Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 5

Parveke / Paylaş / Share

 

5 AĞUSTOS

BÜYÜK BRİTANYA VE KUZEY İRLANDA BİRLEŞİK KRALLIĞI

     Sabah uyandığımda, yeni ve yorucu bir güne kendimi hazır hissediyordum. Dünkü yorgunluktan eser yoktu.

     Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’na ait İngiltere ülkesinde, bu ülkedeki bir haftalık sürem boyunca ikamet yerim olacak olan Yorkshire ve Humber (İng. Yorkshire and the Humber) bölgesinin York şehrinde uyanmak da varmış nasipte.

     Serhat’a misafirim. Ev, York’un doğusundaki Tang Hall semtinde.

     Sabah kalktığımda Serhat yoktu, çünkü erkenden işe gidiyor çocuk. Evde yalnızdım. Kalkıp kendime bir asma çay yaptım. Bir yandan sabah çayımı yudumlarken, bir yandan da cep telefonumdan “haberler”e, daha doğrusu “spor haberleri”ne baktım. Mâlum; transfer dönemi. Kim hangi oyuncuyu almış / alıyor, bakıyorum. Gerçi Beşiktaş bu transfer döneminde bizi pek mutlu edemiyor ama, olsun bakıyoruz işte, “umut fakirin ekmeği”…

     Bir saat kadar sonra Nevzat arıyor:

     – Good morning, Mr. Sediyani. 🙂

     – Good morning, Mr. Tore. Es- selamun hello. 🙂

     – Rahat uyudun mu abi? 🙂

     – Hem de o biçim… 🙂

     – Ne yapıyorsun şimdi? 🙂

     Aklıma hemen, dün akşamki Manchester – York yolculuğunda arabanın içindeki o neşeli ve bol kahkahalı sohbette, Nevzat’ın, babasıyla ilgili anlattığı anekdot gelmişti:

     – Belgesel izliyorum. 🙂 🙂

     Nevzat espiriyi hemen anladığı için gülmeye başladı:

     – İngiliz toplumu ve kültürü ile ilgili, değil mi? 🙂 🙂

     – Evet. Gezmeden önce bu ülkenin toplumunu ve kültürünü bilmem lazım. 🙂 🙂

     – Peki birşey öğrenebildin mi? 🙂 🙂

     – Evet, İngilizler tuvalete gidince kıçlarını yıkamıyorlarmış. 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – İbrahim abi, Serhat sana anahtar bırakmış, tamam mı? Kapının üzerinde asılı. Bak…

     – Bakayım…

     – Gördün mü?

     – Evet gördüm.

     – O anahtar bir hafta boyunca sende kalacak, tamam mı? Onu cebine koy. Çünkü sen daha uyanmadan Serhat işe gidiyor, sabah erkenden. Akşam işten döndüğünde de sen hâlâ dışarıda geziyor olacaksın. Sen eve döndüğünde O uyuyor olacak. O yüzden evin bir anahtarı sende olacak.

     – Tamam.

     – Şimdi ben yarım saat sonra seni almaya geleceğim. Kapıya geldiğimde çaldırır, haber veririm tekrar. Yalnız, dışarı çıktığında, kapıyı arkadan kilitle, anahtarı da cebine koy.

     – O. K.

     – Şimdi sen biraz daha belgesel izle, ben yarım saat sonra ordayım. 🙂

     – Tamam. 🙂

     Yarım saat sonra Nevzat geliyor. Dışarı çıkıyorum.

     Good morning, England. Good morning, York.

     Arabasına biniyorum ve hareket ediyoruz…

     – Bugün şehri geziyoruz, değil mi abi?

     – Evet, baştan sona bütün şehri dolaşacağız. Akşama kadar bütün York’u bitirmemiz lazım. York Kalesi’ni, York Katedrali’ni, şehir merkezini, Ouse ve Foss nehirlerini, Jorvik Viking Müzesi’ni; hepsinin bugün çekimlerini yapıp bitirmemiz lazım.

     – Nerden başlıyoruz?

     – York Kalesi’nin başladığı yerden. Önce kaleyi dolaşacağız. Kale bittikten sonra şehir içine…

     – Sen şimdi gelmeden önce epey bir araştırmışsındır buraları…

     – Tabiî ki. Her gezimden önce muhakkak yaparım bunu…

     – Allah bilir, sen şimdi buraları benden daha iyi biliyorsundur… 🙂 🙂 🙂

     – Ondan hiç şüphen olmasın. Merak ettiğin yerler varsa, seni götürürüm… 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     York’un doğusundaki Tang Hall semtinde başlıyor yolculuğumuz, kaleye doğru…

     “Tang Hall Line” adlı yol üzerinde başlayan yolculuğumuzda, daha sonra “Metrosegate” adlı yola, ondan sonra da “Heworth Road” adlı yola çıkıyoruz ve böylece Heworth mahallesine giriyoruz.

     Üzerinde bulunduğumuz “Heworth Road” adlı yolun “Stockton Line” ve “Malton Road” adlı yollarla kesiştiği dairede direksiyonu sola kırıp A 1036 yoluna çıkıyoruz. Bu yol üzerinde bir süre seyredip, Layerthorpe mahallesini geride bıraktıktan ve Foss Nehri’nin üzerinden geçtikten sonra, nihayet Monkgate (Keşiş Kapısı) denilen yere geliyoruz.

     Şehrin kuzeydoğusunda yer alan Monkgate, York şehrini bir baştan bir başa kuşatan York Kalesi (İng. York Castle)’ni gezmeye başlayacağımız nokta. Hem bu mıntıkanın, hem de buradaki caddenin ismi.

     Cadde, “Goodramgate” hattına devam ederek “Monk Bar”ın kuzeydoğusundan geçiyor. Foss Nehri üzerindeki Monk Köprüsü’nün yanında “Heworth Green”, “Huntington Road” ve “Foss Bank” ile buluştuğu bir döner kavşakta sona eriyor. Güneydoğu tarafında, eski hastaneye giden “St. Maurice’s Road”, “Agar Street” ve “Monkgate Cloisters” ile kavşakları vardır. Kuzeybatı tarafında ise “Lord Mayor’s Walk” ve “Penley’s Grove Street” ile buluşuyor.

     Cadde kabaca Eboracum’dan (York şehrinin kurucusu olan Romalılar’ın buraya verdikleri ilk isim) Derventio’ya giden Roma yolunu takip ediyor. Başlangıç noktası, Roma surlarının “Porta Princiris Sinistra”sıydı, şimdi ise şu anki York şehir surlarının üzerinde yer alan “Monk Bar”.

     “Monkgate” (Keşiş Kapısı) ismi ilk olarak 1075 yılında, halk arasında kısaca York Katedrali (İng. York Minster) denilen Azîz Peter Katedrali ve Metropolitan Kilisesi (İng. The Cathedral and Metropolitical Church of Saint Peter)’ne bağlı keşişlere ithafen verilmiştir.

     O zamanlar cadde üzerinde, Monk Köprüsü yakınında bir St. Loy Hastanesi mevcut olabilir, ancak 1380’de kesinlikle bir cüzzam hastanesi vardı ve 1396 yılında yaklaşık 1610’a kadar ayakta kalan bir Maison Dieu inşâ edildi.

     Yolun üzerinde 12. yy’da Azîz Maurice Kilisesi (İng. St. Maurice’s Church) yapıldı. Şehrin Yahudî mezarlığı da cadde üzerindeydi.

     Bölge yapılaşmış, ancak 1644’teki York Kuşatması (İng. Siege of York) nedeniyle harap olmuştur ve mevcut binaların tümü bu tarihten sonradır. 1631 yılında inşâ edilen Thomas Agar Hastanesi imarethanesi kuşatmadan sağ çıkmış gibi görünüyor, ancak 1879’da yıkıldı.

     1740 yılında caddede York County Hastanesi kurulmuş ve 1851’de yoldan uzaktaki büyük bir binaya taşınmıştır.

     1754 yılında kız öğrenciler için Gri Ceket Okulu (İng. Grey Coat School) inşâ edilmiştir. 1803’ten 1840’a kadar “Manchester College” adıyla caddede tedrisat yapan kolejin binaları ise daha sonra isim değiştirerek “St. John’s College” haline geldi.

     Mahalle ve cadde, 18. ve 19. yy’larda müreffeh bir yerleşim bölgesiydi ve buradaki binaların çoğu bu yüzyıllardan kalmadır. Ancak etrafındaki bölge giderek endüstriyel hale geldi ve refahı azaldı. St. Maurice Kilisesi 1878’de yıkıldı ve 1967’de yenisi de yıkıldı, ancak mezarlığı hayatta kaldı. Bir zamanlar caddeyi kaplayan ağaçlar büyük ölçüde kaldırıldı. Buna rağmen York Belediyesi, Monkgate’in “cazibesini koruduğunu” ve “şehrin diğer semtleri kadar kalabalık veya gürültülü olmadığını” iddiâ ediyor.

     “Monk Bar”ın yakınında sağlık merkezi, iş merkezi ve mağazalar dahil olmak üzere diğer ticarî kullanımlar bulunurken, caddeye daha uzaktaki kısımlar yerleşim yeri niteliğindedir.

     Arabayı uygun bir yere park ediyor ve dışarı çıkıyoruz. Ve araba, bütün gün orada duracak. Çünkü akşama kadar yürüyerek gezeceğiz şehri.

     Arabadan çıkıp Monkgate’in ve surların önüne geldiğimizde, profesyonel gazetecilik yıllarımdan kalma büyük fotoğraf makinâmı çıkarıp Nevzat’ın boynuna asıyorum ve,

     – Buyur abicim, ellerinden öper, diyorum.

     Nevzat bu hareketi beklemediği için şaşırıyor:

     – Bu niye abi?

     – Fotoğrafları ve videoları sen çekeceksin. Ben de anlatacağım, gözlem yapacağım. 🙂

     – Hadi yaaa… Oh, ne güzel?…

     – Siz hep demiyor musunuz, “Üstâd, çalışmaların çok kıymetli. Kürt halkına büyük hizmet yapıyorsun” diye? Yoksa yalan mıydı? Beni kandırıyor muydunuz yoksa? 🙂

     – … 🙂 🙂

     – Madem bu çalışmalarım Kürt halkı için bu kadar kıymetli, işte sana da fırsat sunuyorum, bu hizmete sen de katkıda bulunacaksın. Ne güzel işte, Kürt halkına hizmet ediyorsun. Mutlu olman lazım… 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     – Ma bu “Kürt halkı” dediğiniz milletin tek evladı ben miyim? Biraz siz de hizmet edin. Ben hep tek başıma mı yapayım bu hizmeti?… 🙂 🙂

     – İlahî İbrahim abi, yani beni de kendin gibi gazeteci yapacaksın sonuçta… 🙂 🙂

     – Öyle. Güzel uğraş, keyif alırsın. Espiri bir yana abican, geçen sene İbiza Adası’na gittim ya, İspanya’ya, orada tek başıma olduğum için bu konuda çok sıkıntı yaşadım. Fotoğraf ve video çekimlerinde sürekli makinâyı yoldan geçen birine vermek zorunda kalıyordum, çekmesi için her seferinde tanımadığım birine rica ediyordum. Hadi fotoğraf neyse, şık şık çekiyorsun bitiyor, ama video çekimleri, meselâ 10 dakika 20 dakika sürüyorsa adamı öyle 20 dakika tutuyordum. Ama belki adamın işi var, değil mi? Hatta İbiza’dayken, bazen telefonu bir taşın ya da ağacın üstüne koyup öyle anlatıyordum. Ama şimdi sen varsın ya, sorun yok. Sen çek, ben anlatayım. Böyle her ilginç noktada parça parça çekeceğiz, 5’er 10’ar dakikalık, sonra Almanya’ya dönünce ben bu çekimleri “Sediyani Haber”in editörlerine gönderiyorum, onlar videoları birleştirip “belgesel” haline getiriyorlar. Bitince de “Sediyani Haber YouTube” kanalında yayınlıyoruz.

     – Bayağı zahmetli işmiş…

     – Ne sandın, Nevzat? O hazırladığım videolar, kaleme aldığım makaleler, öyle kolay mı sanıyorsunuz yaa? O videoları hazırlayıp yayınlatana kadar neler çekiyorum ben? Bir makale yazdığımda yüzlerce kaynak tarıyorum, sabah kahvaltısından sonra başlayıp geceyarısına kadar bilgisayar başında yazıyorum, yaz yaz bitmiyor, düşün ki bir makaleyi bir haftada anca bitirebiliyorum. İnan bana abican, bir makaleyi bitirene kadar rûhum ve beynim allak bullak oluyor…

     – Büyük emek, takdir edilecek çaba. Saygı duymamak mümkün değil…

     – Meselâ bir videom yayınlandığında ya da yeni bir makalemi bitirip yayınladığımda, sen koltuğuna uzanıp onu keyifle okuyorsun. Ama ben onu yazarken nasıl yoruluyorum biliyor musun, nasıl emek veriyorum?…

     – Anlıyorum abi…

     – Ben keyfi şeyler yazmıyorum ki, siyasî şeyler yahut gündeme dair köşe yazıları yazmıyorum. Onlar 15 dakikalık iş; basit şeyler. Otur kafana göre yaz çiz; “AKP böyle kötü”, “CHP’nin geçmişi böyle kirli”, “HDP’nin yaptıkları şöyle yanlış”, “devlet şöyle faşist”, “dış güçler böyle emperyalist”; boş boş şeyler yaa! Ona buna laf sokmaktan daha kolay ne var?… Ben ilmî çalışmalar yapıyorum abican, bilimsel çalışmalar. Antik Çağ uygarlıkları, dînler tarihi, kutsal kitaplar, teoloji, arkeoloji; bunlar çok ağır konular…

     – İyi de, ben bu aleti kullanmayı bilmem ki… 🙂

     – Sana göstereyim, kolaydır merak etme… 🙂

     Fotoğraf makinâsını nasıl kullanacağını kendisine gösteriyorum ve başlıyoruz İngiltere’deki ilk gezimizi yapmaya…

     Monkgate’de, York Kalesi’nin üstüne çıkıyoruz.

     Kalenin üstünden şehre kuşbakışı bakmak mümkün. Bir yanı surlarla diğer yanı demir parmaklıklarla çevrili kale yolunun üzerinde yürüyoruz. Yer yer belli noktalarda durup, fotoğraf ve video çekimleri yapıyoruz.

     Kalenin üstüne çıkınca sola doğru döndük ve o taraftan yürüyoruz. Sağ taraftan aşağıya baktığımızda yollar, araçlar ve yeşillik alanlar görürken, sol taraftan baktığımızda ise şehre bakıyoruz.

     Belli yerlerde arada bir durduğumuzda, Nevzat ellerini ceplerine koyup derin derin düşünüyor. Beni İngiltere’ye getirip misafir ettiğine daha ikinci gün pişman olan Nevzat kardeşimiz, “Bu İbrahim abiden nasıl kurtulacağım?” diye kara kara düşünüyor.

     Kale yolunun zemininde, yer yer bazı işaretler de var. Şehrin ilk temellerini atan Romalılar adına kazınmış işaretler bulunuyor. Ayrıca geçmişte (Ortaçağ’da) bu şehirde yaşanan Yahudî Katliâmı anısına kazınmış işaretler de var. (NOT: Ortaçağ’da York’taki Yahudî Katliâmı’nı gezinin ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı olarak anlatacağız, siz sevgili okurlarımıza.)

     Kalede dururken, York şehrinin sembolü olan, halk arasında kısaca York Katedrali (İng. York Minster) denilen Azîz Peter Katedrali ve Metropolitan Kilisesi (İng. The Cathedral and Metropolitical Church of Saint Peter)’ne tam cepheden bakmak mümkün. Muhteşem katedral, buradan bakınca bir bütün olarak tüm görselliğiyle gözlerinizin önünde. Katedralin hem fotoğrafını çekiyoruz, hem de önünde hatırâ fotoğrafı çektiriyoruz. (NOT: Bugünkü gezimizde katedralin önüne de gideceğiz ve katedrali siz sevgili okurlarımıza orada, katedralin avlusunda anlatacağız.)

     Sol tarafta, yani şehre taraf aşağıya bakarken, kalenin hemen dibinde şato gibi görkemli bir yapının oldukça güzel ve geniş bahçesinde masalar ve insanlar var. Burası, insanların düğün yaptığı yermiş. “Nevzat Ansiklopedisi”nin verdiği bilgiye göre, York’un özellikle elit ve zengin kesimi düğünlerini burada yapıyorlarmış. Bazen çeşitli balolar da düzenleniyormuş. Biz oraya baktığımızda, insanlar bir düğünün ön hazırlıklarını yapıyorlardı. Henüz öğle vakti ve muhtemelen bu akşam burda düğün var. Eh bugün Cumartesi, yarın Pazar; dolayısıyla düğün bu akşam.

     Bahçe ve ortamı o kadar güzel ve gözalıcı ki, gözlerimi ayıramıyordum. Kalenin tepesinden dalgın gözlerle onları seyrederken, Nevzat kulağıma sesleniyor:

     – İbrahim abi, kedere ve tasaya gerek yok. Senin düğününü de burada yapacağız. Sana söz abi!… 🙂

     – Eyvallah abican, valla güzel yermiş… 🙂

     – Tabiî abicim, senin bunlardan neyin eksik? 🙂

     – Yani yani… Bunlar İngiliz asilzâdeleri ise, ben de Kürt asilzâdesiyim. 🙂

     – Kral gibi bir düğün yapacaz sana abi burda. Sana böylesi yakışır… 🙂

     – Hani Kemal Sunal filminde köyün ağası Zılfo Ağa diyor ya, “Oneee şanıne layiq…” 🙂 🙂

     – Evet biliyorum o sahneyi… 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     Kalenin üzerindeki yürüyüşümüz saatlerce sürüyor…

     York Kalesi (İng. York Castle), York şehrini çepeçevre kuşatan müstahkem bir kompleks ve yarısı yıkık bir kaledir. Foss Nehri’nin güney yakasında son dokuz yüzyıl boyunca inşâ edilen bir dizi kale, hapishane, mahkeme ve diğer binalardan oluşur.

     Ortaçağ’dan kalma Norman kalesinin artık harap olmuş kalesine genellikle Clifford Kulesi (İng. Clifford’s Tower) denir. Başlangıçta eski Viking şehri Jórvík’e hâkim olmak için, kendisi de Norman kökenli olup “İngiltere’nin ilk Norman kökenli kralı” olan ve “Piç William” olarak da anılan I. William (1028 – 87)’ın emriyle inşâ edilen kale, kapsamlı su savunmalarıyla büyük bir tahkimat haline gelmeden önce çalkantılı bir erken tarihe sahipti.

     York, 10. yy’da bir Viking başkentiydi ve 11. yy’da önemli bir kuzey şehri olarak varlığını sürdürdü. 1068 yılında I. William’ın “Norman fethi”nden sonraki ilk kuzey seferinde, biri York’ta olmak üzere İngiltere’nin kuzeydoğusunda çok sayıda kale yaptırdı. York’taki bu ilk kale, bugünkü York Kalesi’nin yerinde Ouse ve Foss nehirleri arasında inşâ edilmiş basit bir ahşap kaleydi. Aceleyle yapılmıştı; çağdaş hesaplar, bu iddiâya itiraz edilmesine rağmen, yalnızca 8 günde inşâ edildiğini söylüyor. Motte başlangıçta tabanda yaklaşık 61 m genişliğindeydi. Kentsel bir ortamda inşâ edildiğinden, gelişmeye yer açmak için yüzlerce evin yıkılması gerekti. Yorkshire Şerifi Guillaume William Malet de Graville (? – 1071) kalenin başına getirildi ve kaleyi yerel halkın ani ayaklanmasına karşı başarıyla savundu.

     Kötüleşen güvenlik durumuna yanıt olarak I. William, bir yıl sonra, 1069’da ikinci kuzey seferini gerçekleştirdi. York’ta, şu anda Ouse Nehri’nin batı yakasında, ilk kalenin karşısındaki Baile Tepesi olan yerde, üzerindeki kontrolünü geliştirmek amacıyla başka bir kale inşâ etti. Bu ikinci kale aynı zamanda bir kale tasarımıydı; Baile Tepesi kalesine muhtemelen yatay bir köprü ve kalenin yan tarafını kesen basamaklarla ulaşılıyordu. Aynı yılın ilerleyen günlerinde, bir Danimarka Viking filosu Humber ve Ouse boyunca York’a yelken açtı ve Kuzey Umbrialı Gospatrick (? – 1073) ve bir dizi yerel isyancının yardımıyla her iki kaleye de saldırdı. İsyancıları geri püskürtmeye çalışan Normanlar, şehirdeki bazı evleri ateşe verdi. Yangın kontrolden çıktı; York Katedrali’ni ve bazı kaynaklara göre kaleleri de ateşe verdi. Kaleler ele geçirildi ve kısmen söküldü. Yorkshire Şerifi Malet de Graville, Danimarkalı Vikingler tarafından rehin alındı.

     1069 ve 1070’teki saldırıların ardından I. William, İngiltere’nin kuzeyinde bir dizi cezaî operasyon gerçekleştirdi. Bu, iki kalenin yine ahşaptan yeniden inşâ edilmesine izin verecek yeterli düzeni sağladı. York Kalesi’ndeki avlu bu süreçte biraz genişletildi; şu anda avlu içinde olduğuna inanılan binalar arasında salonlar, mutfaklar, bir şapel, kışla, mağazalar, ahırlar, demirhaneler ve atölyeler yer alıyor. 1086 yılına ait ve o dönemin İngiltere’sinin envanterini çıkaran “Domesday Book” (Kıyamet Günü Kitabı)’ta yazıldığında göre; York Kalesi, su dolu bir hendekle ve bu amaçla inşâ edilmiş bir barajla Foss Nehri’nden beslenen, Kral Havuzu (İng. King’s Pool) adı verilen büyük bir yapay gölle çevriliydi. Su savunmasına yer açmak için iki su değirmeni de dahil olmak üzere daha fazla mülkün yok edilmesi gerekiyordu. Zamanla Baile Tepesi bölgesi, ilk kale alanı lehine terkedildi ve geriye yalnızca hâlâ var olan kale kaldı.

     İngiltere Kralı II. Henry (1133 – 89), hükümdarlığı sırasında York Kalesi’ni dört kez ziyaret etti. O sırada kraliyet odaları güvenlik nedeniyle kalenin içindeydi ve II. Henry, kalenin onarımı için 15 Sterlin (£) ödedi. 1175 ziyareti sırasında II. Henry, kaleyi Aslan Uilleam olarak da anılan İskoçya Kralı I. Uilleam (1142 – 1214)’ın saygısını almak için üs olarak kullandı. Garnizonu desteklemek için yakınlarda kale değirmenleri inşâ edildi ve 12. yy’ın ortalarında değirmenlerin mülkiyeti Tapınak Şövalyeleri (İng. Knights Templar)’nin askerî düzenine verildi. Değirmenlerin iki nehrin su basmasına karşı savunmasız olduğu ortaya çıktı ve defalarca onarılması gerekti.

     1190 yılında York Kalesi’nde 150 yerel Yahudî’nin öldürüldüğü bir korkunç pogrom yaşandı. Birçok Yahudî, Hristiyan çetelerin eline düşmemek için intihar ederek öldü.

     Normanlar, İngiltere’ye ilk Yahudî topluluklarını getirmişti. Burada bazıları tefeci olarak özel bir ekonomik rol üstlenmişti. Bu önemli ama diğer açılardan yasaklanmış bir faaliyetti. İngiltere Yahudîleri önemli ölçüde dînî önyargılara maruz kalıyorlardı ve çoğunlukla Hristiyan nüfûsun çoğunluğunun saldırıları durumunda kendilerine koruma sağlayabilecek yerel bir kraliyet kalesinin bulunduğu kasaba ve şehirlerde çalışıyorlardı. Norman ve Angevin kralları, Yahudî mülklerinin ve Yahudîler’e borçlu olunan meblağların sonuçta krallığa ait olduğunu ve bir Yahudî’nin ölümü üzerine krala geri döneceğini belirledikleri için, Yahudîler’e kraliyet koruması genellikle veriliyordu.

     Yahudî Katliâmı’ndan bir yıl önce, 1189’da I. Richard (1157 – 99), “İngiltere Kralı” olarak taç giymiş ve Haçlı Seferleri’ne katılma niyetini açıklamıştı. Bu, Yahudî karşıtı duyguları alevlendirdi. Kralın İngiltere Yahudîleri’ne saldırı emri verdiğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Gerginlikler York’ta ertesi yıl şiddete dönüştü. Güçlü Yahudî tüccar Lincolnlu Aaron (1125 – 86)’a borcu olan Richard de Malbis (? – ?), yerel bir çeteyi Aaron’un yakın zamanda ölen bir Yahudî çalışanının York’taki evine ve ailesine saldırmaya kışkırtmak için kazara çıkan bir evde çıkan yangından yararlandı. Yahudî cemaatinin lideri Yorklu Josce (? – 1190), yerel Yahudî ailelerini kraliyet kalesine götürdü ve burada ahşap kaleye sığındılar. Kalabalık kaleyi kuşattı ve polis memuru durumu tartışmak için kaleyi terkettiğinde, Yahudîler kalabalığın girmesinden ya da şerife teslim edilmekten korktukları için O’nun tekrar içeri girmesine izin vermediler. Polis memuru şerife başvurdu, kendi adamlarını çağırdı ve kaleyi kuşattı. Kuşatma, Yahudîler’in konumunun savunulamaz hale geldiği 16 Mart’a kadar devam etti. Dînî liderleri Haham Rabbi Yom Tov ((? – 1190), mafya tarafından öldürülmemek için toplu bir intihar eylemi önerdi ve ölümlerinden sonra vücûtlarının parçalanmasını önlemek için kale ateşe verildi. Birkaç Yahudî alevler arasında can verdi ama çoğunluk kalabalığa teslim olmak yerine kendi canına kıydı. Ancak bir avuç Yahudî, Hristiyanlık’a geçme sözü vererek teslim oldu, ancak onlar da öfkeli kalabalık tarafından öldürüldüler. Katliâmda toplamda 150 civarında Yahudî öldü. Kale, 207 Sterlin (£) maliyetle yüksekliği 4 m yükseltilen kalenin üzerine yine ahşap olarak yeniden inşâ edildi. (NOT: York şehrinde 1190 yılında gerçekleşen korkunç Yahudî Katliâmı’nı, gezinin ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı bir şekilde anlatacağız.)

     İngiltere Kralı John (1166 – 1216), hükümdarlığı sırasında York Kalesi’ni yoğun bir şekilde kullandı ve kaleyi kendi güvenliği için kişisel alanı olarak kullandı. Bu süre zarfında kale iyi durumda tutuldu. Bu dönemde, John’un York Kalesi’nde, düzenlenen İrlanda Seferleri sırasında alınan mâhkumlara atıfta bulunularak, kalenin zindan olarak kullanımına ilişkin ilk kayıtlar ortaya çıktı. 13. yy’a gelindiğinde, kalenin korunmasına yardımcı olacak şövalyelerin ve yaylı tüfekçilerin sağlanması karşılığında York çevresindeki çeşitli toprakların verildiği köklü bir kale muhâfızları sistemi mevcuttu.

     Bir sonraki İngiltere Kralı III. Henry (1207 – 72) de kaleden yoğun bir şekilde yararlandı, ancak 1228 Noeli’ndeki ziyareti sırasında bir fırtına, kaledeki ahşap kaleyi yok etti. Görünüşe göre kale onarılmamış ve onun yerine iç avluya kralın kullanımı için bir binâ inşa edilmiş. 1244’te İskoçlar İngiltere’yi işgal etme tehdidinde bulunduğunda, Kral III. Henry kaleyi ziyaret etti ve yaklaşık 2600 Sterlin (£) maliyetle kalenin beyaz kireçtaşından yeniden inşâ edilmesini emretti. Çalışma 1245 – 70 yılları arasında gerçekleştirildi ve kuleli bir perde duvarın, iki büyük kuleli oldukça büyük bir kapı evinin, iki küçük kapı evinin, küçük bir su kapısının, şehre açılan küçük bir kapının, bir şapelin ve bir kilisenin inşâsını içeriyordu. İlk olarak Kral Kulesi, daha sonra Clifford Kulesi adı verildi.

     Clifford Kulesi (İng. Clifford’s Tower) alışılmadık bir tasarıma sahiptir. İki katlı kule, dört dairesel loblu dört yapraklı bir plana sahip. Her bir lobun genişliği 6, 7 m olup duvarların kalınlığı 2, 90 m. Kulenin en geniş kısmı 24 m çapında. 6, 4 m genişliğinde kare bir kapı evi, iki lobun arasındaki güney tarafındaki girişi koruyor. Diğer lobların arasında savunma kuleleri bulunmakta. Büyük konsollar ve merkez bir iskele, büyük taş ağırlığını ve birinci katı destekliyor. York Kalesi’ne özgü bir tasarımdaki boşluklar, atış noktaları sağlıyor. Girişin üzerine, Galler’deki Harlech ve Chepstow kalelerinde olduğu gibi 4, 6 x 4, 3 m boyutlarında, “portcullis odası” olarak ikiye katlanan bir şapel inşâ edilmiş. Kulenin, kalenin zirvesinden daha fazla zemini görünür hale getirerek yandan ateş etmeyi iyileştirmeye yönelik bir deney olduğuna inanılıyor. İngiltere’de benzersiz olmasına rağmen kulenin tasarımı Fransa’daki Étampes Şatosu’na çok benziyor ve Yorkshire’deki Pontefract Kalesi’nin gelecekteki tasarımını etkilemiş olabilir. Kral III. Henry, proje için usta duvarcı Henry de Rayns (? – ?) ve baş marangoz Northamptonlu Simon (? – ?)’u işe aldı ve kulenin maliyeti, bu çalışma döneminde kaleye yapılan toplam harcamaların çoğunu oluşturuyordu. (NOT: Clifford Kulesi’ni bugünkü gezimizin ilerleyen saatlerinde ziyaret edeceğiz.)

     1298’den 1338’e kadar İskoçya Bağımsızlık Savaşları’nda York Kalesi, genellikle İngiltere üzerindeki kraliyet yönetiminin merkeziydi ve aynı zamanda askerî operasyonlar için de önemli bir üstü.

     Yeni kalenin askerî tahkimat niteliğini koruyabilmesi için sürekli yatırım yapılması gerekiyordu. 1315 – 16 yıllarındaki kış selleri, kalenin tabanındaki toprağa zarar verdi ve acil onarım gerektirdi. 1358 – 60 civarında, ağır taş kale yine çökmeye maruz kaldı ve güneydoğu lobu yukarıdan aşağıya çatladı. Kraliyet yetkilileri kalenin tamamen yeniden inşâ edilmesini tavsiye etti, ancak bunun yerine lob 200 Sterlin (£) maliyetle onarıldı.

     Kral III. Henry, kalenin geniş bir yelpazedeki mahkumları tutacak bir hapishane olarak rolünü genişletti. O sırada şerif hapishaneden sorumluydu ve yardımcısı genellikle tam zamanlı bir gardiyan rolünü üstleniyordu. Kalede aynı anda 310 kadar mahkum tutuluyordu. Mahkumların tutulduğu koşullar dehşet verici derecede kötüydü ve tutuklular arasında yaygın yaşam kaybına yol açtı. Hapishaneden kaçışlar nispeten yaygındı ve 1298’de 28 mahkumun firar etmesi gibi bunların çoğu başarılı oldu. İngiltere’de Tapınak Şövalyeleri Askerî Düzeni 1307’de feshedildiğinde, tutuklanan şövalyelerin çoğu York Kalesi’nde tutuldu. Eski tapınakçı mülkü olan kale değirmenleri aynı zamanda kraliyet kontrolüne geri döndü.

     Bir sonraki İngiltere Kralı I. Edward Longshanks (1239 – 1307), Yorkshire şerifine York şehrinde kanun ve düzeni sağlaması için geniş kapsamlı yetkiler verdi ve şerifler karargâhlarını Clifford Kulesi’ne kurdular. Hem I. Edward hem de oğlunun yönetimi altında İskoçlar’a karşı yapılan savaşlar sırasında York Kalesi, 1298 – 1338 arasındaki yılların neredeyse yarısı boyunca İngiltere’deki kraliyet yönetiminin merkezini oluşturdu. Pekçok Westminster kurumu, kale yerleşkesine yerleşerek kralı kuzeyden York’a kadar takip etti. Mevcut kale binaları tüm idarî kurumları barındırmaya yetmiyordu. Dönemin başında Avam Mahkemesi için kalenin içinde geçici bir bina inşâ edildi ve 1319 – 20 yılları arasında daha büyük ölçekte yeniden imar edildi. Maliye, Clifford Kulesi’ni devraldı. Kalenin kendisinden gelen taşkınları absorbe etmek için şehrin etrafındaki diğer binalara el konulması gerekiyordu. Kalenin bu amaçlarla yaygın olarak kullanılmasının bir sonucu olarak, York Kalesi’ndeki hukuk mahkemeleri, 1360’’lara kadar süren bir model olan Londra (İng. London)’daki mahkemelerle rekabet etmeye başladı.

     Bir sonraki İngiltere Kralı II. Edward (1284 – 1327), asi baronlarına karşı yürüttüğü kampanyada kaleyi bir hapishane olarak kullandı ve 1322 yılındaki Boroughbridge Savaşı’ndan sonra mağlup isyancı liderlerin çoğu York Kalesi’nde idam edildi.

     Bir sonraki İngiltere Kralı III. Edward (1312 – 77), İngiltere’nin kuzeyinin ihtiyaçlarını karşılamak için altın ve gümüş paralar üretmek üzere York Kalesi’nde kalıcı bir darphane kurmaya karar verdiğinde, kale sonunda 1344’te kendi darphanesine sahip oldu. Tesisi kurmak için Avrupalı madenî paracılar York’a getirildi.

     Bununla birlikte, 14. yy’ın sonuna gelindiğinde, kale avlusu öncelikle yerel ilçe idaresi tarafından işgal edilmişti. Mahkumların avlu etrafındaki çeşitli kulelerde tutulduğu bir hapishane olarak yaygın bir şekilde kullanıldı. Kalenin güvenliğini sağlamaya yönelik eski kale muhâfız sistemi, yerel muhafızlar kiralamak için yerel kraliyet topraklarından alınan kiraları kullandığı bir sisteme dönüşmüştü.

     Kale değirmenleri 1464’te yerel bir hayır hastanesine verildi. Hastane daha sonra Reformasyon sırasında kapatıldı ve değirmenler bir kez daha özel mülkiyete geçti.

     Buna mukabil, 15. yy’da York Kalesi, Nottingham Kalesi ile birlikte İngiltere’nin kuzeyinde önemli bir güvenlik varlığı olarak görülüyordu, ancak bu kalelere yapılan yatırımlar bile azaldı. York Kalesi’ndeki onarımlar 1400’den itibaren seyrekleşti ve giderek bakıma muhtaç hale geldi. İngiltere Kralı III. Richard (1452 – 85) sorunun farkına vardı ve 1483’te en yıpranmış yapılardan bazılarını kaldırdı, ancak yenileme çalışmaları başlayamadan Bosworth Savaşı’nda öldü.

     York Kalesi, 15. ve 16. yy’larda bakıma muhtaç hale geldi ve giderek hem yerel suçlular hem de siyasî mahkumlar için bir hapishane olarak kullanılmaya başlandı. İngiltere Kralı VI. Edward (1537 – 53)’ın 1553’teki ölümünden sonra kale darphanesi kapatıldı.

     Kale giderek daha fazla yerel suçlular için bir hapishane ve siyasî infaz yeri olarak kullanılmaya devam etti. 16. yy’a gelindiğinde, “hainleri” York’ta idam cezasının verildiği yer olan Micklegate Bar’da öldürmek yerine, onları Clifford Kulesi’nin tepesinden asarak infaz etmek geleneksel hale gelmişti. Örneğin 1536’da siyasî lider Robert Aske (1500 – 37), Manastırların Dağıtılması’na karşı Lütuf Hac Gezisi protestosunun başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, İngiltere Kralı VIII. Henry (1491 – 1547)’nin emriyle York Kalesi’nde idam edildi. 16. yy’ın sonunda, Clifford ailesi (Cumberland Kontları), kalenin kalıtsal polis memurları oldu ve Clifford Kulesi bu sıralarda adını bu aileden aldı.

     Kalenin bozulması, artık herhangi bir askerî faydası olmadığı söylenen İngiltere ve İrlanda Kraliçesi I. Elizabeth (1533 – 1603)’in saltanatına kadar devam etti. Kule bekçisi Robert Redhead (? – ?), o zamanlar kalenin bazı kısımlarını parçalara ayırması ve taş işçiliğini kendi kârı için satmasıyla kötü bir şöhrete sahipti. Yerel şehir ve kraliyet yetkililerinin bunu durdurmaya yönelik sayısız girişimine rağmen, Redhead durmaya zorlanmadan önce ciddi hasara yol açmaya devam etti. 1596’da Clifford Kulesi’nin tamamen yıkılması yönünde teklifler yapıldı, ancak yerel hislerin gücü nedeniyle reddedildi.

     Kalenin bakımı giderek pahalı hale geliyordu ve 1614’te İngiltere Kralı James (1566 – 1625), Clifford Kulesi ve çevresindeki arazinin kira kontratını bir çift emlak spekülatörü olan John Babington (? – ?) ve Edmund Duffield (? – ?)’e sattı. Onlar da Yorklu bir tüccar ailesine sattılar. Ancak 1642 yılında Kraliyetçiler ile Parlamento’nun rakip grupları arasında İngiliz İç Savaşı çıktı. İngiltere, İskoçya ve İrlanda Kralı I. Charles (1600 – 49)’a sadık ve Henry Clifford (1592 – 1643) komutasındaki kuvvetler, 1643’te York Kalesi’ni ve çevresindeki şehri garnize etti. York, Kraliyetçi dâvânın fiilen “kuzey başkenti” haline geldi. Clifford kaleyi onardı, duvarları topları desteklemelerine izin verecek şekilde güçlendirdi ve kollarını girişin üzerinde kralın kollarının yanına koydu. Clifford Kulesi’nin giriş kapısı büyük ölçüde yeniden modellendi ve orijinal Ortaçağ görünümünü kaybetti. Nehrin diğer tarafındaki Baile Tepesi silah mevzisi haline geldi. Kralın güçlerine para sağlamak için kale darphanesi yeniden açıldı.

     Savaş daha sonra Kraliyetçi grupların aleyhine döndü ve 23 Nisan 1644’te Parlamento güçleri York kuşatmasına başladı. Alexander Leslie (1580 – 1661) komutasındaki bir İskoç ordusu güneyden, Ferdinando Fairfax (1584 – 1648) komutasındaki Parlamento gücü ise doğudan geldi. 6 hafta sonra Edward Montagu (1602 – 71), York’a üçüncü bir birlik getirerek şehri kuşatan güçlerin sayısını 30.000’in üzerine çıkardı. Newcastle ve Tyne Dükü William Cavendish (1593 – 1676) kuşatma sırasında şehre komuta ederken, Albay Francis Cobb (? – ?) kalenin valisi olarak atandı. Bombardımanlara, duvarları yıkma girişimlerine ve kapılara yapılan saldırılara rağmen şehir Mayıs ve Haziran ayları boyunca dayandı. York’u rahatlatmak için gönderilen İngiltere Prensi Rupert (1619 – 82), takviye kuvvetleriyle yaklaştı ve akıllıca manevralar yaparak kuşatanları geri çekilmeye zorladı ve 1 Temmuz’da kuşatmayı kaldırdı. Ertesi gün, Parlamento güçleri York’un 6 mil batısındaki Marston Moor Muharebesi’nde Rupert’i mağlup ederek York’un ve kalenin teslim olmasını kaçınılmaz hale getirdi. 14 Temmuz’da şehir ve kale, Parlamento güçlerine teslim oldu.

     Parlamento daha sonra yerel belediye başkanı Thomas Dickenson (? – ?)’u Clifford Kulesi’nin valisi olarak atadı. Restorasyona kadar kalenin kontrolü belediye başkanlığı görevi görüyordu. Parlamentonun garnizon olarak kullandığı Clifford Kulesi’nin hapishane olarak kullanılmaya devam edilen avlu binalarından ayrılması için çaba gösterildi.

     İngiltere, İskoçya ve İrlanda Kralı II. Charles (1630 – 85)’ın restorasyonundan sonra, mülkün savaş öncesi sahipleri Clifford Kulesi üzerinde hak iddiâ etti ve sonunda mülkiyet hakkı verildi. Ancak orada bir garnizon konuşlandırılmaya devam edildi ve bu da mülk sahiplerinin mülkü fiilen işgal etmesini veya kullanmasını engelledi. Kulede onarımlar yapılarak barut ve saçmaların depolandığı şarjör haline getirildi. Kötü bir şekilde alüvyonla kaplanmış olan hendek durumunu eski haline getirmek için girişimlerde bulunuldu. Ancak bazı siyasî mahkumlar restorasyon döneminde kalede tutulmaya devam edildi.

     1684 yılının Hristiyanlarca kutsal olan Azîz George Günü’nde gece saat 22:00 civarında meydana gelen bir patlama, Clifford Kulesi’nin içini tamamen yok etti. Resmî açıklama, çatıdaki silahlardan gelen kutlama selamının ahşap işçiliğin bazı kısımlarını ateşe verdiği ve bunun daha sonra şarjörü ateşlediği yönündeydi. Ancak tarihçilerin çoğu patlamanın tesadüfî olmadığına inanıyor. Şüpheli bir şekilde, garnizonun bazı üyeleri kişisel eşyalarını patlamadan hemen önce güvenli bir yere taşımıştı ve olay nedeniyle garnizondan hiç kimse yaralanmamıştı. Yangının sıcaklığı kulenin kireç taşını şimdiki hafif pembe rengine dönüştürdü. Artık harap olan kule tamamen özel mülkiyete iade edildi ve sonunda komşu evin arazilerinin ve Samuel Waud (? – ?)’a ait bahçelerin bir kısmını oluşturdu.

     1701 yılına gelindiğinde, ilçe hapishanesinin koşulları skandal hale geldi ve eski iç avlunun işgal ettiği bölgeyi yeniden geliştirme kararı alındı. Yerel bir vergi dairesi, geliştirmenin finansmanına yardımcı oldu. Clifford Kulesi’nin güneyinde üç yeni bina inşâ edildi. Güney tarafına, İngiliz mimar ve tasarımcı John Vanbrugh (1664 – 1726)’un moda çalışmasına çok benzeyen, William Wakefield (? – ?) tarafından 1701 – 05 yılları arasında inşâ edilen yeni bir ilçe hapishanesi yerleştirildi. Yerel mimar John Carr (1723 – 1807) daha sonra 1773 – 77 yılları arasında batı tarafında eski Jüri Binası’nın bulunduğu yere Ağır Ceza Mahkemeleri inşâ etti ve doğu tarafında 1780 – 83 yılları arasında Sessions Evi ve Ortak Salonun Kadın Hapishanesi ile değiştirilmesini denetledi. Kadın Hapishanesi ve ilçe hapishanesi daha sonra Borçlular Hapishanesi (İng. The Debtors’ Prison) olarak birleştirildi. Carr’ın her iki binası da kendine özgü bir Neoklasik tarzda tasarlandı; Ağır Ceza Mahkemesi binası o zamanlar “İyonik düzenin muhteşem bir binası” olarak özellikle övülüyordu. Kale avlusu 1777 yılında bir daire oluşturacak şekilde çimlendirildi ve York parlamento üyelerinin seçiminde kullanıldığı için “Binicilik Gözü” (İng. Eye of the Ridings) olarak anıldı.

     Borçlular Hapishanesi bir bütün olarak “havadar ve sağlıklı” odalarıyla York bölgesi için bir “onur”du, ancak hapishanenin suçlular kanadı bazı eleştirilere maruz kaldı. Suçluların hücreleri “çok küçüktü” ve mahkumlar için su yoktu; suçlular yerdeki saman yığınlarının üzerinde uyumaya zorlandı. Gerçekten de, suçluların koğuşundaki koşullar o kadar kötüydü ki, örneğin 1739’da bir gecede 9 mahkum boğuldu.

     Ana surların hemen dışındaki kale değirmenleri, su çarklarını çalıştıran nehirlerin akışındaki azalma nedeniyle 16. yy’dan itibaren giderek etkisiz hale gelmişti. Sonuç olarak, 1778’de makineleri çalıştıracak yeni bir buhar motoruyla yeniden inşâ edildiler. Bu buhar makinesi, duman ve gürültüden etkilenen mahkumlarda büyük rahatsızlık yarattı.

     Kale hapishanesine yönelik eleştiriler, 18. yy’ın sonlarında daha da arttı. Tesislerin yetersiz olduğu düşünülüyordu ve mahkûmların infaz edilmek üzere York’a götürülmesini yakışıksız bir şekilde görmek için hapishanenin dışında toplanan kalabalık seyirciler vardı. 1803’ten itibaren infazların gerçekleştirilme şeklini iyileştirmek için girişimlerde bulunuldu. Bunun yerine eski kale avlusu, Binicilik Gözü kullanıldı, ancak kalabalıklar hâlâ mahkumların yavaş ölümlerini izlemek için avlunun dışında toplanıyordu. 1813’e gelindiğinde infaz süreci, alışılmadık derecede hızlı bir şekilde infaz edilmesine olanak tanıyan “kısa damla” asma yönteminin uygulamaya konulmasıyla hızlandırıldı. Hapishanedeki aşırı kalabalık da artık bir sorundu; herhangi bir anda 114 mahkum tutuluyor, bazen yargılanmayı bekleyen yaklaşık 40 mahkumun, başka bir yer olmaması nedeniyle hapishane bahçesinde tutulması gerekiyordu.

     Hapishanenin uygunsuzluğu nihayet 1821’de York’ta yapılan ağır cezalarda doruğa ulaştı, resmî bir şikâyette bulunuldu ve soruşturma başlatıldı. Yeni, daha modern bir hapishaneye yer açmak için her ikisini de yıkmak amacıyla Clifford Kulesi ve Waud Evi’ni satın alma kararı alındı. Foston-le-Clay köyünün ünlü zekâsı, yazar ve papaz Sydney Smith (1771 – 1845), Clifford Kulesi’ni kurtarmak için bir kampanyayı başarıyla yönetti ve konumun çevredeki şehir açısından tarihî önemini vurguladı. Mimar Robert Wallace (? – ?) tarafından öne sürülen alternatif bir öneri, Clifford Kulesi’nin radyal hapishane tasarımının merkezini oluşturacak şekilde yeniden yaşanabilir bir binaya dönüştürülmesini öngörüyordu, ancak bu teklif reddedildi.

     1825 yılında Clifford Kulesi ve Waud Evi, Yorkshire vilayeti tarafından 8800 £ (şimdiki değeriyle 660.000 £’a eşdeğer) maliyetle satın alındı. Mimarlar Peter Frederick Robinson (1776 – 1858) ve George Townsend Andrews (1804 – 55) tarafından tasarlanan yeni hapishane binaları Tudor Gotik tarzında inşâ edildi. 11 m yüksekliğinde bir kapı kulübesi ve uzun, yüksek bir taş duvarla korunan radyal bir hapishane bloğu içeren stile sahipti. İngiltere’deki en güçlü bina olarak kabul edilen hapishane, hem güvenli hem de yanmaz olması için tamamen taştan inşâ edildi. Hapishanenin kendisi sağlıklı ve iyi havalandırılmış olarak kabul edilmesine rağmen, inşaatta yasaklayıcı bir görünüm yaratmak için koyu gri çakıl taşı kullanıldı. Clifford Kulesi hapishanenin resmî tasarımında hiçbir rol oynamadı, ancak talus veya kalenin eğimli kenarı yeni hapishane binasına daha fazla yer açmak için kesilip yerine bir istinat duvarı kondu. Yeni duvarla halkın görüş alanından gizlenen Kadın Hapishanesi’nin arka bahçesi, 1868’den itibaren idam için kullanıldı.

     Foss Nehri’ndeki tarama ve diğer iyileştirmeler, York’a nehir yoluyla un ithal edilmesini mümkün kıldı ve kale değirmenlerinin ekonomik önemi azaldı. 1856’da nehrin bu kısmındaki bir dizi iyileştirmenin parçası olarak kale değirmenleri nihayet yıkıldı. Kalenin su savunmasının bir kısmını oluşturan Kral Havuzu kurutuldu. Kalenin yakınında birkaç yeni köprünün inşâ edilmesiyle bölge hendekler yerine yollarla çevrili hale geldi.

     1877 tarihli “Hapishane Yasası” (İng. The Prison Act), İngiliz hapishane sisteminde reform yaptı ve ertesi yıl York Kalesi Hapishanesi merkezî hükûmetin kontrolüne geçti. Geri kalan mahkumların Wakefield Hapishanesi’ne nakledildiği 1900 yılına kadar ilçe hapishanesi olarak ve o tarihten itibaren tesis bunun yerine askerî hapishane olarak kullanılmıştır.

     1890 yılında hapishane komiserleri, Clifford Kulesi’ni “ulusal bir anıt” ilan etmeyi ve onu “tarihî bir yer” olarak korumayı kabul etti.

     1902 yılında Clifford Kulesi, Lord Wenlock (1849 – 1912) tarafından koruma ve onarım için düzenlenen 3000 £ (şimdiki değeriyle 320.000 £’a eşdeğer) hibe ile birlikte York Corporation’a verildi. 20. yy’ın başlarında Clifford Kulesi düzenli olarak ziyarete açıktı ve 1915’te “ulusal bir anıt” olarak Çalışma Ofisi (İng. Office of Works)’ne devredildi.

     York Hapishanesi nihayet 1929 yılında kapatıldı. 1935’te Jakoben hapishane binaları da yıkıldı. Ağır Ceza Mahkemeleri binası artık York Kraliyet Mahkemesi’ne evsahipliği yaparken, eski Borçlular Hapishanesi ve Kadın Hapishanesi, modern bir giriş alanıyla birlikte artık Kale Müzesi. Bir zamanlar “Binicilik Gözü” olarak bilinen bu binaların arasındaki dairesel çim alan artık Castle Green veya “York’un Gözü” olarak biliniyor.

     1970’lere kadar, 1190’daki pogrom, kalenin resmî tarihlerinde genellikle yeterince gösterilmiyordu; kaleye ilişkin ilk resmî rehberler bundan hiç bahsetmedi. Ancak 1978’de kurbanların anısına ilk tablet Clifford Kulesi’nin tabanına yerleştirildi ve 1990’da kulede Yahudî Katliâmı’nın 800. Yıldönümü anıldı.

     Son zamanlarda ticarî çıkarlar, perakende gelişimini çevredeki bölgeye tanıtmaya çalıştı. Vatandaşlar, ziyaretçiler, akademisyenler, çevreciler, yerel işinsanları ve Yahudî gruplar, 2003 yılında uzun ve sert bir kamu soruşturmasını kazanarak bu gelişmeye bir miktar başarıyla karşı çıktılar.

     Mart 2022‘de, kulenin kireçtaşı dokusu üzerindeki çalışmaları ve şapel çatısının bakımını da içeren bir “İngiliz Mirası Koruma Projesi” (İng. English Heritage Conservation Project) tamamlandı. Yeni bir çatı güvertesine giden, tutkallam keresteden yapılmış yeni iç erişim merdivenleri, ziyaretçilerin binanın bazı orijinal özelliklerini yakından görmelerine ve şehir üzerinde daha az kalabalık bakış açılarına olanak tanıyor.

     Clifford Kulesi, orijinal Ortaçağ surunun hayatta kalan en göze çarpan kısmıdır, ancak kalenin yan tarafındaki taş basamaklar moderndir. Dış avlu duvarının parçaları, güney kapı evinin bazı kısımları ve köşe kulelerinden biri de hayatta kalmıştır.

     Kale, “1. Derece Koruma Altındaki Bina” ve “Planlanmış Anıt” olarak sınıflandırılmıştır.

     “English Heritage” tarafından yönetilen site halka açıktır.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 15

FOTOĞRAFLAR:

Şehrin kuzeydoğusunda yer alan Monkgate, York şehrini bir baştan bir başa kuşatan York Kalesi (İng. York Castle)’ni gezmeye başlayacağımız nokta. Hem bu mıntıkanın, hem de buradaki caddenin ismi. (İNGİLTERE)

Cadde kabaca Eboracum’dan (York şehrinin kurucusu olan Romalılar’ın buraya verdikleri ilk isim) Derventio’ya giden Roma yolunu takip ediyor. Başlangıç noktası, Roma surlarının “Porta Princiris Sinistra”sıydı, şimdi ise şu anki York şehir surlarının üzerinde yer alan “Monk Bar”. (İNGİLTERE)

Monkgate’de, York Kalesi’nin üstüne çıkıyoruz.

Kalenin üstünden şehre kuşbakışı bakmak mümkün. Bir yanı surlarla diğer yanı demir parmaklıklarla çevrili kale yolunun üzerinde yürüyoruz. Yer yer belli noktalarda durup, fotoğraf ve video çekimleri yapıyoruz. (İNGİLTERE)

Kalenin üstüne çıkınca sola doğru döndük ve o taraftan yürüyoruz. Sağ taraftan aşağıya baktığımızda yollar, araçlar ve yeşillik alanlar görürken, sol taraftan baktığımızda ise şehre bakıyoruz. (İNGİLTERE)

York Kalesi (İng. York Castle), York şehrini çepeçevre kuşatan müstahkem bir kompleks ve yarısı yıkık bir kaledir. Foss Nehri’nin güney yakasında son dokuz yüzyıl boyunca inşâ edilen bir dizi kale, hapishane, mahkeme ve diğer binalardan oluşur. (İNGİLTERE)

Belli yerlerde arada bir durduğumuzda, Nevzat ellerini ceplerine koyup derin derin düşünüyor. Beni İngiltere’ye getirip misafir ettiğine daha ikinci gün pişman olan Nevzat kardeşimiz, “Bu İbrahim abiden nasıl kurtulacağım?” diye kara kara düşünüyor. (İNGİLTERE)

York, 10. yy’da bir Viking başkentiydi ve 11. yy’da önemli bir kuzey şehri olarak varlığını sürdürdü. 1068 yılında I. William (1028 – 87)’ın “Norman fethi”nden sonraki ilk kuzey seferinde, biri York’ta olmak üzere İngiltere’nin kuzeydoğusunda çok sayıda kale yaptırdı. York’taki bu ilk kale, bugünkü York Kalesi’nin yerinde Ouse ve Foss nehirleri arasında inşâ edilmiş basit bir ahşap kaleydi. Aceleyle yapılmıştı; çağdaş hesaplar, bu iddiâya itiraz edilmesine rağmen, yalnızca 8 günde inşâ edildiğini söylüyor. Motte başlangıçta tabanda yaklaşık 61 m genişliğindeydi. Kentsel bir ortamda inşâ edildiğinden, gelişmeye yer açmak için yüzlerce evin yıkılması gerekti. Yorkshire Şerifi Guillaume William Malet de Graville (? – 1071) kalenin başına getirildi ve kaleyi yerel halkın ani ayaklanmasına karşı başarıyla savundu. (İNGİLTERE)

Kalede dururken, York şehrinin sembolü olan, halk arasında kısaca York Katedrali (İng. York Minster) denilen Azîz Peter Katedrali ve Metropolitan Kilisesi (İng. The Cathedral and Metropolitical Church of Saint Peter)’ne tam cepheden bakmak mümkün. (İNGİLTERE)

Muhteşem katedral, buradan bakınca bir bütün olarak tüm görselliğiyle gözlerinizin önünde. (İNGİLTERE)

Katedralin hem fotoğrafını çekiyoruz, hem de önünde hatırâ fotoğrafı çektiriyoruz. (İNGİLTERE)

Kale yolunun zemininde, yer yer bazı işaretler de var. Şehrin ilk temellerini atan Romalılar adına kazınmış işaretler bulunuyor. (İNGİLTERE)

Ayrıca geçmişte (Ortaçağ’da) bu şehirde yaşanan Yahudî Katliâmı anısına kazınmış işaretler de var. (İNGİLTERE)

Kale, “1. Derece Koruma Altındaki Bina” ve “Planlanmış Anıt” olarak sınıflandırılmıştır.

“English Heritage” tarafından yönetilen site halka açıktır. (İNGİLTERE)

Sol tarafta, yani şehre taraf aşağıya bakarken, kalenin hemen dibinde şato gibi görkemli bir yapının oldukça güzel ve geniş bahçesinde masalar ve insanlar var. Burası, insanların düğün yaptığı yermiş. “Nevzat Ansiklopedisi”nin verdiği bilgiye göre, York’un özellikle elit ve zengin kesimi düğünlerini burada yapıyorlarmış. Bazen çeşitli balolar da düzenleniyormuş. Biz oraya baktığımızda, insanlar bir düğünün ön hazırlıklarını yapıyorlardı. Henüz öğle vakti ve muhtemelen bu akşam burda düğün var. Eh bugün Cumartesi, yarın Pazar; dolayısıyla düğün bu akşam. (İNGİLTERE)

York Kalesi, 5 Ağustos 2023


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir