(Fransa’nın egemenliği altında olan ve Akdeniz üzerinde yer alan Korsika Adası’nda yayın yapan “Media Corsica” dergisi için kaleme aldığım Fransızca makalenin Türkçe çevirisi…)
* * *
Uygarlığın beşiği olan, dînlerin ve Tek Tanrı inancının doğduğu, yerleşik hayatın ve tarımın başladığı kadim Kürdistan topraklarının bölünüp parçalanması, bundan yaklaşık 400 yıl önce, 1639’da başladı.
Osmanlı İmparatorluğu ile İran Safevî İmparatorluğu arasında 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, Kürdistan coğrafyasını ilk kez ikiye böldü. Osmanlı – İran sınırı, Kürdistan ikiye bölünerek çizildi. Kürdistan’ın batısı Osmanlı’ya, doğusu İran’a bırakıldı. (Bu antlaşma, halen geçerliliğini koruyan bir antlaşmadır ve bugünkü Türkiye – İran sınırı burada çizilmiştir.)
1639 yılı, Kürdistan toprakları ve bu topraklar üzerinde binlerce yıldır yaşayan Kürt halkı için bölünmüşlük ve parçalanmışlık ile geçen acı tarihinin başlangıcıdır. Çünkü bu tarihte, günümüzde İran Kürdistanı’nın Kirmanşâh vilayetine bağlı bir Kürt kenti olan Kasr-ı Şirin’de Osmanlı ile İran arasında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile birlikte Kürdistan toprakları tarihte ilk kez ikiye bölünüp parçalandı. Kürdistan’ın batısı Osmanlı’nın, doğusu da İran’ın payına düştü.
Vatanlarının bölünmesi, Kürtler’de büyük bir travmaya sebep oldu. Sınırın her iki tarafında kalanlar da, bu durumdan hoşnut değildi. Fakat daha garip birşey vardı: Osmanlı tarafındaki Kürtler, Türkler ile mezhep olarak aynı fakat ırk ve dil olarak farklı iken, İran tarafındaki Kürtler ise tam tersi, Farslar ile ırk ve dil olarak aynı fakat mezhep olarak farklıydılar.
Kürdistan’ın bölünmesine karşı Kürt halkı çeşitli itirazlar da gerçekleştirdi. Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan hemen sonra, dönemin Osmanlı Padişâhı IV. Murad henüz Bağdat Seferi’nden dönerken, Diyarbakır (Diyarbekir)’da vuku bulan hadiseler önemlidir.
Kürdistan topraklarının iki ayrı devlet arasında bölüşülmesi, Kürdistan’da irşâd ve tedrisat faaliyetleriyle meşgul olan İslam âlimlerinde, o dönemler halkın tartışılmaz öncüleri olan ulemâ kesiminde isyan derecesinde büyük bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Öyle ki, bu parçalanmaya duyulan tepki ve öfkenin fiilî bir isyana dönüşmesi için sadece bir kıvılvım yeterliydi.
İşte Kürdistan’daki ulemâ ve fukehânın, şeyh ve mollaların Osmanlı ve İran’a bu derece tepkili oldukları ve Kürtler arasındaki hoşnutsuzluğun bu derece ileri boyutta olduğu bir zamanda, Osmanlı Padişâhı IV. Murad zaten Bağdat’taydı ve İstanbul’a dönerken eyaletin merkezi Diyarbekir’e uğramak istedi. Büyük bir felâketin bas bas “geliyorum” diye bağırması demekti bu.
Kürt halk önderi ve İslam âlimi Seyyîd Haşîm, bu tepkilerin başını çekmekteydi. IV. Murad, Diyarbekir’deki bu ikinci konaklamasında yeniden ziyafet tertip etti. Bu seferki yemek, Bağdad Seferi Zaferi’ni ve Kasr-ı Şirin Antlaşması’nı kutlamak içindi. IV. Murad, bir yandan yemek verirken, bir yandan da emrindeki orduya, Çılsıtûn (Kırkdirek) köyünde yaşayan ve kendisine biat etmeyen Seyyîd Haşîm’i tüm ailesiyle birlikte kılıçtan geçirmelerini, medresesini taş üstünde taş kalmamacasına yıkmalarını, Çılsıtûn köyünü insanlarıyla komple ateşe verip yakmalarını, hatta civar köylerin de tamamen yakılıp yıkılmasını emretti.
Tarih, Haziran 1639…
Yer, Diyarbekir’e bağlı Bismil ilçesinin Çılsıtûn köyü…
IV. Murad’ın verdiği emir yerine getirildi ve Çılsıtûn başta olmak üzere Bismil’in köyleri katliâma uğradı. Canını kurtarabilen birkaç çocuk ve kadından başka, herkesin canına kastedildi. Köyler boşaltılıp yıkıldı ve köy halkından sağ kalanlar sürgün edildi.
Osmanlı Padişâhı IV. Murad, 1639 senesinde, yani Bağdad Seferi’ni yapıp İran’la Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalayıp döndükten sonra uğradığı Diyarbekir’de korkunç bir katliâma imza attı. Yüzlerce savunmasız insan acımasızca kılıçtan geçirildi. Onlarca köy yakılıp yıkıldı. Çılsıtûn Katliâmı’nda, padişâha biat etmeyi reddeden halkın rehberi Seyyîd Haşîm, bütün ailesiyle birlikte katledildi. Seyyîd Haşîm’in kendisi, hânımı ve çocukları kılıçtan geçirildi.
Bu olaya “İkinci Kerbelâ” adı verilir. Sebebi ise, tıpkı Kerbelâ’da, İslam Peygamberi Muhammed’in torunu İmam Hüseyin ve yârenleri katledilirken, katliâm emrini veren Yezid’in sarayda ziyafet vermesi örneğinde olduğu gibi, Seyyîd Haşîm ve diğer âlimler ile insanlar Çılsıtûn’da katledilirken, katliâm emrini veren IV. Murad’ın ziyafet vermesidir.
Bu korkunç katliâmdan Seyyîd Haşîm’in sadece bir çocuğu sağ olarak kurtuldu. Henüz 5 yaşında bir çocuk olan en küçük oğlu Hüseyin.
İşte o korkunç katliâmdan sağ kurtulan tek çocuk olan 5 yaşındaki Hüseyin’in torununun torununun oğlu olan Şeyh Said de, Kürdistan’ın ikinci defa ve bu kez 5 parçaya bölündüğü 1923 Lozan Antlaşması’ndan sonra (ve bu antlaşmayla) kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı 1925 yılında gerçekleşen en büyük Kürt millî ayaklanmasının lideridir.
1925 tarihinde Türk devletine karşı gerçekleştirilen Kürt halk ayaklanmasının rehberi Şeyh Said, 1639 yılındaki o katliâmdan sağ kurtulan tek çocuk olan 5 yaşındaki Hüseyin’in soyundan gelmektedir.
(Seyyîd Haşîm → onun oğlu Seyyîd Hacı Hüseyin el- Hüseynî → onun oğlu Molla Haydar → onun oğlu Molla Kasım → onun oğlu Şeyh Ali Septî → onun oğlu Şeyh Mahmud Fevzî → onun oğlu Şeyh Said)
Şeyh Said’in dedesinin dedesinin dedesi olan Seyyîd Haşim, Kürdistan’ı ilk kez ikiye bölen 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’na karşı çıktığı için, kendisi ve tüm ailesi barbarca bir şekilde katledildi. Yaklaşık 300 yıl sonra Şeyh Said’in kendisi ise, Kürdistan’ı beş parçaya bölen 1923 Lozan Antlaşması’na karşı çıktı. Yeni kurulan rejime karşı Kürdistan’da büyük bir ayaklanma gerçekleştirdi. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusunu da eline veren Lozan Antlaşması’nın baş mimarları olan Fransa ve İngiltere’nin her türlü desteğini arkasına alan Türk devleti, bu Kürt ayaklanmasını zor da olsa bastırabildi. Başta ayaklanmanın lideri Şeyh Said olmak üzere onlarca Kürt âlimi ve önderi ile Kürt halkından yüzlerce insan idam edildi. Onbinlerce Kürt öldürüldü.
* * *
Kürdistan’ı ilk kez iki parçaya bölen 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Kürdistan’ı beş parçaya bölen 1923 Lozan Antlaşması arasında şöyle çok önemli bir mahiyet farkı var:
1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması, Kürdistan’ı bizzat egemenliği altında tutan Osmanlı Sultanlığı ile İran Şâhlığı arasında imzalanmıştı ve o sınır bizzat onlar tarafından çizilmişti. Ve ayrıca bu antlaşma, tam da çizilen sınırın yakınındaki Kasr-ı Şirin kentinde imzalanmıştı. Yani bölge dışındaki yabancı devletler, hiçbir biçimde bu hadiseye müdahil değildiler.
1923 Lozan Antlaşması ise bölge devletleri Türkiye, İran, Irak ve Suriye tarafından değil, bölgenin çok uzağındaki Avrupa devletleri tarafından imzaya açılmıştı. Yani Kürdistan’ı bölüp parçalayanlar bölge devletleri değil, başını Fransa ve İngiltere’nin çektiği Avrupa devletleriydi. Ve ayrıca bu antlaşma, Kürdistan’ın herhangi bir şehrinde değil, Avrupa’nın tam ortasındaki İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde imzalanmıştı.
Kürdistan toprakları 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile 2’ye, 1923 Lozan Antlaşması ile 5’e bölündü. Birinci bölünmeyi Osmanlı ve İran yaparken, ikinci bölünmeyi de Batılı emperyalist devletler yaptılar.
Kürdistan’ı 5 parçaya bölen Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalandı.
Ve Akdeniz üzerindeki güzel Korsika Adası’nda yaşayan siz sevgili okurlarım, sevgili Korsikalılar, bu makalemi okuduktan birkaç gün sonra bu antlaşma tam 100 yaşına girecek.
“Media Corsica”nın bu ayki sayısında bu konuyu seçmem ve Lozan’ı yazmamın sebebi işte bu.
* * *
Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lausanne şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) temsilcileri ile Birleşik Krallık (İngiltere), Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), Yugoslavya, Belçika, Portekiz ve Japonya temsilcileri arasında, Lausanne Üniversitesi’nin salonunda imzalandı.
Lozan Antlaşması, devletin en önemli dönüm noktalarından biridir. Kürtler açısından da aynı derecede öneme sahiptir. Lozan’da alınan kararlar, o tarihten sonraki tüm siyasî gelişmeleri doğrudan etkiledi ve mevcut statükonun temeli de orada atılmış oldu.
Lozan’da TBMM heyetine İsmet İnönü başkanlık etti. Diyarbekir milletvekili Zülfü Tiğrel de Kürtler’in taleplerini dile getirmek üzere, bir anlamda “Cumhuriyet’in Kürt temsilcisi” rolüyle Lozan’a götürüldü. Diyarbekir milletvekili ve Bayındırlık Bakanı Feyzi Pirinççi de Zülfü Tiğrel’i her konuda destekledi.
4 yıl süren I. Dünya Savaşı’nın bitiminden 5 yıl sonra imzalanan Lozan Antlaşması’nda, onbinlik, yüzbinlik nüfûsları olan topluluklara dahi, asgarî düzeyde de olsa haklar veya statü verilirken, milyonlarca nüfûsa sahip Kürtler’e en temel insanî hakları bile verilmedi ve devâsâ büyüklükteki Kürdistan topraklarına asgarî düzeyde dahi olsa hiçbir statü tanınmadı.
Lozan’da, Kürdistan resmen haritadan silindi, daha kötüsü, üstüne çizilen sınırlarla beş parçaya bölündü ve Kürtler tamamen kimliksiz, isimsiz, statüsüz bir halk olarak, barbar, ırkçı, mezhepçi ve ideolojik bölge devletlerinin insafına bırakıldı.
Kimler yaptı bunu? Başını Fransa ve İngiltere’nin çektiği Avrupa devletleri.
Osmanlı’nın yerine kurulacak olan yeni devletin tapusunu eline veren Lozan Antlaşması imzalandıktan (24 Temmuz) tam 3 ay sonra (23 Ekim) Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
* * *
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, “Kürtler’i inkâr” ve “İslamî değerleri red” temelleri üzerine kurulan bu yeni rejime karşı, artık ismi haritadan silinmiş olan Kürdistan coğrafyasında onlarca ayaklanma gerçekleşti. Hepsi de acımasızca, gaddarca ve barbar yöntemlerle bastırıldı.
Bunların en büyüğü ve en geniş kapsamlı olanı, 1925 Şeyh Said Ayaklanması’dır. Ayaklanmanın liderliğini, 1639 yılında Kürdistan’ı ilk kez ikiye bölen Kasr-ı Şirin Antlaşması’na itiraz eden ve bu yüzden ailesiyle birlikte vahşice katledilen Seyyîd Haşim’in torununun torununun torunu Şeyh Said yapmaktadır. 1639’daki Çılsıtûn Katliâmı’ndan sağ kurtulan tek çocuk olan 5 yaşındaki Hüseyin’in torununun torununun oğlu Şeyh Said.
Şeyh Said liderliğindeki 1925 Kürt Ayaklanması’nda, Türk devletine en büyük desteği verenler, yine İngiltere ve Fransa idi. Türk devleti, Fransa ve İngiltere’nin desteğiyle Kürt ayaklanmasını bastırabildi.
Bu gerçeğe rağmen, Türk devleti, iç kamuoyuna, Kürt liderlerin “Fransa ve İngiltere’nin desteğiyle ayaklandıkları” iftirasını ve propagandasını yayıyordu. Bu yalanı, o ayaklanmalar ile ilgili hâlâ seslendirmektedir.
Bu gülünç yalanlara hâlâ inanan milyonlarca insan var, ne yazık ki. Halbuki, Lozan’da imzalanan anlaşma ile Türkiye’nin sınırını çizen, TC’nin tapusunu veren İngiltere ve Fransa idi. “Kürt sorunu”nu yadsıyan da yine onlardı. İki yıl önce çizdikleri sınırlardan pişmanlık duymaları için bir neden yoktu. Ayrıca Türkçe’ye de çevrilmiş belge, bilgi ve kitaplar da “emperyalizmin oyunu” söylemini yalanlıyordu. Bilakis suçlananlar (İngiltere ve Fransa), Şeyh Said Kıyamı’nı bastırabilmesi için bizzat Türk devletine yardımda bulunmuştu.
İngiltere o dönemde egemen olduğu Irak sınırını tutarak, Barzanîler’in güneyden yardıma gelmesini önledi. Fransa da Suriye sınırını tutmakla kalmadı. Türk birliklerinin arkadan kuşatması için Suriye’den geçen demiryolunu emrine verdi. O nedenle Kürt çevreleri, İngiltere ve Fransa’nın tutumlarını da yenilginin nedenleri arasında sayıyorlar.
Şeyh Said ve ayaklanması hakkında – halen günümüzde dahi – yaptığı çirkin propagandalara karşın Türk devleti, emperyalist Batı devletlerinin her türlü desteğine sahipti. Örneğin Türk devletinin Kürt ayaklanmasını bastırması için Fransa, Bağdad Demiryolu’nu Türk ordusunun hizmetine açmıştı. Fransızlar’ın, Bağdad Demiryolu’nun kullanılmasına izin vermesiyle birlikte, ayaklanmayı bastırmak için Türk ordusunun Kürdistan’a gönderilmesi gerçekleşti.
Şeyh Said Ayaklanması, Haziran 1925’te bastırıldı.
Kıyamın önderleri darağacına asılarak idam edildiler. Devlet tarafından Kürdistan’da Kürt halkına karşı tarihte eşi benzeri az görülen bir zûlüm ve “insanlık suçları” işlendi.
– Kürdistan’ın tam 14 şehri zarar görüp hasara uğradı.
– Kürdistan topraklarındaki 700 köy yakılıp haritadan silindi, insanları sürgün edildi.
– Kürdistan topraklarında 9000 ev harabeye döndü.
– 50.000 Kürt göç ettirildi.
– 7500 Kürt zindanlara atıldı.
– 660 Kürt idam edildi.
– 80.000 Kürt öldürüldü.
– Birçok yerde insanlar ahırlarda toplu bir şekilde yakıldılar. Zalimler için çocuk, ihtiyar, kadın veya hayvan hiç farketmiyor. Hepsi birlikte yakılıyorlardı.
Bu zulüm 1927’ye kadar devam etti.
* * *
Bu tarihi size niye anlattım?
Çünkü anlattığım bütün bu büyük acılara ve kötülüklere sebep olan Lozan Antlaşması, içinde bulunduğumuz ay, 24 Temmuz 2023 günü tam 100 yaşına girecek.
Ve anlattığım bütün bu büyük acıların ve kötülüklerin baş müsebbiblerinden biri de, yazarlık yaptığım “Media Corsica” dergisinin yayın yaptığı Korsika Adası’nı egemenliği altında tutan, siz sevgili Korsikalılar’ın da vatandaşı olduğunuz Fransa Cumhuriyeti.
Kürt ulusu olarak son yüz yılda yaşadığımız bunca acı, zûlüm, katliâm ve trajedinin baş müsebbibleri, Fransa ve İngiltere’dir.
Bize bu zûlüm ve kötülükleri, evet bölge devletleri (Türkiye, Suriye, Irak, İran, Ermenistan) yaptılar, ama bu yaşananların baş müsebbibleri, Fransa ve İngiltere’dir.
İran tarafındaki Kürtler’in yaşadığı acıları ve zûlümleri bir tarafa bırakıyorum; çünkü o sınır 1639’da çizildiği için, İran Kürtleri’nin yaşadığı trajedide Avrupa devletlerinin bir günâhı yok. Ama Türkiye, Suriye ve Irak’ta yaşananların / yaşadıklarımızın baş müsebbibleri, başını Fransa ve İngiltere’nin çektiği Avrupa devletleridir.
Elbette bunda, Lozan öncesinde ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde, “Biz hiçbir şey istemiyoruz” diyen bazı Kürt kanaat önderlerinin de payı büyük. Dünyanın yeniden şekillendiği, haritaların yeniden çizildiği, öylesine tarihî bir dönüm noktası olan süreçte kalkıp da, hem TBMM’de hem de Lozan’da, “Biz Kürtler hiçbir şey istemiyoruz” diyen Kürt siyasetçiler çıkabilmiştir, ne yazık ki.
Fakat bunların ağzına bakıp da, Kürtler’i tamamen kimliksiz ve statüsüz bırakmak, hakkaniyetli bir tutum muydu? Sonuçta kendi halkına bu kötülükleri yapan kişilikler, tarihin her döneminde ve her toplumda çıkarlar.
Halen dahi Kürtler arasında var böyleleri. Böyle Kürt siyasetçiler, Kürt yazarlar, Kürt aydınlar, Kürt önderler hâlâ var.
Hükûmet, Kürtler’in temel hakları konusunda en ufak bir adım atacak olsa (“atsa” bile değil, “atacak olsa”), bunu o derece büyütürler ve öylesine bir propaganda yaparlar ki, sanırsınız “Kürt sorunu” tamamen çözülmüştür. Cumhurbaşkanı çıkıp Kürt millî şairi Ahmed-i Xanî’nin adını ansa, bunu bile “büyük devrim” diye pazarlarlar.
Ortalıkta “Kürt aydını”, “Kürt siyasetçisi”, “Kürt kanaat önderi” gibi sıfatlarla geziniyorlar, fakat yaptıklarına ve söylediklerine baktığınız zaman, sanırsınız ki, görevleri, devlete karşı Kürtler’i savunmak değil, tam tersi, Kürtler’e karşı devleti savunmak.
Ama böyleleri var diye, Kürtler’i temel haklarından tamamen mahrum bırakmak mı gerekmektedir?
Örneğin, Korsika’da bazı Korsikalı aydınlar, yazarlar, siyasetçiler çıkıp da, “Biz Korsikalılar hiçbir şey istemiyoruz. Fransa devletinden Tanrı razı olsun. Fransızca bize yeter. Korsikaca dili ne işimize yarayacak?” derse, onların ağzına bakıp, Korsikaca anadilde eğitim hakkını tanımamak ve Korsika halkını temel haklarından mahrum bırakmak mı gerekmektedir?
Bu tutum adil ve hakkaniyetli bir tutum olur mu?
* * *
Fransa ve İngiltere’nin, özellikle de Fransa’nın, bu yüzyılda ve halen bugün, Kürtler ile yakın ilişki kurması, Kürtler’e dost olması ve Kürt halkının haklı mücadelesini destekler bir tutum içinde olması, olumlu bir politikadır ve biz Kürtler nezdinde oldukça sevindiricidir. Ancak bu, Fransa’nın, Kürtler’in son yüz yılda yaşadığı trajedilerin baş müsebbiblerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmez.
Fransa’nın Kürtler’e dostane yaklaşması veya herhangi bir iyilik yapması, bir lütûf veya jest olarak değil, kendi günâhlarını temizleme olarak görülmeli. Zirâ Kürtler’in son yüzyılda başına gelen büyük felâketlerin baş müsebbiblerinden biri, bizzat kendisidir.
ABD’deki siyahî hareketin liderlerinden Malcolm X’in çok güzel bir sözü vardır. Şöyle der:
“Eğer siz, göğsüme bir bıçak saplayıp da, sonra o bıçağı iki santim dışarı çıkarırsanız, bunun adı ‘iyileştirme’ değildir. Çünkü o bıçağı göğsüme saplayan zaten sizsiniz. ‘İyileştirme’, sapladığınız o bıçağı tamamen çıkarmanız, yaramı tedavi ettirip vücûdumu eski sağlıklı haline döndürmeniz ve sonra da bunu yaptığınız için benden özür dilemenizdir. ‘İyileştirme’ budur.”
Doğru olan bu değil mi?
Ne yazık ki, bazı Kürt aydınları ve Kürt siyasetçileri, bu hususta “Kürtlük haysiyeti” ve “Kürt millî onuru” ile bağdaşmayan davranışlar sergiliyorlar. Örneğin, Fransa ve İngiltere Kürtler için bir – iki güzel şey yapsa, Fransa Cumhurbaşkanı veya herhangi bir Fransız politikacı, İngiltere Başbakanı veya herhangi bir İngiliz politikacı, çıkıp da Kürtler hakkında birkaç güzel söz sarfetse, Kürtler’i övse, bizim Kürt aydınları ve Kürt siyasetçileri onlara hemen övgüye kaçan teşekkürler etmekte, onları göklere çıkarmaktadırlar.
Oysa biraz onurlu olmak lazım. Kürtler’in tam yüz yıldır yaşadığı acıların ve zûlümlerin baş müsebbibi bizzat onlar değil mi?
Örneğin, Fransa ve İngiltere’nin Kürdistan’ı bölerek çizdiği sınırlar olmasaydı, 2011 yılındaki Roboskî Katliâmı yaşanır mıydı?
Benim topraklarımı beş parçaya bölen, halkımın arasına, akrabayı akrabadan ayıran sınırlar çizen Avrupa devletleri, kendi başkentinde iki tane Kürt derneğinin açılmasına müsaade ettiler diye veya orda bir tane Kürt gazetesi çıkarıyoruz diye, kalkıp da onlara methiyeler dizmem, onları göklere çıkarmam mı gerekiyor?
Yapmayın…
* * *
Yanlış anlamalara mahal vermemek için, tekrar söylüyorum:
Fransa ve İngiltere’nin, özellikle de Fransa’nın, bu yüzyılda ve halen bugün, Kürtler ile yakın ilişki kurması, Kürtler’e dost olması ve Kürt halkının haklı mücadelesini destekler bir tutum içinde olması, olumlu bir politikadır ve biz Kürtler nezdinde oldukça sevindiricidir.
Ancak bu bir lütûf değil, onlar açısından bir mecburiyettir. Kendi günâhlarını temizlemek zorundadırlar.
Fransa ve İngiltere devletlerinin bugün en başta izlemesi gereken dış politika, yüz yıl önceki o günâhlarını temizlemek olmalıdır.
Kürtler için bir – iki güzel şey yaparak, Kürtler hakkında birkaç güzel söz sarfederek, Kürtler’i överek, bu günâh temizlenmez.
Bu günâhı temizlemek için yapmaları gereken şey, bu ay içinde 100 yaşına girecek olan Lozan Antlaşması’nı bir paçavra gibi yırtıp atmak, Kürtler’in ve Kürdistan’ın statü sahibi olduğu yeni bir Ortadoğu’nun kurulmasına yardım hatta öncülük etmektir.
Fransa ve İngiltere’nin dış politikası bu olmalıdır. Bizi övmek değil!
Bizim övgüye değil, dostluğa ve dayanışmaya ihtiyacımız var.
Kürtler’i Tanrı bile övmektedir, gönderdiği kutsal kitaplarda. Tevrat’ta övmektedir, İncil’de övmektedir, Kur’ân’da övmektedir. Peki bir faydasını gördük mü bu övgülerin? Hayır!
Bizi İncil övmektedir; ama Hristiyan devletler bizim vatanımızı böldü ve beş parçaya ayırdı. Bizi Kur’ân övmektedir; ama Müslüman devletler bizim dilimizi yasakladı, isimlerimizi haritadan sildi ve bize katliâmlar uyguladı.
Hristiyan dünyası Endülüs Medeniyeti’ne ne yaptıysa, İslam dünyası da Kürdistan Medeniyeti’ne aynı şeyi yaptı.
Peygamber Musa’yı, doğduğunda, öldürmesinler diye annesi tarafından bir beşiğe konulup Nil Nehri’ne bırakıldığında, O’nu sudan çıkarıp hayatını kurtaran ve kendi ellerimizle büyüten bizdik. Bir Kürt kadınıydı. Bugün ise, Musa’nın kavminin, İsrailoğulları’nın Mısır’daki kölelik durumuna düşürüldük. Ve biz aşıp kurtulalım diye, bizim için ikiye ayrılan bir Kızıldeniz yok. Denizler mülteci Kürtler’i boğuyorlar, Aylan bebeklerin minik cesetleri kıyıya vuruyor.
Peygamber İsa doğduğunda, doğum müjdesini yıldızlara bakarak ilk haber alıp, annesi Meryem’e hediyeler götüren de bizdik. Hristiyanlık’ta, İsa ve Meryem’den sonraki en kutsal kişilikler, Kutsal Üç Kral, hani her 6 Ocak’ta dînî bayram yaparak kendilerini andığınız o üç kişi, Kürdistan’ın Amêdîye kentinden çıkıp Bethlehem’e ve Kudüs’e gelen, Meryem’e doğum hediyesi veren o üç bilge adam, Zerdüştî Kürt yıldızbilimciler idiler. Sevgili Korsikalılar! Sizin dîninizdeki en azîz kişiler olan o üç insan, Kutsal Üç Kral, onlar Kürt idiler, biliyor musunuz? Bugün ise, İsa’nın “bağlıları”, bizim ülkemizi parçaladılar, topraklarımız üzerinde sınırlar çizerek vatanımızı beş parçaya böldüler.
Peygamber Muhammed yeni bir dîn ile ortaya çıktığında, O’na ilk imân eden millet de bizdik. İslam Kürtler sayesinde “evrensel bir dîn” oldu; yoksa bir “Arap dîni” olarak kalacaktı. Bugün ise, Muhammed’in “ümmeti”, bize Şeytan’ın bile aklına gelmeyen kötülükler yapmaktadır ve elinden gelse daha fazlasını yapacaktır.
Yaşadıklarımız budur. Eksiği var ama fazlası yok!
Biz tarih boyunca kimseye kötülük yapmadık; bilakis mağdura, mazluma, düşküne her zaman için kucak açtık, yardım ellerimizi uzattık, ülkemizde onlara yer verdik. Fakat inandığımız, güvendiğimiz, sahip çıktığımız, kucak açtığımız herkesten sadece kötülük gördük, kalleşlik gördük, ihanet gördük, inkâr ve asimilasyon gördük.
Bugün bize bu kötülükleri yapanların hiçbiri, şimdi yaşadıkları bu toprakların yerlileri değildirler. Ne Araplar Suriye ve Irak’ın yerlileridirler, ne Türkler Anadolu’nun, ne Farslar İran’ın, ne de Ermenîler Kafkasya’nın.
Araplar Arabistan’dan geldiler, Türkler Orta Asya’dan geldiler, Farslar Hindistan’dan geldiler, Ermenîler Hazar’ın kuzeyinden geldiler.
Hepsine biz bu topraklarda yer verdik. Onlara acıdık, kucak açtık. Fakat beyaz adamlara merhamet edip kucak açan Kızılderililer’in başına ne geldiyse, bizim de başımıza onlar geldi.
Bizim övgüye ihtiyacımız yok. Dostluğa ve dayanışmaya ihtiyacımız var. Bizim övgüye değil, sahte ve yapmacık olmayan bir dostluğa, politik ve çıkarcı olmayan bir kardeşliğe ihtiyacımız var.
Fransa ve İngiltere’nin öncülüğünde 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’nın 100. yıldönümünde, Fransa ve İngiltere devletlerini, 100 yıl önceki o günâhlarını temizlemeye davet ediyorum.
Hristiyan inancında “günâh çıkarmak”, önemli bir uygulamadır, mâlumunuz. Ama bu günâh öyle bir günâh ki, kiliseye giderek çıkarılamaz.
Ancak Kürdistan topraklarında bu günâhı çıkarabilirsiniz.
sediyani@gmail.com
* * *
İbrahim Sediyani’nin Fransızca kaleme aldığı makalenin orijinalini bu linklerden okuyabilirsiniz:
https://www.media.corsica/lausanne-kurdes
https://www.sediyani.com/?p=45065
MEDIA CORSICA
17 TEMMUZ 2023
Sayin Sediyani, bu yazdiklarinizin eksigi var, ama fazlasi yoktur. Evet Fransa ve Ingiltere tamamen suçlimudurlar.
Kürdler ile dayanişma ve dostluk icirisinde olup, yaptiklari bu yanlişi düzeltmelidirler. Kürdlere katliam yaptilar, zulüm yaptilar. Özür bekliyoruz…Size sagli ve başarilar diliyorum…saygilarimla…
Dilerim Kürtler’de ortak bir Lozan bilinci oluşur. Bu tür yazılar o bilincin oluşmasına katkıda bulunur. Bu çabanın içinde olanların çokluğu insanı sevindiriyor. Parça parça olsa da olayın, olayların doğru dökümü, doğru analizi hedefimiz olmalıdır. Damla damlaya göl olur.
Ermeniler Hazar’in güneyine ait bir millet degiller. Onlar Avrupadan doguya göç rtmişler tipki Pêlîstinîler gibi.