde oturuyor. Tıpkı bir kral gibi. Hatta Allah’ın bu tahtının alt, üst, sağ, sol gibi yönleri, ağırlığı, gölgesi, köşeleri ve sütûnları da var. Bu taht melekler tarafından taşınmaktadır.
Boşuna demedim: 7. – 8. yy’larda yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı tasavvuru” ile 20. – 21. yy’larda yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı tasavvuru” bir olamaz. Asla mümkün değil bu! Aynı dînin mensupları olsak dahi, aynı “Allah inancı”na sahip olamayız. İstediğiniz kadar bu söylediğime itiraz edin, ama söylediğim bu şey gerçektir.
Böyle bir “Allah inancı” ve böyle bir “Allah tasavvuru”, 20. – 21. yy’larda, bu bilim çağında yaşayan, bugünkü uzay ve evren bilgisine sahip, trilyarlarca gezegenin ve trilyonlarca galaksinin varlığından haberdar olan, üzerinde yaşadığı Dünya’nın hatta bir parçası olduğu Güneş Sistemi’nin evrende bir nokta kadar bile yer kaplamadığını bilen, bu muazzam evrende 225 milyar tanesi Samanyolu ve Andromeda gibi olmak üzere 2 trilyona yakın galaksinin olduğu bilgisine sahip günümüzdeki Müslümanlar nezdinde “kabul edilemez” olduğundan, Müslümanlar genelde “bu durumu kurtarmak için” çeşitli manevralara başvurmakta, bütün dürüstlük ilkelerini bile isteye çiğneyerek “anlam hileliği” yapmaya tenezzül etmektedirler. Örneğin, kimi Müslümanlar, “Burada mecazî bir anlatım vardır, okuduğumuz gibi anlamamamız gerekir” gibi absürd hatta gülünç savunmalar yapmaktadırlar. Halbuki ortada mecaz falan yoktur, edebiyat parçalama gibi bir durum da yoktur. Bu anlatım tamamen somut bir anlatımdır ve o insanlar nasıl inanmışsa, neye inanmışsa, somut cümlelerle onu söylemişlerdir. Hadislerdeki kimi anlatımları aklen ve vicdanen kabul edemeyen kimi Müslümanlar da hadisleri tümden reddetme yoluna gitmekte, “Hadisler tamamen uydurmadır” gibi “hacmi büyük ama kilosu hafif” tutumlar sergilemektedirler. Oysa bu hadislerdeki anlatımın tıpatıp aynısı, kelimesi kelimesine ve vurgusu vurgusuna aynısı, olduğu gibi Kur’ân-ı Kerîm’de de geçmektedir. Hem de bir değil birden fazla sûrede. Zaten bu insanlar Kur’ân’daki anlatımlardan dolayı böyle bir inanca sahip olmuşlardır.
Velev ki bu hadislerin hepsi uydurma olsun! Ne değişir ki? Bu hadisler uydurma olsa bile, bu anlatım yine de, o dönemdeki Müslümanlar’ın nasıl bir “Allah inancına” ve nasıl bir “Allah tasavvuru”na sahip olduklarını net biçimde göstermiyor mu? Eski İslam âlimleri, Kur’ân müfessirleri yahut muhaddisler, Peygamber’in söylemediği sözleri O’na isnat etmiş ve Hz. Muhammed adına birtakım sözler uydurmuş olsalar dahi, yani bunu gerçekten yapmış olsalar dahi, inandıkları Allah’a ve dîne tamamen aykırı bir Allah betimlemesi yaparlar mı? Diyelim ki siz, “Peygamber Efendimiz bir gün sahabelerine şöyle dedi:…” deyip, hiç olmamış ve yaşanmamış bir şeyi kendi kafanızdan uydurabilirsiniz, Peygamber’in hiç söylemediği ve yapmadığı bir şeyi O’na isnat edebilirsiniz. Fakat siz, “Allah bulutların üzerinde geziyor, orda oturup bizi seyrediyor” yahut da “Allah, Karadeniz’deki Zigana Dağları’nda oturuyor; o dağın tepesinde kendisine bir ev kurmuş, orada yaşıyor” gibi birşey söyler misiniz? Böyle birşey uydurur musunuz? Hayır, asla! Bir kere böyle birşey söyleyebilmeniz için, gerçekten böyle bir Allah inancına sahip olmanız lazım. Eğer söylüyorsanız, gerçekten öyle inanıyorsunuz demektir.
Erken dönem İslam toplumlarının, yani bizden 1200 – 1500 yıl önceki Müslümanlar’ın nasıl bir “Allah inancına” ve nasıl bir “Allah tasavvuru”na sahip olduklarını sizlere çıplak bir şekilde gösterdik. Allah, gökyüzünün en üst katında, suyun üzerindeki bir tahtın üzerinde oturuyor. Tıpkı bir kral gibi. Hatta Allah’ın bu tahtının alt, üst, sağ, sol gibi yönleri, ağırlığı, gölgesi, köşeleri ve sütûnları da var. Bu taht melekler tarafından taşınmaktadır.
Daha bitmedi ama. Bunlarla kalsa iyi. Gökyüzünün en üst katında bir tahtın (arşın) üzerinde oturan Allah’ın bu arşının nasıl bir taht olduğu ile ilgili olarak, İslam âlimleri (hem Sünnî hem Şiî) oldukça ayrıntılı “bilgiler” de vermişlerdir. Bazı İslam âlimleri, Allah’ın bu arşının (tahtının) nûrdan veya kırmızı, yeşil, sarı ve beyaz renkli nûrdan yapıldığını söylemişlerdir. (9716) Doğrusu hem büyük bir şaşkınlık hem de büyük bir mutluluk içindeyim. Çünkü İslam âlimlerinin yaptıkları tarif, tam olarak Kürt millî bayrağı Ala Rengîn’dir. Demek ki Allah tahtına Kürdistan bayrağı asmış, arşının her yanını Kürt ulusal bayraklarıyla donatmış. İnsan gerçekten bazen ne diyeceğini bilemiyor. Bir kere “renk” dediğimiz şey, ışığın gözün ağ katmanına değişik biçimde ulaşması ile ortaya çıkan bir algılamadır. Bu algılama, ışığın maddeler üzerine çarpması ve kısmen soğurulup kısmen yansıması nedeniyle çeşitlilik gösterir ki bunlar renk tonu veya renk olarak adlandırılır. Işığın nesnelere çarpması sonucu göze yansıyan haline “renk” adı verilir; nesnenin yapısı ve yansıma biçimine göre algının değişmesi de “renk tonu” olarak ifade edilir. Işık, çarptığı nesneden tam olarak göze yansırsa bu renk beyaz, hiç yansımazsa siyah olarak algılanır. (9717) Bilimsel olarak bugün biliyoruz ki, Güneş ışınları parçalanarak renkleri oluşturuyorlar. Peki, bu tarifleri yapan İslam âlimlerine sormak lazım: Renklerin oluşması için Güneş ışığına ihtiyaç olduğuna göre, Allah da – hâşâ – bir “Güneş Sistemi”nin içinde mi yaşamaktadır, bizler gibi? İşte o dönemde bu bilgilere sahip olmayan insanların, zihinlerinde oluşturdukları algı ve tasavvurlar bu şekilde.
Bazı İslam âlimleri de, Allah’ın bu arşının (tahtının) nûr suyundan (9718) yahut kırmızı ve yeşil renkli yakuttan (9719) yaratılmış büyük bir nûranî cisim olduğunu belirtmişken, onun Allah’ın nûrundan yaratıldığını (9720) ifade edenler de vardır. Bazı İslam âlimleri de, Allah’ın arşının sütûnları arasındaki mesafenin çok uzun olduğunu, Güneş’in de kendi ışığını arşın nûrundan aldığını (9721), bütün canlı varlıklara ait resimlerin (bilgilerin) arşta bulunduğunu (9722), bütün yaratıkların dillerine göre arşın Allah’ını tesbih ettiğini (9723), arşın göklerin üzerinde bir kubbe gibi durduğunu (9724), kıyamet günü yeniden şekillenecek olan yeryüzüne ineceğini (9725) söylemişlerdir. Hatta sözkonusu İslamî kaynaklarda bazen 4 bazen 8 sütûnlu olarak tanıtılan arşın koç şeklinde veya insan, aslan, öküz, kartal yüzlü olan ve ayakları yerde, başları yedinci kat göğün üzerinde bulunan meleklerce taşındığı, sayıları dört olan bu taşıyıcıların âhirette bazı peygamberlerin de katılmasıyla sekize ulaşacağı, Allah’ı tesbih ederken Arapça, diğer zamanlarda ise Farsça konuştukları nakledilir. (9726) Tabiî bu son “ilmî (!) ifadeler” İranlı âlimlerin ağzından çıktığı için, Arapça’nın yanına Farsça’yı da eklemişlerdir.
Vay bee… Görüyorsunuz işte, sevgili okurlar.
Onlar – hâşâ – Allah’ı bile Arap veya Fars yaparlar ama yine de kimseden kötü bir laf işitmezler, yine de kimse kalkıp onlara “Sen ırkçılık yapıyorsun”, “Sen ilkel milliyetçisin” dememiştir, demiyor. Ama ben, bu fakir ve gariban Sediyani, sevgili kardeşlerim, ama ben, Kürdistan’da doğmuş, Kürdistan’da yaşamış ve Kürdistanlı olan, üstelik isimleri de Kürtçe olan Hz. Nûh (as), Hz. İbrahim (as) ve Hz. Sara (as)’nın Kürt olduklarını söylediğimde, bunların gözünde “ırkçı” oluyorum, “ilkel milliyetçi” oluyorum. Nûh, İbrahim, Sara; bunlar – hâşâ – Tanrı değil, melek değil. Bizim gibi insan. Üstelik bizim doğduğumuz ve yaşadığımız topraklarda doğup yaşamışlar. Ama öyle olsa dahi, yüce insanlar oldukları için, Allah tarafından seçilmiş peygamberler oldukları için, onlara Kürt diyemezsin. Dersen; “ırkçı”, “ilkel milliyetçi” yaftasını yapıştırırlar. Ve fakat öte yandan, bizzat Allah’ı Arap yapabilirsin. Sorun olmaz.
Onlar Allah’ı – hâşâ – tıpkı bir ülkenin kralı gibi tahta oturtur, böyle saçmasapan ve hatta direk “şirk” olan bir Allah tarifi yaparlar ama yine de kimse onlara saldırmaz, yine de “büyük ilim sahipleri”, “İslam’a hizmet eden yüce insanlar” olarak anılırlar. Kimse kalkıp da onlara “Siz sapık şeyleri dîne karıştırarak İslam’ı tahrif ediyorsunuz” demez. Ama ben, bu fakir ve gariban Sediyani, sevgili kardeşlerim, ama ben, sırf “Kadın peygamberler de vardır” dediğim gibi, “Allah-û Teâlâ (cc) toplumları doğru yola iletmek ve insanlara mesajını ulaştırmak için erkekler arasından peygamberler seçtiği gibi kadınlar arasından da peygamberler seçmiştir” dediğim için, sırf bunları dediğim için ve “Kadın Peygamberler” adlı bir kitap yazdığım için, onlar tarafından saldırıya uğruyor, “Sapık fikirlerini dîne karıştırarak İslam’ı tahrif ediyorsun” ithamlarına maruz kalıyorum.
Demek ki Allah bulutların üzerinde seyahat edince, “Süpermen” gibi gelip dağın tepesine konunca, “Viking Kralı” gibi tahtına oturup o tahtını meleklere taşıtınca bunların dîni ve inancı zedelenmiyor, tahrif olmuyor, ama kadınlar peygamberlik yaparsa o zaman bunların dîni ve inancı zedeleniyor, tahrif oluyor.
Bazı İslam âlimleri “arş” ile “kürsü”nün aynı şey olduğunu ileri sürmüşlerse de, bu görüş çoğunluk tarafından kabul edilmemiştir. (9727) Bazı İslam âlimleri arşa “kâinat binasının çatısı” mânasını vermiştir. (9728) Bazıları da arşı “Allah’ın kayyum oluşu” ile tevil etmek istemiş, fakat karşı delillerle bunun isabetsizliği gösterilmiştir. (9729) Konuyla ilgili rivayetlerde belirtildiğine göre, taşıyıcı meleklerden başka, arşın etrafında dönen ve içlerinde Cebrail ile Mikail’in de bulunduğu 70.000 saf oluşturmuş melekler vardır. İsrafil de sûra üflemek için emir bekleyen bir görevli olarak arşın çevresinde bulunmaktadır. Arşı taşıyan meleklerle kürsü arasında nûrdan oluşan 70 veya 70.000 perde (hicab) bulunur. (9730)
Hz. Muhammed’e isnat edilen hadislerden birinde, Muhammed şöyle buyurmuştur: “Gecenin üçte ikisi geçip de son üçte biri kaldığında Rabbimiz dünya semâsına iner ve der ki: ‘Yok mu Bana dûâ eden, dûâsına icabet edeyim? Yok mu Benden birşey isteyen, istediğini ona vereyim? Yok mu Benden af dileyen, onu affedeyim?’” (9731)
Dünyaca ünlü Arap filozof, mutasavvıf ve şair Muhyeddîn ibn-i Arabî ya da tam adıyla Muhyeddîn ebû Abdullah Muhammed ibn-i Ali ibn-i Arabî el- Hatimî et- Taî el- Endelusî el- Mursî el- Dimeşkî (1165 – 1240)’nin “Kitab’ul- Musamera” adlı eserinde zikredildiğine göre, İslam peygamberi Muhammed, “Ey Rabbim! Sen gökte, biz yerdeyiz. Rızanın ve gazabının alâmeti nedir?” diye sormuş, Allah-û Teâlâ da, “Eğer sizin üzerinizde hayırlılarınızı idareci yaparsam bu rızamın alâmetidir. Şerlilerinizi size musallat edersem bu da size gazabımın alâmetidir” buyurmuştur. (9732)
Sünnî Müslümanlar’ın “kesin sahih” kabul ettiği hadislerden birinde ise şöyle çok ilginç bir olay anlatılır:
“Muaviye ibn-i Hakem es- Sulemî – radiyallahu anh – Benî Suleym kabilesinde oturur, zaman zaman Medine’ye gelerek Resûlullah – sallallahu aleyhi wesselam – ile görüşürdü. O’nun koyunlarını güden bir cariyesi vardı. Kızcağız bir gün koyunlardan birini kurda kaptırdı. Bunu duyan Muaviye – radiyallahu anh – O’na çok kızdı ve yüzüne fena bir tokat patlattı. Sonra da yaptığına pişman oldu. Resûl-i Ekrem ile sohbet ederken bu konuyu da anlattı. Peygamber – aleyhisselam – O’na yaptığının haksızlık olduğunu söyleyince,
– Yâ Resûlullah! O halde cariyeyi azad edeyim mi?, diye sordu.
Resûl-i Ekrem de,
– Hele sen O’nu bana bir getir, buyurdu.
Muaviye de hemen gidip cariyeyi alıp getirdi. Peygamber – aleyhisselam – cariyeye,
– Allah nerede? diye sordu.
O da,
– Gökte!, dedi.
Resûl-i Ekrem tekrar sordu:
– Ben kimim?
Cariye,
– Resûlullah’sın, dedi.
O zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz Muaviye’ye dönerek,
– O’nu azad et; çünkü mü’mînedir, buyurdu.
Muaviye de O’nu azad etti.” (9733)
Burada zavallı bir kızcağızın bizzat Peygamber’in arkadaşının cariyesi olması, bu durumun Peygamber tarafından gayet normal görülmesi, dahası genç bir kızın özgür bir insan olarak yaşayıp yaşamamasının ordaki iki erkeğin iki dudağı arasında çıkacak söze bağlı olması, hadis ravîlerinin de bunu bu kadar rahat bir şekilde anlatması gibi hususlara şimdilik burada hiç girmiyorum. Burada bizim sadece odaklandığımız husus, Peygamber’in “Allah nerede?” sorusuna kızın “Gökte!” cevabını vermesi ve Peygamber’in de bu cevabı doğru kabul edip ikinci sorusuna geçmesidir.
Peygamber ve sahabelerinden başlayarak ilk dönem Müslümanlar’ın, Allah’ın gökte olduğuna inandıklarını bariz bir şekilde görmekteyiz. Bu çok açık. Esasında bu şekilde inanmaları da normaldır, çünkü Allah’ın gökte olduğunu bizzat kutsal kitap Kur’ân söylemektedir.
İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın gökte olduğunu çok net bir şekilde, hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak açıklıkta söylemektedir:
ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ فَاِذَا هِيَ تَمُورُۙ
اَمْ اَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباًؕ فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذٖيرِ
“Gökte olanın, sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin misiniz? Bir de bakarsınız yeryüzü altüst olmuş!
Yahut gökte olanın, üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz? Uyarılarımın ne demek olduğunu yakında anlayacaksınız!” (9734)
Kur’ân’da, “Mülk” sûresinin 16. ve 17. âyetlerinde, Allah’ın gökte olduğu açık bir biçimde söylenmektedir. Hem de hiçbir tevile mahal bırakmayacak netlikte.
Kurân’daki peşpeşe gelen bu iki âyet, 1000 yıldan fazladır Müslüman âlimleri ve müfessirleri en çok zorlayan, uğraştıran âyetlerdir. Çünkü âyetler, Allah’a mekân (yer) isnat etmektedir.
İslam âlimleri ve müfessirler işin içinden çıkamadıkları için, âyetlerde mecazî anlam olduğunu ve “hitabet sanatı” kullanıldığını (Allah niye böyle bir sanata başvurma ihtiyacı duyar, hâşâ “Arap dili edebiyatçısı” olmaya mı heves etmiş, bunu onlara sormak lazım) söyleyerek işin içinden çıkmaya çalışmışlardır.
Oysa ortada mecaz falan yoktur, edebiyat parçalama gibi bir durum da yoktur. Tamamen somut bir anlatım var burada. Kaldı ki, mecaz olsa, bir defa söyler geçer. Mecaz olsa, iki defa peşpeşe ve üstüne basa basa söylemez. Sözü peşpeşe tekrar ederek “sanat” ve “edebiyat” mı olurmuş?
Âyetlerde Allah’ın gökte olduğunun söylenmesi, Müslüman ilim erbâbı arasında şaşkınlığa ve bocalamaya yol açmış, ne diyeceklerini hakikaten bilememişlerdir. Örneğin dünyaca ünlü Fars filozof ve müfessir Fahreddîn Razî ya da tam adıyla Fahreddîn Muhammed bin Ömer bin Hûseyn bin Hesen bin Ali et- Temimî el- Bekrî er- Razî et- Taberistanî (1149 – 1210), âyetlerin vardırdığı sonucun “Allah’ın yeri yurdu vardır” sonucu olduğunu dile getirmiş, ama kendisi böyle bir düşünceyi kabul etmemiştir. (9735)
Ne var ki buna karşılık şu soru sorulmuştur: Allah gökte olsa, Allah’ın gökten daha küçük olması gerekir. Böyle birşey nasıl düşünebilir?
Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşamış olup, Kur’ân’ın Türkçe tefsirinin ilk müellifi olan Türk âlim, mütercim ve hattat Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1878 – 1942), bu minvalde şu sorgulayan soruları sormuştur: “Allah’ın gökte olduğu düşünülürse, varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin bir başka şeye bağlı olduğunu da düşünmek gerekir. Bu nasıl olabilir?” (9736)
İslam âlimleri ve Kur’ân müfessirleri arasında, “gökte olma”yı ve “yerinin yurdunun olması”nı Allah’a, Allah inancına yakıştıramayanların sayısı bir hayli çok olmuştur. Ne var ki Kur’ân’ın kendisinin bunu Allah’a yakıştırdığı ve öyle anlattığı da ortada ve âyetlerle sabit. Âlimler ve müfessirler zorlama yorumlara başvursalar da bu gerçeği değiştirememekteler. Esasında tarihöncesi insanlar da ve hatta Tevrat ve İncil de öyle görmüyor mu? Fahreddîn Razî bu konuda şu çarpıcı bilgiyi veriyor: “Ebû Müslîm de, âyetlerde Allah için ‘gökte olan’ denmesini, Araplar’ın Allah’ı gökte görmelerine bağlıyor.” (9737)
Kur’ân’da, yukarıda aktardığımız ve peşpeşe gelen iki âyet karşısında oldukça aciz düşüp bocalayan ve somut bir anlatım olduğu halde mecaz anlatım olduğunu iddiâ ederek işin içinden çıkmaya çalışan İslam âlimleri ve Kur’ân müfessirleri, “Allah’ın her yerde olduğu” inancını sağlamlaştırmak ve delillendirmek için Kur’ân’daki başka âyetlere sarılmaya çalışmışlardır ve size çok ilginç birşey söyleyeyim, hakikaten manevî anlamın olduğu âyetlere maddî ve fizikî anlam yükleyerek durumu kurtarmaya çalışmışlardır. Özellikle sarıldıkları iki âyet şunlardır:
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ
“Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve Biz ona şâh damarından daha yakınız.” (9738)
وَهُوَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَفِي الْاَرْضِۜ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ
“O, göklerde ve yerde tek Allah’tır. Gizlinizi açığınızı bilir, neyi yapıp ettiğinizi de bilir.” (9739)
“Mülk” sûresinde peşpeşe gelen, açık ve net somut anlamda olan âyetlere soyut (mecaz) anlam yükleyen İslam âlimleri ve Kur’ân müfessirleri, “Kaf” ve “En’âm” sûrelerindeki bu iki âyette ise tam tersini yapmışlar, manevî anlamdaki bu vurgulara maddî (fizikî) anlam yüklemişlerdir. Böylece “Allah’ın gökte olduğunu” açık bir şekilde söyleyen iki tane âyet ortada olduğu halde, “Allah’ın her yerde olduğunu” bu iki âyetten çıkarmayı “başarmışlardır”. Yani nasıl işlerine geliyorsa öyle davranıyorlar.
Allah’ın “Ben size şâh damarınızdan daha yakınım” demesi, bütün yaptıklarımızı gördüğünü ve istediği an istediği duruma müdahale edebildiğini anlatmak içindir. Fizikî bir anlam yüklemek, anlamsız bir çabadır. Uzaktaki bir sevdiğimizle konuşurken veya yazışırken bile, “Şunu bil ki, ben her zaman yanındayım, nereye gidersen git hep yanındayım” deriz. Fakat burada kastettiğimiz, elbette bedensel olarak yanında olduğumuz değil. O’nun “göğün ve yerin Rabbi” olduğunu söylememiz de, fizikî bir anlamda değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Baqara” sûresinde, “Ey imân edenler! Hep birden barışa girin. Sakın Şeytan’ın peşinden gitmeyin; çünkü O apaçık düşmanınızdır. Size açık seçik kanıtlar geldikten sonra yine de yalpalarsanız, bilin ki Allah güç ve hikmet sahibidir” (9740) denildikten hemen sonra şöyle denilmektedir:
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ فٖي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُؕ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُࣖ
“Onlar Allah’ın ve meleklerinin gölgeli bulutların içinde gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? İşler şüphesiz Allah’a döndürülür.” (9741)
Bu âyette açıkça Allah’ın ve meleklerinin bulutların arasından gelmesinden bahsedilmektedir. Peki bu âyetler Kur’ân meâli okuyan Müslümanlar’ın neden hiç dikkatini çekmez? Sebebi şu: Çünkü Kur’ân meâlcileri Kur’ân âyetlerini başka dillere tercüme ederken sahtekârlık yapıyorlar (hayır kabalık etmiyorum, gerçekten sahtekârlık!), bu âyeti örneğin Türkçe’ye şöyle çeviriyorlar:
“Onlar Allah’ın (azabının) ve meleklerinin gölgeli bulutların içinde gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar?”
“Allah’ın” ibaresinden sonra parantez içinde “(azabının)” yazıyorlar. Böylece orijinal Kur’ân’ı okuyamayan veya okusa bile Arapça bilmediği için anlamayan Müslümanlar, bu âyette gayet normal bir şekilde “Allah’ın azabının gelmesinden” bahsedildiğini zannetmektedirler ve belleğine bu şekilde yerleşmektedir. “Tengri Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” olan ama gâvurun Mercedes’iyle gezen TC’nin Diyanet’i de bu şekilde çevirmektedir. Halbuki âyetin orijinalinde “azab” diye bir kelime yoktur; “Allah’ın azabının ve meleklerinin gelmesinden” değil, bizzat “Allah’ın ve meleklerinin gelmesinden” bahsedilmektedir. Kur’ân meâllerinde, sadece bu âyette değil, onlarca hatta yüzlerce âyette meâlciler böyle sahtekârlıklar yapmaktadırlar.
Kaldı ki, “Allah’ın bulutların arasından gelmesi”, yukarıda en başta da naklettiğimiz üzere, hem Tevrat’ta (9742) hem de Zebur’da (9743) aynı şekilde yer alan bir anlatımdır.
Geçmişte bazı ve günümüzde ise – gelişen bilim ile evren ve uzay bilgimizin artması sonucunda – birçok müfessir ve meâlcinin başvurduğu bu sahtekârlıklar, sadece bizim gibi cahil cühelayı değil, aynı işle meşgul olan kimi İslam âlimlerini ve Kur’ân müfessirlerini de çileden çıkarmıştır. Örneğin bu sahtekârlığa isyan eden, görüş ve içtihatlarıyla Selefî akımını etkilemiş olan Kürt âlim İbn-i Teymiyye ya da tam adıyla Taqiyuddîn Ahmed ibn-i Teymiyye bin Abdulhalim bin Mecdiddîn Abdusselam el- Harranî (1263 – 1328), âyetleri dürüst bir şekilde tefsir etmek gerektiğini söylemiş, sözlerden ne anlaşılıyorsa öyle anlamak gerektiğini savunmuştur. (9744)
Tıpkı Musevîlik (Tevrat) ve Hristiyanlık (İncil) gibi, bizzat kendi ifadesiyle onların devamı olan İslam (Kur’ân) itikadında da Allah’ın gökte olduğunu açıkça beyan eden başka âyetler de vardır. Kur’ân’daki o âyetler şunlardır:
إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ
“Güzel sözler Allah’a yükselir. Onu da salih amel yükseltir.” (9745)
يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَࣖ
“Onlar üstlerindeki Rabb’lerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.” (9746)
(NOT: Kur’ân’ı diğer dillere çeviren meâlciler bu âyeti çevirirken de sahtekârlık yoluna başvurmakta, Kur’ân’ın orijinalinde “Onlar üstlerindeki Rabb’lerinden korkarlar” şeklinde olan ifadeyi, örneğin Türkçe’ye “Onlar yüceler yücesi Rabb’lerinden korkarlar” veya “Onlar hakim ve üstün olan Rabb’lerinden korkarlar” şeklinde çevirmektedirler.)
إِذْ قَالَ اللهُ يَا عِيسَىٰ إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ
“Allah buyurdu ki: ‘Ey İsa! Kuşkusuz ki Ben senin canını alacağım ve seni kendime yükselteceğim’…” (9747)
بَلْ رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللهُ عَزِيزًا حَكِيمًا
“Bilakis Allah, O’nu (İsa’yı) kendisine yükseltti. Allah azîzdir, hakimdir.” (9748)
Tevrat, İncil, Kur’ân; her üç kutsal kitapta da Tanrı’nın gökte olduğu bariz bir şekilde ortadadır ve bu durum gayet açıktır. Tevil yoluna gidilerek, kelimelere takla attırarak ya da anlamı çarpıtarak istediğiniz şeyi çıkartabilirsiniz elbette, bunu her kitaba ve her esere yapmak mümkün, ama gerçek her zaman için göz önünde ve orta yerde durur.
Bu gerçeği lafı hiç eğip bükmeden dile getirmek biraz yürek ister. Ama yine de bu cesareti gösterebilmiş, dürüst bir şekilde dile getirmiş ilahiyatçılar çıkmıştır. Hem de günümüz Türkiye’sinde.
Giresun – Keşaplı ilahiyatçı, akademisyen, düşünür ve yazar Mustafa Öztürk (1965 – halen hayatta), Türkiye’de büyük infiale yol açan bazı sohbetlerinde, İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlar’ın “Allah göktedir” inancına sahip olduklarını, “Allah her yerdedir” inancının İslam’ın doğuşundan yüzyıllar sonra Fars filozof ve müfessir Fahreddîn Razî ile birlikte başlayan bir inanç olduğunu söylemekte, bu söylediklerini de ilmî delilleriyle ortaya koymaktadır. Sünnî Hanbelîlik mezhebinin imamı olan Arap âlim, muhaddis ve fakih Ahmed ibn-i Hanbel ya da tam adıyla Ebû Abdullah Ahmed ibn-i Muhammed ibn-i Hanbel eş- Şeybanî ez- Zuhlî (780 – 855)’nin “‘Allah her yerdedir’ diyen zındıktır, kâfirdir. Tevbeye dâvet edilmelidir. Tevbe etmezse öldürülmelidir” sözlerini alarak, ilk dönemde Allah’ın gökte olduğuna inanıldığını, ama sonraki asırlarda yaşayan müfessir Fahreddîn Razî’nin “Allah’a mekân izafe edilemez. O her yerde hazır ve nazırdır” dediğini söyleyen ilahiyatçı Mustafa Öztürk, böylece Ehl-i Sünnet âlimlerinin “Allah nerededir?” konusunda bile zaman içinde farklı görüşe sahip olabildiğini göstermektedir. (9749)
Bu sohbetlerinden birinde sevgili Mustafa Öztürk, oldukça cesur ve bir o kadar da dürüst olan şu önemli açıklamaları yapmıştır:
“Kur’ân-ı Kerîm’in her çağa yeniden adaptasyonu, mesajını çağdaş kılma operasyonu yapılmak durumunda. Bunu tarihte iki ilim üstlenmiştir: Kelam ilmi, Fıkıh ilmi.
(…)
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’la ilgili birçok sıfat var mı? Bunların birçoğu nedir? Haberî sıfattır. ‘Allah yeryüzüne nüzûl ediyor.’ Ne demek ‘nüzûl ediyor’? Açıyoruz bizim sahabeyi, ne demek, “Bayağı iniyor işte’ diyor. Hadislerde de var: ‘Şaban ayının 15. gecesi Allah yeryüzüne iner.’
(…)
Allah iner. Sahabeye bakıyoruz, ‘Gökten indi’ diyor.
E şimdi soruyoruz. Gök neresi? Mavi tabaka tamam, biraz gök gibi görünüyor yani, yukarıda duruyor ya. Peki hava tabakası bittikten sonra bana nerenin neresi olduğunu bir göstersinler. ‘Google Earth’a girdiğinizde, Dünya’yı şöyle biraz ‘maus’la ötelediğinizde, o siyah zifirî … boşluğunda bana yukarıyı, aşağıyı, göğü, yeri biri bana bir anlatsın hocam, neresi orası?…
Kur’ân’ın indiği dönemin algısı, bilgisi şu: Yeryüzü bildiğiniz tencerenin dibi, gökyüzü de tencerenin kapağı. Kur’ân-ı Kerîm’in kozmoloji anlatımında, Dünya uzayın boşluğunda … dönen bir gezegen filan değil. Bildiğin, Dünya yerin dibi. O Dünya da muhtemelen balığın tutan sırtında. O da öküzün boynuzunda. Bu. İnanç bu. Allah da iner.
Resûlullah vahiy beklerken ne diye kaldırıyor başını? Âyet var ya hocam.
(…)
Bak Resûlullah böyle diyor, fakat bizim Kelam âlimleri iki asır – üç asır sonra diyor ki, ‘Olmaz, gökte olmaz’ diyor, ‘Olmaz’. Yav Resûlullah ‘Gökte’ diyor, ‘Tebareke’ ‘Gökte’ diyor, ‘E’e mintum me fi’s- semâi’ diyor, ‘Gökte’. Razî diyor ki, ‘Yav gökte olursa’ diyor, ‘Yerde yoktur demek, yerde olursa şu tarafta yoktur demek. Oysa ben istiyorum ki Allah her yerde hazır ve nazır olsun.’ E Resûlullah ‘Gökte’ inanmış? ‘Varsın inansın’ diyor, ‘Ben böyle inanamıyorum.’ Bak başlıyor tevil yapmaya… Alın size tarihselcilik hocam, alın size tarihselcilik!
‘Sahabe bal gibi de iner, Allah bal gibi de çıkar’ diyor, ‘Öyle tevil mevil istemem.’ Ahmed ibn-i Hanbel öyle diyor. Bu da Ehl-i Sünnet’in kurucu babalarından. ‘Öyle ‘her yerde hazır nazır’ dersen zındık olursun” diyor, ‘Kâfir olursun’ diyor.
Hocam aradan 1000 sene geçti, O’nun ‘kâfir’ dediği bugün ‘has müslüman’ oldu. Âyet aynı âyet. Algı değişiyor.
(…)
Ben de inanıyorum, sen de inanıyorsun, o da inanıyor. Hz. Peygamber de Allah’a inanıyor, fakat O’nun inandığı Allah gökten yere iniyor, yerden de yukarı kalkıyor. Bizimki inmiyor hocam. Çünkü biz öyle inene – çıkana ‘teşbih, mücessime, müşebbihe’ diyesiniz geliyor. Biz istiyoruz ki daha entelektüel olsun, her yerde olsun. Azıcık biraz da sufî damarımız varsa, ateşte böcekte çiçekte de olsun. Vahdet-i vücûda kadar yolu var. Ya hocam vücûd kesmedi, şuhûdunu da koyalım, rabbanî de beri gelsin. Bak, bak, bak böceğe çiçeğe bak şimdi, şu zenginliğe bak!…
Adama sormazlar mı: Muhyeddîn ibn-i Arabî, senin neyine yetmedi, Allah’ın kendini ‘cabbarım’, ‘mütekebbirim’, ‘ağaçta oturuyorum’, efendim ‘kürsüm var’ demesi de, sen kalktın arının kanadında, çiçeğin tozunda, bilmem nesinde aromasında vahdet-i vücûd dedin?
Neden? Neyin ihtiyacı?
Yaa… Sen insanın zihnine ket vurabilir misin ya?” (9750)
Kıymetli ilahiyatçı Mustafa Öztürk, bu konuşmasında açık ve anlaşılır bir şekilde, Kur’ân-ı Kerîm’in her çağa yeniden adaptasyonunun ve mesajını çağdaş kılma operasyonunun yapıldığını hatta yapılmak zorunda olunduğunu, Hz. Muhammed ve sahabelerinin Allah’ın gökte olduğuna hatta bazen yeryüzüne indiklerine inandıklarını, fakat bugünkü Müslümanlar’ın böyle bir Allah inancı taşımalarının mümkün olmadığını, kendisine mekân izafe edilemeyen ve her yerde hazır ve nazır olan bir Allah’a inandıklarını söylemektedir.
Bir başka konuşmasında sevgili Mustafa Öztürk Hoca, çok daha çarpıcı ve ilginç bilgiler vermektedir:
“Ben biliyorum ki, Ehl-i Sünnet dediğimiz bu mezhebin kurucularının en önemli isimlerinden birine Ahmed ibn-i Hanbel deniyor. Bu isimler, Ehl-i Hadis’tir. Bu isimler, Ehl-i Sünnet’e Hâssâ diye de isimlendirilmiştir. Doğru mudur? Doğrudur.
Peki, alalım ele: Hicrî 250’li yıllarda vefat etmiş bir İslam âlimi olarak, Ehl-i Sünnet’in temsilcilerinden… Cenab-ı Allah’la ilgili, nedir bizim en sabit inanç sistemimiz? Allah tasavvurumuz, değil mi? Yani en en, hiçbir şeyde buluşamasak orda buluşabiliyoruz değil mi? Allah’a inanıyoruz, bir Allah’a. Bakın ‘hiç değişmez’ dediğiniz hüküm.
200’lü yıllara gidin. ‘Er- Redd-u ale’l- Cehmiyye’ türü eserlere bakın. Ehl-i Sünnet’in kurucu babalarının eserleri. Ahmed ibn-i Hanbel yani, Hanbelî mezhebinin imamı. Der ki orada: ‘Birileri diyor ki, ‘Allah her yerde hazır ve nazırdır’ diye inanıyorlar.’ ‘Bu zındıklıktır’ diyor, ‘Bu kâfirliktir’ diyor, ‘Böyle diyen insanı tövbeye davet etmemiz, etmezse öldürmemiz gerekir’ diyor. Kitap matbûdur hocam, bakabilirsiniz. ‘Niye diye sorarsanız’ diyor, ‘Resûl-i Ekrem’den gelen onlarca hadis-i şerîf var’, biri o meşhur cariye hadisi, ‘Kızım Allah nerdedir?’ diye soruyor, ‘Men fi semâi’, ‘Göktedir’ diyor. ‘Onlarca da âyetimiz var’ diyor, ‘E’emintum men fi’s- semâi en yexsifu bikum’ul- erde feizâ hiya temur’, ‘Bu Gökteki’nin sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden yana bir garantiniz mi var?’ ‘İşte âyet apaçık ‘gökte’ diyorsa, daha ‘her yerde hazır nazır’ demek senin haddine mi düşer?’
Bakın şimdi, Ehl-i Sünnet değil mi hocam? 250’nci yıllarda yaşasaydık, Ehl-i Sünnet olarak böyle inanacaktık.
Aradan 300 sene geçiyor. Fahreddîn Razî diye bir insan geliyor, bir âlim geliyor. O da Ehl-i Sünnet’in en hararetli savunucusu. O ne diyor biliyon mu? 300 sene! Aynı mezhebin yol aldığı güzergâhta, bakın Allah tasavvuru bile, bir mezhepte, mezhepten mezhebe değil, aynı mezhebin içinde ne oluyor bakın: ‘Allah’a gökte mekân izafe etmek mücessimedir’ diyor. Ne demek? O zaman ne yapalım? ‘Allah her yerdedir, her yerde hazır ve nazırdır’ diyeceksiniz.
Bir mezhebin 300 yıl içerisindeki Allah tasavvuru tencerenin kapağı gibi altüst oluyorsa, o zaman herhangi bir mezhebî kabulümüzü ‘Bu mutlak doğrudur’ diye dayatma şansımız var mı? Yok.
O zaman madde bir: Kur’ân’ı yorumlarken, usûlümüzün biri, yorum yaptığımızın farkında olacağız. Yorumun adına ‘tevil’ denir. Tevil de ‘bir kelimeyi mümkün mânâlarından birine tercih etmektir.’ Ama her hal û kârda sonuç kesin değildir. Ucu açıktır ve doğru da olabilir yanlış da olabilir.” (9751)
Bu konuşmadan da net biçimde anlaşılıyor ki, İslam’ın ilk döneminde Müslümanlar, yani “ilk Kur’ân nesli” olarak adlandırdığımız Hz. Muhammed ve sahabelerinin inandıkları Allah, göktedir. Bu artık onlarca emare, belge, rivayet, hadis hatta âyetle sabit olan bir gerçek.
Öyle anlaşılıyor ki, şimdiki Müslümanlar olarak bizim taşıdığımız “Allah her yerdedir” inancı, Muhammed ve sahabeleriyle değil, onlardan 500 yıl sonra yaşamış olan Fars filozof ve müfessir Fahreddîn Razî ile başlayan bir inanç.
Dediğim gibi, bazı Müslüman kardeşlerimiz belki bu anlattıklarımıza kızabilir, içsel olarak sarsıntı yaşayabilir. Ama tekrar söylüyorum: Bunun olması değil, olmaması garip karşılanmalıdır. Çünkü bu durum gayet doğal karşılanmalıdır. 7. – 8. yy’larda yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı tasavvuru” ile 20. – 21. yy’larda yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı tasavvuru” bir olamaz. Asla mümkün değil bu! Aynı dînin mensupları olsak dahi, aynı “Allah inancı”na sahip olamayız.
Bu anlatımlarda, özellikle Sünnî Hanbelîlik mezhebinin imamı olan Ahmed ibn-i Hanbel’in ortaya koyduğu tutum oldukça dikkat çekicidir. Bugünkü 2 milyarlık İslam dünyasının “ezici” (her iki anlamda da) çoğunluğu Sünnî’dir. Ve bütün bir Sünnî dünyası da bugün, “Allah her yerdedir”, “Allah her yerde hazır ve nazırdır” diye inanmaktalar. Fakat gel gör ki, bizzat bu Sünnîlik’in dört ana kolundan biri olan Hanbelîlik’in kurucusu ve imamı Ahmed ibn-i Hanbel, “‘Allah her yerdedir’, ‘Allah her yerde hazır ve nazırdır’ diye inanmak zındıklıktır, kâfirliktir” diyor, dahası, “Böyle diyen insanı tövbeye davet etmemiz, etmezse öldürmemiz gerekir” diyor.
Wêy mala mınê… Hawar gelo hawar…
Demek ki bizzat Sünnîlik mezhebinin imamlarından Ahmed ibn-i Hanbel’e göre biz hepimiz zındıkız, 20. ve 21. yy’larda yaşayan biz Müslümanlar tümden kâfiriz. Çünkü bizler Allah’ın her yerde olduğuna inanıyoruz, Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğuna inanıyoruz.
İmam Ahmed ibn-i Hanbel’e göre bizim öldürülmemiz gerekir. Hepimizin katli vaciptir. Düşünsenize, sırf “Allah her yerdedir”, “Allah her yerde hazır ve nazırdır” diye inandığımız için, Ehl-i Sünnet mezhep imamına göre bizim katlimiz vaciptir, öldürülmemiz gerekir. Şimdi, sürekli olarak “İslam dünyasında bu IŞİD, El Kaide, Boko Haram gibi örgütler nasıl türüyorlar?” sorusunu soranlar, aradıkları cevabı sanıyorum burada bulabilirler. Bu barbar katiller sürüsü “hiçlik”ten türemiyor, uzaydan göktaşıyla da gelmiyorlar.
Allah’a dûâ edelim ve yalvaralım da, Hz. İsa (as) ve Hz. Mehdi (sa)’yi tekrar yeryüzüne göndereceği gibi, Ahmed ibn-i Hanbel’i de tekrar göndermesin. Yoksa hepimizi keser biçer vallah, hepimizi kılıçtan geçirir! Bugün dünya üzerinde, “Allah göktedir” diye inanan bir tane bile Müslüman var mı? Yok. Hepimiz “Allah her yerdedir”, “Allah her yerde hazır ve nazırdır” diye inanıyoruz. Ahmed ibn-i Hanbel dünyaya geri gelirse, hepimizin kökünü kurutur vallah. (Gerçi Ahmed ibn-i Hanbel bu işe Türkiye’deki Kemalistler, AKP’liler ve İran’daki mollalardan başlarsa, bu duruma benim hiçbir itirazım olmaz.)
“Hz. Peygamber ve Sahabenin Allah Tasavvuru” başlıklı bir başka konuşmasında sevgili Mustafa Öztürk, İslam’ın ilk dönemindeki Müslümanlar’ın, yani “ilk Kur’ân nesli” olarak adlandırdığımız Hz. Muhammed ve sahabelerinin nasıl bir “Allah tasavvuru”na sahip olduklarını kaynakları, delilleriyle çok açık ve anlaşılır bir şekilde anlatmaktadır. Son derece önemli ve hatta tarihî değerde bilgiler verdiği bu konuşmasını baştan sona dikkatle dinlemenizi tavsiye ederim. Mustafa Öztürk’ün bu 35 dakikalık konuşmasını dinlemeniz için videosunun linkini aşağıda dipnot olarak sunuyorum. (9752)
Esasında gerçekçi olmak gerekirse, Kur’ân âyetlerindeki ifadelere ve Hz. Muhammed’in yaşamıyla ilgili anekdotlara baktığımızda, o dönem insanlarının Allah’ın gökte olduğuna inandıklarını bariz bir şekilde anlayabiliyoruz. Örneğin Allah sistematik olarak Cebrail aracılığıyla âyetler “indiriyor”. Bu âyetler hep “indiriliyor”. Neden “indiriliyor”? Çünkü “İndiren” “yukarıda” yani “gökte” de ondan:
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فٖي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ
“Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik.” (9753)
Dûâ ederken – halen dahi – ellerin “yukarıya” kaldırılması da başka bir emare. Her şey bir yana, Mirac hadisesi (9754) bile tek başına bu durumun yani “Allah’ın gökte olduğu” inancının kanıtı.
Sonuç olarak, tekrardan ve tekrardan vurgulamakta fayda görüyoruz: Bunun olması değil, olmaması garip karşılanmalıdır. Çünkü bu gayet normaldir. M. Ö. 500’lerde yaşayan insanların “Tanrı algısı” ile M. S. 1500’lü yıllarda yaşayan insanların “Tanrı algısı” bir olamaz. Bu mümkün değil! Aynı şekilde, 7. – 8. yy’larda yaşayan insanların “Tanrı tasavvuru” ile 20. – 21. yy’larda yaşayan insanların “Tanrı tasavvuru” bir olamaz. Mümkün değil bu!
Yerden kafasını kaldırıp gökyüzüne baktığında neler görüyorsa, evren hakkındaki tüm bilgisi bunlardan ibaret olan insanlar ile, bilim ve uzay çağında yaşayan, trilyarlarca gezegenin ve trilyonlarca galaksinin varlığından haberdar olan insanların “Allah inancı”, asla ve asla aynı olamaz. Aynı dîne mensup olsalar dahi, aynı “Tanrı tasavvuruna” sahip değillerdir. Yani aynı dîne mensuplar, evet, aynı kutsal kitaba imân ediyorlar, evet, aynı Allah’a inanıyorlar, hepsi evet, ve fakat, kesinlikle aynı “Allah tasavvuru”na sahip değiller, olamazlar.
Bu bilim çağında yaşayan, bugünkü uzay ve evren bilgisine sahip, trilyarlarca gezegenin ve trilyonlarca galaksinin varlığından haberdar olan, üzerinde yaşadığı Dünya’nın hatta bir parçası olduğu Güneş Sistemi’nin evrende bir nokta kadar bile yer kaplamadığını bilen, bu muazzam evrende 225 milyar tanesi Samanyolu ve Andromeda gibi olmak üzere 2 trilyona yakın galaksinin olduğu (9755) bilgisine sahip bir insanın, gökyüzünde bir tahtın üzerinde oturan, tahtını meleklerin taşıdığı, oturduğu yerden yeryüzüne yağmurlar ve şimşekler gönderen bir Tanrı inancına sahip olması mümkün değildir. (Karı zikretmedim; çünkü kar yağışını hiç görmediği ve muhtemelen bilmediği için, hiçbir yerde kardan bahsetmiyor.)
Aslında bugünkü Yahudîler’in, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın sahip olduğu “Allah inancı”, kendi dînlerinden ziyade, Deizm’in Tanrısı’na yakındır. Yani aslında farkında olmadan deisttirler. Gelişen bilim ve sahip oldukları evren bilgisi, onları böyle bir Tanrı tasavvuruna mecburen itmektedir.
Gerçek şu ki, sadece genel ve bir bütün olarak insanlık tarihinde değil, özel olarak dînler tarihinde de, hatta sadece şu alt tarafı 3300 yıllık geçmişi olan semavî dînler tarihinde de, Tanrı algısı sürekli evrim geçirmektedir.
Ve bunu bilirken, şunu da onun yanında beraber bilelim: Bu evrim devam etmektedir. Semavî dînlerde “Tanrı’nın evrimi” bundan sonra da devam edecektir. Yani nasıl ki 7. – 8. yy’larda yaşayan insanların “Tanrı tasavvuru” ile 20. – 21. yy’larda yaşayan bizlerin “Tanrı tasavvuru” bir değil ve olamazsa, 500 sene sonra, 25. – 26. yy’larda yaşayacak insanların “Tanrı tasavvuru” da bizim şimdiki tasavvurumuzla bir ve aynı olmayacaktır. Çünkü önümüzdeki 500 sene zarfında bilim daha da ilerleyecek, uzay ve evren bilgimiz çok daha fazla artacak, haliyle bizim şu andaki “Tanrı algımız” ve “Allah tasavvurumuz” da bizden 500 yıl sonraki insanlara ve toplumlara “ilkel” gelecektir.
Elinizdeki kitabın bu bölümünde, farklı zaman dilimlerinde yaşamış insanların ve toplumların aynı “Tanrı algısına” ve “Allah tasavvuruna” sahip olamayacağını delilleri, kanıtları, tarihsel kayıtları ve nakilleriyle açık bir şekilde gördünüz. Bunu hem geçmişte birçok ilim erbâbı, hem de günümüzde – başta Mustafa Öztürk olmak üzere – birçok ilahiyatçı, teolog söylemiştir.
Bu bölümdeki bahsimizi bitirirken:
Ben, bu çalışmanın müellifi olarak, bu kıymetli ilim adamlarının bu söylediklerini bir adım daha ileriye taşımak istiyorum. Onların söylediklerine aynı düzlemde ama başka bir boyutta yeni bir şey daha eklemek istiyorum. Başka bir ifadeyle, dikey olarak aynı fakat yatay olarak farklı başka bir şey eklemek istiyorum.
Bana göre, bence, yani bana sorarsanız, benim düşünceme, fikrime, inancıma, iddiâma, teorime, hipotezime, kanaatime göre; sadece farklı zaman dilimlerinde yaşayan insanların ve toplumların değil, aynı zaman diliminde ve fakat farklı coğrafyalarda yaşayan insanların ve toplumların “Tanrı algısı” ve “Allah tasavvuru” da birbirinden farklıdır.
Evet, yanlış okumadınız. Aynı zaman içinde yaşayan insanlardan ve toplumlardan bahsediyorum ve bunların da aynı Allah’a inanmadıklarını, inanamayacaklarını söylüyorum.
Gelişmiş toplumlar ile gelişmemiş (geri kalmış) toplumlar arasında bir mukayese yapıldığında, bu hakikat bariz bir şekilde görülecektir.
İnsan haklarının ve adaletin olmadığı, her zaman için baskıcı ve diktatör rejimlerle yönetilmiş, tabaası oldukları devlet tarafından sürekli olarak kafasına vurulmuş ve zûlüm görmüş, ifade özgürlüğünün olmadığı, ağır yasaklar altında yaşayan coğrafyalardaki insanların ve toplumların inandıkları “Allah” da baskıcı, özgür düşünceye ve sorgulamaya karşı olan, en ufak suçları veya günâhları ağır şekilde cezalandıran, hatta insanların mutlu olmasından ve eğlenmesinden hoşlanmayan bir “Allah”tır. Neden böyledir? Çünkü onlar üzerinde hüküm sürmüş devletler ve rejimler hep böyle olmuştur, onları cezalandırma ve ödüllendirme yetkisine ve gücüne sahip liderler, devlet başkanları, cumhurbaşkanları, krallar, sultanlar, onlara hep bu şekilde muamele etmiştir.
Buna mukabil; insan haklarının ve adaletin olduğu, demokratik ve şeffaf rejimlerle yönetilen, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, milletin devletin kölesi değil bilakis devletin milletin hizmetçisi olduğu, ifade özgürlüğünün olduğu, ağır yasakların bulunmadığı, devletin insanların özel yaşamlarına karışmadığı coğrafyalarda yaşayan insanların ve toplumların inandıkları “Allah” da sevecen ve hoşgörülü, kullarına şefkat ve merhamet ile muamele eden, özgür düşünceden ve sorgulamadan korkmayan, ufak tefek suçları veya günâhları hemen bağışlayan, hatta insanlar mutlu oldukça ve eğlendikçe kendisi de hoşnut olan bir “Allah”tır. Neden böyledir? Çünkü onlar üzerinde hüküm sürmüş devletler ve rejimler hep böyle olmuştur, onları cezalandırma ve ödüllendirme yetkisine ve gücüne sahip liderler, devlet başkanları, cumhurbaşkanları, krallar, sultanlar, onlara hep bu şekilde, sevgi, saygı ve hoşgörü ile muamele etmiştir.
Daha önce bu kitapta birkaç kere söylediğim bir sözümü burada bir kez daha tekrarlamak istiyorum: Tanrı, gökteki devlettir. Devlet de yerdeki Tanrı’dır. Toplumlar yerde nasıl bir devlet görmüşlerse, gökte de öyle bir devlet tahayyül ederler. Tek fark; gökteki devlet (Tanrı) sınırsız bir güce sahiptir, gücü herşeye yeter. Yerdeki devlet ise, o da çok güçlü olmasına rağmen, yine de gücü sınırlıdır.
Dikkat ederseniz, gelişmiş uygar ülkelerde ve toplumlarda, dîn hakkında, peygamber ve melekler hakkında, hatta bizzat Tanrı hakkında bile espiri yapabilir, komik şeyler üretebilirsiniz. Etrafınızdaki insanlar ne kadar dîndar olurlarsa olsunlar, bu duruma kızmaz, bilakis o espirilere güler, neşelenirler. Çünkü böyle görmüşlerdir. Devletleri nasılsa, Tanrı’ları da öyledir. O ülkelerde, devletin başındaki liderler, devlet başkanları, cumhurbaşkanları, krallar, sultanlar hakkında espiri yapar, onlar hakkında komik şeyler üretebilir, karikatürlerini çizip siyasî hatta şahsî olarak bile onları iğneleyebilirsiniz. Hiçbir cezası yoktur.
Geri kalmış cahil toplumlarda ise, bırakın Tanrı’yı, hatta bırakın melekleri, peygamberleri veya dîni, herhangi bir dînî cemaat, ekol veya herhangi bir dîn büyüğü (havari, azîz, sahabe, halife, âlim) hakkında espiri yaptığınızda bile, onlar hakkında komik şeyler ürettiğinizde büyük tepki alırsınız, sözlü hatta fizikî saldırıya uğrarsınız. Çünkü böyle görmüşlerdir. Devletleri nasılsa, Tanrı’ları da öyledir. O ülkelerde, devletin başındaki liderler, devlet başkanları, cumhurbaşkanları, krallar, sultanlar hakkında espiri yapamazsınız, onlar hakkında komik şeyler üretemezsiniz, karikatürlerini çizip siyasî ve şahsî olarak onları iğneleyemezsiniz. Hapsi boylarsınız, bunu yaptığınızda.
Ve yüzde yüz eminim ki: Benim bu okuduğunuz yazımı, uygar ve aydın insanlar baştan sona takdir ederek ve hayranlıkla okurken, yobaz ve bağnaz insanlar da öfke duyarak ve kin kusarak okudular. Çünkü birinci gruptakilerin “Allah”ı böyle sorgulayan beyinleri severken, diğer gruptakilerin “Allah”ı bilakis müthiş öfkelenir ve hemen gidip “kızgın ateşi” hazırlamaya başlar.
Neden böyledir? Çünkü gelişmiş ve uygar toplumlardaki Allah inancı, “Allah sevgisi” temelinde bir inançtır. Gelişmemiş ve bağnaz toplumlardaki Allah inancı ise, “Allah korkusu” temelinde bir inançtır.
Allah’ın sevgisi ve rahmeti mazlumların, uygar insanların ve erdemli toplumların üzerine olsun. Allah’ın nefreti ve azabı da zalimlerin, yobaz insanların ve bağnaz toplumların üzerine olsun.
Bitirirken, başa dönelim:
Binlerce değil onbinlerce yıl boyunca insanların inandığı, semavî dînler de dahil olmak üzere dînlerin empoze ettiği “Tanrı’nın gökte olduğu” inancı doğru olabilir mi gerçekten? Bugünkü evren ve uzay bilgilerimizle, bu inanç / düşünce, bilimsel olarak bir olasılığa tekabül edebilir mi?
Aralık 1994’te, kısa adı NASA olan Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (National Aeronautics and Space Administration) uzmanları, “Hubble Uzay Teleskobu”ndan ilginç bir görüntü aldılar. Bu görüntüde, çok enteresan bir yapıya rastladılar. Ve bilim adamları hemen bu görüntüyü incelemeye başladılar. Florida Üniversitesi’nde profesör olan Kern Wilson (? – ?), görüntüde yer alan yapının bir yıldız ya da galaksi kümesi olmadığını farketti. Ve bu yapıyı daha iyi inceleyebilmek için, tekrar bir fotoğraf çekilmesini istedi. Daha yakından tekrar fotoğrafı çekilen bu nesnenin çok parlak olduğu görüldü. Bu nesne adetâ uzayda yüzen bir şehre benziyordu. Bilim adamları bu cismin doğal bir yapı olmadığını farkettiler. Cismin boyutları devâsâ boyutlardaydı. Adetâ gördükleri karşısında şok olan bilim adamları, bu nesneye önce “Şehir” adını verdiler, daha sonra değiştirerek “Tanrı’nın Evi” adını verdiler. NASA çalışanları uzun bir süre bu cismi gözlemlediler. Uzun bir gözlem sonucu, bu cismin, galaksimizin yörüngesi boyunca hareket ettiği ve Dünya’dan biraz uzaklaştığı farkedildi. Ardından NASA çalışanları Evren’in üç boyutlu bir modelini oluşturdular. Ve tüm galaksilerin bu cisme göre hareket ettiğini gördüler. Bu yapı aslında hareket etmiyordu. Adetâ Evren’in merkezinde duruyor, ama diğer tüm galaksiler kendisinden uzaklaşıyordu. Sanki Büyük Patlama (Big Bang)’nın merkezinde gibiydi. Kendisi hareketsiz, ama diğer tüm galaksiler kendisinden uzaklaşıyordu. NASA çalışanları, bu ilginç sonuçları Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanına bildirdiler. Daha sonra bu gizemli olayla ilgili büyük bir tartışma başladı. Sonuç olarak Başkan William Jefferson “Bill” Clinton (1946 – halen hayatta), bu bilginin gizli kalmasını istedi. Fakat bu bilgi bir sır olarak kalmadı. Çünkü bilim adamlarınca bu bilgi Astronomi çevresinde yayıldı. Bilim adamları bu nesneye daha yakından baktıklarında, bu yapının üzerinde evleri, tapınakları, sokakları andıran şehirler gördüler. (9756)
Söylentilere göre Amerika, “Tanrı’nın Evi” adı verilen bir mekân buldu. Mekân uzay boşluğunda ve binlerce yıldızı içinde barındıracak kadar büyük. Komplo teorisyenlerinden kimileri buraya “Cennet” derken, kimileri ise “Tanrı’nın Evi” diyor. Olayın hikâyesi bir hayli ilginç. İddiâlara göre bu bilgiler, “The Depp Web”in 7. seviyesinden güçlükle alınmıştır ve fotoğrafla bilgi paylaşıldıktan sadece birkaç saat sonra site bir daha açılmamak üzere kapanmıştır. “Depp Web”de paylaşılan ve çevrilen metni size olduğu gibi aktarıyorum:
“Şubat 2016’da NASA oldukça hareketliydi. Üst düzey yetkililerin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Toplantı salonundakilerden sadece birkaçını tanıyordum. Diğer insanların NASA çalışanı olmadığı açıktı. Ve aramızda Vatikan’dan da katılanlar vardı. Zaten acil toplantı talep eden de Vatikan’dı. Ellerindeki birtakım belgeleri açıklamaya başladılar.
Belgelerde en çok dikkat çeken, Evren’in ucuna bakılabilecek bir teleskoba duyulan ihtiyaç ile ilgiliydi. Tam 13 milyar ışıkyılı uzaklığa. Evren boyutları zaten bu kadardı ve bu talebe ilk başta hiçbir anlam yükleyememiştik.
Vatikan’ın en önde gelen isimlerinden biri açıklama yapmaya başladığında herşey bir anda netleşti. Vatikan’ın Orionlular ile yoğun temasta olduklarını biliyorduk. Dünyanın en önde gelen uzay çalışma kurumuyduk ama bu bile bizim denetimimiz dışındaydı. Herşey Vatikan’ın elindeydi.
Orionlular Vatikan’a, Evren’de bir noktanın varlığından bahsettiler. Bahsedilen yerde ne bulunacağına dair açıkça bilgi yoktu. Vatikan’ın bizden istediği, sadece bu yeri izlemekti. Ama elimizdeki en güçlü yer ve uzay teleskopları bile bu kadar uzağı görebilecek güçte değildi. Toplantı esnasında bu koordinat ile ilgili verilen tek bilgi, oraya baktığımızda ‘Tanrılar’ın Evi’ne rastlayacağımızdı. Ama hepimiz bu sözü metafor olarak algıladık.
İlerleyen günlerde teknik ekiplerle bir dizi daha toplantılar gerçekleştirildi. Sonunda ‘Hubble Uzay Teleskobu’ bu iş için kullanılacaktı. Ama bunun için de teleskopta modifikasyonlar yapılması gerekiyordu. Bu gerekli işlemler dört ayda tamamlandı. Ve teleskop artık hazırdı.
‘Hubble Uzay Teleskobu’nun incelediği cisim veya yıldızlar anlık olarak internet ortamına düşmektedir. Bu nedenle bir süreliğine ‘Hubble’ın Dünya ile olan anlık bağlantısını kestik. Teleskop bahsi geçen noktaya çevrilirken birçok NASA çalışanının bile bundan haberi yoktu. Herşey gizlilik içerisinde yapılacaktı. Talimat, Dünya’yı yöneten insanlardan gelmişti.
‘Hubble’ odaklanmasını başarıyla tamamladığında, bize ardı ardına fotoğraflar göndermeye başladı. Fotoğraflardaki renklendirmeleri ve birleştirmeleri tamamlamak da birkaç gün sürdü.
Sonunda sadece bir dizi insanın şahîd olduğu şey karşımıza çıkmıştı. Yine de bu cismin ne olduğuna kimse anlam veremiyordu. Evren’in en uç sınırında, yıldızlardan arındırılmış olduğu anlaşılan bir bölgede bir cisim. Buna ‘cisim’ demek yanlış olurdu. Bir ‘dağ’ diyemezdik, bir ‘ev’ diyemezdik, ‘şehir’ diyemezdik. Binlerce dev yıldızı içinde barındıracak kadar büyüktü.
Peki neydi bu gözlemlediğimiz? Hepimiz Vatikan’dan gelenlerin kurduğu cümleyi anımsadık: ‘Tanrı’nın Evi’.
Orionlular bu cismi ne zaman keşfetmişlerdi? Neden bizimle paylaşma gereği duymuşlardı? Amaç neydi? En önemlisi, neredeyse galaksi büyüklüğünde ama şekil alabilmiş bu cisim neydi?
Bu keşfi daha iyi anlayabilmemiz açısından yeni bir teleskop yapım aşamasında. ‘Hubble Teleskobu’ndan çok daha gelişmiş. Belki o zaman sorularımıza cevap alabileceğiz. Şimdilik tüm çalışmalarımız, tüm şakınlıklarımızla birlikte gizli tutuluyor. ‘Hubble Teleskobu’nun yeni gözlemleri sadece Vatikan ile paylaşılıyor. Amerika devlet başkanına dahi bilgiler sınırlı olarak aktarılıyor.
Ama artık eminiz. Evren dediğimiz bu baloncuğu yönetenlerin mekânlarını gözlemledik. Biz ‘Tanrılar’ın Evi’ni gördük.
Binlerce yıldızı içine sığdırabilecek kadar büyük, binlerce yıldızın yaydığı ışıktan daha keskin.” (9757)
NASA’nın “Hubble Uzay Teleskobu” ile görüntüsünü çektiği “Tanrı’nın Evi” ile ilgili olarak internet ortamında pekçok video ve anlatım var. Hepsini hayretler içinde ve büyük şaşkınlık yaşayarak seyredip dinleyeceğiniz bu görsellerin ve video anlatımların linklerini aşağıda dipnot olarak sunuyorum. (9758)
Evet… İnsan gerçekten ne diyeceğini, hatta ne düşüneceğini, kime inanacağını bilemiyor.
Sık sık tekrarladığım bir söz vardır ve daha önce bu kitapta da birkaç kez söyledim. O sözümü bir kez daha söyleyeyim:
Öyle bir Evren’de ve Dünya’da yaşıyoruz ki; burada gerçekler, hayâllerden daha fantastiktir.
– devam edecek –
DİPNOTLAR:
(9639): İbrahim Sediyani, Bilgimiz Arttıkça Mekânımız Genişliyor: Tek Evren mi Var, Yoksa Evrenler mi?, Sediyani Haber, 2 Nisan 2021, https://www.sediyani.com/?p=38714
(9640): Tevrat, Tekvin, 1:1 – 31
(9641): Tevrat, Tekvin, 2:1 – 3
(9642): Tevrat, Tekvin, 2:2 – 3
(9643): Encyclopedia Britannica, “Sabbath” maddesi, https://www.britannica.com/topic/Sabbath-Judaism
(9644): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 20:8 – 11
(9645): İncil, Markos, 16:1 – 3
(9646): İncil, Elçilerin İşleri, 2:41 – 42
(9647): Thorkild Jacobsen, The Treasures of Darkness: A History of Mesopotamian Religion, s. 180 – 183, Yale University Press, Londra & New Heaven 1976 / Fred Gladstone Bratton, Yakındoğu Mitolojisi, s. 48 – 51, İFAV Yayınları, İstanbul 1995 / Alexander Heidel, Enûma Eliş: Babil Yaratılış Destanı, s. 69 – 79, Ayraç Yayınları, Ankara 2000
(9648): Leslie J. Hoppe, The Holy City: Jerusalem in the Theology of the Old Testament, s. 24, Liturgical Press, Collegeville 2000
(9649): Othmar Keel, The Symbolism of the Biblical World: Ancient Near Eastern Iconography and the Book of Psalms, s. 114, Eisenbrauns Publishing, Winona Lake 1997
(9650): Tevrat, Hezekiel, 5:5
(9651): Zebur, Mezmurlar, 29:10
(9652): Zebur, Mezmurlar, 104:3
(9653): Geoffrey Khan – Shmuel Bolozky – Steven Fassberg – Gary A. Rendsburg – Aaron D. Rubin – Ora R. Schwarzwald – Tamar Zewi, Encyclopedia of Hebrew Language and Linguistics, Moshe Florentin, “Samaritan Pentateuch” maddesi, Brill Publishers, Leiden & Boston 2013
(9654): İncil, Yuhanna, 4:20
(9655): Tremper Longman – Peter Enns, Dictionary of the Old Testament: Wisdom, Poetry & Writings, F. J. Mabie, “Chaos and Death”, IVP Academic Press & InterVarsity Press, Downers Grove & Nottingham 2008
(9656): Joel S. Burnett, Where is God?: Divine Absence in the Hebrew Bible, s. 71, Fortress Press, Minneapolis 2010
(9657): Tevrat, Hezekiel 28:12 – 19
(9658): İncil, Vahiy, 22:1 – 2
(9659): Tevrat, Tekvin, 3:1 – 24
(9660): Kur’ân-ı Kerîm, Şûrâ, 13
(9661): Tevrat, Tesniye, 34:10
(9662): Tevrat, Çıkış, 19:5 – 6 ve 33:11; Sayılar, 12:6 – 8
(9663): İncil, İbraniler’e Mektup, 3:1 – 6
(9664): Hz. Musa’nın kıssası Kur’ân-ı Kerîm’de özellikle Bakara sûresi, Qasas sûresi, Âraf sûresi, Şuâra sûresi ve Kehf sûresinde anlatılır
(9665): Tevrat, Tekvin, 11:1 – 9
(9666): Tevrat, Tekvin, 18:1 – 15
(9667): Kur’ân-ı Kerim, Hûd 71 – 73
(9668): Tevrat, Tekvin, 18:20 – 21
(9669): Tevrat, Tekvin, 18:33
(9670): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 13:20 – 22
(9671): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 19:1 – 2
(9672): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 19:3 – 6
(9673): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 19:7 – 13
(9674): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 19:14 – 19
(9675): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 19:20 – 25
(9676): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 19. – 20. bölümler
(9677): Kur’ân-ı Kerim, 142 – 145
(9678): İbrahim Sediyani, Bilgimiz Arttıkça Mekânımız Genişliyor: Tek Evren mi Var, Yoksa Evrenler mi?, Sediyani Haber, 2 Nisan 2021, https://www.sediyani.com/?p=38714
(9679): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 24:1 – 4
(9680): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 24:9 – 11
(9681): İncil, Matta, 6:1 – 10
(9682): Bazıları için bkz. İncil, Matta, 6:33, 12:28, 13:42 – 43, 19:24, 21:31 ve 21:43; Markos, 1:15, 4:30 – 32, 9:1 ve 10:15; Luka, 4:43, 8:1, 9:1 – 2, 9:60, 10:9, 11:20, 12:32 – 34, 13:28 – 29, 16:16, 17:20 – 21 ve 18:24 – 30; Yuhanna, 3:3, 3:5 ve 18:36
(9683): İncil, Matta, 3:2, 4:17, 4:23, 5:3, 5:10, 5:19 – 20 (5:19’da iki kez), 6:10, 7:21, 9:35, 10:7, 11:11 – 12, 13:11, 13:19, 13:24, 13:31, 13:33, 13:38, 13:44 – 45, 13:47, 13:52, 16:19, 18:1, 18:3 – 4, 18:23, 19:12, 19:14, 19:23, 20:1, 22:1, 24:14, 25:1 ve 25:14
(9684): Kur’ân-ı Kerîm, Âraf, 54
(9685): Kur’ân-ı Kerîm, Yunus, 3
(9686): Kur’ân-ı Kerîm, Hûd, 7
(9687): Kur’ân-ı Kerîm, Furqan, 59
(9688): Kur’ân-ı Kerîm, Secde, 4
(9689): Kur’ân-ı Kerîm, Hadid, 4
(9690): Kur’ân-ı Kerîm, Kaf, 38
(9691): Tevrat, Tekvin, 2:2
(9692): Kur’ân-ı Kerîm, Âraf, 54; Yunus, 3; Furqan, 59; Secde, 4; Hadid, 4
(9693): Kur’ân-ı Kerîm, Fussilet, 9 – 12
(9694): Kur’ân-ı Kerîm, Haqqa, 17
(9695): İslam Ansiklopedisi, cilt 3, Yusuf Şevki Yavuz, “Arş” maddesi, s. 406 – 409, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2002
(9696): age, cilt 23, “İstivâ” maddesi, s. 402 – 404
(9697): Kur’ân-ı Kerîm, Yusuf, 100
(9698): Kur’ân-ı Kerîm, Neml, 23, 38 ve 41 – 42
(9699): Kur’ân-ı Kerîm, Tewbe, 129; Zuhruf, 82
(9700): Kur’ân-ı Kerîm, İsrâ, 42; Mü’mîn, 15
(9701): Kur’ân-ı Kerîm, Hûd, 7
(9702): Kur’ân-ı Kerîm, Tewbe, 129; Mü’mînun, 116
(9703): Kur’ân-ı Kerîm, Haqqa, 17
(9704): Kur’ân-ı Kerîm, Zümer, 75; Mü’mîn, 7
(9705): Kur’ân-ı Kerîm, Yunus, 3; Râd, 2
(9706): Kur’ân-ı Kerîm, Tûr, 5
(9707): Suyutî, Durr’ul- Mansur fi Tefsîr bi’l- Ma’sur, cilt 6, s. 118, Kahire 2003
(9708): Buharî, Tefsîr, 65/5 / Müslîm, İmân, 257
(9709): Müslîm, Münafiqun, 66 – 67; Fiten, 87 / Tirmizî, Fiten, 63
(9710): Buharî, Tevhîd, 21; Bed’ul- Xelq, 1; Ciha”, 4 / Tirmizî, Tefsîr, 6, 58 ve 68; Sıfat’ul- Cenne, 4
(9711): Buharî, Tevhîd, 22 – 23, Tefsîr, 65/5 / Müslîm, İmân, 327, Tewbe, 14, Zikir, 61 – 63 / Tirmizî, Tefsîr, 41
(9712): Suyutî, El- Xasâis’ul- Kubr, cilt 1, s. 12 – 13, Beyrut 1985
(9713): Tirmizî, Menâqib, 1 / Ahmed ibn-i Hanbel, Mûsned, cilt 1, s. 398
(9714): Buharî, Xelq-u Ef’âl’il- İbad, s. 194 / Tirmizî, Dawet, 79 / İbn-i Hacer, Feth’ul- Barî bi Şerh-i Sahih’il- Buharî, cilt 24, s. 239, Kahire 1980
(9715): Müslîm, İmare, 121
(9716): İbn-i Ebû’d- Dunyâ, Kitab’ul- Azame, Süleymaniye Kütüphanesi, nr. 400, vr. 48a / Maturidî, Kitab’ut- Tewhîd, s. 70 / Kûleynî, El- Usûl mine’l- Kafî, s. 129 / Ebû Leys es- Semerkandî, Kurre’tul- Uyûn, s. 123, Kahire 1316
(9717): DIN 5033, “Farbmittel 1. 7”, s. 4, DIN-Taschenbuch 49, Deutsches Institut für Normung e. V., Berlin & Viyana & Zürih 2012
(9718): Alusî, Rûh’ul- Meânî, cilt 12, s. 9 – 10
(9719): Zemahşerî, El- Keşşaf, cilt 3, s. 145 / İbn-i Cewzî, Zâd’ul- Mesîr, cilt 3, s. 212
(9720): Zehebî, El- Ulûw li’l- Âliyy’il- Ğaffar, s. 56 – 58 ve 96 / İbn-i Kesir, Tefsîr’ul- Qur’ân, cilt 4, s. 182
(9721): Maturidî, Kitab’ut- Tewhîd, s. 70
(9722): Salebî, Arais’ul- Mecalis, s. 11
(9723): Abbas el- Qummî, Sefinet’ul- Bihar, cilt 2, s. 176, Dar’ul- Murtaza Neşriyat, Beyrut tarihsiz
(9724): Darekutnî, Kitab’us- Sıfat, Topkapı Sarayı Millî Kütüphanesi, Revan Köşkü, vr. 70a
(9725): İbn-i Kesir, El- Bidaye we’n- Nihaye, cilt 1, s. 268, Kahire 1939
(9726): Taberî, Tefsîr, cilt 24, s. 19 ve 26; cilt 29, s. 33 / Zemahşerî, El- Keşşaf, cilt 3, s. 415 / Qazvinî, Acaib’ul- Mahlukat, cilt 1, s. 86, Kahire 1315
(9727): İbn-i Teymiyye, Mecmû-u Fetâwâ, cilt 4, s. 584, Riyad 1967
(9728): Fahreddîn Razî, Tefsîr’ul- Kebir – Mefatih’ul- Ğayb, cilt 17, s. 15, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye Neşriyat, Beyrut 1971
(9729): Alusî, Rûh’ul- Meânî, cilt 12, s. 9 – 10
(9730): Zemahşerî, El- Keşşaf, cilt 4, s. 152 / Beyhakî, El- Esmâ we’s- Sıfat, s. 508 / İbn-i Cewzî, Zâd’ul- Mesîr, cilt 7, s. 208 / Suyutî, Durr’ul- Mansur fi Tefsîr bi’l- Ma’sur, cilt 3, s. 297 – 298; cilt, s. 336, Kahire 2003
(9731): Müslim, hadis no 758
(9732): Muhyeddîn ibn-i Arabî, Kitab’ul- Musamera; aktaran: Zeyneddîn Muhammed Abdurraûf bin Tacil Ârifîn bin Nûreddîn Ali el- Munawî el- Haddadî, Feyz’ul- Qadîr, cilt 1, s. 262, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye, Beyrut 2012
(9733): Müslim, Mesacid, 33 / Ebû Dawud, Salat, 166 – 167; Eyman, 16 / Nesaî, Sehw, 20 / Ahmed ibn-i Hanbel, cilt 5, s. 447 – 449 / İbn-i ebî Şeybe, cilt 7, s. 215
(9734): Kur’ân-ı Kerîm, Mülk, 16 – 17
(9735): Fahreddîn Razî, Tefsîr’ul- Kebir – Mefatih’ul- Ğayb, cilt 30, s. 69, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye Neşriyat, Beyrut 1971
(9736): Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, cilt 7, s. 5233, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatı, İstanbul 1938
(9737): Fahreddîn Razî, age, agc, s. 70
(9738): Kur’ân-ı Kerîm, Kaf, 16
(9739): Kur’ân-ı Kerîm, En’âm, 3
(9740): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 208 – 209
(9741): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 210
(9742): Tevrat, Yeşaya, 19:1
(9743): Zebur, Mezmurlar, 104:1 – 4
(9744): İbn-i Teymiyye, Muwafaqat-u Sahih’il- Menqûl li- Sarih’il- Maqul, cilt 1, s. 15, Reşad Salim Neşriyat, Riyad 1979
(9745): Kur’ân-ı Kerîm, Fatr, 10
(9746): Kur’ân-ı Kerîm, Nahl, 50
(9747): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran, 55
(9748): Kur’ân-ı Kerîm, Nisa, 158
(9749): Mustafa Öztürk, Allah Nerededir?, Mustafa Öztürk YouTube Arşivi, 20 Nisan 2016, https://www.youtube.com/watch?v=CLiZK3grKLA / Mustafa Öztürk, “Allah’ın Her Yerde Olduğuna İnanan Kâfirdir” Diyen Meşhur Mezhep İmamının Düşündürdükleri, Mustafa Öztürk YouTube Arşivi, 15 Ağustos 2016, https://www.youtube.com/watch?v=1HrZ8Yu1m2g / Mustafa Öztürk, Hz. Peygamber ve Sahabenin Allah Tasavvuru, Mustafa Öztürk YouTube Arşivi, 8 Ekim 2022, https://www.youtube.com/watch?v=OZ94oNbY5DE
(9750): Mustafa Öztürk, Allah Nerededir?, Mustafa Öztürk YouTube Arşivi, 20 Nisan 2016, https://www.youtube.com/watch?v=CLiZK3grKLA
(9751): Mustafa Öztürk, “Allah’ın Her Yerde Olduğuna İnanan Kâfirdir” Diyen Meşhur Mezhep İmamının Düşündürdükleri, Mustafa Öztürk YouTube Arşivi, 15 Ağustos 2016, https://www.youtube.com/watch?v=1HrZ8Yu1m2g
(9752): Mustafa Öztürk, Hz. Peygamber ve Sahabenin Allah Tasavvuru, Mustafa Öztürk YouTube Arşivi, 8 Ekim 2022, https://www.youtube.com/watch?v=OZ94oNbY5DE
(9753): Kur’ân-ı Kerîm, Kadir, 1
(9754): Kur’ân-ı Kerîm, İsra, 1
(9755): İbrahim Sediyani, Bilgimiz Arttıkça Mekânımız Genişliyor: Tek Evren mi Var, Yoksa Evrenler mi?, Sediyani Haber, 2 Nisan 2021, https://www.sediyani.com/?p=38714
(9756): Tanrı’nın Evi – NASA Tarafından 1995 Yılında Fotoğrafı Çekilen Uzaydaki Gizemli Yapı, Ezoterik Öğretiler, 14 Mayıs 2022, https://www.youtube.com/watch?v=MP_vVQJe-RM&t=6s
(9757): Tanrı’nın Evi mi yoksa Cennet mi ?…, Gerçeği Arayış, 31 Mart 2018, https://www.youtube.com/watch?v=-GPuyD9CU-g
(9758): Hubble Telescope Leaked Photos the House of God a Galactic Heaven or is this a UFO Incredible Image?, Nocturnal News, 26 Aralık 2020, https://www.youtube.com/watch?v=mtljR8b_GwE / “City of God” Found in One of the Space Images Photographed by Hubble Telescope, UFOmania – The Truth is Out There, 24 Aralık 2020, https://www.youtube.com/watch?v=VXoR2bi-kUI&t=88s / Tanrı’nın Evi – NASA Tarafından 1995 Yılında Fotoğrafı Çekilen Uzaydaki Gizemli Yapı, Ezoterik Öğretiler, 14 Mayıs 2022, https://www.youtube.com/watch?v=MP_vVQJe-RM&t=6s / Tanrı’nın Evi mi yoksa Cennet mi ?…, Gerçeği Arayış, 31 Mart 2018, https://www.youtube.com/watch?v=-GPuyD9CU-g
SEDİYANİ HABER
16 TEMMUZ 2023
Sayun Sediyani, artik Sizde bu yazilanlarin, ne kafar saçmaliklar ule bezendigini görüyorsknuz. Peyamberler okur-yazar ilmadiklari için biraz saçmalanişlar. Baden şu an da bile, bazi insanlarin nasil körü körüne bazi geri zekali şeyhlerin kuyruklarinda gezdiklerine hayret ediyorum. Dünya da o kadar dawar gibi yaşayan sürüler varki, sorma gitsin. Neyse sayenizde, bugün çooook güldüm. Emeginize ve beyninize saglik, teşekkür ederim. Saglik ve başarilar dilerim…