Bir Elimden Fenike Tanrıçaları Tuttu Bir Elimden Endülüs Âlimleri, Ben İbiza Adası’nda Tatil Yaparken Katalonya’nın Bağımsızlık Güneşinin Altında – 18

Parveke / Paylaş / Share

 

11 EKİM

İSPANYA 

     Her zamanki gibi, yine gece geç saatte uyudum ama tekrar sabahın erken saatlerinde uyandım. Kuş tüyü yatakta, harika bir uyku uyudum.

     İspanya’ya ait ve kadim Katalonya toprakları olan, Akdeniz üzerindeki Balear Adaları (Kat. Illes Balears; İsp. Islas Baleares) ili ve takımadalarının en batısındaki İbiza (Kat. Eivissa; İsp. Ibiza) Adası’nın en kuzeyindeki Sant Antoni de Portmany (Kat. Sant Antoni de Portmany; İsp. San Antonio Abad) şehrinde bulunan AzuLine Hotel Mar Amantis adlı otelimizde, yataktan kalkar kalkmaz elimi yüzümü yıkadım ve aşağıya, zemin katta bulunan restorana indim, kahvaltı için.

     Restoranın açık büfesinde güzel bir kahvaltı yaptım.

     Bugün yeniden adanın merkezi olup en güneyinde bulunan İbiza (Kat. Eivissa; İsp. Ibiza) şehir merkezine gideceğim. Aslında bu kez mecburen gidiyorum; normalde dün gitmem ve bitirmem gereken bir ziyaretti. Dünkü gezimde, şehrin biraz batısındaki San José de sa Talaia (Kat. San José de sa Talaia; İsp. San José Obrero) köyü yakınında yer alan ve tam Akdeniz kıyısında yer alan Sa Caleta adlı arkeolojik sit alanından sonra şehir merkezine gitmiştim ve orada Fenike ve Endülüs müzelerini gezmek istemiştim. Fakat dün kapalıydılar; Pazartesi günleri kapalıymış. Bilmiyordum ve bu yüzden gezemeden dönmüştüm. O yüzden bugün tekrardan, sırf o müzeleri gezmek için bir kez daha İbiza şehrine gideceğim.

     İbiza Adası’nın tarihinde, beni bilhassa yakından ilgilendiren iki uygarlık var: Biri Milat’tan Önce’sine ait Fenike Medeniyeti (M. Ö. 1500 – M. Ö. 589), biri de Milat’tan Sonra’sına ait Endülüs İslam Medeniyeti (711 – 1492).

     Bugün Fenike ve Endülüs müzelerini gezeceğim.

     Kahvaltımı yaptıktan sonra tekrar odama çıktım, üstümü giyindim, fotoğraf makinâmı aldım ve yeniden dışarı çıktım.

     Otelden dışarı çıkınca en yakın yola çıktım ve yol kenarında durup, ordan geçecek boş bir taksi bekledim. Birkaç dakikalık bekleyişten sonra, nihayet boş bir taksinin geldiğini gördüm. Elimi kaldırdım. Gördü ve gelip önümde durdu.

     – Buen día. (Günaydın.)

     – Buen día. ¿Dónde te gustaría ir? (Günaydın. Nereye gitmek istiyorsunuz?)

     – Puig des Molins.

     – Está bien, aquí tienes. (Tamam, buyrun.)

     Taksiye bindim ve yolculuk başladı.

     Sant Antoni de Portmany ile Puig des Molins arası mesafe 19 km. Arabayla 20 dakika kadar sürüyor.

     20 dakikalık bir taksi yolculuğundan sonra İbiza şehir merkezinde, şehrin kalbi olan Dalt Vila semtindeyiz. Taksi şoförü, beni tam da şehrin sembolü olan İbiza Kalesi (Kat. Castell d’Eivissa; İsp. Castillo de Ibiza)’nin hemen dibindeki Fenike arkeolojik alanı ve müzesi Puig des Molins (Değirmen Tepesi)’in önünde indiriyor.

     Taksiciye ücretini ödeyip “iyi günler” diledikten sonra, büyük bir sevinç ve heyecanla Puig des Molins’in giriş kapısına doğru yürüyorum.

     Bu kadar mutlu ve heyecanlı olmam ise normal. Zirâ burası, İbiza Adası’nda en çok gezmek ve görmek istediğim yerlerin başında geliyor. Bu ülkeye gelmeden önce, en çok düşündüğüm ve hakkında araştırmalar yaptığım bir yer burası. Dün nasip olmadı ve kısmet bugüneymiş.

     Bir Fenike (Kartaca) müzesini gezeceğim şimdi, sevgili kardeşlerim, daha ne olsun?…

     Daha önce de defaatle belirttiğimiz üzere, İbiza Adası’nda ilk kez insan yaşamını başlatanlar, bizim Fenikeliler’dir. Fenikeliler’in İbiza Adası’na gelip burada ilk evleri, ilk yerleşimi kurup insan hayatının bu ada üzerinde başlaması, M. Ö. 654. Yani bundan takriben 2700 sene önce. Ve o ilkel gemilerle.

     Arkeologlar adada Fenikeliler / Kartacalılar zamanından kalma birçok nekropol keşfediyorlar; burada çok sayıda cenaze objesi bulunmuş, ancak bunlar genel olarak biraz kalitesiz giyim eşyalarına ait ama az sayıda değerli eşya ve az sayıda altın mücevher var. Cadiz’deki Fenike / Kartaca cenazelerinde olanların tam tersi yani. İbiza’da, cam boncuklardan, kemikten ve fildişinden kolyeler ve nadiren altın küpeler içeren pişmiş kil figürler bol miktarda bulunur. Tarihçiler ve arkeologlar, burada gömülen Fenikeliler’in yalnızca bu topraklarda kurdukları fabrikaların ustabaşı ve hizmetkârları olduğunu, işadamlarının ve büyük tüccarların ise Kartaca’da (bugünkü Tunus) gömüldüğünü varsayıyorlar. Bu nekropollerde, ölülerin rûhunun içlerine dahil edilebilmesi için mezarlara bırakılan Tanrı resimleri ve cenaze portreleri bulunmuştur.

     Bu nekropoller genellikle kumsalların yanında, kireçli araziye sahip küçük yürüyüş yolları üzerinde yer almaktadır. Mezarlar kayaya kazılmış ve bir kısmı günümüze kadar bozulmadan gelebilmiş, ancak çoğunluğu mezarların düzensizliği ve dağınıklığı ile bile arkeologlar için her zaman büyük bir sorun olmuştur.

     Arkeolojik alan olarak en önemli nekropol, ismi “Değirmen Tepesi” anlamına gelen işte bu Puig des Molins’te bulunandır. Tampon bölge olarak 145, 9 hektarlık bir alanı kapsar; “Dünya Mirası” olarak tescillenen ve arkeolojik açıkhava müzesine dönüştürülen alanın kapsadığı arazi ise 5, 5 hektar büyüklüğünde.

     İbiza şehrindeki Puig des Molins nekropolü, Batı Akdeniz’deki Fenike – Pön döneminden kalma en büyük ve en iyi korunmuş kompleks olarak kabul edilir. M. Ö. 7. yy’da kurulmuştur. Fenikeliler’in İbiza Adası’na yerleşmeleri sırasında oluşturulmuş ve sonraki yüzyıllarda Romalılar ve Endülüs Müslümanları tarafından kullanılmaya devam edilmiştir. Alandaki yaklaşık 3000 mezar kompleksinin mevcut boyutu, orijinal kompleksin yalnızca bir kısmına karşılık gelmektedir. Nekropolün büyük eski bölümleri caddeler ve binalarla inşâ edilmişti.

     Dağın yamacına kazılan 4000 – 5000 arasında hipogeadan oluşan bir komplekstir. Bunlar çeyiz ve lahitlerin bulunduğu mezar odası ve giriş şaftından oluşur. Plakalarla kapatılmış bir açıklıktan indiğiniz bir dizi mağaradır. İçinde lahitler vardı. Bazen cesetler basitçe plakalarla örtülüyordu. Oda büyük bir levhayla kapatıldı ve kuyu toprakla dolduruldu. Bunlar aile mezarlıklarıydı ve büyüklük gibi özellikler ailenin parasal kapasitesine göre değişiyordu. En son ölenler lahitlere gömüldü, daha öncekiler ise odanın zeminine taşındı. Hem Romalılar hem de Endülüs Müslüman halkı, kendilerini hem kuyuya hem de odaya gömmek için Fenike hipogeumlarından yararlandı. Yüzyıllar boyunca çeyizlerin sürekli yağmalanması, hipogeumları ayıran ince yeraltı duvarlarının, aralarında daha kolay ve gizli hareket edebilmesi için yıkılmasına yol açmıştır. Bu, hemen hemen tüm odaların birbirine bağlanmasına yol açmış ve hipogeumları bir mağarayı anımsatan bir tünel sistemi oluşturmuştur. Mezarlar, kullanıldıkları zamana bağlı olarak gömme veya kremasyon şeklindedir.

