9 EKİM
İSPANYA
Gece geç saatte uyuduğum halde, sabahın erken saatlerinde uyandım.
Kuş tüyü yatakta, harika bir uyku uyumuşum.
İspanya’ya ait ve kadim Katalonya toprakları olan, Akdeniz üzerindeki Balear Adaları (Kat. Illes Balears; İsp. Islas Baleares) ili ve takımadalarının en batısındaki İbiza (Kat. Eivissa; İsp. Ibiza) Adası’nın en kuzeyindeki Sant Antoni de Portmany (Kat. Sant Antoni de Portmany; İsp. San Antonio Abad) şehrinde bulunan AzuLine Hotel Mar Amantis adlı otelimizde, yataktan kalkar kalkmaz elimi yüzümü yıkadım ve aşağıya, zemin katta bulunan restorana indim, kahvaltı için.
Restoranın açık büfesinde kendime güzel bir kahvaltı masası donattım. Sanki bu adanın kralı benmişim gibi bir edayla, oturdum keyifli ve forslu bir şekilde kahvaltımı yaptım.
Bugün biraz farklı, sakin ama yine güzel bir gün bekliyor beni. Sant Antoni de Portmany kentinden çıkmayacağım; bütün günü burada geçireceğim.
Bugün, şehrin en kuzeybatısında bulunan “Aquarium Cap Blanc”a gideceğim. Orası, sualtı dünyasının gösterildiği büyük bir akvaryum park. Denizlerin ve okyanusların içinde yaşayan hayvanları canlı olarak yakından seyretmek mümkün.
E hep yerin altını araştıracak değilim ya! Biraz da suyun altını araştırayım. Ma çı olmiş?
Kahvaltımı yaptıktan sonra tekrar odama çıktım, üstümü giyindim, fotoğraf makinâmı aldım ve yeniden dışarı çıktım.
Tabiî otelimiz şehrin en güneybatısında, gideceğim akvaryum park ise şehrin en kuzeybatısında. Aradaki uzaklık, 6 km. Mesafe biraz uzak olduğu için yürüyerek değil, taksiyle gideceğim.
Otelimizin önünden geçen “Carrer de Cala de Bou” (Öküz Kalesi Sokağı) adlı yolun kenarında durup, ordan geçecek boş bir taksi bekledim. Sonunda bir taksi gelip önümde durdu ve bindim.
– Buen día. (Günaydın.)
– Buen día. ¿Dónde te gustaría ir? (Günaydın. Nereye gitmek istiyorsunuz?)
– Aquarium Cap Blanc.
– Está bien. (Tamam.)
Yolculuk başlıyor. Taksi bir süre “Carrer de Cala de Bou” adlı yoldan gittikten sonra “Carrer des Moli” (Değirmen Yolu) adlı yola giriyor. Yol boyunca Akdeniz’i solumuza alıyoruz, masmavi sular sol tarafımızda. Uzunca bir süre bu yol üzerinde seyrettikten sonra karşımıza çıkan bir dairede sola dönüyor ve “Avinguda del Doctor Fleming” (Doktor Fleming Caddesi) adlı yola çıkıyoruz. Bu yol üzerinde de uzunca bir süre gittikten sonra, buraya geldiğimin ikinci günü yanına gittiğim ve siz sevgili okurlarıma anlattığım, bu şehrin sembolü olan Kolomb’un Yumurtası (Kat. Ou de Colom; İsp. Huevo de Colón) adlı anıt karşımıza çıkıyor. (Kolomb’un Yumurtası anıtı hakkında geniş bilgi için bkz. Bir Elimden Fenike Tanrıçaları Tuttu Bir Elimden Endülüs Âlimleri, Ben İbiza Adası’nda Tatil Yaparken Katalonya’nın Bağımsızlık Güneşinin Altında – 8)
Ortasında anıtın dikili olduğu daireden ikinci çıkış olan “Carrer de Ramón y Cajal” (Ramón ve Cajal Caddesi) adlı yola giriyoruz. Bu yol üzerinde uzunca bir süre gittikten sonra direksiyonu sola kırıp “Carrer Mossen Ribas i Ferrer” (Mossen Ribas i Ferrer Caddesi) adlı yola çıkıyoruz. Daha sonra “Carrer Johann Sebastian Bach” (Johann Sebastian Bach Caddesi) adlı yoldan, ondan sonra da “Ctra de Cala Gració” (Cala Gració Yolu) adlı yoldan gidiyoruz. Bu yol üzerinde de bir süre seyrettikten sonra, nihayet Cala Gració mahallesine varıyoruz.
Cala Gració mahallesine varınca, taksi şoförü, gitmek istediğim “Aquarium Cap Blanc”a epey uzak olan bir yerde beni indiriyor. Çünkü burdan akvaryum parkına dar yaya yollarından ve taşların kayaların üzerinden gidilebiliyor ve oraya arabanın girmesi mümkün değil.
Taksicinin ücretini ödüyorum ve başlıyorum yürümeye. Oldukça dar yerlerden geçerek, bazen toprağın, bazen de taşların hatta büyük kayaların üzerinde adımlarımı atarak bir 15 dakika kadar yürüyorum. Sonunda akvaryum parka ulaşıyorum.
Burası Sant Antoni de Portmany kentinin kuzeybatısındaki Cala Gració mahallesi ve “Aquarium Cap Blanc” tam deniz kenarında, mahalleye adını veren Cala Gració adlı koyun burnunda.
Akvaryum parkı, oldukça hoş bir noktada kurulmuş ve kendisi de hoş. Tam denize sıfır. Akvaryumun önünde, üstü çalı çırpıdan bir çatıyla kapatılmış, zemini toprak bir açıkhava çay – kahve terası da bulunuyor.
Parkın ismi olan “Aquarium Cap Blanc”, “Beyaz Koy Akvaryumu” anlamına geliyor.
Eskiden burası “Sa Cova de ses Llagostes” (Istakoz Mağarası) olarak bilinen doğal bir mağaraydı. Çünkü bu koyda ilginç ıstakoz türleri bulunuyor. Ama artık İbiza Adası’nın yerli deniz canlısı türlerini hayranlıkla izleyebileceğiniz ve içinde 300 m²’lik göle sahip bir akvaryuma evsahipliği yapıyor.
Akvaryum, kendisini deniz türlerinin korunmasına adamış olan CREM ağının bir parçasıdır. Sahilden toplanan kaplumbağa gibi yaralı hayvanlar, iyileşmek üzere buraya getirilip tekrar denize bırakılıyor. Akvaryum, taahhüdünü daha iyi duyurmak için üniversite öğrencilerine yönelik eğitici ve uygulamalı eğitim oturumları da veriyor. Teraslı küçük bir café – restoran da geleneksel sardalya yemeklerinin yanısıra dinlenip manzaranın keyfini çıkarabileceğiniz bir alan sunuyor.
“Aquarium Cap Blanc”, her yaştan çocuğun (ve benim yaşımdaki çocukların) ilgisini çekecek güzel bir ziyaret mekânı. Bir yeraltı mağarasında, iki göle bölünmüş tesislerinde, İbiza kıyılarından gelen yanardöner renklerdeki balıklar, ahtapotlar, vatozlar, müthiş orfozlar, çarpıcı temmuzlar, fadrinler ve daha birçok deniz canlısını doğal sualtı ortamlarında görmek mümkün. Akvaryum parkta 50’den fazla balık türü ve kabuklu bulunuyor. Buna ek olarak, daha küçük ama aynı derecede ilginç diğer hayvanları görebileceğiniz altı büyük akvaryumları var. Ve sanki bu yeterli değilmiş gibi, küçükleri sevindirecek köpekbalığı yumurtası, deniz süngeri veya karından bacaklı örnekleri de mevcut.
“Istakoz Mağarası” (Sa Cova de ses Llagostes) olarak bilinen bu ilginç mağara, bir zamanlar balıkçılar tarafından ıstakozlar pazarda satılmadan önce depo olarak kullanılmıştı. Bu doğal mağara, adını yıllar önce ıstakoz çiftliği olarak kullanılmasına ve daha sonra yarımadaya satılmasına borçludur. Günümüzde yaralı deniz kaplumbağaları da açık denize bırakılmadan önce burada bakıma tabi tutuluyor.
Buradaki bu “Aquarium Cap Blanc” adlı akvaryum parkı, 1989 yılında kuruldu. Bugün turistler, bölge sakinleri, okullar ve hatta orada staj yapma fırsatını yakalayan öğrenciler için ideal bir adres.
Akvaryumun giriş ücreti de oldukça ucuz. 4 – 12 yaş arası çocuklar için 5 Euro (€); yetişkinler için 7 Euro (€); emekliler için 5 Euro (€). (Almanya İbiza’yı kıskanıyor.)
Akvaryumun girişinde giriş biletimi alıyorum. Bugün “özel indirim” varmış. Normalde giriş ücreti 7 Euro ama sadece bugün için 6 Euro’ymuş. Böylece 1 Euro kâr ettim. (Almanya beni kıskanıyor.)
Sahipleri yani şu anda burayı işletenler Hollandalı imiş; bu da çok ilginç.
İçeri giriyorum. Akvaryum oldukça büyüleyici ve muhteşem. İçeride birbirinden ilginç balıkları, vatozları, orfozları, temmuzları, fadrinleri ve ıstakozları seyrediyor, onların fotoğraflarını çekiyor ve videoya alıyorum.
Buraya elbette hepsi için ama özellikle ahtapot için gelmiştim. Ahtapot hemen girişte, içeri girerken sol taraftaymış. Kendisini uzun süre seyrediyor, videoya alıyorum. Ahtapot müthiş. Ben ilk defa bir ahtapotu bu kadar yakından görüyorum.
Öncelikle şunu söyleyeyim, kardeşlerim: Her ne kadar ben burayı ziyaret ediyor ve burada böyle fotoğraf ve video çekimleri yapıyorsam da, ben aslında bu tür yerlere karşıyım. Yani hayvanların bu şekilde hapsedilmesine karşıyım. Hayvanat bahçeleri olsun, bu tür akvaryumlar olsun, bunlar gerçekten korkunç bir zûlüm. Hemen denizin kenarında yani, şurda 20 metre ötede şu canlıların özgürce yaşayabileceği bir su dünyası varken, bunların buraya bu şekil hapsedilmiş olması, vicdanen kabul edilebilir bir durum olmaması gerekir.
Akvaryumun içini bir saat kadar gezdikten sonra dışarı çıkıyor ve terastaki, üstü çalı çırpıdan bir çatıyla kapatılmış, zemini toprak olan açıkhava çay – kahve parkında oturup birşeyler içiyorum. Bir yandan da o muhteşem deniz sularını seyrediyorum.
Rûhum dinleniyor adetâ. Şu anda o kadar mutlu ve huzurluyum ki, heşke hep burada yaşasaydım…
Ahtapot; yumuşak gövdeli, sekiz kollu, “Octopoda” takımında sınıflandırılan yumuşakçaların genel adı. Kabul görmüş 300 civarında türü bulunan ahtapotlar kalamarlar, mürekkep balıkları ve nautiloidler ile birlikte “Cephalopoda” (kafadan bacaklılar) sınıfında gruplandırılırlar. Diğer kafadan bacaklılar gibi ahtapot bilateral simetrik, iki gözlü ve tek gagalıdır. Ağzı, kollarının ortasında yer alır. Çok hızlı şekil değiştirebilen yumuşak gövdesi sayesinde küçük deliklerden gövdesini sıkıştırarak geçebilir. Yüzerken sekiz kolu arkasından uzanır. Sifon hem solunum hem de su jeti fışkırtmak vasıtasıyla hareket için kullanılır.
Karmaşık bir sinir sistemine ve mükemmel bir görme duyusuna sahip olan ahtapotlar, omurgasızlar içerisinde en zeki ve davranışsal olarak en büyük farklılıkları gösteren hayvanlar arasındadırlar. Ahtapotlar en akıllı yumuşakçalar olarak kabul edilir ve zekâları farelerinkiyle karşılaştırılır. Ahtapotlar genellikle çok utangaçtır ancak meraklıdırlar ve deneylerde öğrenme konusunda oldukça yetenekli oldukları kanıtlanmıştır.
Ahtapotlar aralarında mercan resiflerinin, pelajik bölgenin ve deniz yatağının da bulunduğu okyanusun farklı katmanlarında yaşarlar. Bazıları gelgit bölgesinde görülürken diğerleri abisal bölgede bulunur. Ahtapotların çoğu dipte yaşayanlardır (benthal). Bentik sığ deniz türleri de bir süre hayatta kalabilir ve suyun dışına çıkabilir. Yengeç, salyangoz ve diğer hayvanları avlamak için sıklıkla gelgit havuzlarını ziyaret ederler.
Türlerin çoğu hızlı büyür, erginliğe erken girer ve kısa yaşamlıdır. Çiftleşme sırasında erkek özel olarak adaptasyon geçirmiş bir kolu yardımıyla dişinin manto boşluğuna bir demet sperm gönderir. Çiftleşmeden sonra hücre yaşlanması geçiren erkek ahtapot ölür. Dişi ahtapot döllenmiş yumurtaları bir kovuğa bıraktıktan sonra yumurtalar çatlayana kadar bekler ve sonrasında o da ölür.
Kendilerini avcılara karşı koruma stratejileri arasında mürekkep fışkırtma, kamuflaj kullanımı ve tehditkâr davranışlar, su içinde çok hızlı hareket edebilme ve saklanma yetenekleri sayılabilir. Tüm ahtapotlar zehirlidir ama yalnızca mavi halkalı ahtapotlar insan için ölümcül zehir taşırlar.
“Ahtapot” ismi, Yunanca’da “sekiz” (8) anlamına gelen “októ” (oκτώ) sözcüğü ile “ayak” anlamına gelen “pódi” (πόδι) sözcüğünün birleşmesinden oluşmuş bileşik bir sözcüktür; “októpódi” (oκτώπόδι), Yunanca’da “sekiz ayaklı” demektir. “Ahtapot” ismi, işte bu Yunanca “októpódi” (sekiz ayaklı) nitelemesinden gelir.
Ahtapotlar ve öbür koleoid kafadan bacaklılar, diğer tüm organizmalardan çok daha fazla RNA düzeltme kapasitesine sahiptir. RNA düzeltmesi, RNA moleküllerinin primer transkriptlerinin nükleik asid sekanslarında değişiklikleri içerir. Düzeltme sinir sisteminde odaklanmıştır; nöral uyarılabilirlik ve nöral morfoloji ile ilgili proteinler üzerinde gerçekleşir. Koleoidlerin beyninde RNA transkriptlerinin % 60’ından fazlasının düzeltme ile yeniden kodlanır.
Kuzey Pasifik dev ahtapotu (Enteroctopus dofleini) sıklıkla bilinen en büyük ahtapot türü olarak gösterilmekte. Erişkinler genellikle 15 kg civarında bir ağırlığa ve 4, 3 m uzunluğunda bir kol açıklığına sahip.
Ahtapot sırt – karın ekseni boyunca bilateral simetriktir; kafası ve ayakları uzun gövdesinin bir tarafındadır ve hayvanın önünü oluştururlar. Ağzı ve beyni de kafasındadır. Bacaklar bir dizi esnek ve kavrama yeteneğine sahip organlara sahiptir. Kol olarak bilinen bacaklar ağzı çevreler ve birbirleriyle perde gibi bir yapıyla bağlıdırlar. İki arka kol genellikle deniz tabanında yürümek için kullanılırken, diğer altı kol yiyecek aramak için kullanılır; bu yüzden bazı biyologlar ahtapotları “altı kollu ve iki bacaklı” olarak tanımlamakta. Bombeli ve içi boşluklu manto kafanın arkasına kaynaşmıştır ve viseral kambur olarak bilinir; yaşamsal organların çoğu mantonun içindedir. Manto boşluğu kaslı cidarlara sahiptir ve solungaçları barındırır; dışarıya bir kanal ya da sifon ile bağlıdır. Ahtapotun kollarının altında yer alan ağzında keskin ve sert bir gaga bulunur.
Ahtapot çok dar boşluklardan bile geçebilir; en büyük türleri bile 2, 5 cm çapında deliklerden geçebiliyor. İskelet desteği olmaması nedeniyle kollar kassal hidrostat olarak görev yapar ve merkezî eksenel bir sinirin çevresinde yer alan boylamasına, enine ve dairesel kaslar içerir. Kollar uzanıp kasılabilir, sola ya da sağa bükülebilir, herhangi bir yöne herhangi bir yerinden bükülebilir ya da sertleşebilir.
Ahtapotun gözleri büyüktür ve kafasının üstünde yer alır. Yapı olarak balıkların gözüne benzer ve kranyuma kaynaşmış kıkırdak bir kapsül içindedir. Kornea saydam bir epidermal katmandan oluşmuştur. Yarık şeklindeki göz bebeği iriste bir delik oluşturur ve hemen arkasında yer alır. Göz merceği göz bebeğinin arkasında asılıdır ve gözün arka çeperi ışığa duyarlı retina hücreleri ile kaplıdır. Göz bebeğinin büyüklüğü değişebilir ve parlak ışıklı ortamlarda bir retina pigmenti gelen ışığa karşı koruma sağlar.
Ahtapotlar kapalı dolaşım sistemine sahiptirler, yani kan damarlar içinde kalır. Bir ahtapotun 3 tane kalbi vardır: vücûdda kanın dolaşmasını sağlayan bir sistemik kalp ve her iki solungaçtan kanın geçmesini sağlayan iki solungaç kalbi. Hayvan yüzerken sistemik kalp etkin olmadığı için çabuk yorulur ve sürünerek ilerlemeyi yeğler. Sistemik kalp kasılabilen kaslı çeperlere sahiptir ve bir karıncık ile iki kulakçıktan oluşur. Kan damar sistemi atardamarlar, kılcal damarlar ve toplardamarlardan oluşur ve damarların içi diğer omurgasızlardan farklı olmak üzere hücresel endotelyum ile kaplıdır. Kan aortlardan geçerek kılcal damarlardan dolaşarak ana toplardamarlara gelir, buradan ikincil kalpler yardımıyla kan solungaçlardan geçerek ana kalbe geri döner. Toplardamar sisteminin çoğunun kasılabilir olması kan akışına yardımcı olur.
Ahtapotların dokunma duyuları da mükemmeldir. Vantuzlarında bulunan kemoreseptörler sayesinde dokundukları nesnelerin tadını da algılayabilirler. Bu kemoreseptörler ahtapot derisini ayırtedebildiği için kolları birbirine dolaşmaz ve vantuzlar kollarına yapışmaz.
Ahtapotların beklenen yaşam süresi görece kısadır ve bazı türleri yalnızca 6 ay kadar yaşar. En büyük iki ahtapot türünden biri olan Kuzey Pasifik dev ahtapotu 5 yıl kadar yaşayabilir. Ahtapotun yaşam süresi üremesi ile sınırlıdır: Erkekler çiftleşmeden sonra yalnızca birkaç ay yaşayabilirken, dişiler yumurtalar çatladıktan kısa bir süre sonra ölür.
Türlerin çoğu çiftleşme haricinde yalnız yaşar, ancak bazı türler daha yoğun olarak görülürler ve bu türlerde sıklıkla haberleşme, eş savunma ve yuvadan çıkarma gibi çeşitli etkileşimler görülür. Bunun nedeni muhtemelen besin kaynaklarının fazlalığı ve yuvaların azlığıdır.
Ahtapotların neredeyse tamamına yakını avcıdır. Deniz tabanında yaşayan ahtapotlar çoğunlukla kabuklular, deniz halkalı solucanları ile bazı deniz salyangozu ve deniz tarağı türleri ile beslenirken açık denizde yaşayan ahtapotlar genellikle karides, balık ve diğer kafadan bacaklılarla beslenir. Ahtapotlar yakaladıkları avlarını güvenli bir şekilde yiyebilmek için yuvalarına getirirler. Bazen yiyebildiklerinden çok fazla av yakaladıklarından yuvalarının çevresi ölü ve yenmemiş avlarıyla çevrelenmektedir. Balıklar, yengeçler, yumuşakçalar ve derisi dikenliler gibi başka canlılarla da yuvalarını paylaşabilirler. Bu canlılar ya leşçillik yapmak için yuvaya gelen canlılardır ya da ahtapotun avlarından hayatta kalabilmiş olanlardır.
Ahtapotlar avlanırken ya da avcılardan kaçarken kamuflaj kullanırlar. Bunu yapmak için derinin rengini, opaklığını ve yansıtma özelliğini değiştirebilen özelleşmiş deri hücrelerine sahiptirler. Kromatoforlar sarı, turuncu, kırmızı, kahverengi ve siyah pigmentler içerir ve türlerin çoğunda bu renklerin en az üçü bulunurken bazılarında iki ya da dört pigment bulunabilir. Diğer renk değiştirebilen hücreler yansıtıcı iridoforlar ile beyaz lökoforlardır. Bu renk değiştirme yeteneği ayrıca diğer ahtapotlarla iletişim ve uyarı için de kullanılır.
Değerli kardeşlerim;
Ahtapotların çok ilginç iki özeliği var aslında. İkisi de çok ilginç gerçekten. İnanması biraz güç gelebilir siz sevgili kardeşlerime, muhakkak okuduğunuzda inanmakta güçlük çekeceksiniz, ama gerçektir.
1 – Ahtapot akıllı bir varlıktır.
Akıllı varlık demek, tıpkı insan gibi akıllı bir varlık demek. Yani diğer hayvanlar gibi değil. Akıl ve şuur sahibi bir canlı bu.
İnsan, bu gezegen üzerindeki tek akıllı varlık değil, kardeşlerim. Ahtapot da su altında yaşayan akıllı bir varlıktır. Yani akıllı derken, insan gibi akıllı demek istiyorum. Bazı hayvanlar var meselâ, elbette zekidir, tilki gibi, ya da işte karga gibi, ama burda zeki özelliğinden bahsetmiyorum. Akıl, bildiğimiz akıldan sözediyorum. Şuurlu bir varlık yani, ahtapot. Matematik hesaplarını yapabiliyor, dört işlemi yapabiliyorlar (toplama, çıkarma, bölme, çarpma), geometrik hesapları yapabiliyorlar.
Özgür bir ortamda, uygarlık kurabilecek, kendi uygarlıklarını kurabilecek kadar akıllı bir varlıktır.
İnsanın yapabileceği herşeyi yapabiliyorlar kardeşlerim, su altında. Bizim kurduğumuz medeniyetin aynısını, özgür bir ortamda oldukları zaman veya muhtemelen kendi gezegenlerinde özgürce yaşadıkları zaman, yapabiliyorlar. Böyle bir varlıktır bu, ahtapot.
Ahtapotların beyni çok güçlüdür. Bu, birçok labirent problemini çözebildikleri anlamına gelir. Ahtapotların zekâsı yüksektir ancak zekâlarının ve öğrenme kapasitelerinin sınırları tam olarak tanımlanmamıştır. Labirent ve problem çözme deneyleri ahtapotların hafızâ sistemlerinin hem kısa hem de uzun süreli bellek sahibi olduklarını kanıtlamıştır. Öğrenme eyleminin ergen ahtapotların davranışlarında ne değişiklik yaptığı ise tam olarak bilinmemektedir.
Ahtapotların oyun olarak tanımlanabilecek davranışlarda da bulundukları gözlemlenmiştir. Akvaryumlarında şişeleri ya da oyuncakları arka arkaya dairesel akıntıya bırakıp tekrar yakalayarak oyun oynadıkları izlenmiştir. Ahtapotlar sıklıkla akvaryumlarından kaçarak başka akvaryumlara besin aramak için girebilmektedir. Hatta balıkçı teknelerine çıkıp, depo kapaklarını açıp burada bulunan yengeçleri yedikleri de görülmüştür. Amphioctopus marginatus türü ahtapotun hindistancevizi kabuklarını toplayarak bunlarla barınak yapması ise ahtapotların alet kullanabildiklerini de kanıtlamıştır.
Zekâları nedeniyle ahtapotlar bazı ülkelerde hayvanlar üzerinde yapılan testler sırasında “anestezi yapılmadan cerrahî operasyon yapılamayacak hayvanlar” arasında listelenmişlerdir. 1993 – 2012 yılları arasında Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’nda hayvanlar için çıkarılmış özel kanunlar kapsamında yer alan tek omurgasız hayvan, ahtapot idi. 2012 yılında bu kanun, genel bir Avrupa Birliği (AB) kararıyla uyumlu olmak üzere tüm kafadan bacaklıları içine alacak şekilde genişletilmiştir.
2 – Ahtapotların DNA’sı bu dünyaya ait değil, bu gezegene ait değil.
Bu konuda tabiî bilim insanları arasında da şüpheler, tartışmalar, iddiâlar var. Ahtapotların başka bir gezegenden bu gezegene getirildiğine dair söylemler var. Bu söylemler bilim dünyasına ait söylemler. Muhtemelen başka gezegenlerdeki birtakım akıllı uygarlıklar tarafından bizim gezegenimize getirilmiş olabileceği ihtimali de bulunuyor. Böyle birşey de var.
Neden diye soracak olursanız, çünkü ahtapotların DNA’sı bu gezegene ait değil, bu gezegenin DNA’sını taşımıyorlar. Bu bilimsel birşey kardeşlerim, bu söylediğim, yani bilim – kurgu değil. Dolayısıyla, başka bir gezegenden varlıklar bunlar ve bu gezegene nasıl geldiğini veya getirildiğini bilmiyoruz tabiî. Ama bilimsel olarak birşey kesin: Ahtapotların DNA’sı bu gezegene ait değil, bu gezegenin DNA’sını taşımıyorlar.
Zaten hayvana baktığımız zaman da, artık “hayvan” diyebilir miyiz, ondan da emin değilim, o da kesin olan birşey değil, çünkü bu gezegene ait değil, “hayvan” olarak nitelenebilir mi, belki çok farklı bir canlı türü, yani ne hayvan ne insan, tamamen farklı bir gezegenin canlı türü, ona baktığımız zaman, zaten onun bambaşka bir âlemden olduğu belli oluyor, yani şekli şemali, davranışları, bu gezegene ait olmadığı zaten görüntüsünden belli. Ama bu sadece görüntüye dayalı söylenen birşey değil, bu söylediğim. Bilimsel birşey, biyolojik bir durum, bir gerçek. DNA’sı ahtapotların bu gezegene ait değil.
Ahtapotlar başka bir gezegenden gelmiştir veya getirilmiştir, bilemiyoruz. Şu kesin ki ama, bu gezegene ait değil DNA’sı. Bunlar eğer başka gezegenden getirilmişse kimler tarafından getirilmiş veya kendileri mi gelmiş, nasıl gelmiş, bilemiyoruz. Yani bir uzay anomalisi sonucu mu gelmişler, tamamen doğal olarak bir patlamayla mı buraya gelmişler, bilemiyoruz. Veya herhangi bir uzay gemisiyle, başka uygarlıklar tarafından mı getirilmişler, veya kendileri üretip mi gelmişler, çünkü akıllı varlık, bunları bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey, akıllı varlık oldukları ve DNA’larının bu gezegene ait olmadığı.
Akıllı bir varlık. Aslında hayvan değil, insan da değil tabiî, ama hayvan da değil. Çünkü akıllı bir varlık ve daha ilginci, DNA’sı bu gezegene ait değil ahtapotların. Başka bir gezegenden buraya gelmiş veya getirilmiş bir canlı türü. Artık nasıl gelmiş veya nasıl getirilmiş bilmiyoruz ama, ahtapotun DNA’sı bu gezegene ait değil, yani biyolojik yapısı bu gezegene ait bir canlı değil, kardeşlerim.
Bu söylediğim şey bilim – kurgu değil, fantezi birşey değil yani. Bu bilimsel birşey. Bunu bilim insanları söylüyor, bilim – kurgu yazarları söylemiyor.
Birincisi; akıllı bir varlıktır. İkincisi; DNA’sı bu gezegene ait değil.
Kendi özgür ortamında bırakılsa, kendi gezegeninde, özgür ortamında rahatsız edilmeden yaşasa, bizim kurduğumuz herşeyi, bizim yaptığımız herşeyi o da yapabilir. Kendi uygarlığını kurabilecek akıllılıkta. Matematiği biliyor, geometriyi biliyor. Bizim yapabildiğimiz hemen herşeyi yapıyor. Akıllı bir varlık, düşünebilen bir varlık. Tıpkı insan gibi. Daha ilginci, bu gezegene ait değil, ahtapot.
“Evrim teorisi”nin yanıt veremediği ve teoriyi çok büyük sıkıntıya sokan canlılardan biri de ahtapotlardır. Oldukça gelişmiş beyinleri ve mükemmel seviyede problem çözme becerileriyle omurgasız hayvanların en karizmatik üyeleri olan ahtapotların gen dizilimlerinin diğer tüm canlılardan farklı olduğu ortaya çıktı. Daha önce 33 bin protein kodlayan yapıda bir genoma sahip canlıyla karşılaşmadıklarını belirten Chicago Üniversitesi’nden bilim adamı Clifton Ragsdale (? – halen hayatta), ahtapotlarla ilgili şunları söylüyor: “Bu zamana kadar yapılan araştırmalar, 8 kola sahip olan bu canlıların dünya üzerinde yaşayan tüm hayvanlardan farklı bir yapıda olduklarını ortaya çıkardı. Ahtapotlar, müthiş büyüklükte bir beyne ve sıradışı problem çözme yeteneğine sahipler.” Araştırmacılar bu durumu açıklamaya çalışırken, “Ahtapotlara henüz ‘uzaylı’ diyemeyiz; fakat Darwin’in teorisi için büyük bir problem teşkil etmekte” değerlendirmesinde bulundular. Bilim insanlarına göre, ahtapotların DNA’sı, evrim teorisini kesin biçimde çürütüyor. Araştırmacılara göre ahtapotun genomu, “zıplayan gen” adına sahip olan transpozon dizilerine sahip. Kendini genom içinde tekrar düzenleyebilen transpozonun, ahtapotlar üzerinde ne gibi bir etki yarattığı henüz net olarak bilinmese de sinir dokularında yüksek seviyede bulunduğu tespit edilmiş durumda. Yine Chicago Üniversitesi’nden bilim kadını Caroline Albertin (? – halen hayatta), konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Birkaç değer farkı dışında ahtapotun genomunun yeniden düzenlenmiş bir omurgasızın genomunu andırdığı görülüyor. Bunu, genomu blendere koyup karıştırmak gibi düşünebilirsiniz. Bu da genlerin farklı bir ortamda yer almalarına sebep oluyor ki, bu hiç karşılaşmayı beklediğimiz birşey değildi” diyor.
Günüm oldukça güzel geçiyordu…
“Aquarium Cap Blanc”ta çok hoş vakit geçirdim. Buradaki gezi, gözlem ve incelemelerimi bitirdikten sonra, bir taksi çağırttım ve aynı yoldan tekrardan otelime geri döndüm.
AzuLine Hotel Mar Amantis adlı otelimizin restoranındaki akşam yemeğini, dün akşam kendileriyle tanıştığım ve İbiza Adası’ndaki tek arkadaşlarım olan Shauna ve Mendy ile birlikte yedim. Bu kızlar Büyük Britanya’dan, Galler’den gelmişler.
Yemekten sonra otelin terasında oturup kahve içiyoruz.
Ortam tek kelimeyle harikuladeydi. Bizler kahvelerimizi yudumlayıp tatlı tatlı sohbet ederken, deniz hemen ayaklarımızın dibindeydi. Akdeniz’in yakamozları yüzümüze değiyor, Ayışığı saçlarımıza vuruyordu.
Onlarca medeniyete evsahipliği yapmış, nice nice imparatorluklar ve krallıklar görmüş, bir zamanlar şanlı ecdâdımızın Fenike ve Endülüs uygarlıklarını kurduğu ve binyıllar boyunca hüküm sürdüğü bu topraklarda, bir zamanlar I. ve II. Dünya Savaşları’nı görmüş, bir zamanlar İspanya İç Savaşı’nı yaşamış bu topraklarda, şimdi ise Sediyani abêniz deniz kenarında iki güzel hatunla oturmuş hoşça vakit geçiriyor, bu arada ise kıyıdaki kurbağalar vıraaak vıraaak diye ses çıkarıyor, açık olan lambaların etrafındaki sivrisinekler vızzzzz vızzzzz diyerek dönüyor, nahırdan dönen inekler mööööö mööööö diye bağırıyor, sütten kesilen kuzular meeeee meeeee diyerek zıplıyor, börtüböcekler migmig migmig migmig migmig diye ses çıkararak cemiyet hayatına katkıda bulunmaya çalışıyor, örümcekler ağlarını örüp pireler yorgan kavgası verirken tırtıl böcekleri yolda pıtpıt pıtpıt pıtpıt pıtpıt diye ses çıkararak salına salına yürüyor, karıncalar üç vardiya halinde ve tüm sendikal haklardan mahrum bir şekilde harıl harıl çalışırken ağustosböcekleri eline sazı alıp “Lê lê lê Sakine, niye düştün tütüne, gel beraber gidelim, Adıyaman êline” türküsünü çalıyor, ayakları olmadığı için AB sürecine ve Euro para birimine ayak uyduramayan yılanlar ve solucanlar bu ağır ekonomik şartlarda sürüm sürüm sürünürken arı kovanındaki arılar yeni kraliçelerini seçmek için referanduma gidiyor, incir ve zeytin ağaçlarına tüneyen kuşlar cik cik ciiiik cik cik ciiiik diye ötüşürken kafesin içindeki yeşil, mavi ve sarı muhabbet kuşları “Ne olacak şu memleketin hali?” deyip kendi aralarında istişare ediyor, evlerin çatılarına tüneyen leylekler bütün adayı doyurabilecek olan ağzındaki baklayı dışarı çıkarmak için fırsat kollarken gözlerden uzakta tarladaki köstebekler yeraltında habire tüneller kazıp yeni yeni “çılgın proje”lere imza atıyor, denizin dibinde ıstakozlar ahtapotlara karşı askerî darbe yapmaya kalkışırken Akdeniz’deki farklı balık türleri kendi aralarında Şampiyonlar Ligi maçları düzenliyor, yükselen konut fiyatları nedeniyle pekçok fare evsiz kalırken kaplumbağalar başlarını sokacakları bir evleri olduğu için her pazar kiliseye gidip Tanrı’ya şükrediyor, martılar limana sürekli başka kuş türlerini de çekip yeni transferlerini KAP’a bildirirken kertenkeleler diğer sürüngenlerle birlikte böcek arayarak “halkların kardeşliği”ne hizmet ediyor, plajlar ve değirmenler bu topraklara gelip tatil yapan seyyâhların göz ve gönül zevkini mest ediyor, böğürtlenler ve çitlembikler minik minik gövdeleriyle ağaçlara ayrı bir güzellik katıyor, ahududular ve ebegümeciler ebenize selam söylüyor, Sediyani abêniz elindeki kahve fincanından kahvesini fttttttttt diye keyifle yudumlarken Almanya kendisini kıskanıyor, bu arada Akdeniz’in yakamozlarında hafiften rüzgâr esiyordu…
İbiza Adası’nda güzel bir günüm daha böylece sona eriyordu.
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 13
FOTOĞRAFLAR:
Burası Sant Antoni de Portmany kentinin kuzeybatısındaki Cala Gració mahallesi ve “Aquarium Cap Blanc” tam deniz kenarında, mahalleye adını veren Cala Gració adlı koyun burnunda.
Eskiden burası “Sa Cova de ses Llagostes” (Istakoz Mağarası) olarak bilinen doğal bir mağaraydı. Çünkü bu koyda ilginç ıstakoz türleri bulunuyor. Ama artık İbiza Adası’nın yerli deniz canlısı türlerini hayranlıkla izleyebileceğiniz ve içinde 300 m²’lik göle sahip bir akvaryuma evsahipliği yapıyor.
Cala Gració mahallesine varınca, taksi şoförü, gitmek istediğim “Aquarium Cap Blanc”a epey uzak olan bir yerde beni indiriyor. Çünkü burdan akvaryum parkına dar yaya yollarından ve taşların kayaların üzerinden gidilebiliyor ve oraya arabanın girmesi mümkün değil.
Taksicinin ücretini ödüyorum ve başlıyorum yürümeye. Oldukça dar yerlerden geçerek, bazen toprağın, bazen de taşların hatta büyük kayaların üzerinde adımlarımı atarak bir 15 dakika kadar yürüyorum. Sonunda akvaryum parka ulaşıyorum.
Akvaryum parkı, oldukça hoş bir noktada kurulmuş ve kendisi de hoş. Tam denize sıfır. Akvaryumun önünde, üstü çalı çırpıdan bir çatıyla kapatılmış, zemini toprak bir açıkhava çay – kahve terası da bulunuyor.
Parkın ismi olan “Aquarium Cap Blanc”, “Beyaz Koy Akvaryumu” anlamına geliyor.
İçeri giriyorum. Akvaryum oldukça büyüleyici ve muhteşem.
İçeride birbirinden ilginç balıkları, vatozları, orfozları, temmuzları, fadrinleri ve ıstakozları seyrediyor, onların fotoğraflarını çekiyor ve videoya alıyorum.
“Aquarium Cap Blanc”, her yaştan çocuğun (ve benim yaşımdaki çocukların) ilgisini çekecek güzel bir ziyaret mekânı.
Bir yeraltı mağarasında, iki göle bölünmüş tesislerinde, İbiza kıyılarından gelen yanardöner renklerdeki balıklar, ahtapotlar, vatozlar, müthiş orfozlar, çarpıcı temmuzlar, fadrinler ve daha birçok deniz canlısını doğal sualtı ortamlarında görmek mümkün.
Akvaryum parkta 50’den fazla balık türü ve kabuklu bulunuyor. Buna ek olarak, daha küçük ama aynı derecede ilginç diğer hayvanları görebileceğiniz altı büyük akvaryumları var.
Akvaryumun giriş ücreti de oldukça ucuz. 4 – 12 yaş arası çocuklar için 5 Euro (€); yetişkinler için 7 Euro (€); emekliler için 5 Euro (€). (Almanya İbiza’yı kıskanıyor.)
Buradaki bu “Aquarium Cap Blanc” adlı akvaryum parkı, 1989 yılında kuruldu. Bugün turistler, bölge sakinleri, okullar ve hatta orada staj yapma fırsatını yakalayan öğrenciler için ideal bir adres.
Akvaryum, kendisini deniz türlerinin korunmasına adamış olan CREM ağının bir parçasıdır.
Istakoz tek kelimeyle muhteşem…
Akvaryum, taahhüdünü daha iyi duyurmak için üniversite öğrencilerine yönelik eğitici ve uygulamalı eğitim oturumları da veriyor.
Öncelikle şunu söyleyeyim, kardeşlerim: Her ne kadar ben burayı ziyaret ediyor ve burada böyle fotoğraf ve video çekimleri yapıyorsam da, ben aslında bu tür yerlere karşıyım. Yani hayvanların bu şekilde hapsedilmesine karşıyım. Hayvanat bahçeleri olsun, bu tür akvaryumlar olsun, bunlar gerçekten korkunç bir zûlüm. Hemen denizin kenarında yani, şurda 20 metre ötede şu canlıların özgürce yaşayabileceği bir su dünyası varken, bunların buraya bu şekil hapsedilmiş olması, vicdanen kabul edilebilir bir durum olmaması gerekir.
Vatozlar tek kelimeyle harikulade…
Buraya elbette hepsi için ama özellikle ahtapot için gelmiştim. Ahtapot hemen girişte, içeri girerken sol taraftaymış. Kendisini uzun süre seyrediyor, videoya alıyorum. Ahtapot müthiş. Ben ilk defa bir ahtapotu bu kadar yakından görüyorum.
1 – Ahtapot akıllı bir varlıktır.
Akıllı varlık demek, tıpkı insan gibi akıllı bir varlık demek. Yani diğer hayvanlar gibi değil. Akıl ve şuur sahibi bir canlı bu.
İnsan, bu gezegen üzerindeki tek akıllı varlık değil, kardeşlerim. Ahtapot da su altında yaşayan akıllı bir varlıktır. Yani akıllı derken, insan gibi akıllı demek istiyorum. Bazı hayvanlar var meselâ, elbette zekidir, tilki gibi, ya da işte karga gibi, ama burda zeki özelliğinden bahsetmiyorum. Akıl, bildiğimiz akıldan sözediyorum. Şuurlu bir varlık yani, ahtapot. Matematik hesaplarını yapabiliyor, dört işlemi yapabiliyorlar (toplama, çıkarma, bölme, çarpma), geometrik hesapları yapabiliyorlar.
Özgür bir ortamda, uygarlık kurabilecek, kendi uygarlıklarını kurabilecek kadar akıllı bir varlıktır.
2 – Ahtapotların DNA’sı bu dünyaya ait değil, bu gezegene ait değil.
Bu konuda tabiî bilim insanları arasında da şüpheler, tartışmalar, iddiâlar var. Ahtapotların başka bir gezegenden bu gezegene getirildiğine dair söylemler var. Bu söylemler bilim dünyasına ait söylemler. Muhtemelen başka gezegenlerdeki birtakım akıllı uygarlıklar tarafından bizim gezegenimize getirilmiş olabileceği ihtimali de bulunuyor. Böyle birşey de var.
Neden diye soracak olursanız, çünkü ahtapotların DNA’sı bu gezegene ait değil, bu gezegenin DNA’sını taşımıyorlar. Bu bilimsel birşey kardeşlerim, bu söylediğim, yani bilim – kurgu değil. Dolayısıyla, başka bir gezegenden varlıklar bunlar ve bu gezegene nasıl geldiğini veya getirildiğini bilmiyoruz tabiî. Ama bilimsel olarak birşey kesin: Ahtapotların DNA’sı bu gezegene ait değil, bu gezegenin DNA’sını taşımıyorlar.
Akvaryumun önünde, üstü çalı çırpıdan bir çatıyla kapatılmış, zemini toprak bir açıkhava çay – kahve terası da bulunuyor.
Aquarium Cap Blanc, 9 Ekim 2022