Almanya’nın Hessen eyaletinin Frankfurt ama Main şehri ile Kuzey Ren Vestafalya eyaletinin Münster (Westfalen) şehri arasında yaptığım hızlı tren yolculuğunda, sevgili okurlarıma hitaben yaptığım “videokonferans” sohbeti.
* * *
Değerli kardeşlerim;
Öncelikle hepinizi en derin duygularla, en kalbî selamlarımla selamlıyorum. Başta Almanya’daki, Avrupa’nın farklı ülkelerindeki ve tabiî memleketteki kardeşlerimiz olmak üzere, tanıdık, bütün tanıdıklarımız, bütün kardeşlerimiz, bizi seven, takip eden herkesi en içten duygularımla selamlıyorum.
Biraz kısık konuşmaya çalışıyorum, çünkü şu an bir şeydeyim, yolculuktayım. Bir hızlı trenin içindeyim.
Bugün günüm yolda geçecek. Yani, toplamda 6, 5 saatlik bir tren yolculuğu yapacağım. Ve çok aktarmalı. Yani birkaç tren değiştireceğim. Normal tren ve tabiî yolculuğun ana iskeletini de hızlı trenle yapılan etap teşkil ediyor. Şu an o etaptayız. Bu, toplam, dediğim gibi, yolculuk 6, 5 saat sürüyor. Sadece bu hızlı tren kısmı, yani Frankfurt’la, Almanya’nın Hessen eyaletinin Frankfurt şehriyle Kuzey Ren Vestfalya, yani Almanca’da Nodrhein – Westfalen denilen eyaletin Münster şehri arasındaki etap 3, 5 saat sürüyor. Şu an ben o etaptayım. Ve burdan işte size bir, sizin için bir şey yapayım dedim, bir konuşma videosu.
Şimdi, neden böyle bir yolculuğa çıktım?
Bir konferansa davetliyim. Yani konferansı ben vereceğim. Bu konferans tam Hollanda sınırında. Yani Gronau (Westfalen) diye bir kasaba var. Almanya, ama şey, Almanya’nın son kasabası, o kasabadan sonra Almanya bitiyor Hollanda başlıyor. Tam sınırda. Almanya’nın Kuzey Ren Vestafalya eyaletinin Münster iline bağlı Borken ilçesinin Gronau (Wesfalen) kasabası. Şirin bir kasaba. Benim yaşadığım kasabanın büyüklüğünde.
Konferans Almanca, yani Almanlar’a hitaben.
Şimdi arkadaşlar, benim üç ay önce, yani ikibuçuk ay önce Almanca kitabım yayınlandı. Toplamda 10. kitabım olmakla birlikte, Almanya’da ve Almanca olarak kaleme aldığım, Almanya’da bir Alman yayınevinde yayınlattığım ilk kitap. Almanca kitabım.
Gronau Belediyesi ve ordaki Austausch und Integration, yani bunu Türkçe’ye çevirirsek, “Austausch” yani “Değiş tokuş”, yani “Alışveriş”, ve “Entegrasyon”, yani “Alışveriş ve Entegrasyon” bürosunun davetlisi olarak, belediyenin ve bu derneğin şeyi olarak, kuruluşun, oraya gidiyorum, yani davetli olarak gidiyorum, konferans daveti. Şimdi “Alışveriş ve Entegrasyon” derken, yani burdaki “alışveriş”i şey anlamayın arkadaşlar, hani gidiyorsunuz mal satın alıyorsunuz ya mağazalardan falan, değil. O alışverişin ismi Almanca’da “Einkaufen”dır. Bu başka birşey. “Alışveriş” derken burdaki “alışveriş”, kültür alışverişi. Yani farklı kültürlere, farklı inançlara, farklı dînî ve millî kökenlere ait toplulukların, grupların karşılıklı olarak kültür alışverişi, birbirlerinden etkilenmeleri – birbirlerini etkilemeleri. Yani bu tanışma – kaynaşma amaçlı, yani şey değil, Türkiye’deki gibi asimilasyon amaçlı değil. Entegrasyon ve birbirini anlama amaçlı. Yani pozitif amaçlı bir şeyden bahsediyoruz burda, kültür değiş tokuşundan, kültür alışverişinden, ve kültür etkileme ve etkilenmesinden bahsediyoruz.
Şöyle söyleyeyim arkadaşlar: Öncelikle bu tren yolculuğu güzel. Ben arabayla da gidebilirdim, uçakla da gidebilirdim. Ama tren imkânı varken treni seçtim. Çünkü neden? Arabayla gitsem, bütün yolculukta da dikkatli olmak zorundayım, yola dikkat etmek zorundaydım. Yani yolda da yorulacağım. Çünkü dinlenerek gitmiş olmayacağım. Uçakla gitsem, biraz yükseklik korkusu var, biraz var uçak korkusu, fazla var. En iyisi tren.
Tren, ben yani, tren yolculukları, meselâ Almanya’ya ilk geldiğim zamanlar çok yapardım. Ama çoktandır yapmıyorum yani. Nedense bilmiyorum, çoktandır yapmıyorum. Uzun bir zaman sonra böyle uzun mesafe tren yolculuğu yapıyorum. Çok güzel, çok rahat. İyi tercih etmişim, iyi ki treni tercih etmişim.
Tabiî beni davet eden şey, belediye, bir de şunu söyleyeyim, bu şey, resmî yani, devlet yani, anlatabiliyorum muyum?
Ya ben 9 tane kitap yayınladım Türkiye’de. Yani ilk 9 kitabımdan bahsediyorum. 9 tane kitap. Bir tanesi içlerinden Kürtçe. Türkiye’de 9 kitap. Devletten bırak bir sahiplenmeyi, arkadaşlar, tabiî halkımız sahiplendi, halkımız, bizi tabiî bu seviyelere getiren halkımızdır, insanlarımızın sevgisiyle bu hale geldik, o yönden ben Allah’a şükrediyorum, layık bile olmadığımı düşünmüyorum, işin o tarafından şikâyetçi değilim, halkın sevgisi ilgisi bâbında ama, sonuçta o topraklarda bir de devlet diye birşey var yani, değil mi, sözde? Herkese “sözde” diyen sözde devlet! Bu sözde devletten, işte sözde devletten, hiçbir sahiplenme görmedik yani, görmedim. Bu yerleşim birimlerinin eski isimlerini ortaya çıkaran kitaplar yazdım, Kürtçe çocuk kitapları yazdım, tarih kitapları yazdım, dînî – teolojik “Kadın Peygamberler” yazdım, şunları yazdım. Devletten bir sahiplenme görmedik arkadaşlar. Türkiye Cumhuriyeti, sözde Türkiye sözde Cumhuriyeti sözde devletinden.
Ama ilk defa Almanca bir kitap burda yazdım, daha iki – üç ay olmadı. Yani devletin ve burdaki şeyin sahiplenmesi çok güzel. Burda hakikaten insana değer var. Kültüre, sanata, bilime, ilme, araştırmacılığa, yazarlığa, değer var. Medeniyet var arkadaşlar, uygarlıktır. Şu an meselâ bütün yol masraflarımı belediye karşılıyor, onlar ödüyor. İki gün beni villa gibi lüks bir otelde, villa tipi bir otelde krallar gibi misafir edecekler orda. Artı, kitaplarımı işte imzalatacağım, alan olursa, kitaplarımın satışı olacak. Artı oranın yerel medyası gelecek, haber yapacaklar, hatta şimdiden yaptılar, yani “geliyor” diye yaptılar. İşte “Ünlü yazar”, “Ünlü yazar, şair ve düşünür, gazeteci, Kürt”, Kürt olduğumu da belirterek, yani ordaki yerel medyanın daha ben gitmeden yazdıklarını söylüyorum, işte “Kasabamıza teşrif buyuruyor” diye, bayağı ben şok oldum, hem onore oldum ama şok oldum.
Çünkü Türkiye gibi bir yerden geldiğimiz için arkadaşlar, alışık değiliz, yani devletin şefkatine, devletin sahiplenmesine, devletin sana arka çıkmasına, destek vermesine, resmî kurumların, alışık değiliz. Biz sadece devletin tokadına alışığız, devletin dayağına alışığız. Böyle bir ülkeden geldiğimiz için, haliyle şok oluyoruz yani. Şimdi, herşeyimi karşılıyorlar, hiç cebimden beş kuruş gitmeyecek. Ve bir de bir saat konferans vereceğim, o bir saat için bir de para da ödeyecekler bana, ayıp olmasın diye miktarını söylemiyorum ama, bir de para da ödeyecekler. Yani kitap yayınlanalı şurda ikibuçuk ay oldu. Gerçekten.
Bundan bir ay önce de Korsika Adası, Korsika, Fransa’nın Korsika Adası’nda, medya, orda “Media Corsica” dergisi, benimle ropörtaj yaptı, beni böyle tanıttı. İlginç birşey yani.
Keşke başından beri kitapları hep Almanca yazsaydım. Gerçekten. Almanya’da yaşıyorum. Burda emeğe değer var, kültüre değer var. Bunu devletler bazında söylüyorum arkadaşlar, tekrar ediyorum, yanlış anlaşılmasın. Halk bazında, insanlar bazında benim hiçbir şikâyetim yok, bilakis yani Allah’a şükrediyorum. İnsanlarımın, başta Kürt halkı olmak üzere, emeklerimize, çalışmalarımıza gösterdiği saygı, sevgi ve değer, ben buna layık bile olmadığımı düşünüyorum. O açıdan bir sıkıntı yok. Ama tabiî insanların sevgisi şeydir, manevî bir sevgidir. Ama başka türlü de yani insan güçlenmek ister, insan arkasında bir güç olsun ister, çünkü daha ileriye taşıması için, daha güvenle eserlerini ortaya koyması için. Burda devletin bunu, kültür, işte devletin kültür kurumlarının, belediyelerin, böyle olması lazım. Bunların desteği şart, yani bunların da desteği şart. Halkın sevmesi, halkın seni sevmesi, bağrına basması, bu tek başına yeterli olmuyor.
Şimdi burda daha ilk kitapta ve o ilk kitabın daha ilk iki ayında, yani gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Ha yazdığım şey de öyle şey birşey değil yani. Türkiye’de yayınlanan sen işte “Kadın Peygamberler” ile kıyaslarsan ya da 2 ciltlik “Şeyh Said Kıyamı” ile kıyaslarsan ya da “Adını Arayan Coğrafya” ile falan kıyaslarsan, inan bana bu yani hiçbir şey yani. Birşey değil bu yani. Yani şey olarak diyorum, içerik olarak diyorum, nitelik açısından diyorum. Hele hele “Kadın Peygamberler”, 3 ciltlik, yanında bunun ismi bile anılmaz yani. Ama buna rağmen, işte sırf Almanca’dır diye. Yani “Almanya’da yaşayan, işte göçmen kökenli bir yazar bizim dilimizde, Almanca kitap yazmış”, bu yetiyor, kitabın içinde ne olduğu önemli değil, inan bakmıyorlar da. Senin ne işlediğin, ne savunduğun…
Bu Türkiye’de önce ona bakıyorlar. Önce bakarlar senin fikrine, “bu adam bizden mi”, “bizim gibi mi düşünüyor”, ha sen kıymetli bir yazarsın, sen büyük bir yazarsın. Ama bakıyorlar seninle aynı fikirde değil, senin düşündüğün şeyleri savunmuyor, “bu adam birşeye yaramaz”. Türkiye’de bakış açısı bu, çünkü insanların bakışı bu. Toplumun şeyi yani, bu şeydir biraz, gelişmemiş toplum refleksidir.
Burda öyle değil. Senin ne yazdığın, kimin neye inandığı, ne düşündüğü, ideolojisi, dîni, inancı, mezhebi, zikri fikri, yazdığı kitapta ne anlattığı, söylediği şarkıda – sanatçıysa – ne anlattığı, bunlar önemli değil. Önemli olan şu: Çalışıyor mu, emek veriyor mu, ortaya değerli bir yapıt koyuyor mu, ona bakarlar. Bir araştırmadır, bir kitaptır, konu şudur, tamam, incelemeye değer, hakkını vermiş mi, vermiş, bu kadar! Hakkını vermişse, iyi işlemişse, güzel bir eser ortaya koymuşsa, bir de kendi anadilinde yazmamış bizim dilimizde yazmışsa, kıymetlidir, bu kadar! “Adam bizi övüyor mu bize sövüyor mu?”, “Bizi destekliyor mu bize küfür mü ediyor?”, buna bakmıyorlar. Türkiye’de ilk önce buna bakıyorlar.
Yani şu an o yolculuktayım. İşte masamın üzerinde, hani ben biraz, Almanca vereceğim için konferansı, zorlanmayayım diye, böyle yazılı, yazdım böyle evde, üç – dört gün, konuşmamı, şimdi ben trende de okuyorum, tabiî böyle ezberlemeye çalışıyorum, sonuçta sürekli böyle okuyamam konferansta, o zaman tadı kalmaz, diyecekler “Bu ne?”, tamam mı, “Bize güzel bir konuşma yapsın diye bekledik, kâğıda bakıp okuyor” diyecekler, öyle olmaz. Şey gibi, Türkiye’deki o başbakanlar, cumhurbaşkanları gibi, “trompter” mi “tromper” mi ne diyorlar, o da yok. Biraz ezberleyeyim ki hani, şey, yani şifahen konuşmuş gibi olsun. Arada bir bakarız, sıkıntı olmaz, ama sürekli baktın mı ayıp olur. Neticede Almanca bir konferans vereceğim, yani o kadar kolay değil arkadaşlar. Kitap ve konusuyla ilgili, kitap da burda elimde, işte yolda öyle bakıyorum kendi kendime.
Şansım vardı, trenin içinde, bu hızlı trenin içinde internet bağlantısı var, WI-FI var yani. Ve şey de var, şey bile var, priz bile var, şarjı doldurabiliyorsunuz. Sıkıntı yok yani. Kahvemi de almışım. Tamam mı?
Şimdi arkadaşlar, bu akşam orda olacağım. Beni şeyden alacaklar, Bahnhof’tan, Bahnhof, ne deniyordu Türkçe, İstasyon, Tren İstasyonu’ndan alacaklar, otele götürecekler, işte muhtemelen bir akşam yemeği yedirecekler, sonra işte otelime gideceğim, duşumu alacağım, banyomu yapacağım, kafamı dinleyeceğim, yatacağım yani.
Sabah kahvaltı yapacağım. Kahvaltıdan sonra, otelde, gelip gene beni alacaklar. Kasabayı gezdirecekler, şehri biraz. Tamam? Zaten öyle hani büyük bir şehir değil. Öyle hani, şey gibi değil yani, İbiza gibi, İbiza Adası gibi, ordaki Sant Antoni de Portmany kenti gibi hani böyle gezilecek görülecek ilginç şeyler, var, vardır da, bizim açımızdan ilginç değildir yani, hani bir şatoyu kiliseyi ben ne yapayım, pek o kadar ilgimi çekmez öyle şeyler. Kasabayı gezdirecekler, küçük bir kasaba sonuçta. Akşam 18:30’da da konferansım var, konferans vereceğim. Bir saat falan sürecek. Muhtemelen konferanstan sonra soru – cevap kısmı olur, herhalde öyle tahmin ediyorum. Tabiî bu arada, konferanstan önce o gezilerde Hollanda tarafına da geçeceğiz. Ondan sonra işte akşam, tekrar otele geçeceğim geri, yatacağım. Cuma sabahı yani iki gün sonra, ertesi gün, kalkıp kahvaltımı yapıp, aynı şekil, şimdi yaptığım tren yolculuğunun tersini yapacağım, evime döneceğim yani. Gene trenle, gene 6, 5 saatlik tren yolculuğu, aktarmalarla beraber.
Böyle 2 – 3 günlük güzel bir şey olacak benim için, yani hem gezi, hem şey, etkinlik, konferans. Almanca olması, Alman toplumuna hitaben olması, bu benim için çok önemli yani, anlamlı. Çünkü Almanca güçlü bir dil, Almanya güçlü bir devlet ve zaten hani sen burda yaşıyorsun. Ben kaç senedir Almanya’dayım, yazdığım kitaplardan makalelerden tut, işte attığım “twit”lere, “Facebook” paylaşımlarıma, “Instagram” şu bu, herşeyime kadar, muhatabım hep Türkiye’dekiler, hep oralara hitaben. Ya iyi de, sen burda, ha mesele insansa, burda daha daha, daha çok insan, aynı insan yaşıyor, oranın nüfûsu da 80 milyon, buranın da 80 milyon, yani nüfûs da aynı, burada da insanlar var, biraz da buradakilere hitaben yap, diye kendi kendime kızdım ve böyle birşey yaptım. Almanca kitap yazım. İyi ki yazmışım. Yani ben onu meselâ Türkçe yazıp Türkiye’de de yayınlatabilirdim. Ne olacaktı? Hiçbir şey. Ama burda, sadece ilk 2 – 3 ay içinde, yani yaşadıklarım gerçekten ya, sen resmî bir davetle, belediyeyle, şu işte, konferansa davet edilmen, her şeyin karşılanması, bir de üstüne sana işte ödenmesi, kral gibi muamele, sen daha gitmeden işte medyanın senden bahsetmesi, “Şehrimize teşrif buyuruyor” falan, sanki cumhurbaşkanı gidiyor, gerçekten ya, tuhaf birşey. Ondan önce, işte Korsika medyasının, tuhaf yani. İkibuçuk ay içinde.
“Tuhaf” şöyle, bu kavramları şunun için kullanıyorum, tekrardan söyleyeyim: Aslında tuhaf değil, olması gereken bu. Ama biz bunların yaşanmadığı, bunların tam tersinin yaşandığı bir ülkeden gelen insanlar olduğumuz için, yani bizde, bizim geldiğimiz ülkede, bizim toplumumuzda, bizim coğrafyamızda, bizim kültürümüzde yazar yüceltilmez, yazar dövülür, yazar onore edilmez, yazar hapsedilir. Emek önemli değildir, neyi savunduğun önemlidir. Yani sen benimle aynı ideolojiye sahipsen, benimle aynı dîne mensupsan, benimle aynı inanca mensupsan, aynı şeyleri söylüyor aynı şeylere inanıyorsan, sen hayatın boyunca asalak da yaşa, insanlığa hiçbir katkın olmasın, asalak, asalak gibi yaşa hayatın boyunca, benim gözümde çok kıymetli bir adamsın, kardeşimsin, yoldaşımsın. Çünkü aynı düşünüyor, aynı inanıyoruz. Ama sen benimle aynı düşünmüyorsan, benimle aynı inanmıyorsan, benim desteklediğim partiyi desteklemiyorsan, benim kuyruğuna takıldığım liderin kuyruğuna takılmıyorsan, sen istediğin kadar adam gibi adam ol, kaliteli bir insan ol, üretken bir insan ol, gece gündüz çalış eserler ortaya koy, sen yine de benim gözümde beş para etmez bir insansın. Çünkü benimle aynı inanmıyorsun, benimle aynı düşünmüyorsun. Farklı şeyler söylüyor, farklı şeylere inanıyorsun ve düşünüyorsun. Şimdi bizde mantalite böyle.
Bu çok üzücü bir durum, ama maalesef böyle yani. Bu, geri kalmış toplum, sadece Türkiye’ye özgü değil, ekseri Ortadoğu, Asya, Afrika toplumlarında, Avrupa’da ise işte Doğu Avrupa, Balkanlar, böyle. Ama gelişmiş toplumlarda böyle değil.
Fakat bu demek değildir, bir insanla aynı düşünmek, aynı inanca sahip olmak, hiçbir önemi yoktur, hayır arkadaşlar, vardır elbette ki. Bir insan eğer, siz şimdi bir insanla tanıştığınız zaman, sizinle aynı düşünüyor, aynı inanıyorsa, ister istemez biraz daha fazla yakınlık duyarsınız, bu insanîdir, bu fıtrîdir. Benim itirazım buna değil. Benim itirazım, o insana bir değer biçerken, sadece bunun üzerinden bir şey yapmak, değerlendirme yapmak, kanaat sahibi olmak. Bu yanlış.
Velhasıl şimdi yoldayım. Gidiyorum. Almanya’nın bir kasabasına gidiyorum. Gronau Belediyesi ve Austausch und Integration e. V. davetlisi olarak, resmî davetlisi olarak gidiyorum. Ve şu an gittiğim kasabada, henüz varmadım oraya, ama bugünkü oranın bütün medyası benden bahsetmiş. İşte “Ünlü yazar, şair, gazeteci ve düşünür” diye yazmışlar, Almanca olarak, işte “Kasabamıza teşrif buyuruyor ve bize bir konferans verecek”, şu şu saatte, adres de vermiş, halkı davet ediyor, medya. Bu güzel arkadaşlar, bu güzel.
Ya burda insana kıymet var ya… Burda herşeye kıymet var, yaşayan herşeye kıymet var. Sadece insana değil, bitkiye değer var, hayvana değer var. İnan burda, bu gelişmiş ülkelerde, yani Almanya gibi, işte İngiltere gibi, İsveç, Norveç, Danimarka gibi ülkelerde, Kanada’da, bırak insanı, hayvana ve bitkiye verdiği değeri, bizim Ortadoğu coğrafyasında insana vermiyorlar. Çok açık söylüyorum.
Biz bunları söylediğimiz zaman, bazı kardeşlerimiz, bizi olmadığımız sıfatlarla itham ediyorlar, bize olmadığımız ve yakışmayacak, üstümüze oturmayacak etiketlerle vuruyorlar. Yok “oryantalist bakış açısı”! Ya ne “oryantalist”i arkadaşlar, ben burda doğup büyümedim ya? Ben 23 yaşına kadar sizin aranızda yaşadım, yani ben oranın kültürüyle büyüdüm. Buraya geldim gördüm yani, medeniyeti, uygarlığı, insana değeri, demokrasiyi, karşılıklı sevgi ve anlayışı, değil mi, kadın haklarını, kadın – erkek eşitliğini, çevre ekoloji bilincini, bunları burda gördüm, burda öğrendim arkadaşlar. Sizinle beraber oturup okuduğumuz kitaplarda, sohbetini yaptığımız kitaplarda böyle şeyler yazmıyordu, sevgili kardeşlerim. Biz ordan birşey öğrenmedik. Biz sizle beraber okuduğumuz kitaplarda, sadece işte, içinde yaşadığımız toplumun, ailemizin, anne babamızın “kafir” olduğunu, “bir tek biz Müslüman’ız”, onlar “kafir”, kendi anne babamızdan başlayarak etrafımızı tekfir etmeyi öğrendik. Başka ne öğrendik, bize neyi öğrettiler? “Hayvan da candır” mı öğrettiler, “Bitkinin de canı vardır” mı, “Kadın da insandır, erkekle eşittir”, bunu mu yazıyordu? Bunlar yazmıyordu. İşte abuk sabuk şeyler; “Emperyalizm böyle kötüdür, Amerika böyle kötüdür, Rusya böyle kötüdür”, bunlar işte.
Ama geldik burda farklı bir dünya gördük. Burda gerçekten, ya burda uygarlık var ya, uygarlık var. Cidden uygarlık var. Yani eğer inandığınız, düşündüğünüz güzel şeylere, kendi inandığınız dînin veya ideolojinin ismini vermişseniz ve onun o olduğunu sanıyorsanız, bilin ki o burdadır. Yani çok güzel. Ben seviyorum o yüzden burayı. Bir tek iklim ve coğrafya açısından, burası bana göre dünyanın en geri yeri yani. Allah her şeyi vermiş, bu ikisini vermemiş. İklim ve coğrafya olarak tabiî, Avrupa sıralamaya bile girmez. Çünkü Afrika çok güzel, Asya çok güzel, Latin Amerika çok güzel. Avrupa ne ki ya? Avrupa’da coğrafya mı var, iklim mi var? Coğrafî bir güzellikleri yok, iklim zaten. Ama işte şu var, medeniyet var, uygarlık var, demokrasi var, kadın – erkek eşitliği var, çevre bilinci var, emeğe saygı var, üretken insana saygı var, yazara saygı var, sanatçıya saygı var. Böyle şeyler var. Bağnazlık yok, yobazlık yok, gericilik yok, fanatizm yok. Güzel.
Böyle arkadaşlar. Zaten yolum uzun. Zaman geçsin, canım sıkılıyordu. Kimse yok yani, yolculuğu yalnız yapıyorum. Dedim sizinle böyle bir şey paylaşayım. Hepinizi çok seviyorum.
Şurası, biraz masamı da şöyle göstereyim hocam, arkadaşlar. Hazırlamışım şöyle. Tamam mı? Yani böyle okuyordum, bu da benim kitabım. Ve kahvemi de almışım yanıma. Tamam mı? Bu da dışarısı arkadaşlar, şöyle biraz Almanya’yı da göstereyim, işte Almanya. Şu da yan taraf, işte görüyorsunuz. Şu üstte şeyler var, çantaları koyuyorlar, ama çantası büyük çanta olan, yerleşmeyecekse, onlar için de özel bölmeler var. Şu gördüğünüz çanta benim arkadaşlar. O gördüğünüz çanta benim. İçinde kitaplarım var, elbiselerim falan birşeyler var, çünkü sonuçta hani aynı gün dönmeyeceğim, iki – üç gün orda duracağım. Böyle işte. Tren, hızlı tren, ICE diyorlar Almanca’da. Yani böyle. Şu an Münster’e doğu yola çıkıyorum.
Dûâlarınızı eksik etmeyin, bu fakir kardeşiniz için. Sizi çok seviyorum. Sizin sevginiz, dûâlarınız benim için çok kıymetli. Ben çünkü buraya kadar hep, yazı hayatımda buraya kadar hep sevdiklerimin dûâsıyla geldim. Şimdiye kadar hiç kimsenin bir desteğini falan, sponsorluğunu almadım yani, kurumsal olarak. Sizin dûâlarınız ve sevginizle. Bunu esirgemezseniz, daha da güzel şeyleri hep beraber yaşayacağız inşallah. Ben de biraz dinleneyim, biraz daha okuyayım yani hazırladığım metni, ezberlemem lazım çünkü.
Bir sonraki videoda görüşürüz. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, kardeşlerim.
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 14