Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (Alm. Nordrhein-Westfalen) eyaletinin Münster (Westfalen) iline bağlı Borken ilçesinin Gronau (Westfalen) kasabasında, Gronau Belediyesi ve Austausch und Intagration (Kültürlerarası Alışveriş ve Entegrasyon) bürosunun düzenlediği okuma gecesindeki konferansım, oldukça güzel ve verimli geçti.
Etkinliğe Gronau Belediyesi memurları ve yerli halktan dinleyiciler katılmıştı. Almanlar’ın ve Kürtler’in ilgi gösterdiği konferans salonunda Sünnî Hanefî, Sünnî Şafiî, Alevî, Ezdaî, Süryanî, Katolik, Protestan ve Ateist, farklı inanç gruplarına mensup insanlar vardı.
Jöbkesweg – 5 adresinde bulunan ve belediyeye ait “Haus der Begegnung” (Toplantı Evi) adlı binada verdiğim Almanca konferanstan sonra, dinleyicilere son çıkan “Die Verlorenen Länder Europas” (Avrupa’nın Kayıp Ülkeleri) adlı Almanca kitabımı imzaladım.
Konferans salonunda, masaların üzerine benim Almanca “Die Verlorenen Länder Europas” ve Türkçe 3 ciltlik “Kadın Peygamberler” adlı kitaplarımı dizmişlerdi. Katılımcılardan, isteyenler kitap alıyor ve orada hazır bulunan yazarına yani bana imzalatıyordu.
Program bittikten sonra Austausch und Intagration bürosunun yetkilileriyle beraber kasaba merkezine, akşam yemeğine gittik. Yemekten sonra da, masadan kalkmayarak, uzunca bir süre sohbet ettik.
Kimi Mardinli, kimi Şırnaklı, kimi Urfalı, kimi Vanlı. Kalabalık bir masa var restoranda. Birlikte hem yiyor hem sohbet ediyoruz.
Masadakilerin etnik olarak tamamı Kürt. Fakat itikadî olarak oldukça çeşitli. Biri Sünnî, biri Alevî, biri Ézidî, biri Kakaî, biri Zerdüştî, biri başka birşey…
Kürtler inançsal ve kültürel olarak oldukça zengin bir millet. Ne ararsan var. Alt tarafı bir akşam yemeği için masaya oturuyorsun, Sümer’den bu yana zuhur etmiş tüm dînlerin ürünleri seninle beraber oturuyorlar.
Bu Kürtler nasıl bir millet ya?… Kardeşim siz Âdem’le Havva’nın soyundan gelmiyor musunuz? Yoksa sizi Anunnakiler mi bu gezegene getirdi? Nibiru gezegeninden mi buraya geldiniz?
Sohbet derin, ama 6 Şubat günü Türkiye’nin doğusundaki ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt illerinde meydana gelen 7, 7 ve 7, 6 şiddetindeki depremler nedeniyle sohbetimiz öyle şen şakrak bir şekilde olmuyor, biraz buruk. Masada, depremde yakınları zarar gören insanlar da var. Acımız büyük. Ayrıca ben buraya gelmeden önce, buradaki bu insanlar deprem bölgesine epey yardım da toplayıp göndermişler.
Gece geç saatte kalkıyoruz….
Beni arabayla otelime bırakıyorlar. Sonra hatır isteyip ayrılıyorlar. Yalnız kalıyorum tekrar ve vakit gece.
Kasabada iki gündür kaldığım “Die Perle von Gronau” (Gronau’nun İncisi) adlı otel, villa tipi iki katlı bir otel. “Eperstraße – 48” (Eper Caddesi – 48) adresinde bulunuyor.
Önce odama çıkıyorum ve sadece birkaç dakika sonra tekrar dışarı çıkıyorum. Uykum gelmiyor. Dışarı çıkıp bir sigara içiyorum. Sonra yeniden otele girip, odama gitmeden, otelin içinde dolanıyorum.
“Die Perle von Gronau” (Gronau’nun İncisi) adlı bu villa tipi otel, öteden beri Gronau Belediyesi tarafından kültürel veya ilmî etkinlikler nedeniyle kasabaya gelen sanatçıların, edebiyatçıların, şairlerin, yazarların ve bilim insanlarının ağırlandığı tarihî bir mekân.
400 m2 büyüklüğünde ve iki katlı bir villa. Beje çalan beyazımsı bir dış rengi var. Toplam 9 tane odası var ve her bir oda 27 m2 büyüklüğünde. Odalar sanki bir otelin değil, villa tipi bir evin odaları gibi hazırlanmış.
Tarih boyunca Gronau Belediyesi tarafından kültürel veya ilmî etkinlikler nedeniyle kasabaya gelen sanatçıların, edebiyatçıların, şairlerin, yazarların ve bilim insanlarının ağırlandığı bu güzel mekânda, aynı nedenle ve aynı muameleyi görerek ağırlanıyor olmak, hakikaten benim için mutluluk verici ve onur verici bir olay. Kendim için demiyorum ama (yok yok, kendim için de diyorum), bir Kürt aydınına layık görülmesi gereken muamele bu işte.
Otelin içi de, yani oturma odaları, çay – kahve odaları, tam olarak amacına ve işlevine uygun dizayn edilmiş. Kitaplarla ve dergilerle dolu kitaplıklar, müzik aletleri, “sanat ve edebiyat” dendiğinde akla gelen ne varsa hepsi var.
Otelin içinde gezinirken, “Kimbilir, bu otelde kimle kimler, hangi sanatçılar / yazarlar ağırlanmıştır?” diye düşündüm. Bilmiyordum ama sanırım hepsi Alman’dı ve muhtemelen tarih boyunca burada ağırlanan tek yabancı sanatçı / yazar benim.
Hakikaten onore edici bir olay ve bundan dolayı müthiş mutluyum.
Bir yazar, böyle mutlu olur işte.
* * *
Çok sevdiğim bir Arnavut atasözü vardır; şöyle der: “Nuk do as mend as kalem! Shif e shkruaj.” Arnavutça olan bu güzel sözün anlamı şöyle: “Ne akıl iste ne kalem! Bak ve yaz.”
Yazmak benim için bir mücadele metodu değil, bir iş veya meslek de değil, bir yaşam biçimidir. Yazıyorum çünkü yazmayı çok seviyorum. Duygularımı, düşüncelerimi, hayata bakışımı, sevinç ve üzüntülerimi insanlarla paylaşmayı seviyorum. Paylaşmayı seviyorum ve paylaşmak amaçlı yazıyorum. Allah’ı sevdiğim için doğayı, doğayı sevdiğim için hayatı, hayatı sevdiğim için insanları, insanları sevdiğim için paylaşmayı, paylaşmayı sevdiğim için de yazmayı seviyorum.
Ben insanlara belli bir fikri aşılamak, bir ideolojiyi şırınga etmek, okuyuculara yön ve şekil vermek amaçlı yazmıyorum. Yazmamın tek amacı vardır; “paylaşmak”. Fikirlerimi, dünya görüşümü, nasıl bir ülke veya yönetim anlayışı arzu ettiğimi, belli başlı sorunlar karşısında nasıl bir çözüm yolu önerdiğimi, nelerin insanlığın hayrına olduğuna nelerin olmadığına inandığımı, hem Tanrı’nın razı olacağı hem de içinde yaşadığımız toplumun sevip takdir edeceği ideal insanlar olabilmemiz için nasıl bir ahlâka, ne tür bir şahsiyete ve hangi âmellere sahip olmamız gerektiğini, bütün bunların hepsini insanlarla “paylaşmak” istiyorum. Fakat dayatmıyorum, ajite etmiyorum. Dayatma ve ajitasyondan nefret ediyorum ve bu türden yazılar yazmaktan hoşlanmıyorum. Bu türden yazanların yazdıklarını da okumuyorum.
Ben iyiliği, güzelliği, hayrı paylaşabiliyorsam, zaten hem Allah indinde hem de toplum nezdinde görevimi yapmış oluyorum. Bunun için kimseye bir dayatma veya zorlamada bulunmama gerek yok. Ben paylaşırım; alan alır almayan almaz. Ola ki, almak istemeyen kişi de benim düşündüğümden farklı düşünüyordur ve ona göre de iyiliği, güzelliği ve hayrı o dile getirmektedir. Peki, onun haklı olmadığını kim garanti edebilir? Değil mi ki insanlar farklı inanç ve düşüncelere sahip olabiliyorlar, değil mi ki birinin iyi dediğine diğeri kötü diyor, birinin güzel dediğine diğeri çirkin diyor, demek ki benim gözümde iyi ve güzel olan bir şey başkasının gözünde kötü ve çirkin olabilir. Peki ya doğrusu onunki ise? Ya haklı olan ben değil karşımdaki ise?
Sonuçta insana hiçbir ilim doğuştan verilmiyor, insan herşeyi okuyarak, araştırarak, yaşayarak, tecrübe ederek öğreniyor. Onun için, bana göre, hiç kimseyi dışlamamak ve hiçbir farklı düşünceyi peşinen mâhkum etmemek lazım.
Fikirlerimizi, duygularımızı, nasıl bir ülke veya yönetim anlayışı arzu ettiğimizi, belli başlı sorunlar karşısında nasıl bir çözüm yolu önerdiğimizi, bütün bunları biribirimizle paylaşmamız lazım. Bu yazıyla olur, sözle olur veya değişik araçlarla olur, farketmez, ama herkes yapmalıdır bunu. Ve herkes özgürce yapabilmelidir. Duygu ve düşüncelerimizi içimizde saklı tutmayıp ne kadar çok paylaşırsak, sorunlarımızı çözmemiz için elimizde o kadar çok reçete olur diye düşünüyorum.
Farklı düşüncelerden, değişik önerilerden korkmamalı. Bilâkis onlardan ilhâm ve hatta güç alınmalı. Bunu kavrayabilen – ister birey olsun ister camiâ veya toplum olsun, ister devlet olsun – hayatta da başarılı olacaktır. İşte ben de kendi payıma düşeni yapmak için, yazıyorum. Bana ait olanı ifâ etmek, bendekileri paylaşmak için yazıyorum.
Bir nevi, kendimi ifade ediyorum, yazmakla. Ayrıca bana göre, kendini ifade edebilen insan, hayatı ve çevresinde olanları da daha sağlıklı bir şekilde kavrayabilecektir.
* * *
Edebiyat, sanat, bir toplumun en önemli yapı taşlarıdırlar. Herkes şiir yazmaya, beste yapmaya, resim çizmeye, film çevirmeye, yazı yazmaya kalkışabilir. Ancak ortaya konan her çalışmaya “eser” denmez. Bir çalışmaya “eser” diyebilmek için gerekli kıstaslar vardır.
Daha önce 300 defa yaptığınız bir şeyi 301. defa yapmanız, daha önce 500 defa söylediğiniz şeyleri 501. defa söylemeniz, bıkmadan, sıkılmadan, ıkınmadan yıllar yılı kendinizi tekrar edip durmanız, Yeşilçam filmleri gibi biribirinin kopyası olan onlarca çalışmayı isim ve etiket değiştirerek “yeni bir şeymiş gibi” topluma sunmaya kalkışmanız halinde ortaya bir “eser” koymuş olmazsınız.
Gerçek şair yazdığı her şiirde, gerçek ressam çizdiği her resimde, gerçek müzisyen bestelediği her şarkıda, gerçek sinema sanatçısı çevirdiği her filmde, gerçek yazar yazdığı her makalede insanlara “yeni bir tad, farklı bir tad” verebilen kişidir.
Gerçek anlamda bir “eser” ortaya koyabilmek, sanıldığı gibi kolay değildir. Her şeyden önce emek ister, alınteri ister, özgüven ister, en önemlisi de bilgi ve birikim ister. Buna yıllarınızı harcamaya hazır olmanız, gecenizi gündüzünüze katmaya razı olmanız, uykusuz kalmaktan, aç kalmaktan, perişan olmaktan çekinmemeniz gerekmektedir.
Sanat, ancak ömrünü ona harcayanların hak ettiği bir sıfat olmalıdır. Sanatçı olmayı, ancak sanat için yanıp tutuşabilenler hak ederler. Sanatçı, sanat için yıllarını, ömrünü, uykusuz gecelerini, varlığını, bütün kazanımlarını fedâ edebilmekle olunur.
Yazarlık da öyle.
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 14
Die Perle von Gronau, 9 Mart 2023