     İçlerinde yüzlerce pişmiş kil figürün yer aldığı çeyizler bulunmuştur (hatta diğer kazılarda kili yerleştirmeye yarayan kalıplar da bulundu). Bazıları ölen kişinin kendisini, bazıları ise koruyucu Tanrılar’ı ve kutsal hayvanları temsil ediyor. Bunların yanısıra muskalar, adak dolu kaplar, mücevherler (nadiren), lamba veya fener gibi tavan pencereleri, adak baltaları ve madenî paralar da keşfedilmiştir. Ayrıca Antik Yunan Tanrısı Días (Zeús)’ın karısı (aynı zamanda kızkardeşi) Tanrıça Dímitra ve Tanrıça Kóri (Persefóni)’a ait heykeller de bulunmuştur. Bu Tanrıçalar’a M. Ö. 5. yy’ın ikinci yarısına doğru Akdeniz’de tapınılmıştır.

     Ölen kişinin tasvirleri bazen sakallı veya sakalsız erkek, bazen de en çok sayıda kadın tasvir edilmiştir. Bunlar tamamı kilden yapılmış, büyük süs zenginliğiyle son derece süslenmiştir. Figürlerin üslûpları sanat açısından üç çeşittir: Antik Mısırlılar, Fenikeliler (Kartacalılar) ve Antik Yunanlar. Üç stilin de bulunması, bulunan mezarların kronolojik olarak M. Ö. 5. yy’a tarihlenmesinden kaynaklanmaktadır. Yani Fenike döneminden Roma dönemine kadar.

     Kadın figürleri genellikle rozetler, palmetler, volütler, çiçekler, kıvrımlar ile Yunan ve doğu temalarından oluşan harika süslemelerle süslenmiş bir manto giyerler. Kollar ayrı ayrı dikilip sonra birbirine yapıştırılarak bazen açık, bazen teklif verici, bazen de semboller taşıyordu. Bu figürlerin çoğu Yunan sanatından Tanrıçalar’ın temsilidir, çünkü Magna Graecia’dan (Antik Çağ’da Güney İtalya’daki Yunan kolonilerine verilen isim) yüzyıllar boyunca büyük bir etnik katkının olduğuna inanılmaktadır.

     Fakat müzedeki en önemli kadın figürü, Fenike Tanrıçası Aştartê’ye ait heykeldir. M. Ö. 5. – M. Ö. 4. yy’a tarihlenmektedir. Puig des Molins’in bu nekropolünde bulunmuştur. Ölen kişinin Fenike Tanrıçası Aştartê’ye duyduğu bağlılığın bir tür ödülü olarak, başına ölümden sonra ilahî statü veren bir tür taç olan “kálathos” (Yeraltı Tanrıçası şapkası) takıyor. Elinde küçük bir sembolik domuz tutuyor. Neredeyse hiç mücevher takmıyor. Semitik bir fizyonomiye sahiptir ve kulakları küpeleri sergilemek için delinmiştir, ayrıca doğulu kadınların taktığı yüzüğü asmak için burundaki bölücü kıkırdak da bulunmaktadır. Diğer benzer figürinlerde kulaklarda tek bir delik yerine birkaç delik görülüyor. Bu eser şu anda başkent Madrid’deki İspanya Ulusal Arkeoloji Müzesi (İsp. Museo Arqueológico Nacional de España)’nde bulunmaktadır.

     Antik Çağ’da Fenikeliler tarafından insan yaşamının başlatıldığı İbiza Adası’ndaki en önemli ziyaret yeri, İbiza şehir merkezindeki Fenike arkeolojik alanı ve müzesi “Puig des Molins” (Yeldeğirmeni Tepesi)’tir. Burası, Batı Akdeniz’deki en büyük ve en iyi korunmuş Fenike – Pön bölgesi olarak kabul edilir.

     Fenikeliler’in ada üzerinde insan yaşamını başlattığı M. Ö. 7. yy’da kurulmuş ve sonraki yüzyıllarda Kartacalılar ve Romalılar tarafından kullanılmaya devam edilmiştir. Mevcut alandaki yaklaşık 3000 mezar alanının bugünkü kapsamı, orijinal alanın yalnızca bir kısmına karşılık gelmektedir. Şu anki büyüklüğü 5, 5 hektar olan nekropolün Fenike ve Roma dönemlerindeki gerçek büyüklüğünün 145, 9 hektar olduğu tahmin ediliyor ve büyük eski bölümleri bugün caddeler ve binalar tarafından maalesef kapatılmıştır.

     Puig des Molins’in tramuntana tarafı, Fenike döneminden (M. Ö.) Roma imparatorluk dönemine (M. S.) kadar kentin nekropolü (mezarlığı) olarak kullanılmıştır. “Hipogeum” tipinde yaklaşık 3000 mezar göze çarpıyor, yani kayaya oyulmuş ve dikey erişim kuyusu olan bir yeraltı odası. Adaların önemli bir arkeolojik alanıdır ve 1931 yılında “Tarihî Sanat Anıtı” ilan edilmiştir.

     Yel değirmenlerinin varlığına işaret eden bir isim olan Puig des Molins’in eteklerinde, Fenike arkeolojik malzemelerinin bulunduğu Puig des Molins Monografi Müzesi bulunmaktadır. Yeraltı mezarları “Hypogea”ya Via Romana – 31 adresindeki Monografi Müzesi’nden geçerek ulaşılabilir. Müzede farklı dönem ve kültürlere ait mezar hediyelerini görebilirsiniz. Çeşitli daha küçük hayvan şekilli kil testiler, kolye uçları ve boyalı devekuşu yumurtaları da görülebilir. Yeraltı mezar odalarının bazılarına erişilebilir.

     İbiza şehrinde Fenike ve Roma kültürüne dair başka kanıtlar da var. Ocak 2011’de kaledeki inşaat çalışmaları sırasında ilk kez bir Fenike yerleşiminin ve bir Roma tapınağının kalıntıları ortaya çıkarıldı.

     İbiza’nın biyolojik çeşitliliği ve kültürü, 1999 yılında kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından, “Biyoçeşitlilik ve Kültür” adı altında “Dünya Mirası Alanı” ilan edildi. Bu, Sant Josep de sa Talaia belediyesindeki Fenike köyü Sa Caleta’yı ve Ses Salines doğal tuz parkındaki posidonia çayırlarını da kapsamaktadır. UNESCO’nun bu konudaki raporunda şunlar yazıyordu:

     “İbiza (Eivissa), deniz ve kıyı ekosistemleri arasındaki etkileşimin mükemmel bir örneğini sunuyor. Yalnızca Akdeniz havzasında bulunan önemli bir endemik tür olan Posidonia oceanica’nın (deniz otu) yoğun çayırları, çeşitli deniz yaşamı çeşitliliğini barındırır ve destekler.

     İbiza (Eivissa), uzun geçmişine dair önemli kanıtları koruyor. Sa Caleta (yerleşim) ve Puig des Molins’in (nekropol) arkeolojik alanları, adanın, özellikle Fenike – Kartaca döneminde, prototarihte Akdeniz ekonomisinde oynadığı önemli role tanıklık etmektedir.

     Müstahkem Eski Şehir (Alta Vila), Rönesans askerî mimarisinin olağanüstü bir örneğidir ve Yeni Dünya’daki İspanyol yerleşimlerindeki tahkimatların gelişmesi üzerinde derin bir etkisi oldu.”

     Puig des Molins nekropolü, 1999 yılında UNESCO tarafından ilan edilen “Biyoçeşitlilik ve Kültür” adı altında “Dünya Mirası Alanı” ilan edildi.

     Müzeyi gezmeye başlıyorum…

     Müze binasının önünde, gönderde bayraklar dalgalanıyor. Bunlar; İspanya bayrağı, Katalonya bayrağından uyarlanmış Balear ve İbiza bayrakları ve bir de Avrupa Birliği (AB) bayrağı. Giriş kapısının üzerinde ise “HOPE FOR SYRIA” (SURİYE İÇİN UMUT) yazıyor. İlginç…

     Giriş ücretsizmiş, yani beleş. Benden para almadılar…

     Puig des Molins’in giriş kapısından içeri girer girmez, daha ilk saniyede büyüleniyorum. Giriş kapısından içeri girer girmez, sağ tarafta Fenike Uygarlığı ile ilgili kitaplar, İbiza Adası’ndaki arkeolojik keşiflerle alakalı eserler, sol tarafta ise buradaki bu arkeolojik çalışmalar sonucunda ortaya çıkartılmış çeşitli küçük nesneler, takılar ve heykeller…

     Meselâ bu kitaplardan biri, “Història d’Eivissa i Formentera” (İbiza ve Formentera Tarihi). Biri de, “Fuentes Epigráficas Fenicio-Púnicas” (Fenike-Pön Epigrafik Kaynakları). Bunlar kaleme alınmış arkeolojik çalışmalar. Fenikeliler’in burda neler yaptıklarını, Fenike tarihini, daha doğrusu Fenike’nin İbiza’daki tarihini anlatan kitaplar. Sol tarafta ise çeşitli küçük nesneler, takılar ve heykeller var. Bunlar burda bulunan, İbiza Adası’ndaki arkeolojik çalışmalar sonucu, İspanyol ve Katalon arkeologların hummalı çalışmaları sonucu İbiza Adası’nda ortaya çıkarılmış arkeolojik eserler.

     Müze görevlileri, bana müze ve Puig des Molins’le ilgili bilgiler içeren kitaplar vermeye çalıştılar. Ama kitaplar genelde İspanyolca ve Katalonca, bir kısmı İngilizce. Almanca’yı sordum ama Almanca pek yoktu, sadece birkaç küçük broşür vardı.

     Şimdi müzenin giriş holünden geçip arkadaki açık alana, asıl arkeolojik alana geçiyorum…

     Açıkhavadaki arkeolojik alana çıkarken, görevliler bana bir kask verdiler. Ben almak istemedim kask kafama, ama mecburmuş. Söylediklerine göre, biz bunu takmak zorundaymışız. Yani burdan geçerken, kafana birşey düşebilirmiş, sen düşebilirmişsin, kafanı bir yere çarpabilirmişsin, o yüzden mecbur.

     Evet, kaskı kafama taktım. Şu anda harikulade bir yerdeyim, korkunç özel duygular içindeyim.

     Alan oldukça muhteşem ve geniş. Binlerce yıllık bir tarihin üzerinde yürüyorsunuz, altınızda Fenikeliler (Kartacalılar), Romalılar, Moriskolar… İbiza Kalesi ise tam tepenizde ve karşıdan net biçimde görüyorsunuz.

     Alanda Antik Çağ’dan kalma miraslar, mezarlar var. Benim hayâl dünyam, burada gerçeğe dönüşmüş durumda. Cennet’te gibiyim; kendi “ilmî araştırmalar cennetim”de.

     Alanda gezinti yaparak, bir yeraltı geçidinin girişine vardım. Sığınak gibi bir yer. Yeraltına doğru inen merdiven yapmışlar. Oraya iniyorum, yerin altına. Bakalım aşağıda neler var?

     Waoww… Burası “Sediyani’nin Cennet’i” ya… Ben böyle yerler arıyorum işte.

     Harika bir yer burası. Burada Fenike mezarları var ve halen orada yatan Fenikeli insanların iskeletleri.

     Şu anda gerçek bir insan iskeletinin önündeyim, kardeşlerim. Bir Fenikeli’nin iskeletine bakıyorum. 2700 yıldır burda yatıyor, kardeşlerim.

     Yani gerçekten duygusal anlar yaşıyorum ben şu anda. 2700 yıldır burada yatıyor bu Fenikeliler. İki tane mezar, iki tam iskelet, yanyana.

     Bunlar, Ortadoğulu. Ortadoğulu bunlar, kardeşlerim. Bizim topraklardan gelmişler buraya, tâ buralara. Gelip burda ilk medeniyetleri, ilk yerleşimleri, ilk insan hayatını başlatmışlar. O ilkel gemilerle gelmişler.

     Kendilerini gerçekten saygıyla, hürmetle, minnetle anıyoruz. Gerçekten muhteşem insanlardı bu Fenikeliler.

     2700 yıl önceki o insanların gerçek iskeletlerine bakıyorum şu anda. Duygulanmamak elde değil. Hakikaten duygulanmamak elde değil.

     Hemen yakınında Fenike Tanrıçası Aştartê’nin büstü var. İşte ben bunu arıyordum. Aradığım şeyi buldum: Fenike kadını, Fenike Tanrıçaları’ndan biri.

     Şu asalete bakar mısınız? Fenikeli kadının şu asaletine bakar mısınız?

     Bunlar, işte bu Fenikeli kadınlar, tarihte ilk defa mor rengini bulup, murex adlı bir deniz böceğinden mor rengini keşfedip, ve ilk kez mor renkli kumaşlar dikerek bütün Akdeniz boyunca ticaret yapmış, mor renkli kumaşlar diken, mor renginin mucidi olan Fenikeli kadınlar bunlar.

     Şu asalete, şu güzelliğe bakınız. Evet, muhteşem bir kadın! Şu güzelliğe bakın, şu asalete bakın, şu giyimine, başındaki serpuşa…

     Yani bu kadını, böyle bir kadını görüp de âşık olmamak mümkün mü, değerli kardeşlerim, bir erkek olarak?

     İşte kadın bu. Gerçek kadın bu, arkadaşlar. Bizim sağda solda, gerçek hayatta karşımıza çıkan, öyle tiriviri tipler değil yani.

     Burası hakikaten çok ilginç ve yüksekliği de fazla yok. Benim kafam tavana değiyor. Şimdi anladım, bana niye kask verdiklerini.

     Tekrar yukarıya, yeryüzüne çıkmadan önce, 2700 yıldır burada yatan asil Fenikeliler’le ve Fenike Tanrıçası’yla vedalaşmak istiyorum.

     Önce, 2700 yıldır burada yatan asil Fenikeliler’in iskeletinin başına gidiyorum ve onlara şunları söylüyorum:

     “Sevgili Fenikeliler;

     Huzur içinde, nûr içinde uyuyun.

     Hoşçakalın. Sizinle tanışmak büyük bir zevkti, büyük bir onurdu bizler için.

     Sizlerin bıraktığı hatırâlar önünde saygıyla eğiliyoruz. Sizler ki; alfabeyi icad eden topluluksunuz ve sizin icad ettiğiniz alfabeyle ben, Allah’ın bana bağışladığı bu bir tek hayatın tamamını onunla yaşadım, çünkü hayatım yazmakla geçti, kitap yazmakla geçti, ve sizin icad ettiğiniz alfabeyi kullanmakla, onunla geçti. Size çok şey borçuluyum. Gerçekten çok şey borçluyum. Hepimiz borçluyuz, bütün insanlık ailesi olarak.”

     Sonra Fenike Tanrıçası’nın yanına gidiyorum ve O’na da şunları söylüyorum:

     “Fenikeli annemiz, sevgili anneciğimiz;

     Ellerinden öpüyoruz. Saygı ve hürmetlerimizi iletiyoruz.

     Sen ki; alfabeyi icad eden, mor renkli kumaşlar üretip Akdeniz boyunca ticaret yapmış, mor rengini icad etmiş büyük bir ulusun, büyük bir uygarlığın annesisin.

     Çok harika çocuklar doğurmuşsun. Senin doğurduğun çocuklar muhteşem bir uygarlığa imza attılar. Onları kutluyoruz, minnetle saygıyla anıyoruz.

     Sana da Fenikeli anneciğim, özel sevgi ve hürmetimizi iletiyoruz. Ellerinden öpüyoruz.”

     Ya şu muhteşem güzelliği görüyor musunuz, kardeşlerim, şu kadının güzelliğini görüyor musunuz? Giyimini, serpuşunu, asaletini… Asaletini… Tepeden tırnağa asalet kokuyor…

     İşte kadın bu! Kadın demek bu, kardeşlerim. Asalet, izzet, iffet, vak’ar, gurur; herşey var. Yüzünde nasıl o kendinden emin bir yüz tavrı var? Yani kendine güvenen, kendisiyle barışık. Hem kendisiyle barışık, hem ulusuyla, toplumuyla, ülkesiyle barışık, hem doğayla barışık, hem de inandığı Tanrı veya Tanrılar’la (çoktanrılı bir dîn), yani inancı ne olursa olsun, inandığı Tanrılar’la barışık bir yüz ifadesi, mutlu bir insanın yüz ifadesi, mutlu bir kadının yüz ifadesi.

     Ve işte bu muhteşem bir kadın, Fenikeli kadın.

     Hakikaten bir erkek olarak baktığım zaman, bir erkek gözüyle, yani âşık olmamak mümkün değil.

     Benim sevgili okurlarım, takipçilerim, sık sık bana şey diyorlar ya, “Niye evlenmiyorsun?”, “Niye evlenmiyorsun?”, ya böyle bir kadın, böyle bir Fenikeli kadın çıktı da ben mi istemedim yaa? Yapmayın yaa! Bugünkülerle ben ne yapayım yani, ne yapayım? Arkeolojiye ilgi duymaz, tarihe ilgi duymaz, eski uygarlıklara ilgi duymaz, dîne, felsefeye, kültüre, sanata ilgi duymaz. Tek ilgi alanı markalar yani, markalar, ürünler. Ne yapacağım ben ya, başıma bela mı edeceğim?

     Yeraltından tekrar yukarıya, yeryüzüne çıktım. Yeraltı Dünyası’ndan, kutsal kitap “Tevrat”ın ifadesiyle “Şeul”dan, veya Hindu dînî metinlerinin ifadesiyle “Agartha”dan, Budist metinlerin bahsettiği yeraltı şehri “Şambala”dan, tekrar yüzeyin üstüne çıktım, yani yeryüzüne. Biraz nefas aldım…

     Şansıma, daha doğrusu şanssızlığıma bugün hava kapalı, yağmurlu.

     Sonra müzenin kapalı alanına, arkeolojik çalışmalar sonucu ortaya çıkarılan bulguların, eşya, takı ve heykellerin bulunduğu sergi bölümüne geçtim. Kafamdaki kaskı da çıkarmış oldum böylece.

     Müzenin kapalı sergi bölümünü de baştan sona gezdim. Sergilenen muhteşem eserleri temaşa ettim.

     Puig des Molins, hakikaten olağanüstü, muhteşem bir müze. Şimdi tabiî, İbiza tarihi, Fenikeliler’le başlayan, Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Moriskolar, Endülüs İslam Medeniyeti, Aragon Krallığı, Katalonlar, Kastilyalılar diye devam eden ve bugünkü İspanya Krallığı’na kadar kadar gelen uzun bir tarih. Bunların içinde tabiî Romalılar, şunlar bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, Fenike Uygarlığı ve Endülüs İslam Medeniyeti; bu ikisi beni ilgilendiriyor.

     Fakat şu an bulunduğum Puig des Molins, Fenikeliler’den başlayarak Endülüs’e kadar olan tarihi kapsıyormuş. Bunu burda öğrendim. Endülüs İslam Medeniyeti’nden itibaren, eserler, burada değil, daha önce iki kez çıktığım İbiza Kalesi’nde bir müzede sergileniyormuş, kalede özel olarak bir “Endülüs müzesi” varmış.

     Bundan dolayı, bugün tekrardan, yani üçüncü kez İbiza Kalesi’ne çıkmalıyım, Endülüs müzesini gezmek için.

     Puig des Molins’te Fenike müzesini gezdikten sonra dışarı çıkıyorum ve bu kez de Endülüs müzesini gezmek için İbiza Kalesi’ne doğru yürümeye başlıyorum…

     İbiza Adası, buranın denizcilik kültürü içinde önemli bir ticarî yerleşim bölgesi olmasından dolayı Fenike arkeolojik kalıntılarını koruyor. Doğudan batıya uzanan rota üzerinde yer alan ada, Akdeniz’de hakim olan rüzgârlar ve akıntılar nedeniyle denizciler için uygun bir geçiş noktasıydı. M. Ö. 654’te Fenikeli yerleşimciler İbiza’da bir liman kurdular. Ortadoğu’daki Asur istilâlarının ardından Fenike’nin zayıflamasıyla İbiza, yine eski bir Fenike kolonisi olan Kartaca’nın kontrolüne girdi. Adada boya, tuz, balık sosu (garum) ve yün üretildi. İbiza şehri madenî para basma hakkına sahipti ve önemli bir ticaret limanıydı. Fenikeliler ayrıca zengin tuz yataklarından ve kurşun madenlerinden de yararlandılar. Puig des Molins (Değirmen Tepesi) nekropolü, bilinen en önemli Fenike mezar alanı olarak kabul edilir. Bir Fenike yerleşiminin kalıntıları Sa Caleta Körfezi yakınında ve bir diğeri Cala d’Hort yakınlarında bulunabilir.

     Fenikeliler, M. Ö. 654 tarihinde, bugünkü İbiza (Eivissa) şehrinin Puig de Vila noktası üzerinde “İboşim” adıyla İbiza (Eivissa) şehrini kurdular ve ayrıca nekropollerini 3000’den fazla hipogeumun bulunduğu Puig des Molins üzerinde kurmuşlardır. Fenikeliler’in İbiza şehrini ilk kurmaya başladıkları nokta bugün Fenike arkeolojik alanı ve müzesidir.

     Fenikeliler, yukarıda da belirttiğimiz üzere, M. Ö. 654 yılında İbiza Adası’nı keşfettiler ve bu ada üzerinde ilk insan yaşamını başlattılar. Fenikeliler bu tarihte adaya geldiler ve “İboşim” adını verdikleri ve bugün İbiza (Eivissa) şehrinin hemen batısında bulunan Sa Caleta’ya yerleştiler. Burada halen Fenike arkeolojik kalıntıları mevcuttur.

     Her ne kadar adanın ve başkentinin Katalonca ismi “Eivissa” ve İspanyolca ismi “Ibiza” ise de, aslında bu isim köken olarak ne Katalon’dur ne de İspanyol. İsim; bir Ortadoğu dili olan Fenike kökenli. Evet, yanlış okumadınız. Akdeniz’in en batısındaki bu ada, Akdeniz’in en doğusundaki Fenikeliler tarafından kurulup yerleşime açılmış bir ada. İnanması gerçekten güç geliyor, ama böyle.

     Akdeniz’in en doğusundan, yani Doğu Akdeniz’de, bugünkü işte Suriye, Lübnan, İsrail topraklarında kurulmuş bir medeniyet, Fenike Uygarlığı (M. Ö. 1500 – M. Ö. 589). Düşünebiliyor musunuz, bundan 3000 sene önce, o ilkel gemilerle geliyorlar buraya, Akdeniz’in en batısına. Tâ buraya kadar gelmişler, o ilkel gemilerle, bundan 3000 sene önce. Ve o Ortadoğulular, Ortadoğu uygarlığı olan Fenikeliler gelip burda ilk yerleşimi kurmuşlar ve insan hayatını başlatmışlar.

     Fenike tüccar devletini (M. Ö. 1500 – M. Ö. 589) kurmuş olan Fenikeliler, bugünkü Lübnan ve Suriye’nin Akdeniz kıyı kesiminde yaşamış denizci bir kavim idi. Kıyıda Biblos, Sidon (Sayda), Tîr (Sur) gibi birtakım “kent devletleri” halinde örgütlenmişler ve bu kentler, takriben M. Ö. 2000 – M. Ö. 1200 yılları arasında Mısır’ın egemenliği altında kaldıktan sonra bağımsızlığına kavuşmuşlardır. Sami ırka mensup olan Fenikeliler, Akdeniz kıyılarında yaşadıklarından, gemicilikte ve deniz ticaretinde son derece önemli gelişme göstermişlerdir. Deniz ticaretinde çok ileri giden Fenikeliler, Akdeniz’in hemen her yerinde, hatta Atlas Okyanusu kıyılarında koloniler kurdular, Britanya Adası’na (İngiltere, Galler ve İskoçya) kadar uzanarak buralarda aradıkları kalay madenini buldular. Kimi tarihçiler, altın aramak için Batı Afrika kıyılarına kadar gittiklerini bile söylerler.

     Fenikeliler, Mısır egemenliğinden kurtulduktan (M. Ö. 1200) sonra, M. Ö. 700 yılına kadar tarihlerinin en parlak dönemini yaşadılar. Ki M. Ö. 900’de, Tunus topraklarında Fenike kent devletlerinin en güçlüsü olan Kartaca kurulmuştu.

     Afrika’daki önemli medeniyetlerden biri de Kartaca Medeniyeti’dir. Mısır’ın kendine has gücü, ülkeye yabancı sızmalarını engelliyordu, ama Mısır dışında kalan Afrika toprakları – özellikle kıyılar – denizci komşu devletlere açıktı. Bu durumdan faydalanmayı ilk akıl edenler, bugünkü Lübnan topraklarında meskun bulunan ve alfabeyi bulmuş olan Fenikeliler oldu. Tyr’in Kartaca’yı kurması (814), sonra da Kartaca’nın Büyük Sirt Körfezi’nden Hercules Sütunları’na ve daha da öteye kadar genişlemesi, bundan ileri geldi. Tamamen ticarî bir hüviyet taşımasına rağmen, Kartaca medeniyetinin, Berberîler üzerinde kuvvetli bir tesiri oldu. Gerçekten de, bir yandan yerli kervanlar, yani Fizanlı Gramantlar aracılığı ile Kartaca ticareti bütün Mağrîb’i ve Sahra’yı aşarak, tâ Nijerya’ya kadar uzanıyor, bir yandan da Fenike gemileri, M. Ö. 6. yy’daki Hannon seyahati ile Senegal kıyılarına kadar uzanıyordu.

     Bir deniz kavmi olarak Fenikeliler öncelikle ticaretle uğraşmışlar, gittikleri yerlere zeytin, zeytinyağı, incir, ceviz, badem, nar, erik, hurma, kayısı, kavun, balkabağı, şarap gibi gıda ürünleri, bakır, demir, gümüş, altın gibi madenler, sedir ağacından kereste, fildişi ve camdan sanatsal nesneler, yün, keten, pamuk ve ipek gibi kumaşlar götürmüşlerdir. Mısırlılar’dan öğrendikleri cam işleme sanatını ilerleterek, Sayda, Sur ve Sarepta gibi şehirlerde saydam camlar üretmişlerdir.

     Fenikeliler, asıl şöhretlerini ise farklı farklı renklendirdikleri kumaşlar sayesinde edinmişlerdir. M. Ö. 1570’te bir tür kabuklu deniz canlısı olan murex sayesinde mor renkli kumaşlar elde etmeyi başarmışlardır.

     Fenike uygarlığının çöküş dönemi, M. Ö. 700 tarihinde, Asurlular’ın istilâsına uğramasıyla başlar. Zaman zaman yabancı ulusların istilâ ve talanlarına uğrayarak, zaman zaman da kendi aralarında savaşarak, Milat’tan Önce ilk yüzyıla kadar varlıklarını koruyabildiler. Bu tarihten sonra Roma’nın Suriye eyaleti sınırları içinde kaldılar ve bundan böyle “Suriyeli” olarak anıldılar.

     Fenikeliler’in uygarlığa en önemli katkıları, alfabeyi bulmalarıdır.

     Akdeniz’in en önemli uygarlıklarından hatta belki de en önemlisi olan Fenikeliler’in, Afrika’nın batı çevresini okyanus üzerinden dolaştıkları, hatta pusulayı şaşırıp okyanus içlerine doğru seyrettikleri ve tesadüfen “Amerika”ya da ulaştıkları belirtilmektedir.

     Fenikeliler’in İbiza Adası’na gelip burada ilk evleri, ilk yerleşimi kurup insan hayatının bu ada üzerinde başlaması, M. Ö. 654. Yani bundan takriben 2700 sene önce. Ve o ilkel gemilerle.

     Fenikeliler burada insan hayatını başlatınca, buraya ilk yerleşmeye başlayınca, bu adayı tabiî isimlendiriyorlar, isim veriyorlar. Fenikeliler’in buraya verdikleri isim, kendi dillerinde, Ortadoğu dili. Fenikeliler Semitik bir kavim. Onların buraya verdikleri isim, Fenike dilinde, kendi dillerinde, bugünkü “İbiza” veya “Eivissa” kelimesinin, isminin etimolojik kökenidir. Fenikeliler buraya “İboşim” ismini veriyorlar, yani “İbesia” ve “İboşim” isimlerini veriyorlar.

     Niye “İboşim” ismini veriyorlar? Şimdi tabiî İbrahim Sediyani onları çok sevdiğinden dolayı değil, yani ben onları çok sevdiğimden dolayı benim ismimi vermiyorlar. Biliyorsunuz, antik uygarlıklar çok tanrılıdır, yani günümüzdeki gibi Tek Tanrılı inanç değil, çok tanrılı. Ve bunların bir Tarım ve Bereket Tanrısı var. Tarım ve Bereket Tanrısı, ismi Bes’tir. Bes, Tarım ve Bereket Tanrısı. O’nun adına, O’nun adını veriyorlar. “İ-boş-im” veya “İ-bes-ia”, şu anlama geliyor: (Tarım ve Bereket Tanrısı) Bes’e Hamdolsun”, “İ-boş-im” yani “Bes’in Adası”, “Bes’in Adası” olsun burası, yani tam olarak (Tarım ve Ziraat Tanrısı) Bes’in Adası”.

     Fenike Kartaca dönemine ait madenî paraların üzerinde de “İboşim” şeklinde yer almıştır.

     Bu bir Fenike dili, Fenike dilinde. Ve bu isim ne oluyor? Zamanla her gelen, her buraya egemen olan kültür bunu, bu dili kendine uyarlayarak değiştiriyor. Meselâ, işte Endülüs İslam Medeniyeti döneminde “Yebiza” (يبيزا) idi, yani Arapça’laştırıyor kelimeyi. Müslümanlar adayı fethedince, Fenikeliler’in verdiği “İboşim” (İboşum) isminden esinlenerek, daha doğrusu ismi Arapça’ya uyarlayarak, adaya, Arapça’da “Kuru Toprak” anlamına gelen “Yebiza” adını verdiler. Endülüs İslam Medeniyeti (711 – 1492) yıkıldıktan sonra, İspanyollar “İbiza” yapıyor, İspanyolca’laştırıyor, Katalonlar “Eivissa” yapıyor, Katalon’laştırıyor. Daha önce Romalılar “Ibesium” veya “Ebusus” demiş meselâ, o da Latince’leştiriyor. Yunanlar bunu “Evussos” (Eβυσσος) olarak teleffuz ettiler. 18. ve 19. yy’larda ada İngilizler ve özellikle Kraliyet Donanması tarafından “Ivica” olarak biliniyordu. Ama hepsi de aynı kelimedir aslında, aynı kelimeyi dillerine fonetik olarak uyarlamaya çalışıyorlar. Farzedin ki biz geldik buraya egemen olduk, ismini Kürtçe “Ébese” yaptık, yani “Yeter Artık”, “Ébese”. Ama bu tabiî, orijinali Kürtçe’dir anlamına gelmez, çünkü sonuçta başka dildeki kelimeyi biz Kürtçe’leştiriyoruz. O anlamda düşünün. Ama kelimenin aslı, yani ismin aslı astarı, kökeni, bu Fenike dilindedir, yani “İboşim”. Fenike dilinde.

     Şimdi ise, değerli kardeşlerim, M. S. 2022, İboşum İboşim’de. İboşum in İboşim.

     Yalnız Fenikeliler, bu “İboşim” adını sadece İbiza için değil, İbiza ve hemen yanındaki Formentera, bu iki ada için birden kullanıyorlardı.

     Peki neden bu benim için bu kadar önemli? Çünkü ben, Fenikeliler’e hayranım. Fenikeliler benim gözümde çok mübarek, çok kutsal bir uygarlık. Neden derseniz:

     Birincisi; ben bütün hayatım boyunca yazıyla iştigal etmiş, elimde kalem yaşayan, yazı yazarak, yazıyla iştigal etmiş, 9 kitabı, 2000’in üzerinde makalesi ve 12 cilt “Seyahatname”si olan, yani bütün hayatı yazı yazarak, yazıyla geçen, bir yazar olarak, Fenikeliler benim için kutsaldır. Neden? Çünkü Fenikeliler alfabeyi bulan uygarlıktır. Alfabeyi Fenikeliler buldu.

     Şimdi haliyle böyle bir yazar için Fenikeliler’in kutsal, mübarek bir topluluk olması, anlaşılır birşeydir. Çünkü onlar yazıyı buldu, alfabeyi buldu. Benim de bütün hayatım yazıyla geçti. Haliyle. Örneğin bir müzisyeni düşünün, bir bestekârı, bütün hayatı beste yapmakla geçiyor, değil mi, notalarla geçiyor. Şimdi böyle bir insan için, meselâ notaları keşfeden uygarlık, onu kutsal görür, değil mi, onun gibi düşünün.

     İkincisi; Fenikeliler en sevdiğim renk olan mor rengini bulan uygarlıktır. M. Ö. 1570’te bir tür kabuklu deniz canlısı olan murex sayesinde mor renkli kumaşlar elde etmeyi başarmışlardır.

     Kısacası Fenikeliler, iki ayrı nedenden dolayı, benim nazarımda çok kutsal, mübarek bir medeniyet.

     Fenike Kartaca İberyası, daha büyük Fenike Kartaca İmparatorluğu (M. Ö. 814 – M. Ö. 146)’nun bir eyaletiydi. Kartacalılar, İberya’nın Akdeniz kısmını fethettiler ve II. Pön Savaşları (M. Ö. 208 – M. Ö. 201)’na ve yarımadanın “Romalılaşmasına” kadar orada kaldılar.

     Fenikeliler, çoğunlukla bugünkü Lübnan ve Suriye’nin Akdeniz kıyı kesiminde, Biblos, Sidon (Sayda), Tîr (Sur) şehirlerinden tüccar olan, Doğu Akdeniz’den gelen bir halktı. İspanya’daki koloniler de dahil olmak üzere Akdeniz çevresinde birçok ticaret kolonisi kurdular. M. Ö. 814 yılında Kuzey Afrika kıyısında, şimdiki Tunus’ta Kartaca devletini kurdular. Fenike’nin Babilliler’in ve ardından İranlılar’ın eline geçmesinden sonra Kartaca, Akdeniz’deki en güçlü Fenike şehir devleti haline geldi ve Kartacalılar, Batı Akdeniz kıyılarındaki Hadrumetum ve Thapsus gibi diğer birçok Fenike kolonisini ilhak etti. Ayrıca Sicilya, Afrika ve Sardunya’daki toprakları da ilhak ettiler.

     İbiza Adası’nın Fenikeliler tarafından insan yerleşimine açıldığı M. Ö. 7. yy’da adanın nüfûsunun 4000 – 5000 arasında Fenikeli olduğuna inanılıyor. Daha sonra Fenike kökenli Kartacalılar elinde, üretilen ürünleri Akdeniz’in farklı bölgelerine ihraç eden, büyük canlılığa sahip bir ticarî merkez haline geldi. Burada 4000’den fazla Fenike ve Roma mezarı keşfedildi. Burada bulunan mezar eşyaları bugün tepenin eteğindeki Museu Monogràfic’te görülebilir. 1907 yılında Sant Vicent de sa Cala yakınında, Tanrıça Tanit’e adanan Es Culleram Mağara Tapınağı keşfedildi. Ocak 2011’de kaledeki inşaat çalışmaları sırasında ilk kez bir Fenike yerleşiminin ve bir Roma tapınağının kalıntıları ortaya çıkarıldı.

     Kartaca’nın I. Pön Savaşları (M. Ö. 264 – M. Ö. 241)’ndaki yenilgisinden sonra Kartacalı General Hemilqar Berqa (M. Ö. 275 – M. Ö. 228), Afrika’daki bir paralı asker isyanını bastırdı ve Numidyalılar’ın yanısıra paralı askerler ve diğer piyadelerden oluşan yeni bir ordu yetiştirdi. M. Ö. 236’da, Kartaca’nın Roma ile son çatışmalarda kaybedilen toprakları telafi etmek ve Romalılar’a karşı intikam için bir üs olarak hizmet etmek için yeni bir imparatorluk kazanmasını umduğu İberya’ya bir sefer düzenledi.

     Sekiz yıl içinde, silah gücü ve diplomasi yoluyla Hemilqar, İber Yarımadası’nın yaklaşık yarısını kapsayan geniş bir bölgeyi ele geçirdi ve daha sonra İberya askerleri, oğlu Hannibal Berqa (M. Ö. 247 – M. Ö. 183)’nın savaşmak üzere İtalya Yarımadası’na götürdüğü ordunun büyük bir bölümünü oluşturmaya başladı. Ancak Hamilqar’ın savaşta vaktinden önce ölmesi (M. Ö. 228), İber Yarımadası’nın fethinin tamamlanmasını engelledi ve bunu kısa süre sonra kurduğu kısa ömürlü imparatorluğun çöküşü izledi.

     Yerel tarihçiliğe göre meşhur Fenike Kartaca Komutanı Hannibal, M. Ö. 247 yılında Sant Antoni de Portmany (Kat. Sant Antoni de Portmany; İsp. San Antonio Abad) yakınlarındaki Sa Conillera’da doğmuştur. Daha önceki bölümlerde de anlattığım üzere, İbiza Adası’nda, Fenike Uygarlığı’na ait ve bu uygarlığın Tunus topraklarında kurduğu Kartaca Devleti’nin meşhur kralı ve komutanı Hannibal’ın İbizalı olduğuna dair bir inanç var. İbizalılar, efsane lider Hannibal’ın İbiza’da doğduğuna inanıyorlar. Ancak bunlar sadece ada halkının yerel bir inancı. Bilimsel olarak kabul edilen bir inanç değil, yani doğru değil. Resmî olarak kabul edilen nesnel tarihe göre, Hannibal o tarihte Kartaca’da (bugünkü Tunus) doğmuştur. Ancak Hannibal’ın Roma’ya karşı yaptığı seferde (II. Pön Savaşları) Balear Adaları’na adını veren kötü şöhretli sapancı “Els Foners Balears” savaşçılarını yanında taşıdığı kaydedilmiştir.

     İspanya’nın Cartagena şehri, M. Ö. 227 civarında Kartacalı Hannibal Berqa’nın kardeşi Sadrubal Berqa (M. Ö. 245 – M. Ö. 207) tarafından, Fenike dilinde “Yeni Şehir” anlamına gelen Qart Hadaşt adıyla, orijinal Kartaca şehriyle aynı adla kuruldu.

     II. Pön Savaşları (M. Ö. 208 – M. Ö. 201) sırasında İbiza, M. Ö. 217 yılında Romalı komutanlar olan iki Scipio kardeş (Publius Cornelius ve Gnaeus Cornelius; ölümleri M. Ö. 211) tarafından saldırıya uğradı, ancak Kartaca’ya sadık kaldı. Üç gün süren saldırıların ardından Kartaca filosunun gelmesinden korkan Romalılar adayı yağmalayıp harap halde bırakarak geri çekildiler. Savaş aslında Kartacalılar için zaferle başladıktan sonra, Hannibal’ın birlikleri M. Ö. 202’de yenilgiye uğratıldı. Savaştan sonra ada, pakt yoluyla Roma Cumhuriyeti (M. Ö. 509 – M. Ö. 27)’nin eline geçerek federasyon statüsünü aldı. İmparatorluk dönemine kadar gelenek ve göreneklerini korumuş, kendi para birimini basmıştır.

     Fenike Kartaca hakimiyetinin İbiza ve tüm İberya topraklarından atılışı, II. Pön Savaşları sırasında oldu. M. Ö. 209 yılında Romalılar İberya’ya çıktıktan sonra, İberya’daki Pön (Fenike) gücünün merkezi olan Qart Hadaşt’ı (günümüzdeki Cartagena) ele geçirdiler. Daha sonra güneye hareket ettiler ve Biyekula Savaşı (M. Ö. 208)’nda Fenike Kartacalı kumandan Sadrubal’ın (Hannibal’ın kardeşi) Fenike ordusuyla karşılaştılar, ancak ağabeyi Hannibal’ı takviye etmek için O’nun İtalya’ya yürüyüşünü sürdürmesini engelleyemediler. Fenike Kartaca kuvvetlerinin M. Ö. 206’da İlipa Savaşı’ndaki feci yenilgisi, İberya’daki Kartaca varlığının kaderini belirledi.

     Fenike Kartaca ordusunun İberya anakarasında başarısız olması nedeniyle İbiza en son M. Ö. 205’te, Hannibal ve Sadrubal’ın diğer kardeşi olup Menorca’ya ve ardından Liguria’ya yelken açmadan önce kaçan Kartacalı general Mago Berqa (M. Ö. 243 – M. Ö. 203) tarafından malzeme ve adam toplamak için kullanıldı. İbiza, Romalılar’la, İbiza’yı daha fazla yıkımdan koruyan ve Fenike (Kartaca – Pön) kurumlarını, geleneklerini ve hatta resmî bir Roma belediyesi haline geldiği imparatorluk günlerine kadar para basmayı sürdürmesine izin veren olumlu bir anlaşma müzakere etti.

     Tunus’taki Fenike Kartaca Devleti’nin M. Ö. 146’da yıkılmasından sonra şehir, siyasî ve ticarî özerkliğini korudu ve kuruluş yılı bilinmeyen bir federasyon olan Roma’nın federe şehri olarak ticarî ve endüstriyel faaliyetini daha da yoğun bir şekilde sürdürdü.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 13

FOTOĞRAFLAR:

20 dakikalık bir taksi yolculuğundan sonra İbiza şehir merkezinde, şehrin kalbi olan Dalt Vila semtindeyiz. Taksi şoförü, beni tam da şehrin sembolü olan İbiza Kalesi (Kat. Castell d’Eivissa; İsp. Castillo de Ibiza)’nin hemen dibindeki Fenike arkeolojik alanı ve müzesi Puig des Molins (Değirmen Tepesi)’in önünde indiriyor.

Müze binasının önünde, gönderde bayraklar dalgalanıyor. Bunlar; İspanya bayrağı, Katalonya bayrağından uyarlanmış Balear ve İbiza bayrakları ve bir de Avrupa Birliği (AB) bayrağı. Giriş kapısının üzerinde ise “HOPE FOR SYRIA” (SURİYE İÇİN UMUT) yazıyor. İlginç…

Müzeyi gezmeye başlıyorum…

Puig des Molins’in giriş kapısından içeri girer girmez, daha ilk saniyede büyüleniyorum. Giriş kapısından içeri girer girmez, sağ tarafta Fenike Uygarlığı ile ilgili kitaplar, İbiza Adası’ndaki arkeolojik keşiflerle alakalı eserler, sol tarafta ise buradaki bu arkeolojik çalışmalar sonucunda ortaya çıkartılmış çeşitli küçük nesneler, takılar ve heykeller…

Meselâ bu kitaplardan biri, “Història d’Eivissa i Formentera” (İbiza ve Formentera Tarihi). Biri de, “Fuentes Epigráficas Fenicio-Púnicas” (Fenike-Pön Epigrafik Kaynakları). Bunlar kaleme alınmış arkeolojik çalışmalar. Fenikeliler’in burda neler yaptıklarını, Fenike tarihini, daha doğrusu Fenike’nin İbiza’daki tarihini anlatan kitaplar. Sol tarafta ise çeşitli küçük nesneler, takılar ve heykeller var. Bunlar burda bulunan, İbiza Adası’ndaki arkeolojik çalışmalar sonucu, İspanyol ve Katalon arkeologların hummalı çalışmaları sonucu İbiza Adası’nda ortaya çıkarılmış arkeolojik eserler.

Şimdi müzenin giriş holünden geçip arkadaki açık alana, asıl arkeolojik alana geçiyorum…

Açıkhavadaki arkeolojik alana çıkarken, görevliler bana bir kask verdiler. Ben almak istemedim kask kafama, ama mecburmuş. Söylediklerine göre, biz bunu takmak zorundaymışız. Yani burdan geçerken, kafana birşey düşebilirmiş, sen düşebilirmişsin, kafanı bir yere çarpabilirmişsin, o yüzden mecbur.

Daha önce de defaatle belirttiğimiz üzere, İbiza Adası’nda ilk kez insan yaşamını başlatanlar, bizim Fenikeliler’dir. Fenikeliler’in İbiza Adası’na gelip burada ilk evleri, ilk yerleşimi kurup insan hayatının bu ada üzerinde başlaması, M. Ö. 654. Yani bundan takriben 2700 sene önce. Ve o ilkel gemilerle.

Arkeologlar adada Fenikeliler / Kartacalılar zamanından kalma birçok nekropol keşfediyorlar; burada çok sayıda cenaze objesi bulunmuş, ancak bunlar genel olarak biraz kalitesiz giyim eşyalarına ait ama az sayıda değerli eşya ve az sayıda altın mücevher var. Cadiz’deki Fenike / Kartaca cenazelerinde olanların tam tersi yani. İbiza’da, cam boncuklardan, kemikten ve fildişinden kolyeler ve nadiren altın küpeler içeren pişmiş kil figürler bol miktarda bulunur. Tarihçiler ve arkeologlar, burada gömülen Fenikeliler’in yalnızca bu topraklarda kurdukları fabrikaların ustabaşı ve hizmetkârları olduğunu, işadamlarının ve büyük tüccarların ise Kartaca’da (bugünkü Tunus) gömüldüğünü varsayıyorlar. Bu nekropollerde, ölülerin rûhunun içlerine dahil edilebilmesi için mezarlara bırakılan Tanrı resimleri ve cenaze portreleri bulunmuştur.

Alanda gezinti yaparak, bir yeraltı geçidinin girişine vardım. Sığınak gibi bir yer.

Yeraltına doğru inen merdiven yapmışlar. Oraya iniyorum, yerin altına. Bakalım aşağıda neler var?

Harika bir yer burası. Burada Fenike mezarları var ve halen orada yatan Fenikeli insanların iskeletleri.

Şu anda gerçek bir insan iskeletinin önündeyim, kardeşlerim. Bir Fenikeli’nin iskeletine bakıyorum. 2700 yıldır burda yatıyor, kardeşlerim.

Yani gerçekten duygusal anlar yaşıyorum ben şu anda. 2700 yıldır burada yatıyor bu Fenikeliler. İki tane mezar, iki tam iskelet, yanyana.

Bunlar, Ortadoğulu. Ortadoğulu bunlar, kardeşlerim. Bizim topraklardan gelmişler buraya, tâ buralara. Gelip burda ilk medeniyetleri, ilk yerleşimleri, ilk insan hayatını başlatmışlar. O ilkel gemilerle gelmişler.

Kendilerini gerçekten saygıyla, hürmetle, minnetle anıyoruz. Gerçekten muhteşem insanlardı bu Fenikeliler.

2700 yıl önceki o insanların gerçek iskeletlerine bakıyorum şu anda. Duygulanmamak elde değil. Hakikaten duygulanmamak elde değil.

Hemen yakınında Fenike Tanrıçası Aştartê’nin büstü var. İşte ben bunu arıyordum. Aradığım şeyi buldum: Fenike kadını, Fenike Tanrıçaları’ndan biri.

Bu nekropoller genellikle kumsalların yanında, kireçli araziye sahip küçük yürüyüş yolları üzerinde yer almaktadır. Mezarlar kayaya kazılmış ve bir kısmı günümüze kadar bozulmadan gelebilmiş, ancak çoğunluğu mezarların düzensizliği ve dağınıklığı ile bile arkeologlar için her zaman büyük bir sorun olmuştur.

Arkeolojik alan olarak en önemli nekropol, ismi “Değirmen Tepesi” anlamına gelen işte bu Puig des Molins’te bulunandır. Tampon bölge olarak 145, 9 hektarlık bir alanı kapsar; “Dünya Mirası” olarak tescillenen ve arkeolojik açıkhava müzesine dönüştürülen alanın kapsadığı arazi ise 5, 5 hektar büyüklüğünde.

İbiza şehrindeki Puig des Molins nekropolü, Batı Akdeniz’deki Fenike – Pön döneminden kalma en büyük ve en iyi korunmuş kompleks olarak kabul edilir. M. Ö. 7. yy’da kurulmuştur. Fenikeliler’in İbiza Adası’na yerleşmeleri sırasında oluşturulmuş ve sonraki yüzyıllarda Romalılar ve Endülüs Müslümanları tarafından kullanılmaya devam edilmiştir. Alandaki yaklaşık 3000 mezar kompleksinin mevcut boyutu, orijinal kompleksin yalnızca bir kısmına karşılık gelmektedir. Nekropolün büyük eski bölümleri caddeler ve binalarla inşâ edilmişti.

Şu asalete bakar mısınız? Fenikeli kadının şu asaletine bakar mısınız?

Bunlar, işte bu Fenikeli kadınlar, tarihte ilk defa mor rengini bulup, murex adlı bir deniz böceğinden mor rengini keşfedip, ve ilk kez mor renkli kumaşlar dikerek bütün Akdeniz boyunca ticaret yapmış, mor renkli kumaşlar diken, mor renginin mucidi olan Fenikeli kadınlar bunlar.

Şu asalete, şu güzelliğe bakınız. Evet, muhteşem bir kadın! Şu güzelliğe bakın, şu asalete bakın, şu giyimine, başındaki serpuşa…

Dağın yamacına kazılan 4000 – 5000 arasında hipogeadan oluşan bir komplekstir. Bunlar çeyiz ve lahitlerin bulunduğu mezar odası ve giriş şaftından oluşur. Plakalarla kapatılmış bir açıklıktan indiğiniz bir dizi mağaradır. İçinde lahitler vardı. Bazen cesetler basitçe plakalarla örtülüyordu. Oda büyük bir levhayla kapatıldı ve kuyu toprakla dolduruldu. Bunlar aile mezarlıklarıydı ve büyüklük gibi özellikler ailenin parasal kapasitesine göre değişiyordu. En son ölenler lahitlere gömüldü, daha öncekiler ise odanın zeminine taşındı. Hem Romalılar hem de Endülüs Müslüman halkı, kendilerini hem kuyuya hem de odaya gömmek için Fenike hipogeumlarından yararlandı. Yüzyıllar boyunca çeyizlerin sürekli yağmalanması, hipogeumları ayıran ince yeraltı duvarlarının, aralarında daha kolay ve gizli hareket edebilmesi için yıkılmasına yol açmıştır. Bu, hemen hemen tüm odaların birbirine bağlanmasına yol açmış ve hipogeumları bir mağarayı anımsatan bir tünel sistemi oluşturmuştur. Mezarlar, kullanıldıkları zamana bağlı olarak gömme veya kremasyon şeklindedir.

Sonra müzenin kapalı alanına, arkeolojik çalışmalar sonucu ortaya çıkarılan bulguların, eşya, takı ve heykellerin bulunduğu sergi bölümüne geçtim. Kafamdaki kaskı da çıkarmış oldum böylece.

Müzenin kapalı sergi bölümünü de baştan sona gezdim. Sergilenen muhteşem eserleri temaşa ettim.

İbiza Adası, buranın denizcilik kültürü içinde önemli bir ticarî yerleşim bölgesi olmasından dolayı Fenike arkeolojik kalıntılarını koruyor. Doğudan batıya uzanan rota üzerinde yer alan ada, Akdeniz’de hakim olan rüzgârlar ve akıntılar nedeniyle denizciler için uygun bir geçiş noktasıydı. M. Ö. 654’te Fenikeli yerleşimciler İbiza’da bir liman kurdular. Ortadoğu’daki Asur istilâlarının ardından Fenike’nin zayıflamasıyla İbiza, yine eski bir Fenike kolonisi olan Kartaca’nın kontrolüne girdi. Adada boya, tuz, balık sosu (garum) ve yün üretildi. İbiza şehri madenî para basma hakkına sahipti ve önemli bir ticaret limanıydı. Fenikeliler ayrıca zengin tuz yataklarından ve kurşun madenlerinden de yararlandılar. Puig des Molins (Değirmen Tepesi) nekropolü, bilinen en önemli Fenike mezar alanı olarak kabul edilir. Bir Fenike yerleşiminin kalıntıları Sa Caleta Körfezi yakınında ve bir diğeri Cala d’Hort yakınlarında bulunabilir.

Fenikeliler, M. Ö. 654 tarihinde, bugünkü İbiza (Eivissa) şehrinin Puig de Vila noktası üzerinde “İboşim” adıyla İbiza (Eivissa) şehrini kurdular ve ayrıca nekropollerini 3000’den fazla hipogeumun bulunduğu Puig des Molins üzerinde kurmuşlardır. Fenikeliler’in İbiza şehrini ilk kurmaya başladıkları nokta bugün Fenike arkeolojik alanı ve müzesidir.

Her ne kadar adanın ve başkentinin Katalonca ismi “Eivissa” ve İspanyolca ismi “Ibiza” ise de, aslında bu isim köken olarak ne Katalon’dur ne de İspanyol. İsim; bir Ortadoğu dili olan Fenike kökenli. Evet, yanlış okumadınız. Akdeniz’in en batısındaki bu ada, Akdeniz’in en doğusundaki Fenikeliler tarafından kurulup yerleşime açılmış bir ada. İnanması gerçekten güç geliyor, ama böyle.

Akdeniz’in en doğusundan, yani Doğu Akdeniz’de, bugünkü işte Suriye, Lübnan, İsrail topraklarında kurulmuş bir medeniyet, Fenike Uygarlığı (M. Ö. 1500 – M. Ö. 589). Düşünebiliyor musunuz, bundan 3000 sene önce, o ilkel gemilerle geliyorlar buraya, Akdeniz’in en batısına. Tâ buraya kadar gelmişler, o ilkel gemilerle, bundan 3000 sene önce. Ve o Ortadoğulular, Ortadoğu uygarlığı olan Fenikeliler gelip burda ilk yerleşimi kurmuşlar ve insan hayatını başlatmışlar.

Fenike tüccar devletini (M. Ö. 1500 – M. Ö. 589) kurmuş olan Fenikeliler, bugünkü Lübnan ve Suriye’nin Akdeniz kıyı kesiminde yaşamış denizci bir kavim idi. Kıyıda Biblos, Sidon (Sayda), Tîr (Sur) gibi birtakım “kent devletleri” halinde örgütlenmişler ve bu kentler, takriben M. Ö. 2000 – M. Ö. 1200 yılları arasında Mısır’ın egemenliği altında kaldıktan sonra bağımsızlığına kavuşmuşlardır. Sami ırka mensup olan Fenikeliler, Akdeniz kıyılarında yaşadıklarından, gemicilikte ve deniz ticaretinde son derece önemli gelişme göstermişlerdir. Deniz ticaretinde çok ileri giden Fenikeliler, Akdeniz’in hemen her yerinde, hatta Atlas Okyanusu kıyılarında koloniler kurdular, Britanya Adası’na (İngiltere, Galler ve İskoçya) kadar uzanarak buralarda aradıkları kalay madenini buldular. Kimi tarihçiler, altın aramak için Batı Afrika kıyılarına kadar gittiklerini bile söylerler.

Fenikeliler, Mısır egemenliğinden kurtulduktan (M. Ö. 1200) sonra, M. Ö. 700 yılına kadar tarihlerinin en parlak dönemini yaşadılar. Ki M. Ö. 900’de, Tunus topraklarında Fenike kent devletlerinin en güçlüsü olan Kartaca kurulmuştu.

Afrika’daki önemli medeniyetlerden biri de Kartaca Medeniyeti’dir. Mısır’ın kendine has gücü, ülkeye yabancı sızmalarını engelliyordu, ama Mısır dışında kalan Afrika toprakları – özellikle kıyılar – denizci komşu devletlere açıktı. Bu durumdan faydalanmayı ilk akıl edenler, bugünkü Lübnan topraklarında meskun bulunan ve alfabeyi bulmuş olan Fenikeliler oldu. Tyr’in Kartaca’yı kurması (814), sonra da Kartaca’nın Büyük Sirt Körfezi’nden Hercules Sütunları’na ve daha da öteye kadar genişlemesi, bundan ileri geldi. Tamamen ticarî bir hüviyet taşımasına rağmen, Kartaca medeniyetinin, Berberîler üzerinde kuvvetli bir tesiri oldu. Gerçekten de, bir yandan yerli kervanlar, yani Fizanlı Gramantlar aracılığı ile Kartaca ticareti bütün Mağrîb’i ve Sahra’yı aşarak, tâ Nijerya’ya kadar uzanıyor, bir yandan da Fenike gemileri, M. Ö. 6. yy’daki Hannon seyahati ile Senegal kıyılarına kadar uzanıyordu.

Bir deniz kavmi olarak Fenikeliler öncelikle ticaretle uğraşmışlar, gittikleri yerlere zeytin, zeytinyağı, incir, ceviz, badem, nar, erik, hurma, kayısı, kavun, balkabağı, şarap gibi gıda ürünleri, bakır, demir, gümüş, altın gibi madenler, sedir ağacından kereste, fildişi ve camdan sanatsal nesneler, yün, keten, pamuk ve ipek gibi kumaşlar götürmüşlerdir. Mısırlılar’dan öğrendikleri cam işleme sanatını ilerleterek, Sayda, Sur ve Sarepta gibi şehirlerde saydam camlar üretmişlerdir.

Fenikeliler, asıl şöhretlerini ise farklı farklı renklendirdikleri kumaşlar sayesinde edinmişlerdir. M. Ö. 1570’te bir tür kabuklu deniz canlısı olan murex sayesinde mor renkli kumaşlar elde etmeyi başarmışlardır.

Fenike uygarlığının çöküş dönemi, M. Ö. 700 tarihinde, Asurlular’ın istilâsına uğramasıyla başlar. Zaman zaman yabancı ulusların istilâ ve talanlarına uğrayarak, zaman zaman da kendi aralarında savaşarak, Milat’tan Önce ilk yüzyıla kadar varlıklarını koruyabildiler. Bu tarihten sonra Roma’nın Suriye eyaleti sınırları içinde kaldılar ve bundan böyle “Suriyeli” olarak anıldılar.

Fenikeliler’in uygarlığa en önemli katkıları, alfabeyi bulmalarıdır.

Puig des Molins, 11 Ekim 2022

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir