Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 4

Parveke / Paylaş / Share

 

Home is where the heart is.

(Ev kalbin olduğu yerdir.)

İngiliz atasözü

     Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’na ait İngiltere ülkesinin Kuzeybatı İngiltere (İng. North West England) bölgesinin Manchester şehrindeki Manchester Uluslararası Havaalanı (İng. Manchester International Airport)’nın otoparkından çıkıp, arabayla yolculuğumuza başlıyoruz.

     Nevzat Töre direksiyon başında, babası Hüseyin Töre hemen yanında, ben de arka koltukta, üçümüz de mutlu ve güzel duygular içinde, yola koyuluyoruz.

     Nevzat’ın arabası, Volvo marka. Belirtmeme gerek yok sanırım; Britanya’da direksiyonlar sağda ve trafik yolun solundan işliyor. Ama bu benim ilk defa şahit olduğum bir durum değil. Daha önce gezdiğim Pakistan, Kenya, Bangladeş gibi ülkelerde de bu şekildeydi.

     Havaalanı zemininden çıkıp “Airport Spur” adlı yola giren Nevzat, ordan da direksiyonu sağa kırarak M 56 otobanına çıkıyor. Otobana girdikten sonra, bana soruyor:

     – Mamoste, nasıl bir yemek seversin? İngiliz mutfağı mı, Pakistan – Hindistan mutfağı mı, bizim Anadolu mutfağı mı?

     – Siz nasıl istiyorsanız…

     – Yok sen söyle…

     – Devrimci ve enternasyonalist bir insanım, fakat iki konuda katı muhafazakâr ve milliyetçiyim:

     1 – Yemek

     2 – Evlilik

     Başka kültürlerin yemeklerini yiyemiyorum. Gezilerimde yaşadığım en büyük sorun bu. Anadolu mutfağından şaşmam, ki bana göre dünyada 1 numara olduğumuz tek alandır mutfak. Diğer husus, evlilik; bir gün evlenirsem kesinlikle bir Kürt kadınıyla evlenirim. Başkası olmaz, yapmam. Mutlu olamam.

     – Niye bekâr kaldığın anlaşıldı. Sana senin hem seyyah hem entelektüel ağırlığını taşıyacak bir Kürt kızını nerden bulalım? 🙂

     – 🙂

     – 🙂

     – Yok estağfirullah; seyyahlıkla entelektüellikle alakası yok. Kültürel dokunun uyuşması lazım; kastettiğim bu.

     Nevzat’ın babası söze giriyor:

     – Mamoste, o zaman sen Nevzat’ın evliliklerini tasvip etmezsin. Önceki gelinim İngiliz’di, şimdiki gelinim ise Faslı.

     – Öyle mi?

     Nevzat, gülerek:

     – Evet doğru.

     – Abican madem bu kadar maharetlisin, Beşiktaş’a bir stoper bir de santrfor bulsana. Bak bu sezon transfer konusunda tıkandık kaldık. 🙂

     – 🙂

     – 🙂

     – Valla biz Galatasaray olarak bu sezon coşuyoruz transferde. 🙂

     Nevzat kardeşim ve Hüseyin baba, tam kafadengi insanlar. Daha ilk dakikalardan itibaren müthiş sevdim kendilerini. Mayamız uyuşuyor.

     Manchester’ın güneyindeki havaalanından, Manchester’ın kuzeyindeki bir restorana yemeğe götürecekler beni. İkisi arasında 12 millik bir mesafe var (1 mil = 1, 6 km). Bir yemek için o kadar uzaktaki bir restorana gitmemizin sebebi, oranın, daha sonra gideceğimiz Manchester – York otoyolunun yakınında olması. Yani zaten mecburen ordan geçeceğiz.

     M 56 otoyolu üzerinde yaptığımız yolculukta, sırasıyla Davenport Green, Woodhouse Park, Newall Green, Benchill, Northenden ve Northern Moor semtlerini geride bıraktıktan sonra, Mersey Nehri üzerinden geçiyoruz.

     Mersey Nehri, benim Britanya topraklarında gördüğüm ilk nehir.

     112 km uzunluğundaki bu ırmak, şu anda bulunduğumuz ilin Stockport ilçesi yakınlarında, Tarne ve Goyt nehirlerinin birleşmesiyle oluşuyor ve batıya doğru akarak, Liverpool şehrindeki Liverpool Körfezi’nde İrlanda Denizi’ne dökülüyor.

     Mersey Nehri’nin güney tarafından kuzey tarafına geçtikten sonra, sırasıyla West Didsbury, Withington, Whalley Range, Moss Side ve Greenheys semtlerini geride bırakıyoruz. Ardından M 56 otoyolundan çıkıp A 57 otoyoluna giriyoruz.

     Ondan sonra da Old Trafford semtinde Irwell Nehri üzerinden geçiyoruz.

     Old Trafford’u sanırım anlatmama gerek yok. Burası, Manchester United futbol takımının maçlarını oynadığı Old Trafford Stadyumu’nun bulunduğu semt olduğu için, ismini hepiniz duymuşsunuzdur.

     Daha sonra sırasıyla Blackfriars Greengate, Green Quarter, Cheetwood ve Cheetham Hill semtlerini geride bırakıp A 57 otoyolundan çıkıyoruz ve direksiyonu sola kırıp A 665 otoyoluna giriyoruz. Sonra da direksiyonu sağa kırıp “Humprey Street” (Humprey Caddesi) adlı yola çıkıyoruz. Bu yoldaki kısa bir yolculuktan sonra da direksiyonu sola kırıp, varmak istediğimiz caddeye, “Bury Old Road”a giriyoruz. Restoran bu caddede, “2 Bury Old Road” adresinde.

     Arabayı uygun bir yere park edip çıkıyoruz dışarı. Restoran tam karşımızda ve oldukça büyük. Üzerinde kocaman harflerle “Istanbul Restaurant” yazıyor.

     Giriyoruz içeri…

     İçeride müthiş bir ambiyans var. Hem lüks ama hem de nezih. Oldukça da kalabalık, müşterisi bol.

     Çok sayıda siyah mermer ve abartılı ışık donanımıyla büyük ve havadar, şık, modern bir mekân. Ancak konukların ilgisini şatafattan çok şık tarafına odaklamayı başarıyor. Yerel halk da buraya şatafatlı, özenli kreasyonlar için gelmiyor; taze yapılan, tadı en iyi olan harika Anadolu yemekleri için geliyorlar.

     Restoranda birbirinden farklı lezzetler sunuluyor. Döner, lahmacun, dürüm, ızgara çeşitleri, sulu yemekler, çorbalar…

     – Buranın sahibi Maraşlı, İbrahim abi, Maraş – Elbistanlı, Kürt, diyor Nevzat.

     – Öyle mi? Vay be…

     – Evet…

     – Hay maşallah. Helâl olsun valla….

     Bu muhteşem restaurant, Maraş – Elbistanlı bir Kürt kardeşimize aitmiş.

     Kürtler her alanda (bilim, sanat, ticaret) başarılı bir millet. Sadece siyasette başarısızlar ve yaşadıkları bütün trajedilerin sebebi de bu.

     – Dışarıda mı oturalım içeride mi?, diye soruyor Hüseyin baba.

     – Dışarıda açıkhavada daha güzel olur bence, diyorum.

     – Bence de, diyor baba.

      Restoranda mescîd de var, namazlar kılınabiliyor. Hüseyin abi de oğlu Nevzat da namazında niyazında insanlar. Güzel, Müslüman bir aile.

     Namazdan sonra, dışarıdaki teras bölümünde uygun bir masa bulup oturuyoruz. Biraz sonra garsonlar geliyor. Hüseyin baba pide yemek istiyor, Nevzat’la ben de ortaya karışık ızgara sipariş ediyoruz.

     Personeller kusursuz. Hızlıdırlar. Önerilere hazırlar ve asla memnuniyetlerini geride bırakmıyorlar.

     Manchester şehrinde toplam 1631 restoran var. Cheetham Hill semtindeki bu “Istanbul Restaurant” bunlardan biri ve kentin gözde mekânlarından.

     “Istanbul Restaurant”, her gün 12 saat, sabah 11’den gece 11’e kadar açık. Son derece muhteşem yemekleri var ve buradaki yemeklerin neden Cheetham Hill ve çevresinde bu kadar çılgınca popüler olduğunu tam olarak açıklıyor. Sadece bu da değil, “Istanbul Restaurant” şaşırtıcı derecede kolay bir bütçeye sahip, yemekler kesinlikle pahalı değil. Yani ne diyeyim; yemek, dekor ve fiyat, her ne kadar resmî olarak 4 yıldız almışsa da benim gözümde her yönüyle 5 yıldız. (Manchester şehrindeki “Istanbul Restaurant”ın web sitesi: https://istanbulrestaurantmanchester.co.uk/)

     Yemeklerimizi yedikten sonra kalkıyoruz ve yolumuza devam etmek için park halindeki arabamıza doğru gidiyoruz.

     Araba hareket ediyor ve doğuya doğru yapacağımız Manchester – York yolculuğumuz başlıyor…

     Bulunduğumuz “2 Bury Old Road” adresinden “Humprey Street” adlı caddeye, ordan da A 665 otoyoluna çıkıyoruz. Çok kısa bir süre sonra da sağa dönüp A 576 otoyoluna giriyoruz.

     Bu otoyol üzerinde Crumpsall ve Higher Blackley semtlerini geçtikten sonra direksiyonu sola kırıp M 60 otoyoluna, bu yol üzerinde de Simister semtini geçtikten sonra direksiyonu sağa kırıp M 62 otoyoluna çıkıyoruz.

     Şimdi tâ Leeds şehrine kadar M 62 otobanında seyredeceğiz. Bowlee ve Birch semtlerini geçtikten sonra, Manchester şehri tamamen geride kalıyor artık…

     Yolda, bir yandan yol tabelalarını takip ederken, bir yandan da arabanın içindeki yeni sohbeti başlatıyorum:

     – Nevzat ya, insan İngiltere’de yol tabelalarına bakınca bir hoş oluyor… 🙂

     – Niye İbrahim abi? 🙂

     – Baksana: Manchester, Leeds, Sheffield, Nottingham, Blackburn, Liverpool… 🙂

     – Anladım, aklına futbol takımları geliyor, değil mi? 🙂 🙂 🙂

     – Evet. 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Manchester United, Leeds United, Sheffield Wednesday, Nottingham Forest, Blackburn Rovers, FC Liverpool… 🙂

     – 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     Nevzat koyu Galatasaraylı olduğu için ve benim de fanatik Beşiktaşlı olduğumu bildiğinden, “FC Liverpool” dediğimde, beni kızdırmak için, bana o tarihî hezimetimizi, 6 Kasım 2007 günü Liverpool’daki Anfield Stadı’nda oynadığımız ve 8 – 0 gibi ağır bir skorla kaybettiğimiz FC Liverpool – Beşiktaş maçını hatırlatıyor:

     – Tabiî FC Liverpool’u düşününce de aklına 8 – 0 geliyor, değil mi abi? 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Bozuluyorum ben buna:

     – Hatırlatma onu Nevzat, lütfen rica ederim. Daha ilk günden gezimi bana zehir etme! 🙁 🙁

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙁 🙁 🙁

     Sonra teselli veriyor:

     – Ama merak etme, İbrahim abi. Sen Liverpool’da bunun intikamını alacaksın. 🙂

     – Öyle yapacağım zaten. Onlar bir saatlik konuşma yapmamı beklerken ben 8 saat konuşup o 8 – 0’ın intikamını alacağım. 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     Hüseyin baba futbolu pek sevmediği için, bu muhabbet O’nu açmıyor:

     – Yaa gençler, ne zevk alıyorsunuz şu futboldan Allah aşkına? Manyak manyak işler yau…

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Nevzat’la ben itiraz ediyoruz buna. Önce Nevzat:

     – Öyle deme baba yaa. Galatasaray maç kazandığı zaman var ya baba, nasıl desem, yani milyon dolarlar kazansan bu kadar mutlu olmazsın… 🙂

     Ben de Nevzat’a destek veriyorum:

     – Beşiktaş’ın o sahaya çıkışı yok mu baba, Beşiktaş’ın o sahaya çıkışı yok mu, yani nasıl diyeyim baba sana, çoook çok güzel bir kadın senin yüzüne karşı gülse bile o kadar mutlu olmazsın yani… 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Yolculuğumuz oldukça keyifli geçiyordu.

     Manchester şehrinden çıktıktan sonra, M 62 otobanı üzerinde doğuya doğru yaptığımız yolculukta, sırasıyla önce Heywood şehrini arkamızda bırakıyor, sonra Roch Nehri üzerinden geçiyor ve ismini bu akarsudan alan Rochdale şehrini geride bırakıyoruz. Daha sonra Milnrow ve Newhey kasabalarının arasından geçip yolumuza devam ediyoruz.

     Nevzat direksiyonun başında, Hüseyin baba yanındaki koltukta, ben de arkada, arabanın içindeki muhteşem sohbetlerimiz devam ediyor.

     Bu sefer Hüseyin baba başlatıyor yeni konuyu:

     – Ya mamoste, hele bize biraz anlat yahu. O kadar dünyayı gezdin, katliâmlar felâketler gördün, bu kadar şey yaşadın. Bize biraz anlat. Keşmir’de, Mavi Marmara’da, Somali’de, Arakan’da, anlatsana. Ne gördün, neler yaşadın? Bırak etrafa bakmayı. Bir hafta burdasın zaten, bol bol gezer görürsün. Hep dışarıyı seyrediyorsun. Yau şimdi karanlık zaten, bişêy de görmüyorsun…

     Nevzat:

     – İbrahim abi, babam en çok senden o yaşadıklarını, tanıklıklarını dinlemek istiyor. Yani senin yaşadıkların, gördüklerin, gerçekten akıl alır gibi değil. Babam senin gelmeni iple çekiyordu, bir an önce geleceğin günü bekliyordu. Çünkü o yaşadıklarını senden yüzyüze dinlemek istiyor. Keşmir’i, Mavi Marmara’yı, Somali’yi, Arakan’ı…

     – Anlatacağım baba, hepsini anlatacağım. Bir hafta burdayım nasıl olsa, acele etme. Söz hepsini anlatacağım…

     Hüseyin baba:

     – Biz seni iyi takip ediyoruz. Çalışmalarını seviyoruz. Senin o katıldığın canlı yayınlar var ya, her biri 5 – 6 saat süren, inan mamoste, onların her birini ben 3’er – 4’er kere izlemişim…

     – Eyvallah baba.

     Nevzat:

     – Bazen arabayla uzun yolculuklar yapmak zorundayım ya İbrahim abi, yalnız gidiyorum arabada kimse yok. İnan hocam, yolda müzik dinlemiyorum meselâ. Senin videolarını açıp konuşmalarını dinleyerek yapıyorum yolculuğu. Araba sürerken seni dinliyorum.

     Nevzat’la babasının bu sözleri beni çok duygulandırıyor, inanılmaz mutlu ediyor. Bu sevgi beni mahçup ediyor:

     – Ya Allah razı olsun ikinizden de. Gerçekten ne diyeceğimi bilemedim. Sizin gibi güzel insanların sevgisini kazanmışsam, demek ki güzel şeyler yapmışım, faydalı olmuşum.

     – Sen bunun daha fazlasına layıksın İbrahim abi, diyor Nevzat.

     – Yaptığın çalışmalar, araştırmalar, çok kıymetli mamoste. Kürtler’in ihtiyacı olan şeyleri sunuyorsun, diyor Hüseyin baba.

     – İnşallah öyledir, diyorum ben de.

     – Baba ya, diyor Nevzat, bu İbrahim abinin hakkaten manyak bir hayatı var. Ben biyografisini okudum internette. Keşmir’de deprem olunca, Pakistan’da, bütün malvarlığını götürüp onlara bağışlamış. Sonra Somali’de açlık felâketi olunca orda da yapmış. Daha neler neler? Bangladeş’e gitmiş, Arakan’daki katliâmın ortasında kalmış. Sonra tâ kalkmış Arjantin’e gitmiş yaa, o geçmişteki askerî darbede yakınları kaybettirilen aileler var, ya, o annelerin yürüşüne katılmış onlarla birlikte, destek vermek için, düşünsene yaa. Bu normal bir insan değil haa. Hatta bir ara Türkmenistan’da yaşamış…

     – Biliyorum, diyor Hüseyin baba, haberim var hepsinden.

     – Ama benim hayatımdaki en önemli tanıklık, Arakan’da gördüklerim ve yaşadıklarımdır, diyorum ben de. Ordaki durum bambaşka, bir benzeri yok ve olamaz. Korkunç bir durum. Arakan’da gördüklerimin yanında, diğer bütün saydıkların münferit hadiseler kalır.

     Hüseyin baba:

     – Mamoste en azından şu Mavi Marmara’yı şimdi biraz anlat yau. Neler oldu, neler yaşadınız?

     Nevzat da istiyor:

     – Evet abi ya, anlatsana biraz. Yolumuz uzun nasıl olsa, anlat sen. Size kötü davrandılar mı?

     – Gemiyi ele geçirdikten sonra kötü davrandılar, epey bir eziyet ettiler. Sonra gemimizi Aşdod limanına çektiler. Orda tek tek kimlik ve sağlık kontrollerinden geçirildik. Bizi ülkenin güneyindeki Negev Çölü’nde bir hapishaneye attılar. Hapisteyken hiçbirimize kötü bir muamele olmadı. Hapiste gayet insanî davrandılar.

     – Öyle mi? Peki o kötü davrananlar kimlerdi?

     – Askerler. 9 arkadaşımızı öldürdüler. Sonra gemiyi ele geçirdikten sonra, ellerimizi kelepçeleyip bize eziyet ettiler. Askerler kötü davrandılar. Fakat polisler gayet iyi davrandılar. Hapisteyken yani, olay bittikten sonra, polisler ve gardiyanlar bize gayet insanî bir şekilde davrandılar. Hatta içeride bizimle arkadaş gibi olmuşlardı. Geliyorlardı bizimle sohbet ediyorlardı. Hatta askerler her şeyimize el koydukları için, bazı ihtiyaçlarımızı onlar tedarik ediyorlardı, gönüllü olarak. Bazı gardiyanlar gidip dışarıdan bizim için sigara getiriyorlardı. Dışarıda marketten satın alıp, getirip bize veriyorlardı. Kendi paralarıyla alıyorlardı.

     – Vay be… Peki neler konuşuyorlardı sizinle? Bu sohbetlerinizde size neler söylüyorlardı?

     – Bize diyorlardı, “Laa oğlum siz aptal mısınız, hasta mısınız? Oğlum sizi kullanıyor bunlar. Hiç mi dünya siyaseti hakkında bir bilginiz yok? Oğlum, Türkiye ile İsrail, dünyadaki en iyi iki dosttur. Bakmayın siz bunların böyle ekrân karşısında kavga ettiklerine, hepsi danışıklı dövüştür. Ortadoğu için bazı planları var, Erdoğan’ı İslam dünyasına pohpohlamak için İsrail’le anlaşmalı bunları yapıyorlar. Sizi de kullanıyorlar bak, bunun için. Allah’a yemin olsun ki sizi piyon olarak kullanıyorlar.”

     – Vay anasını beee, diyerek hayretini belirtiyor Nevzat.

     – İşte Yahudî zekâsını görüyor musun, diyor Hüseyin baba, Türkiye kamuoyunun 10 sene sonra anladığı gerçekleri onlar daha ilk günlerde anlamış.

     – Hatta şöyle diyorlardı: “Oğlum bunların ikisi de şerefsiz lan! Türk devleti ve İsrail devleti, bunların ikisi de en adi şerefsiz! Sizinki de bizimki de. Bunların ipiyle kuyuya inilir mi lan? Şeytan bile bunların yanında çaylak kalır.” 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Türk devleti için söyledikleri kötü sözlerin aynısını kendi devletleri için de söylüyorlardı. 🙂

     – Hocam bu Yahudîler müthiş yaa…

     – Gerçekten öyle.

     – Kesinlikle. Yani siz bakmayın Mavi Marmara’ya bindim şu bu, aslında ben Yahudîler’i çok seviyorum. Hocam, dünya olarak son 200 yılda elde ettiğimiz tüm bilimsel buluşları, bilimsel gelişmeleri Yahudîler’e borçluyuz. İnsanlığa iyilikten faydadan başka hiçbir şeyleri dokunmadı. Ama buna rağmen hep ırkçılığın, nefret söyleminin hedefi oldular. Binlerce yıl köle olarak yaşadılar, sürgünler yaşadılar. Ama bu durumdan nasıl çıktılar? Terörle değil, barbarlıkla değil, bilimle sanatla ve en önemlisi de dînle, kendi dînlerine ve kültürlerine sadık kalarak.

     – Kesinlikle öyle, diyerek beni tasdik ediyor Nevzat.

     – Mamoste ya, diyor Hüseyin baba, bu Filistin meselesi, sanki dînî değil de siyasî bir mesele gibi geliyor bana. Yani Arap nasyonalizmi dâvâsı. Güçlü kılmak için, İslam ülkelerinin desteğini almak için dîn perdesi geçiriliyor.

     – Ağzına sağlık baba, diyerek tasdik ediyorum, bu yüzde yüz doğru bir tespit.

     Hüseyin baba devam ediyor:

     – Ben bakıyorum bazı Kürtler’e, özellikle İslamcı ve Solcu kesimlere, İsrail düşmanlığı yapıyorlar. Aklım almıyor gerçekten. Yahudîler’in Kürtler’e ne gibi bir kötülüğü olmuş? Hiç. Ben bu İslamcı ve Solcu Kürtler’in bu tavırlarını görünce, içimden onlara diyorum: Ulan ibne oğlu ibneler! Bütün dünya bizim anamızı bellerken, dünyada bize en ufak bir kötülüğü olmamış bir ülke varsa o da İsrail’dir.

     – 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     Nevzat destek veriyor babasına:

     – Kesinlikle haklısın, baba. Hatta İsrail’in Kürtler’e bir kötülüğü olmadığı gibi, bugün bize tek desteği veren de onlar. Bağımsızlık Referandumu sürecinde gördük, her gelişmede görüyoruz. Zaten tarih boyunca da Kürtler Yahudîler’i hep korumuş. Meselâ atamız Selahaddîn Eyyubî öyle yapmış. Kudüs’ü Haçlılar’dan alınca Yahudîler’i özgürlüğüne kavuşturmuş. Yahudîler Selahaddîn Eyyubî ve Kürtler sayesinde vatanlarına geri dönmüşler.

     – E bunları Mamoste Sediyani anlatıyor ya programlarında. Kitaplarında, yazılarında var bunlar, yazmış hepsini.

     – Biliyorum baba, izledim hepsini, okumuşum.

     – Mamoste yaa bişêy soracam, diyor Hüseyin baba bana dönerek, bu Mavi Marmara olayı gerçekten de bir oyundu değil mi?

     – Baba, inan bazı şeyleri konuşmak hiç içimden gelmiyor. Utanç verici. Bir oyundu ve bizi kullandılar. Net!

     – Diyorsun…

     – Aslında öyle şeyler var ki, çıkıp konuşsam, bunlar sokağa bile çıkamazlar. Ama işte, insan konuşmak istemiyor. Bu konu hakkında birçok gazete benimle röportaj yaptı, ulusal medya, televizyonlar. Onlara açıklama yaparken de kendi kendime oto-sansür yaparak konuşuyordum. Öyle gerçekler var ki, anlatsam var ya, ama anlatmıyorum, röportajlarda programlarda söylemiyorum. Çekindiğimden değil haa, yanlış anlamayın. Şundan dolayı: 9 tane kardeşimiz hayatını kaybetti. Saf, tertemiz insanlar hepsi de. Bunların aileleri var, acıları var. Sonuçta hepsiyle tanışıyoruz, bir hukukumuz var. Beni de okuyorlar, takip ediyorlar. Üzülmelerini istemiyorum. İnan onlara duyduğum saygıdan dolayı konuşmuyorum.

     – Allah rahmet etsin hepsine, ailelerine sabır versin. Ne gibi meselâ? Anlat mamoste ya, aramızda konuşuyoruz nasıl olsa.

     – Sadece şu kadarını söyleyeyim baba, yani şu bilgi bile tek başına yeterlidir, olayın içyüzünü anlamak için: Olaydan çok sonraları, yani Almanya’ya evime döndükten sonra, çeşitli araştırmalar yaptım. Araştırmacıyım, biliyorsun, her konuyu araştırırım. Hele hele bir de kendi yaşadığım bir olaysa, onu yazarken en ince ayrıntısına kadar detaylıca araştırırım.

     – Evet…

     – Bu araştırmalarım sonucunda şunu gördüm: Bizi götürüp attıkları o hapishane var ya, hani gemiyi ele geçirdikten sonra bizi tutuklayıp içeri tıktıkları, Negev Çölü’ndeki Ela Hapishanesi

     – He…

     – O hapishaneyi Türk devleti inşâ etmiş, yani AK Parti hükûmeti. Hem de ne zaman, biliyor musun? Nisan 2010’da, yani Mavi Marmara hadisesinden sadece 2 ay önce. Ve sırf bu iş için inşâ edilmiş bir hapishane. Türk devleti tarafından Türk mühendislere yaptırılmış. Hatta ranzalarına, masalarına kadar herşeyini AK Parti hükûmeti tedarik edip vermiş. İçeride bize verdikleri su bile Türkiye’den gelen su.

     – Yoook canım…

     – Evet. Olaydan iki ay önce ve sadece bu iş için inşâ edilmiş. Ve bizzat Türk devleti tarafından. Ondan sonra da hapishane olarak kullanılmamış zaten. Zaten biz ordayken de, bizden başka tek mâhkum yoktu. Ve yepyeniydi bina!

     – Dehşet bir bilgi bu…

     – Meselâ 10 seneden fazladır bu konu konuşuluyor, değil mi? O kadar gündem oluyor. Medyada, siyasî arenada, şurda burda. İsrail’de o kadar gazeteci var, medya kuruluşu var, hatta orda pekçok Türk gazeteci de var, Türk medya kuruluşları da var. Bir tanesi bile oraya gidip de, “Mavi Marmara gönüllülerinin kaldığı hapishane işte bu” diye haber yaptıklarını duydun mu? “O hapishane şimdi ne durumda?” diye merak eden bir Allah’ın kulu gördün mü? Niye yapmıyorlar, niye merak etmiyorlar? Gazetecilik nedir? Gazetecilik bu değil mi?

     – Hakkatten yaa… Bak bunu hiç düşünemedik.

     – Gitsinler baksınlar, o zaman dediklerimin doğru olduğunu anlarlar. Şimdi o güyâ “hapishane” şimdi ne durumda bilmiyorum ama, eminim ve inanıyorum ki şu anda spor salonu olarak kullanılıyordur.

     – Proje bu, proje. Bu olay bir projeydi…

     – Tabiî bu demek değil ki, o gemiye binenler kötü niyetli. Asla baba! Hepsi de tertemiz vicdan sahibi insanlar. Tamamen insanî amaçlı, gıda yardımı yapma amaçlı gemiye bindiler. Onlara kefilim! Ama olayı organize eden kuruluşlar, kesinlikle iyiniyetli değildi. Ve 9 vatandaşımız bunların kötü emellerine kurban gitti.

     – Allah belalarını versin, diyor Hüseyin baba, âhirette bunun hesabını zor verirler.

     Yolculuğumuz devam ediyordu…

     M 62 otobanı üzerinde doğuya doğru yaptığımız yolculukta, sırasıyla Nestlings Care köyünü geride bırakıp Longden Eng Brook Nehri üzerinden geçtikten sonra, İngiltere ülkesinin Kuzeybatı İngiltere (İng. North West England) bölgesini terkedip, bu ülkedeki bir haftalık sürem boyunca ikamet bölgem olacak olan Yorkshire ve Humber (İng. Yorkshire and the Humber) bölgesinin topraklarına giriyoruz.

     İngiltere, toplam 9 coğrafî bölgeden müteşekkil bir ülke. Böylece İngiltere’de ilk kez bir bölgeden çıkıp diğer bir bölgeye giriyorum.

      Yorkshire and the Humber bölge topraklarına girer girmez, Stott Hall Farm köyünü geçip, Scammonden Reservoir Gölü’nün kuzey kıyısından ilerliyoruz.

     Scammonden Reservoir Gölü, benim Britanya topraklarında gördüğüm ilk göl.

     Daha sonra Pole Moor ve Outlane ilçelerini geride bırakıp, Huddersfield şehrini geçiyor ve Bradley Park Dike Nehri’nin üzerinden geçiyoruz. Daha sonra da, önceki akarsulardan daha büyük olan Calder Nehri üzerinden geçiyoruz.

     Ondan sonra sırasıyla Clifton, Hartshead Moorside, Birstall, Morley ve Tingley ilçelerini geride bırakarak, Lofthouse ilçesi yakınında M 62 otobanından çıkıp M 1 otobanına çıkıyoruz.

     M 1 otobanına girdikten sonra, ilk önce Robin Hood ve Rothwell ilçelerini, ardından Aire Nehri’ni geçtikten sonra, nihayet Leeds şehrini de geride bırakıyoruz.

     Leeds’ten sonra önce Hollinthorpe ve Swillington Common köylerini geçip Garforth ilçesini de ardımızda bıraktıktan sonra, M 1 otobanından çıkıyor ve A 1 otobanına giriyoruz.

     Yoldaki neşeli sohbetlerimiz de devam ediyor. Bu kez Nevzat başlıyor:

     – İbrahim abi ya, siz Almanya’dakiler niye böyle bütün gün çalışıyorsunuz? Sabah akşam iş iş iş iş iş, arbeit ha arbeit… Siz ne yapıyorsunuz abi bu kadar parayı?

     – 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     – Herkes öyle değil abican ya, ismimiz çıkmış. Ben öyle değilim meselâ. 🙂

     – 🙂

     – 🙂

     A 1 otobanına girdikten sonra, önce Aberford ilçesini terkedip, sonra da Cock Beck Nehri’ni geçiyoruz ve ardından A 1 otobanından çıkıp bu kez de A 64 otobanına giriyoruz.

     Menzilimiz olan York şehrine kadar bu A 64 otoyolu üzerinde seyredeceğiz…

     Arabadaki sohbetler o kadar tatlı ki, insan bu yolculuk hiç bitmesin istiyor. Bu kez de Hüseyin baba başlatıyor sohbeti:

     – Mamoste ya, hazır sen Mavi Marmara gemisiyle İsrail’e gitmiştin, edemedin mi orda kendine İsrailli bir hatun ayarlasaydın?

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Yok baba ya, diye araya giriyor Nevzat, bakma sen, Sediyani iyidir hoştur bilgilidir ama bu kadın meselesinde biraz beceriksiz galiba. 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Beceriksiz değil de, şanssız diyelim biz buna, diye itiraz ediyorum ben. 🙂

     – Tabi tabi, öyle diyelim. 🙂

     – 🙂

     – 🙂

     – Aslında, şöyle birşey olmuştu: Hani gemiyi ele geçirdikten sonra bizi İsrail’e götürdüler ya, Aşdod limanına. Orda limanda bizim için kocaman bir çadır sağlık ocağı kurmuşlardı, hepimizi tek tek gemiden indirip kimlik ve sağlık kontrollerinden geçirdiler. Tabi herkesi tek tek indiriyorlardı. Birini indiriyor, sağlık kontrollerini yapıyorken diğerleri geminin içinde bekletiliyordu. Birinin işi bitince başka birini indiriyorlardı..

     – Hee….

     – İşte sıra bana geldiğinde, indirdiler. Gemiden inince kelepçelerimi çözdüler ve beni çadıra, sağlık kontrolüne götürdüler. Orda sadece doktorlar ve birkaç görevli asker var. Beni muayene ettiler. Sonuçları beklerken bir köşeye çekip “Burda bekle” dediler. Köşede bekliyorum, yalnızım. Öyle beklerken, yanıma bir kadın asker geldi. Biliyorsunuz, İsrail’de kadınlar da askerlik yapıyor. Geldi ismimi sordu. Söyledim. Bana dedi ki, “Telefon numaranı versene.” Şaşırdım. Başta, bana bir kötülük yapmayı düşünüyor diye düşündüm. “Ne yapacaksın?” diye sordum. Dedi ki, “Hoş bir insana benziyorsun. Arkadaş oluruz. Sen memleketine döndükten sonra ararım seni, sohbet ederiz.” Ben resmen şook! Dedim, “Telefonlarımızı aldılar ve muhtemelen geri de vermeyecekler.” Dedi, “Yok diğer eşyaları bilmem de, telefonları ve kimlikleri geri verirler. Sen ver numaranı, ararım ben.” Dedim, “Ya niye vereyim numaramı?” Dedi, “Senden çok hoşlandım.” Şaştım kaldım orda. Gerçek mi oyun mu, anlam da veremiyorum. Ama vermedim numaramı, “Vermem” dedim.

     – Hadi canım sen de…, diyerek hayretini belirtiyor Nevzat.

     – Yeminlen…

     – Güzel miydi bari?

     – Güzel de laf mı ya? Çook çok güzel bir kadındı. Tam da hoşlandığım tip üstelik. Zaten bu Yahudî kadınları ekseri güzel oluyorlar.

     – Yanlış yapmışsın mamoste, diyor Hüseyin baba, keşke numaranı verseydin. Büyük yanlış yapmışsın.

     – Yanlış mı? Ne yanlışı baba yaa, ne yanlışı? Eşşşeklik yapmışım, eşşşeklik!…

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Ulan kısmet ayağına gelmiş işte. Değerlendirsene, aptal! Ama yok! O dönemler daha o ideolojik İslamcılık zehirinden tam kurtulmamışım, kendimi Allah yolunda cihad ediyorum zannediyorum. “Mücahitlik” taslayacam ya, kadına yüz bile vermiyorum, surat asıyorum. Bak bak bak! Ne kadar cahilmişiz ya o zamanlar…

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Laa oğlum Ümmet’i sen mi kurtaracaksın? İşte fırsat ayağına gelmiş. E sen de O’ndan hoşlanmışsın. Belki anlaşırsınız, evlenirsiniz. İsrailli Yahudî bir kadın kime nasip olmuş? Eğitimli, kültürlü. Evlen O’nunla. Almanya’da sürünmekten kurtulursun. Sen İbrahim değil misin? Al işte, Allah karşına Sara’yı çıkartmış. Aaah eşşek kafam, ah eşşek kafam…

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – İdeolojik zehirlenme böyle birşey işte. İdeoloji insanı aptallaştırıyor. 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Nevzat’la babası gülmekten kırılmışlardı. Öyle ki, Nevzat gülmekten direksiyonu zor tutuyordu. Bir yandan kahkahayla gülerken, bir yandan da söze girdi:

     – Demek sen bunun için ideolojilere bu kadar karşısın İbrahim abi. Şimdi anlıyorum seni… 🙂

     – Ne sandın ya? 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Her programda boşuna mı Kürtler’e diyorum, “İdeolojilerden uzak durun, sizi zehirliyor” diye. 🙂

     – Yani diyorsun ki, “Ey Kürt gençleri! Ben bu hataları yaptım, bari siz yapmayın”, öyle mi? 🙂

     – Aynen öyle abican. “Müslümanız, devrimciyiz, antiemperyalistiz” deyip, gençliğimizi doya doya yaşayamadık, heba oldu gitti. Bari diyorum, şimdiki Kürt gençleri aynı hataları yapmasınlar, gençliklerini doyasıya yaşasınlar, mutlu olsunlar. 🙂 🙂 🙂

     – Hatırlıyorum, bir programda şunu söylemiştin: “Kürtler’i devletler köleleştirmedi, ideolojiler köleleştirdi.” Ben senin o veciz sözünü işittiğimde, dedim ki, “Vaay bee. Ne müthiş bir tespit, ne felsefî bir söz. Adetâ aforizma. Sediyani entelektüel bir birikimle konuşuyor. Aristovarî sözleri var, Ali Şeriatî gibi maşallah.” Öyle düşünmüştüm. Meğeeerseeem…. 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Meğersem adamın yarası varmış, durum sandığımız gibi değilmiş. Sara elinden uçmuş gitmiş, o yara kanıyormuş hâlâ içinde… 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Şunu iyi bilin gençler, diyerek söze giriyor Hüseyin baba, erkeğin her halinin, her davranışının arkaplanında kadın meselesi vardır. Bir erkeğin yazar olması da, aydın olması da, filozof olması da, sanatçı olması da, işadamı olması da, hatta siyasetçi olması da, arkaplanında mutlaka bir kadın konusu vardır.

     – Doğru mu bu İbrahim hocam?, diye soruyor bana Nevzat.

     – Abican sen Sokrates nasıl filozof oldu sanıyorsun? Mutsuz bir evliliği vardı. O mutsuz evlilik, O’nu filozof yaptı. Kendisi söylüyor bunu. Nietzsche de aynı şekilde. O kadın, ismi Lou, O’nu terketmeseydi, Nietzsche mutlu bir hayat yaşardı ama sıradan bir insan olarak yaşardı ve şimdi ismini dahi bilmezdik.

     Yolculuk devam ediyordu…

     A 64 otobanı üzerinde yaptığımız yolculukta, Stutton ve Tadcaster ilçelerini geride bırakıp, Wharfe Nehri üzerinden geçiyoruz.

     Wharfe Nehri, benim Britanya topraklarında gördüğüm 9. nehir.

     Arabanın içindeki yeni sohbet konusunu yine Hüseyin baba başlatıyor:

     – Beni iyi dinleyin gençler: Avrupa’da imkânlar var, fırsat var. Elele verin, ortak bir iş kurun, beraber iş yapın. Ticaret yapın ticaret. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) buyurmuştur ki, “Rızkın onda dokuzu ticarettedir.”

     – Olur baba…

     – Tabi baba…

     – Nevzat’ın çok şükür işleri iyi. Beraber bir iş yapın ki, mamoste de biraz birikim yapsın. Kitap yazmak ilmî kültürel değer, çok kıymetli ama maddî bir getirisi olmuyor. Beraber bir iş kurmanızı istiyorum. Bu zamanda güvenilir insan bulmak zor, parayı gördüğünde değişmeyecek bozulmayacak insan bulmak hakkaten güç. Güven duygusu çok önemlidir. Bu oldu mu, ticarette de başarılı olunur.

     Nevzat gene işi muzipliğe vuruyor:

     – Baba ama, ben nasıl İbrahim abiyle ortak iş yapayım?

     – Niye ki?

     – Niyesi var mı baba? Kazandığımız bütün parayı götürüp Somali’ye, Keşmir’e, Arakan’a verir. 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Baksana, Almanya’da kazandığı bütün paraları götürüp Keşmir’e, Somali’ye, şuraya buraya vermiş. 🙂

     – 🙂

     – 🙂

     – Şimdi diyelim ki İbrahim abiyle bir şirket kurduk. Şirketimizin bir şubesi İngiltere’de, bir şubesi Almanya’da; uluslararası ticaret yapıyoruz. Bir yıl sonra dökümanları çıkartıyoruz, yıllık ciroyu. Hele şirketin ilk yıllık kârı ne kadar diye. Bir de bakıyoruz ki, o ne? Kasada beş kuruş para yok! Yaw nereye gitti bu paralar? Bir senelik ciromuz nerde? Araştırmaya başlıyoruz. Ve öğreniyoruz ki, meğersem İbrahim abi bütün parayı Somali’ye Keşmir’e vermiş… 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Yok yok, o Arakan var ya Arakan, Rohingyalar, hepsini götürüp onlara vermiş… 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Yarısını onlara vermiş, yarısını da Adıyaman’daki depremzedelere vermiş… 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Ocak ayının parasını Adıyaman’a vermiş, Şubat ayının parasını Hatay’a vermiş, Mart ayının parasını Somali’ye vermiş, Nisan ayının parasını Keşmir’e vermiş, Mayıs ayının parasını Arakan’a vermiş, Haziran ayının parasını Doğu Türkistan’a vermiş…

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Şirket bir yıldır ayakta, süper iş de yapıyor. Çin’le, Hong Kong’la, Japonya’yla, Amerika’yla uluslararası ticaret yapıyoruz. Ama kasada beş kuruş para yok!… 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Soruyoruz: “İbrahim abi bu paralar nerde?” Cevap: “Iııı, şeyy, ıhhh ıh. Mazlum halklar…”

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – “Yitik ülkeler…” 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     Yolculuk keyifli geçiyordu. Gülmekten artık karnımız ağrımaya başlamıştı.

     A 64 otobanı üzerinde devam eden yolculuğumuzda, Islington, Steeton ve Bilbrough Top köylerini de geride bırakıyoruz.

     Hüseyin baba:

     – Mamoste, bu bazı Kürt yazarların tavırları beni çok rahatsız ediyor.

     – Ne gibi baba?

     – Ya adam çıkıp güyâ Kürt milliyetçiliği yapıyor, Kürdistan diyor, Kürt halkı için mücadele ettiğini iddiâ ediyor, ama her iki lafının arasında İslam düşmanlığı yapıyor, yüce dînimize dil uzatıyor. Yok “İslam bizi geri bıraktı”, yok “Müslüman olmasaydık bu durumda olmazdık” falan. Ne kadar cahil insanlar ya! Hem Kürtler adına konuşuyor, güyâ Kürtler’i savunuyor, ama ağzını açtığında Kürtler’in en kutsal değerlerine hakaret ediyor. Lan sen daha odur Kürtler’in dîniyle inancıyla kavgalısın, ne verebilirsin ki onlara? Bir de kendine “aydınım” diyorlar…

     – Sorma baba ya… Şahsen benim midem bulanıyor onları dinlediğimde.

     – Baba bunlar Kemalist Türk Solu’nun zehirlediği tipler, diyor Nevzat, ömürleri Türk Solu’nun arasında geçmiş, onların tüm zehirini almış, şimdi Kürt milliyetçiliği yapmaya başlamışlar ama Türk Solu’ndan aldıkları zehir hâlâ üzerlerinde, o zehirle beraber gelmişler Kürd’ün başına “aydın” olmuşlar…

     Ben de destek veriyorum Nevzat’a:

     – Bunlar, diyorum ben, “YouTube”daki ateist videolarını izliyorlar, ordaki saçmalıkları kabullenip, ondan sonra da gelip Kürt kanallarında vın vın vın konuşuyorlar işte. Çapsız, vizyonsuz, ama en önemlisi de görgüsüz tipler… Halbuki “YouTube”da o Türkçe ateist videolarını yapanların hepsi Kemalist, aşırı derecede Türk ırkçısı ve faşist. Hepsi de azılı Kürt düşmanı. Sosyal medyadaki ateist hesapları da öyle. Çoğunun profilinde Einstein ile Atatürk’ün resmi yanyana. Komik desem komik bile değil, maymunluk yaa. Einstein mezarında ters dönüyordur. Dînleri ve kutsal kitapları eleştirmek için “Bilim” ha “Bilim” derler, ama otur onlarla Kürt meselesini konuş, “Kürdistan” de, Türkiye’nin en kafatasçı faşist kesimi olduklarını anlarsın. İnanın bana, Türkiye’deki ateist çevre o kadar kafatasçı ve Kürt düşmanı ki, MHP bile onların yanında enternasyonal sosyaldemokrat kalır…

     – Evet bir – iki tanesine şahsen denk geldim, öyleler, aynen dediğin gibiler…

     – İşte bu senin bahsettiğin, güyâ kendine “Kürt aydınıyım” diyenler var ya, bunların videolarından çıkmıyorlar, sabah akşam bunları izliyorlar ve etkileniyorlar. Çünkü çapsız oldukları için, o gürûhtan etkilenmeye müsait bir haldeler.

     – Ya mamoste, diyor Hüseyin baba, şimdi biz Kürt halkı olarak çok mazlum, perişan bir halkız. Geçmişimize baktığımız zaman, öncülerimiz, millî değerlerimiz, hep âlimler arasından çıkmış, Kürt halkının özgürlüğü için mücadele edenler, canını verenler, hep İslam âlimleri olmuş. Şeyh Said, Seyyîd Abdulkadir, Bediuzzaman, Qazî Muhammed… Bunlar hem Kürtlük’lerini hem Müslümanlık’larını sonuna kadar yaşamışlar, ikisini de bırakmamışlar. Bize de böyle vasiyet etmişler. “Dîninize sımsıkı sarılın, ibadetlerinizi aksatmayın, namazınızı kılın” diye vasiyet etmişler. Şimdi biz bu mübarek Kürt ulusal rehberlerimizi bırakıp da, bu cahil cühela tiplerin peşinden mi gidelim yani?…

     – Malesef öyle baba. Ama onlara da fazla haksızlık etmemek lazım yine de, diyorum ben. Sonuçta Kürtler’e zûlüm ve katliâm yapan devletler, hep dîni kullanarak yapıyorlar bunu. İslam’ı kullanarak, Kur’ân’ı alet ederek, Kürtler’e bu kötülükleri yapıyorlar. Bu da ister istemez Kürtler’in bir kesiminde, direk olarak dîne karşı bir tepkiye neden oluyor. Baktığın zaman, sanki düşman bunu kasıtlı yapıyor gibi. Çünkü bir millet, eğer dîn duyguları zayıflarsa veya dînsizleşirse, o milleti sömürmek ve köleleştirmek daha kolay olur.

     – Aslında dînimize ne kadar sarılırsak, o kadar güçlü oluruz, daha kolay özgürlüğümüze kavuşuruz. Biraz önce Yahudîler’den bahsettik, değil mi? Onlar da böyle yapmadılar mı? Dîn sayesinde devlet olmadılar mı? Bizim aslında bu konuda Yahudîler’i örnek almamız lazım. Doğru örnek onlardır bizim için.

     – Kesinlikle aynı fikirdeyim baba, diyorum ben, hatta programlarımda bunu birkaç kere söyledim de.

     – Bir de şöyle bir gerçek var, diyor Nevzat, biz Kürtler’in dîndarlığı, Türkler’deki ve Araplar’daki gibi değil ki. Bizim Müslümanlığımız yobaz değil, öyle sömürgeci talancı değil, diğer inançlara karşı düşmanlık yok. Hoşgörü var, farklı inançlara saygı var. Meselâ Kürtler’de Hanefîler var, Şafiîler var, Alevîler var, Ézidîler var, Süryanîler var, Zerdüştîler var, Yahudîler var. Ama biz binyıllardır barış içinde yaşamız, birbirimize kardeşçe yaklaşmışız. Meselâ abi, pîrimiz Seyyîd Rıza, yemin ederim ki Sünnî Kürtler Alevî Kürtler’den daha fazla seviyorlar Seyyîd Rıza’yı, daha fazla sahipleniyorlar. Adam Hristiyan’dır, ama Şeyh Said için “serokê me” diyor, “rehberimiz” diyor. Öte yandan, Yahudî’dir, ama “Selahaddîn Eyyubî benim atamdır ve gurur duyuyorum” diyor. Öyle değil mi abi?

     – Öyle.

     – Geçmişte de öyle. Selahaddîn Eyyubî’nin yönetimine bak, herkesin dînine inancına kültürüne saygı var. Mervanî Kürt Devleti hekazâ, bir medeniyet var orda. E bu bir İslamî devlet; ama baktığın zaman, Bizans zûlmünden kaçan Hristiyan ilim adamları bile gelip Mervanî Kürtleri’ne sığınıyor. Hatta şimdi bile, meselâ bak Irak’taki Kürdistan Bölge Yönetimi’ne, onların Diyanet Teşkilâtı nasıl, tek dîn tek mezhep yok, 8 ayrı dîn eşit şekilde temsil ediliyor Diyanet’te. Yanlış mı İbrahim abi?

     – Hay ağzına sağlık Nevzat abicim. Çok doğru söyledin, müthiş tespitler yaptın.

     Yolculuk o kadar verimli geçiyordu ki, o derece hem keyifli hem öğretici idi ki, videoya alıp yayınlasaydık izlenme rekorları kırardı.

     A 64 otobanı üzerinde devam eden yolculuğumuzda, Copmanthorpe ilçesini ve Askham köyünü de geçtikten sonra, yavaş yavaş York şehrine yaklaşıyorduk.

     Nevzat’la babası Hüseyin abi arasındaki ilişki, benim en çok hoşuma giden şeylerden biriydi. Sanki baba – oğul değil, iki arkadaştılar, kanka gibiydiler.

     Hüseyin abi gerçekten “baba” adam. “Adam gibi adam” deriz ya, tam öyle! Müthiş güzel bir aile oluşturmuş. Çocuklarıyla kurduğu ilişki, örnek alınacak cinsten. Sevgi saygı var, şakalaşma var, en önemlisi de birbirlerine yardım ve dayanışma var.

     Nevzat bugün iyi günündeydi:

     – İbrahim abi, benim bu babam var ya… 🙂 🙂 🙂

     Gülerek söze başlayınca, anlamıştım ardından bir muziplik geleceğini:

     – Evet?… 🙂

     – Şimdi abi, İngiltere’ye ilk geldiğinde bizi görmeye, birkaç sene önce, tabi biliyor bundan sonra buraya sık sık geleceğini, ama bu ilk gelişi. Bir gün, evdeyiz, babam bir odaya çekilmiş, bir video açmış, izliyor. Biz öbür odada oturmuşuz. Merak ettik, “Baba niye yanımıza gelmiyor?” diye… 🙂 🙂 🙂

     – Eee?… Gülmeden anlatsana… 🙂 🙂 🙂

     – Gittim odasına, dedim “Baba gelsene yanımıza. Ne yapıyorsun burda?” Dedi, “Birşey izliyorum, beni rahatsız etme. Bunu baştan sona dikkatle izlemem lazım.” Baktım, “belgesel” izliyor. Dedim, “Baba ne belgeseli bu?” Dedi, “İngiltere ve İngiliz halkı üzerine. Buranın kültürünü, sosyal yapısını, yaşamını anlatıyor. Oğlum, bundan sonra bu ülkeye sık sık geleceğim, o yüzden kültürünü yaşamını tanımam lazım. Burda öyle cahil cahil mi dolaşayım? Madem çocuklarım İngiltere’de yaşıyor ve ben de bundan sonra sık sık İngiltere’ye geleceğim, o halde İngiliz kültürü hakkında bilgi sahibi olmam lazım.” Valla gurur duydum, “Helâl sana baba ya! İşte benim babamın farkı bu!” dedim. Sonra geri çekildim, O’nu yalnız bıraktım… 🙂 🙂 🙂

     – Sonra?… 🙂 🙂 🙂

     – Abi hiç üşenmeden, erinmeden, tam 4 saatlik belgeseli oturup baştan sona kadar izledi, inanır mısın? 🙂

     – Helâl babaya… 🙂

     – 4 saat sonra odasından çıktı. Baktım yüzü soluk, suratı düşmüş. Endişelendim, merak edip sordum: “Baba ne oldu, neyin var? Niye öyle durgunsun?” 🙂

     – Hııh… 🙂

     – Dedi ki… 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Yaw anlatsana! Gülmeden anlat… 🙂 🙂 🙂

     – Dedi ki, “Yaw Nevzat…” Dedim, “Hı baba?” Dedi, “Yaw bu İngilizler tuvalete gidince su kullanmıyorlar, bunlar kıçlarını yıkamıyorlar…” 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Düşünsene abi, İngiliz kültürü ve yaşamıyla ilgili tam 4 saatlik bir belgesel izliyor, ve o 4 saatlik belgeselde aklında kalan tek şey bu: İngilizler tuvalete gidince kıçlarını yıkamıyorlar… 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     York şehrine yaklaşmıştık. Askham köyü yakınlarında A 64 otobanından çıkıp A 1036 yoluna çıkıyoruz.

     Bu yol üzerinde kuzeye doğru kısa bir süre yol aldıktan sonra, nihayet York şehrine giriyoruz.

     Bir hafta boyunca kalacağım York şehrine, işte nihayet girdik.

     Şehre girince, Nevzat ailesinin diğer fertlerini ve akrabalarını da alıyor ve şehir merkezinde gece saatlerinin tadının çıkarıyoruz, biraz geziyoruz.

     York şehir merkezinde, Shambles denilen bölge gece vakitlerinde de oldukça kalabalık. Şehirdeki yaşam hakikaten cıvıl cıvıl.

     Nevzat’ın eşi Necwa Hanım, Faslı. Birbirleriyle İngilizce konuşuyorlar evde. 2 yaşındaki dünya tatlısı ve bir o kadar afacan oğulları Noyan, iki dakika yerinde durmuyor. O’nunla da İngilizce konuşuyorlar ve çocuk İngilizce büyüyor.

     Nevzat’ın kızkardeşi Leyla Hanım ve eşi Nafiz, yeni yerleşmişler İngiltere’ye. Henüz ev bulamadıkları için, Nevzat’ın evinde kalıyorlar. Çocukları yok. Enişte Denizlili, Yörük.

     Nevzat’ın bir de iki amcaoğlu var: Serhat ve Ramazan. İkisi de bekâr ve her biri kendi bekâr evinde tek başına yaşıyor. Ayrıca ikisi de aynı zamanda Nevzat’ın işçileri. İşin başında onlar duruyorlar, onlar idare ediyorlar.

     Hüseyin baba Ramazan’ın yanında kalacak, ben de Serhat’ın yanında kalacağım. Öyle planlamışlar.

     Gece şehirde biraz dolaştıktan sonra, Nevzat herkesi evine bırakıyor.

     Serhat’a misafirim. Ev, York’un doğusundaki Tang Hall semtinde.

     Herşey çok güzel başladı ve ilk günüm böylece bitiyor. Güzel bir ülkenin güzel bir şehrinde, ama en önemlisi de güzel insanların arasındayım.

     Yarın York şehrini baştan sona dolaşacağız.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 15

FOTOĞRAFLAR:

Daha sonra sırasıyla Blackfriars Greengate, Green Quarter, Cheetwood ve Cheetham Hill semtlerini geride bırakıp A 57 otoyolundan çıkıyoruz ve direksiyonu sola kırıp A 665 otoyoluna giriyoruz. Sonra da direksiyonu sağa kırıp “Humprey Street” (Humprey Caddesi) adlı yola çıkıyoruz. Bu yoldaki kısa bir yolculuktan sonra da direksiyonu sola kırıp, varmak istediğimiz caddeye, “Bury Old Road”a giriyoruz. Restoran bu caddede, “2 Bury Old Road” adresinde. (İNGİLTERE)

Arabayı uygun bir yere park edip çıkıyoruz dışarı. Restoran tam karşımızda ve oldukça büyük. Üzerinde kocaman harflerle “Istanbul Restaurant” yazıyor. (İNGİLTERE)

İçeride müthiş bir ambiyans var. Hem lüks ama hem de nezih. Oldukça da kalabalık, müşterisi bol. (İNGİLTERE)

Çok sayıda siyah mermer ve abartılı ışık donanımıyla büyük ve havadar, şık, modern bir mekân. Ancak konukların ilgisini şatafattan çok şık tarafına odaklamayı başarıyor. Yerel halk da buraya şatafatlı, özenli kreasyonlar için gelmiyor; taze yapılan, tadı en iyi olan harika Anadolu yemekleri için geliyorlar. (İNGİLTERE)

Restoranda birbirinden farklı lezzetler sunuluyor. Döner, lahmacun, dürüm, ızgara çeşitleri, sulu yemekler, çorbalar… (İNGİLTERE)

Bu muhteşem restaurant, Maraş – Elbistanlı bir Kürt kardeşimize aitmiş.

Kürtler her alanda (bilim, sanat, ticaret) başarılı bir millet. Sadece siyasette başarısızlar ve yaşadıkları bütün trajedilerin sebebi de bu. (İNGİLTERE)

 

Manchester şehrinde toplam 1631 restoran var. Cheetham Hill semtindeki bu “Istanbul Restaurant” bunlardan biri ve kentin gözde mekânlarından. (İNGİLTERE)

Manchester, 4 Ağustos 2023


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir