Tanrı Gökten “Sınırları Kaldırın” Buyurdu, Deprem Yeraltından Yeni Sınırlar Oluşturdu; Bense Tam Sınır Çizgisinin Üzerinde Sınırlara İsyan Eden Kitaplar Yazıyordum – 6

Parveke / Paylaş / Share

 

“Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu. Onu bölmek insanlara düşmez.”

Kızılderili reisi Joseph (Hinmahtoo Yahlahtqit)

     Kahvaltı yaptıktan sonra evden çıkıp, yürüye yürüye bir kilisenin bahçesine geliyoruz.

     Bu kilise bahçesi, tam da Almanya – Hollanda sınır çizgisinin üzerinde. Tam da iki ülke sınırında.

     “Tam sınır çizgisinin üzerinde” derken, gerçekten de tam sınır çizgisinin üzerinde. Kilisenin ve bahçesinin yarısı Almanya tarafında, yarısı da Hollanda tarafında. Ve böyle olduğu için, kilise, Alman ve Flaman Protestan kiliseleri tarafından ortak kullanılıyor. Yani tek kilise ama iki ülke, iki devlet. Hatta iki kıta bölgesi; bir taraf Merkezî Avrupa, bir taraf Benelüks.

     Kilise ve bahçesinin Almanya tarafındaki yarısı Almanca olarak “Ökumenischer Kirchengarten OASE – Christen an der Grenze” adını, Hollanda tarafındaki yarısı Flamanca olarak “Oecumenische Kerkentuin OASE – Christenen aan de Grens” adını taşıyor. Anlamı; “Ekümenik Kilise Bahçesi OASE – Sınırdaki Hristiyanlar”.

     İki ülke arasındaki sınır, kilise ve bahçesinin tam ortasından geçiyor. Böyle olunca, kilise ve bahçesinin yarısı Almanya’nın yarısı Hollanda’nın payına düşüyor.

     Kilise ve bahçesinin bir tarafı Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (Alm. Nordrhein – Westfalen) eyaletinin Münster (Westfalen) ilinin Borken ilçesine bağlı Gronau (Westfalen) köyü. Diğer tarafı da Hollanda’nın Yukarı İjssel (Flm. Overijssel) ilinin Enschede ilçesine bağlı Losser köyünün Glane mezrâsı.

     Kilisenin, ortasından sınır çizgisi geçen bahçesi ortak kullanılıyor. Yani kilisenin arsası, Alman ve Flaman kiliselerinin ortak mülkiyeti.

     Bir kilise düşünün ki, devletler gelmiş ve o kilisenin bahçesine sınır çizgisi çizmiş.

     Ama ortada oldukça muhteşem, hem sanatsal hem felsefî bir olay var:

     Bu kiliseler, yani Almanya ve Hollanda Protestan kiliseleri, devletlerin çizdiği sınır çizgisine Almanca ve Flamanca olarak şöyle bir yazı yazmışlar:

     “GOTT KENNT KEINE GRENZEN” (Almanca)

     “GOD KENT GEEN GRENZEN” (Flamanca)

     Anlamı:

     “TANRI SINIRLARI TANIMAZ”

     Ne kadar muhteşem bir ibare!… Ne kadar harikulade bir mesaj!…

     Sınır çizgisini çizenler devletlerdir, kiliseler değil, ama devletlerin çizdiği sınır çizgisinin üzerine o yazıyı yazanlar ise kiliselerdir: “TANRI SINIRLARI TANIMAZ”

     Bir de tam sınır çizgisinin üzerine insan maketleri dikmişler. Yere insanların gölgeleri yansıyor. İki ülke taraflarına da bu maketin simetrik yansımalarını yapmışlar. Burda verilmek istenen mesaj şu: “Herkes gölgesi kadardır.”

     Burası bir kilise bahçesi, bir buluşma alanı. Ve bu yeşil alanda böylesine ilginç ve düşündürücü bir olaya tanıklık ediyorum.

     Sınır çizgisinin üzerinde bir o tarafa bir bu tarafa adım atıyorum. Yani bir Almanya’ya ayak basıyorum bir Hollanda’ya, bir Almanya’ya gidiyorum bir Hollanda’ya.

     Sonra tam sınır çizgisinin üzerinde duruyorum. Vücûmun yarısı Almanya’da yarısı Hollanda’da. Sağ kaşım, sağ gözüm, sağ kulağım, sağ kolum, sağ elim, sağ bacağım, sağ ayağım Hollanda’da; sol kaşım, sol gözüm, sol kulağım, sol kolum, sol elim, sol bacağım, sol ayağım Almanya’da.

     Şu anda hakikaten tarifsiz duygular içindeyim.

     Bu neden önemli? Elbette bu bizim çok önemli. İki açıdan:

     Birincisi; ben kadim Kürdistan topraklarının evlâdıyım. 5 parçaya bölünmüş bir ülkenin, bir kadim vatanın insanıyım. Benim ülkem, benim vatanım 5 parçaya bölünmüş, parça parça edilmiş. Arada Kürt milletini birbirinden ayıran “uluslararası sınırlar” çizilmiş, dikeliteller örülmüş. Ve orada “kaçakçı” diye öldürülen, sadece 2 km ötedeki köye ve kendi akrabaları arasında çay, şeker alışverişi yapanların “kaçakçı” denilerek öldürüldüğü, bombalandığı, Roboskî gibi bir hadisenin, katliâmların yaşandığı bir ülkenin insanı olarak, şu durum beni gerçekten farklı duygulara itiyor.

     Ama burada, gördüğünüz gibi, sınır çizgisinin üzerinde bir o tarafa bir bu tarafa adım atıyorum. Yani bir Almanya’ya ayak basıyorum bir Hollanda’ya, bir Almanya’ya gidiyorum bir Hollanda’ya. Gördüğünüz gibi ne bir sınır kontrolü var, ne dikenliteller var, ne kimlik soran bir polis var, ne “Dur!” diye bağıran ve durmadığım zaman alnımın ortasına ateş eden bir asker var, ne bir karakol var.

     İşte bu medeniyet, kardeşlerim, bu medeniyet. Bu uygarlıktır. Bu medeniyettir.

     Ve biz işte bu uygarlığı, bu medeniyeti gösterip, ne kadar barbar bir coğrafyada yaşadığımızı, yani Ortadoğu’nun hal-i pür-melâlini, o parça parça edilmiş toprakların, o insanlar arasına, inançlar arasına, kültürler arasına sınır koyan, “tek tek tek” zihniyetini dayatan o yasakçı, o inkârcı, asimilasyoncu yönetimleri, sistemleri, rejimleri eleştirdiğimizde, sanki birşeyler propaganda ediyormuşuz, “oryantalizm” yapıyormuşuz gibi algılanıyor. Arkadaşlar biz buralı değiliz, biz de o coğrafyanın insanıyız. Ama burdaki medeniyeti gördüğümüz zaman, biz bu aynı uygarlığı kendi coğrafyamızda da görmek istiyoruz.

     Aslında, bizim köklerimizde olması gereken bu. Yani, insanların kardeş olduğu, hepimizin kardeş olduğu, insanların “bir tarağın dişleri gibi” eşit olması gerektiği, bunu söyleyen bizim dînimiz, bunu söyleyen bizim peygamberimiz, bunu söyleyen bizim kültürümüz. Bizim böyle olmamız gerekiyordu.

     Ama biz, kendi inancımıza, kendi köklerimize tamamen aykırı bir siyasal düzen kurmuşuz, tamamen aykırı bir sosyolojik hayat gerçeğimiz var. Buna rağmen, bizim öğretilerimizi, bizim adımızla olmasa bile, bizim öğretimizi böyle uygulayan, Müslüman olmayan bir kıta, “gâvur” dediğimiz. “Gâvur” kim hakikaten? Bunlar mı biz mi, arkadaşlar?

     İkincisi; özel olarak, bir yazar olarak da benim için önemli. Çünkü okurlarım bilirler, benim yazarlık hayatım boyunca işlediğim konu budur. “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitapla başladım. “Gülistan” şiir kitabımdaki bütün şiirler bu “yitik ülkeleri” anlatır. Yani bu sınır acılarını, sınırları anlatır. Şiirlerim hep bunun üzerine. Artı, son çıkan Almanca kitabım da, “Die Verlorenen Länder Europas” (Avrupa’nın Kayıp Ülkeleri).

     Buraya konferans daveti üzere geldim. Gronau Belediyesi ve Austausch und Integration (Karşılıklı Kültürel Alışveriş ve Entegrasyon) bürosu tarafından ve resmî bir davet.

     Bu akşam konferans vereceğim, kitabı tanıtacağım. “Kayıp ülkeleri”, “yitik ülkeleri”, yani Avrupa’da durumları Kürdistan gibi olan ülkeleri anlatacağım. Sınırlara karşı çıkacağım ve şu tesadüfe bakın ki, bana bu daveti gönderen ve bu konferansı yapacağım yer de, benim konuşma yapacağım yerin birkaç metre ötesinde, yürüme mesafesinde böyle bir sınır var, tam sınırda konuşma yapacağım. Ve ben “Sınırları kaldıralım” derken, burda da “Gott kennt keine Grenzen” yazısı var, “Tanrı sınır tanımaz”.

     O anki rûh halimi, o anki duygularımı öyle sanıyorum ki siz sevgili okurlarım çok iyi tahmin ediyorsunuzdur.

     Acılı tarihinde 33 Kurşun’lar, Roboskî’ler bulunan bir Kürt için, bu durumun ne ifade ettiğini anlamak zor olmasa gerekir.

     Yazı hayatım boyunca hep “sınır öyküleri”ni yazmış, sınırlarda yaşanan dramları ve trajedileri kaleme almış bir yazar olarak, şiirlerimde de hep “sınır acısı”nı işlemiş bir şair olarak, burada, şu anda bulunduğum yerdeki “sınırlar”ın bana acı değil mutluluk verdiğini, duygularıma hüzün değil sevinç kattığını tüm içtenliğimle ifade etmek istiyorum.

     Hayatımda en nefret ettiğim şey olan “ulusal sınırlar”, bana hiç bu kadar tatlı, hiç bu kadar güzel gelmemişti…

     Demek ki, sevgili kardeşlerim, demek ki dünyanın en çirkin şeyleri bile medenî bir toplumun elinde birer güzellik ve zerafet nişanesi olabiliyor. Tıpkı, dünyanın en güzel şeylerinin (dîn, inanç), yobaz ve bağnaz toplumların elinde birer vahşet ve barbarlık nişanesi olabildiği gibi.

     Herşey insanda bitiyor demek ki.

     İsyan etmek istiyorum bu duruma, hakikaten isyan etmek istiyorum. Lanet etmek istiyorum yaşadığımız, bize yaşatılan bu hayata…

     * * *

     Yeryüzünün tamamı, üzerinde yaşadığımız bu gezegen, tüm insanlık ailesi için vatandır, yurttur, memlekettir. Sadece insanlar için değil, aynı zamanda tüm hayvanlar ve bitkiler için de. Onlar da can taşıyorlar ve bu yeryüzü coğrafyasında bizlerle birlikte yaşıyorlar. Bizimle hem yanyana, hem içiçe.

     Kızılderili reisi Joseph ya da gerçek adıyla Hinmahtoo Yahlahtqit (1840 – 1904)’in çok güzel bir sözü vardır. Şöyle der: “Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu. Onu bölmek insanlara düşmez.”

     Bu söze pek kulak asmamış olan insanoğlu, savaşlar ve siyasî rekabetlerle vücûda getirdiği tarihi boyunca sürekli olarak sınırlar çizmiştir. Üstelik bu sınırlar, neredeyse istisnâsız denecek oranda hep “yanlış” ve “haksız” bir şekilde olmuştur.

     Bu sınırlar kimileyin coğrafî yapılar, dağlar ve nehirler esas alınarak çizilmiş, kimileyin de coğrafî etkenler gözönüne alınmadan yapılmıştır. Sadece kendilerine ait veya kendilerinin yaşadıkları yerlerin sınırlarını oluşturmakla yetinmeyen insanoğlu, başkalarına ait coğrafyaların sınırlarını bile, hem de masa başında ellerinde bastonla çizmekten çekinmemiştir.

     İster coğrafî yapılar gözetilerek çizilmiş olsun, ister gözetilmeden, ister kendi yaşam alanlarını belirlerken olsun, ister başkalarına ait toprak parçalarını bölüp parçalarken olsun, anakaradan oldukça uzak olan bir ada üzerinde kurulu “ada devletleri” hariç, gezegenimiz üzerindeki tüm sınırların yanlış, hatalı ve adaletsiz bir şekilde çizildiğini söylersek, yanılmış olmayız.

     Mutlaka savaşlar ve çatışmalar sonucunda ve bu savaşların galipleri tarafından çizilen bu sınırlar dahilinde kalan ülkelerin iç siyasetlerinde, sözkonusu “ulusal sınırlar” kutsanıp dokunulmazlaştırılmış ve bu sınırlar ordularla koruma altına alınmıştır.

     Hemen her ülkenin, sınıra yakın bölgelerinde yaşayan insanlarının, vatandaşı oldukları ülkenin dilini değil, komşu oldukları ülkenin dilini konuştukları gerçeği, bu sınırların gerçekten “adaletsiz” bir şekilde çizildiğini, üzerinde sosyolojik ve etnolojik bir araştırma yapmaya gereksinim bırakmayacak şekilde gösteriyor zaten.

     Oturduğunuz köy veya ilçenin bir gün ansızın birtakım güçler tarafından ikiye bölündüğünü ve bazı akraba ve arkadaşlarınızın sınırın öte tarafında kaldıklarını, artık onlarla “pasaport” veya “vize” olmadan görüşmenizin imkânsız olduğunu bir an olsun tasavvur etmenizi salık veririm. Çok acı, değil mi?

     Büyük şair Ahmed Arif (1927 – 91), bu durumu “33 Kurşun” adlı şiirinde o kadar güzel ifade etmektedir ki:

     “Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
     Karşıyaka köyleri, obalarıyla
     Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
     Komşuyuz yaka yakaya
     Birbirine karışır tavuklarımız
     Bilmezlikten değil,
     Fukaralıktan
     Pasaporta ısınmamış içimiz
     Budur katlimize sebep suçumuz,
     Gayri eşkiyaya çıkar adımız
     Kaçakçıya
     Soyguncuya
     Hayına…

     Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
     Rivayet sanılır belki
     Gül memeler değil
     Domdom kurşunu
     Paramparça ağzımdaki…

     Vurun ulan,
     Vurun,
     Ben kolay ölmem.
     Ocakta küllenmiş közüm,
     Karnımda sözüm var
     Haldan bilene.
     Babam gözlerini verdi Urfa önünde
     Üç de kardaşını
     Üç nazlı selvi
     Ömrüne doymamış üç dağ parçası
     Burçlardan, tepelerden, minarelerden
     Kirve, hısım, dağların çocukları
     Fransız kuşatmasına karşı koyanda.

     Bıyıkları yeni terlemiş daha
     Benim küçük dayım Nazif
     Yakışıklı,
     Hafif,
     İyi süvari
     Vurun kardaş demiş
     Namus günüdür
     Ve şaha kaldırmış atını.

     Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
     Rivayet sanılır belki
     Gül memeler değil
     Domdom kurşunu
     Paramparça ağzımdaki.”

     Kendi köyünüzü düşünün, ya da ilçenizi. Ortasında bir dere veya nehir akıyor. Akan suyun üzerinde de köprü var. Bir savaş yaşanıyor ve savaştan sonra yeni sınırlar çiziliyor. Daha sonra kutsanıp “dokunulmazlık” addedilecek olan ulusal sınırlar. Ve iki devlet arasında çizilen sınır, sizin köyünüzün ortasından geçen nehir kabul ediliyor. Köyünüzü ikiye bölüyorlar. Köyün yarısı bir ülkenin, yarısı da başka bir ülkenin vatandaşı oluyor. Sizin kuzenlerinizden, çocukluk arkadaşlarınızdan bazıları, hatta belki de sevdiğiniz kız, sözlünüz, nişanlınız, sınırın öte tarafında kalıyor. Onların evi derenin öbür tarafında olduğu için, öbür devletin tebâsı oluyorlar. Aynı köylüsünüz ama artık aynı ülkenin vatandaşı değilsiniz. Artık biribirinizle pasaport olmadan görüşemezsiniz. Sahi ya, ne yaparsınız?

     Bu nasıl bir zûlüm böyle? Neyi paylaşamıyor insanoğlu? Şart mı “benim, senin, onun” demek? “Hepimizin” demek bu kadar zor mu? Yeryüzünü, toprağı ve suları yaratan Cenab-ı Allah, yemyeşil bir dağın iki yamacını, mavi mavi akan ırmağın iki yakasını birbirinden farklı mı yaratmıştır ki, dağın bir yamacından öbür yamacına veya ırmağın bir tarafından öbür tarafına pasaportla geçelim? Dikenlitellerin bir tarafından öbür tarafına geçtiğim zaman, direkte asılı bayraktan başka değişen ne ki?

     İnsanlar aynı insanlar, amcaçocukları, teyzekızları, konuşulan dil aynı dil, toprak aynı toprak, coğrafya aynı coğrafya. 

     Coğrafyaların isimleri, Allah’ın Âdem’e öğrettiği isimler gibidir, kutsaldırlar; ancak devlet isimleri ve sınırlarını devlet erkinin belirlediği ülke isimleri öyle değildir, yapaydırlar. İnsan iradesiyle konulmuş yapay isimler, haritalarda yazan isimlerdir; haritada yazılması yasak olan isimler ise, Allah’ın Âdem’e öğrettiği isimlerdendir, kutsaldırlar.

     Toprağa yeni sınırlar çizmeye kalkışanlar da, var olan sınırları kutsayıp dokunulmaz addedenler de aynı şeyi yapıyorlar; toprağın parçalanmasını, bölünmesini kabul ediyorlar. Onların karşı olduğu husus toprağın parçalanması değil, toprağın kendi istekleri doğrultusunda parçalanmaması.

     Toplumların, toplulukların arasına sınırlar çekilmesi bile başlıbaşına bir itiraz duygusu oluşturmalı aslında. Bu da yetmiyormuş gibi, bazı devletler, habire yeni sınırlar çizmeye, yeni duvarlar örmeye çalışıyorlar. Kimileri zaten bölük pörçük olmuş yeryüzü coğrafyasını daha da bölüp parçalamak, ülkeleri daha da parçalayıp daha küçük ülkeciklere bölmeye çalışırken, kimileri de zaten bölünme ve parçalanma sonucu çizilmiş sınırların varlığı ile yetinmeyip, o sınırı daha da belirgin hale getirmek için daha çok duvarlar, dikenliteller örme derdine düşmüşler.

     Bölünen yerleşim birimlerinde yaşamlar, sevdâlar, sevinçler ve hüzünler de bölünür. Toprak parçalandığı zaman, herşey parçalanmış demektir. Toprağı parçalamak, ortak değerleri, ortak tarihi, ortak inançları, ortak idealleri, ortak yaşamları, ortak sevinç ve hüzünleri parçalamak demektir.

     Türkiye – Suriye, Türkiye – Irak, Türkiye – İran, Suriye – Irak, Irak – İran sınırlarının çizilip dikenlitellerin örüldüğü kadim Kürdistan topraklarında ilçelerin ve köylerin ikiye bölünmüş olmasını, yerleşim birimlerinin arasında dikenliteller örülmüş olmasını ve bu dikenlitellerin amcaçocuklarını, teyzeçocuklarını biribirinden koparmış olduğunu, bu insanların biribirleriyle görüşemediğini bir gün bile kendilerine dert edinmemiş, bunun dâvâsını gütmemiş insanların kalkıp “Vatan bölünmez” nutukları atması şaklabanlıktan ve soytarılıktan başka nedir ki?

     Vatanı sevmenin ilk adımı, toprağı sevmektir. Toprağı sevmek ise, toprağa çizilen ulusal sınırlara ve aileler arasına örülen dikenlitellere karşı çıkmayı gerektirir. Bir gümrük kapısında veya askerî karakolda sınırları biten toprak parçasına “vatan” değil, “açıkhava hapishanesi” denir çünkü. “Vatan”, sınırları insan eli ve iradesiyle çizilen, adına devlet denen bir güç tarafından egemenlik altında tutulan toprak parçalarına değil, içinden ırmaklar akan, dağlar yükselen, göller bulunan, kıyılarına deniz dalgalarının vurduğu, ortak tarih ve kaderin yaşandığı, sevinç ve hüzünlerin paylaşıldığı coğrafyalara denir. Ve vatanın üzerinde güçlü bir devlet değil, masmavi bir gökyüzü vardır.

     Nehirlerin akan suyunda insanların ortak geçmişi, ortak anıları, ortak acıları, ortak sevinçleri, ortak hüzünleri, ortak şarkıları, ortak şiirleri, ortak sevdâları, ortak aşkları vardır.

     Toprakları bölmek ve parçalamak için değil, sulamak, bereketlendirmek, çoğaltmak, birleştirmek, elleri ve yürekleri birleştirmek için akar nehirler. Nehirler bunun için akarken, bunların “sınır” yapılıp suyun iki yakasındaki insanları birbirinden koparmak ne kadar acı bir durum! Ne kadar büyük bir zûlümdür bu!

     Çünkü devletler, insandan korkuyorlar. İnsanlar ne kadar bir olursa, birarada olursa, devletler o kadar zayıf düşüyorlar.

     Devletler, insanların zaafından alıyorlar güçlerini. İnsan zayıfladıkça devlet güçleniyor; insanın güçlü olduğu yerde ise devletlerin gücü kırılıyor.

     Onun için korkuyorlar insandan, devletler. İnsanların biraraya gelmesinden, kucaklaşmasından, paylaşmasından korkuyorlar. Bölmek, parçalamak istiyorlar insanları. Güçlerine güç katmak için istiyorlar bunu.

     İnsanlar ne kadar barış içinde yaşarsa, ne kadar birbirlerini severse, ekinlerini ve üretimlerini ne kadar çok paylaşırlarsa, o kadar çabuk yıkılıyor devletlerin saltanatı. Ve insanlar, topluluklar, toplumlar, ne kadar çok kavga ederse, o kadar ömrü uzuyor devlet dediğimiz otoritenin.

     İnsanların hep kavga etmesini istiyorlar, savaşmasını, birbirlerini öldürmesini istiyorlar. Çünkü insanlar ne kadar çok birbirini öldürürse, devletlerin ömrü de o kadar fazla uzuyor. Bunun için insanları birbirinden ayırıyor, ayırdıklarını da birbirlerine karşı kışkırtıyorlar, birbirlerine düşman ettiriyorlar.

     İnsan hep farklı olana düşman olsun istiyorlar. Farklılıklar ne kadar kaşınırsa, bundan o kadar fazla düşmanlık doğuyor çünkü. İnsanların dilleri farklı olana, dînleri farklı olana, mezhepleri farklı olana, kültürleri farklı olana düşman olmasını istiyorlar hep.

     İnsanlar arasına sürekli sınırlar, dikenliteller örmek istiyorlar. İnsanı insandan koparmak istiyorlar.

     Devletler insanların arasına sürekli sınırlar çizmek istiyorlar, karakollar kurmak istiyorlar, dikenliteller örmek istiyorlar, duvarlar inşâ etmek istiyorlar.

     İnsanlar birbirini görmesin istiyorlar, birbiriyle konuşmasın, birbiriyle dertleşmesin, birbiriyle paylaşmasın, insanlar birbirini sevmesin, insanlar birbirini koklamasın istiyorlar.

     Bundan korkuyorlar.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 14

DEVLETLERİN BİR KİLİSE BAHÇESİNE ÇİZDİĞİ SINIR VE O SINIR ÇİZGİSİNE KİLİSENİN YAZDIĞI YAZI: “TANRI SINIR TANIMAZ”

Sınır çizgisinin üzerinde bir o tarafa bir bu tarafa adım atıyorum. Yani bir Almanya’ya ayak basıyorum bir Hollanda’ya, bir Almanya’ya gidiyorum bir Hollanda’ya.

Sonra tam sınır çizgisinin üzerinde duruyorum.

Vücûmun yarısı Almanya’da yarısı Hollanda’da. Sağ kaşım, sağ gözüm, sağ kulağım, sağ kolum, sağ elim, sağ bacağım, sağ ayağım Hollanda’da; sol kaşım, sol gözüm, sol kulağım, sol kolum, sol elim, sol bacağım, sol ayağım Almanya’da.

Bir yanım Benelüks; bir yanım Merkezî Avrupa.

Bir yanım Hollanda; bir yanım Almanya.

Bir yanım “uzay çağındaki ayağım”; bir yanım “ham çarık, kıl çorap içindeki”

Bir yanım “yaprak döker”; bir yanım “bahar bahçe”

Bir yanım “Allah’ın rûhu”; bir yanım “kuru bir balçık”

Bir yanım tertemiz fıtrat, “leqed xeleq’nel- insane fî ehsen-i taqwîm”; bir yanım bozguncu ve fesâd, “summe redednehu esfele safilîn”

Bir yanım “we men ye’mel misqale zerretîn şerren yerehu”; bir yanım “femen ye’mel misqale zerretîn xeyren yerehu”

Bir yanım geleceğe bakar, düşler ve hayâller biriktirir; bir yanım geçmişe bakar, anılar ve birikimler berkitir…

Bir yanım özlem ve tutkudur, ardına düştüğüm amansız sevdâ; bir yanım nefret ve öfke, peşimi bırakmayan lânet pranga…

Bir yanım muhlis ve munis bir sufi, tam bir teslimiyet alındaki yazgıya; bir yanım zorbaların tekerine çomak sokan bir şaki, red ve isyan bileklerdeki prangaya…

Bir yanım “tümevarım”, parçalamak istediğimiz sınırlar ve dikenliteller; bir yanım “tümdengelim”, bizi parçalara parçalara ayıran konjüktürler…

Bir yanım “makul”, Müslüman Kürt; bir yanım “sakıncalı”, Kürt Müslüman…

Bir yanım “Tevrat”ın “Tekvin” bölümü; bir yanım “Tibet Ölüler Kitabı”

Bir yanım “Himalaya İncili”; bir yanım “Nehc’ul- Belağa”

Bir yanım henüz peygamberlikten önce dünyadaki tüm dînleri sorgulayan, bütün putları ve tabuları yıkan Kürt peygamber İbrahim Halilullah; bir yanım aynı şeyi peygamberlik bittikten sonra tekrardan yapan Kürt âlim İmam-ı Âzam Ebû Hanife

Bir yanım halkını batıdan doğuya götürmeye çalışan Miryam ve Musa; bir yanım aynı halkı doğudan batıya götürmeye çalışan Mordekay ve Esther

Bir yanım şehrin arasında yalnızlık ızdırâbı çeken Ebû Talib; bir yanım çölde tek başına yaşadığı halde kendini yalnız hissetmeyen Hamza

Bir yanım “sarayda ama mutsuz” Celaleddîn-i Rumî; bir yanım “sürgünde ama mutlu” İbn-i Haldun

Bir yanım dilinde hece hece sevgiyi çoğaltan Yunus Emre; bir yanım içinde gizli gizli kin büyüten Hasan Sabbah

Bir yanım “yetmez ama evet” diyen İdris-i Bitlisî; bir yanım “evet ama yetmez” diyen Şeref Xan

Bir yanım başı dik ve mağrur, binlerce yıllık bir tarih; bir yanım boynu bükük ve mazlum, kimliğini yitirmiş bir coğrafya…

Bir yanım “evrensel”, dünyanın tokadını yediğimiz kardeşlik; bir yanım “yerel”, evimize kadar giren kalleşlik…

Bir yanım Sümerler, Hurriler, Mittaniler, Hititler, Kassitler, Gutiler, Urartular, Medler, Axamenîşler, kudretli bir tarih ve asil bir ulus; bir yanım asimilasyon ve eşekleşme, kimliğinden bile utanan ve başkalarının kuyruğu olan sürüleşmiş bir topluluk…

Bir yanım Mervanî’de kaybettiğim medeniyetim; bir yanım Hewlêr’de yeniden dirilen benliğim…

Bir yanım Nûh, İbrahim, Zerdüşt, Kutsal Üç Kral, Rahip Bahira, Caban el- Kurdî, Malik Ejder; bir yanım Tariq bin Ziyad, Selahaddîn Eyyubî, Kerimxan Zend, Cezerî, Ahmedê Xanî, Feqîyê Teyran, Ubeydullah Nehrî, Seyyîd Abdulkadir, Şeyh Said, Seyyîd Rıza

Bir yanım Sara, Puduxepa, Taduxepa (Nefertiti; Âsiye), Umati, Esther, Hatice, Zozan; bir yanım Asenath Barzanî, Encam Yalmukî, Leyla Qasım, Jina Mehsa Eminî

Bir yanım “yazdıklarını yaşayan” dâvâ adamı; bir yanım “yaşadıklarını yazan” seyyah…

Bir yanım “aynı gözle yüz değişik ülkeyi gezen” gazeteci; bir yanım “aynı ülkeye yüz değişik gözle bakan” filozof…

Bir yanım dünyayı versen yine de gözü doymayan, bir yanım sıcak bir tebessüme dünyaları fedâ eden…

Bir yanım insanlarla kavga eden ideolojik kimliğim; bir yanım hayvanlarla ve bitkilerle bile arkadaş olan ekolojik bilincim…

Bir yanım kutsal kitaplara imân etmiş bir dîndar; bir yanım onların ataerkil ve kadın düşmanı buyruklarına isyan eden bir feminist…

Bir yanım Tanrı’ya itaat, “El- hamd-u l’İllahi Rabb’el- âlemîn”; bir yanım Tanrı’ya isyan, “Elohi, Elohi! Lema şevaktani?”

Bir yanım bilim ve araştırma, “Adını Arayan Coğrafya”, “Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı”, “Kadın Peygamberler”; bir yanım sanat ve edebiyat, “Gülistan”, “Guldexwîn”, “Sözlerim Var Sevgiye Dair”

Bir yanım layık olmadığım övgüler, methiyeler ve ihtiramlar; bir yanım hiç hakketmediğim küfürler, hakaretler ve saldırılar…

Bir yanım dünyayı ülke ülke gezen mutlu bir seyyah; bir yanım iki odalı bir evde tek başına yaşayan mutsuz bir adam…

Bir yanım elinde kalem olan Sediyani; bir yanım elinde merdane olan İbrahim.


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir