Endülüs İslam Medeniyeti Müzesi’nin yerini biraz insanlara sora sora, biraz da tabelaları takip ede ede, nihayet buluyorum.
“Centre d’Interpretació Madina Yabisa” (Medine Yebiza Ziyaret Merkezi) adlı bu Endülüs müzesi, “Carrer Major” (Anayol) adlı sokağın bittiği yerde.
Müzenin adı olan “Madina Yabisa” (Medine Yebiza), aslında Arapça bir isim. “Medine”, Arapça’da “Şehir” demek; “Yebiza” ise İbiza’nın Endülüs İslam hakimiyeti dönemindeki ismidir. Yani “Medine Yebiza”, Arapça olarak “İbiza Şehri” anlamına geliyor.
İspanya’ya ait ve kadim Katalonya toprakları olan, Akdeniz üzerindeki Balear Adaları (Kat. Illes Balears; İsp. Islas Baleares) ili ve takımadalarının en batısındaki İbiza (Kat. Eivissa; İsp. Ibiza) Adası’nın merkezi olup en güneyinde bulunan İbiza (Kat. Eivissa; İsp. Ibiza) şehir merkezinde yaptığım gezi, çok verimli ve öğretici oldu benim için. Bir o kadar da büyüleyici.
İbiza Adası’nın tarihinde, beni bilhassa yakından ilgilendiren iki uygarlık var: Biri Milat’tan Önce’sine ait Fenike Medeniyeti (M. Ö. 1500 – M. Ö. 589), biri de Milat’tan Sonra’sına ait Endülüs İslam Medeniyeti (711 – 1492).
Biraz önce Fenike arkeolojik alanı ve müzesi Puig des Molins (Değirmen Tepesi)’i gezdim, şimdi de Endülüs İslam Medeniyeti müzesi Centre d’Interpretació Madina Yabisa’yı gezeceğim.
Her iki müzeye de giriş beleş, yani ücretsiz. Oh, ne güzel dünya valla. “Avrupa bizi kıskanıyor”…
Müzenin kapısından içeri giriyorum…
Hazır olun, sevgili okurlar. Şimdi sizleri, Endülüs İslam Medeniyeti’ne götüreceğim.
O muhteşem uygarlığa, bizim “yitik medeniyetimiz”e.
Müzenin kapısından içeri girer girmez fotoğraflar çekiyor ve hemen ardından videoyu oynatıp anlatım yapmaya başlıyorum. O heyecanla, “sonradan görme” gibi hemen olaya girince, görevliler ayağa kalkıyorlar:
– No, no! No video!, diye sesleniyorlar bana.
Bem tam anlamıyla şok! İçeride video çekmek yasakmış! Ama sordum, fotoğraf çekimine izin veriyorlar, sadece video çekimi yasak. Üzüldüm bu duruma, ama yapacak birşey yok.
Müzenin içini gezmeye başlıyorum…
Müzenin içi güzel, loş bir ambiyansı var. Yürüdüğümüz aralıklarda sıra sıra dizilmiş camekanlar (camla kaplı sergi masaları) var. Onların içinde Endülüs’ten kalma birbirinden değerli eserler sergileniyor.
Video çekmeden içim rahat etmiyor. Sonuçta böyle bir yere insan hayatta kaç defa gelir ki? Yasak olmasına ve girişte uyarılmama rağmen içeride gizli gizli video çekimi yapıyorum. Yakalanmamak için de, video anlatım yaparken kısık sesle konuşmaya çalışıyorum.
Cemekanın içinde Endülüs döneminde basılmış Kur’ân-ı Kerîm’ler, Arapça metinler ve papirüsler var. Ayrıca müthiş bir sürpriz bekliyordu beni: Usturlap.
Usturlaplar, Müslüman astronomların henüz 8. yy’da tasarıma açısal ölçekler getirdiği, ufukta azimutları gösteren daireler ekledikleri Ortaçağ İslam dünyasında benimsenmiş ve daha da geliştirilmişti. Müslüman dünyasında, esas olarak navigasyona yardımcı olarak ve Mekke’nin yönü olan kıbleyi bulmanın bir yolu olarak yaygın olarak kullanıldı. Fars gökbilimci ve matematikçi İbrahim bin Habib bin Sûleyman bin Semure bin Cundeb el- Fezarî (? – 777) ve oğlu Ebû Abdullah Muhammed bin İbrahim bin Habib bin Sûleyman bin Semure bin Cûndeb el- Fezarî (? – 806), İslam dünyasında usturlabı inşâ etmekle tanınan ve usturlabı ilk kullanan kişilerdirler.
Sistem mühendisliği ve sibernetik ilminin öncülerinden, aynı zamanda Matematik ve Astronomi alanında eserler veren Kürt gökbilimci Banû Musa ya da gerçek adıyla Cafer Muhammed Ahmed Hasan ibn-i Musa ibn-i Şakir (803 – 78), henüz 9. yy’da İslam astrofiziğine ve gök mekaniğine önemli katkılarda bulundu. Göksel cisimlerin ve göksel kürelerin Dünya ile aynı fizik yasalarına tabi olduğunu, göksel kürelerin Dünya’nınkinden farklı kendi fiziksel yasalarını takip ettiğine inanan eskilerin aksine, ilk varsayımda bulundu. “Astral Hareket ve Çekim Gücü” adlı eserinde Banû Musa, gökcisimleri arasında bir çekim kuvveti olduğunu öne sürerek, İngiliz fizikçi, matematikçi, astronom, teolog, filozof ve kâşif Isaac Newton (1643 – 1727)’un evrensel “çekim yasası”nın habercisiydi.
İslam dünyasında usturlabın matematiksel arka planı, Batı dünyasında Albategni (Albatenius) adıyla bilinen Harranlı bir Müslüman veya Sabiî bilgin olan Kürt gökbilimci, astrolog ve matematikçi Bavê Abdullah Muhammed kurê Cabir kurê Sinan el- Raqqî el- Harranî es- Sabiî el- Battanî (858 – 930)’nin henüz 920 yılında kaleme aldığı “Kitab’ez- Zic es- Sabiî el- Câmiî fi Hisab’in- Nûcum we Mewâz-i Mesîrih’el- Mûmtehanâ” adlı incelemesinde kuruldu ki, Kürt gökbilimci Battanî’nin bilimde çığır açan bu eseri, daha sonra İtalyan gökbilimci ve matematikçi Platone Tiburtino (1110 – 45) tarafından “De Motu Stellarum” (Yıldızların Hareketleri Üzerine) adıyla Latince’ye çevrilmiştir.
Hayatta kalan en eski usturlap, 927 – 28 tarihlidir. İslam dünyasında usturlaplar, Güneş’in doğuş ve sabit yıldızların doğuş zamanlarını bulmak, sabah namazını programlamaya yardımcı olmak için kullanıldı. 10. yy’da, Batı dünyasında Azophi adıyla bilinen Fars gökbilimci Abdurrahman ebû Hûseyn el- Sufî (903 – 86), ilk olarak astronomi, astroloji, navigasyon, haritacılık, zaman işleyişi, dûâ, namaz, kıble vb. gibi çeşitli alanlarda bir usturlabın 1000’den fazla farklı kullanımını tanımladı.
İbiza Adası’na ve adadaki bu Endülüs müzesine yaptığım bu ziyaretten sadece birbuçuk ay önce, halihazırda devam eden “Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler” adlı bilimsel dînler ve uygarlıklar tarihi çalışmamın 70. bölümünü bitirip yayınlamıştım ve o bölümde uzun uzadıya bahsettiğim usturlabı şimdi, sadece birbuçuk ay sonra bizzat kendi gözlerimle görmek, benim için inanılmaz güzel bir sürpriz oldu. Adetâ, bu çalışma için verdiğim emeğe karşılık Allah’ın bana bir mükâfatı. (NOT: Sözünü ettiğim “Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler” adlı bilimsel dînler ve uygarlıklar tarihi çalışmamın siz bu yazıyı okuduğunuz an itibariyle 91 bölümü tamamlanıp yayınlanmıştır.)
Ama müzede, usturlaptan daha muhteşem bir sürpriz bekliyordu beni: Endülüslü ünlü Berberî seyyah, coğrafyacı ve haritacı Ebû Abdullah Muhammed bin Muhammed bin Abdullah bin İdris Şerif el- İdrisî (1100 – 66)’nin tâ 12. yy’da çizdiği küresel dünya haritası, tam önümde, sevgili kardeşlerim! Evet, yanlış duymadınız; El- İdrisî’nin dünyada çığır açan, bilimde ve coğrafyada çağ atlatan meşhur dünya haritası tam önümde ve o mucizevî esere çıplak gözle bakıyorum şu anda.
İnanılmaz bir gün benim için ve anlatması imkânsız duygular yaşıyorum.
Bunlar, daha o dönemde Dünya’nın yuvarlak olduğunu kanıtlayan haritalar. Daha Ortaçağ’da Avrupalılar Dünya’yı öküzün boynuzları arasında sanarken, Müslümanlar böyle yuvarlak dünya haritaları çiziyorlardı. Zaten Endülüs topraklarını ele geçirdikten sonra coğrafî keşiflere başladılar. Endülüs Müslümanları’nın çizdiği dünya haritalarına ulaştıktan sonra, Avrupalılar “Amerika” kıtasını keşfettiler.
Bu, El- İdrisî’nin haritası, kardeşlerim. Benim yazılarımı, ilmî çalışmalarımı, bilimsel makalelerimi okuyanlar bilirler; sıklıkla bahsediyorum ben bu haritadan, bu usturlaptan, El- İdrisî’den, yazılarımda ve kitaplarımda. İşte şu anda önündeyim. Yani yazılarımda, kitaplarımda defaatle bahsettiğim, sürekli anlattığım El- İdrisî haritasının ve usturlabın şu anda önündeyim.
Binlerce yıl önceden Dünya’nın yuvarlak ve küre şeklinde olduğunu dile getiren bilginler ve düşünürler arasında en önemliler içinde İslam âlimleri gelmektedir. Müslüman bilginlerin kahir ekseriyeti, arzın küreselliği yani Dünya’nın yuvarlak olduğu düşüncesini daha ilk dönemlerden itibaren kabul etmişlerdir. Çünkü İslam’ın kutsal kitabı Kurân-ı Kerîm’de yuvarlak ve küresel bir Dünya tasviri sunan âyetler ve ayrıca İslam Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in hadislerinde de bu yöndeki vurgular, İslam âlimlerinin büyük çoğunluğunu Küre Dünya fikrine yöneltmiştir.
İslam dünyasında, Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrini ilk ortaya atan kişi, kendi zamanının çok ötesinde bir ilmî ve felsefî birikime sahip olan, büyük bir İslam âlimi olmasının yanında aydın bir filozof olan, Sünnî Hanefîlik mezhebinin imamı olup kısaca İmam-ı Âzam Ebû Hanife olarak bilinen Kürt âlim Ebû Hanife Numan bin Sabit bin Zuta bin Mah bin Marzuban el- Kufî (699 – 767)’dir.
İslam dünyasında, Dünya’nın yuvarlak olduğunu söyleyen ikinci kişi, bir Türkmen olan ünlü coğrafyacı ve matematikçi Ahmed Habeş Hasib el- Merwazî (766 – 869)’dir. Henüz 9. yy’da Merwazî, kutupsal koordinatları küre üzerinde belirli bir noktayı merkeze alan farklı bir koordinat sistemine dönüştürmek için küresel trigonometri ve Mekke (kıble) yönünü belirlemek için harita projeksiyon yöntemlerini kullandı.
İslam dünyasında, Dünya’nın yuvarlak olduğunu söyleyen üçüncü kişi, yine bir Kürt olan ünlü coğrafyacı Ebû Qasım Ubeydullah bin Abdullah bin Xordazbe (820 – 912)’dir.
Kur’ân âyetleri ışığında Düz Dünya tezinin reddi ve Küre Dünya tezinin savunulması, İslam’ın daha ilk üç nesli döneminde gerçekleşmiştir. Bunlardan bazıları, Dünya’nın “yumurta sarısına benzer bir şekli” olduğunu söyleyen ünlü Kürt coğrafyacı Xordazbe ve Dünya’nın “bir top gibi yuvarlak” olduğunu söyleyen Kürt coğrafyacı ve gökbilimci Ahmed bin Ömer ibn-i Rûste (? – 913’ten sonra)’dir.
Bilime verdiği önem ve bilim insanlarının çalışmalarına verdiği teşviklerle bilinen Abbasî Halifesi Ebû Abbas Abdullah el- Me’mun ibn-i Harun er- Reşîd (786 – 833)’in talebi üzerine dönemin Müslüman ilim adamları ve coğrafyacıları tarafından 9. yy’ın hemen başlarında çizilen Dünya haritası, aslında İslam âleminin daha o dönemde Dünya’nın yuvarlak olduğunu bildiğini gösteriyor. Bu yüzden bilinen en eski küresel izdüşümlü Dünya haritası, Arap – İslam kültür çevresine aittir. Bilim dünyasında çığır açan ve muhteşem bir yenilik getiren bu haritada küresel izdüşüm kullanımının yanısıra, kıtaları kuşatan okyanuslar da resmediliyordu. Hint Okyanusu ilk kez bir haritada “iç deniz” olarak gösterilmemiş, Afrika deniz yoluyla dolaşılabilir bir şekilde çizilmişti.
Bu haritanın orijinali kaybolmuşsa da, 1340 yılından kalan bir kopyası 1980’li yıllarda günışığına çıkarılmıştır. Orijinal haritanın içeriği bu kopyalarda bir ölçüde bozulmuş olsa da, 1340 tarihli kopya dahi, Almanya’nın Frankfurt (Frankfurt am Main) şehrinde bulunan Johann Wolfgang von Goethe Üniversitesi (Johann Wolfgang von Goethe – Universität) bünyesindeki İslam – Arap Bilimleri Tarihi Enstitüsü (Instituts für Geschichte der Arabisch – Islamischen Wissenschaften)’nün ve aynı adlı müzenin kurucusu olan Bitlisli Kürt bilim adamı ve İslam tarihi profesörü Fuat Sezgin (1924 – 2018)’e göre, “eşsiz bir kartografik âbide” niteliği taşımaktaydı.
İslam coğrafyası, Bağdat’ın Abbasî halifeleri tarafından himaye edildi. Haritacılığın gelişmesinde önemli bir etki, 813 yılından 833’e kadar hüküm süren Abbasî Halifesi El- Me’mun’un himayesiydi. 830 yılı civarında, Halife Abdullah el- Me’mun, bugünkü Suriye’de Tadmur (Palmira)’dan Rakka’ya olan mesafeyi ölçmek için bir grup Müslüman astronom ve coğrafyacı görevlendirdi. Böylece O’nun himayesi, Helenistik dünyada kullanılan “stadia” ile karşılaştırıldığında Arapça “mil” tanımının iyileştirilmesiyle sonuçlandı. Bir enlem derecesinin uzunluğunu belirlemek için, düz çöl arazisinde Kuzey Kutbu’nun yüksekliğinin bir derece değiştiği bir yere ulaşana kadar kuzey veya güney (meridyen yayı) nedeniyle kat edilen mesafeyi ölçmek için bir ip kullanarak yapıldı. Bu çabalar aynı zamanda Müslümanlar’ın Dünya’nın çevresini hesaplamalarını da sağlamıştır. El- Me’mun ayrıca, harita projeksiyon tipinin, ülkemizde Batlamyus olarak bilinen Mısır doğumlu Latin coğrafyacı, matematikçi, gökbilimci, astrolog, müzik teorisyeni ve filozof Claudius Ptolemaeus (90 – 168)’tan ziyade Surlu Marínos (70 – 130)’a dayandığı bilinmesine rağmen, günümüze ulaşamamış büyük bir Dünya haritasının yapımına da komuta etmiştir.
Abbasî Halifesi Abdullah el- Me’mun’un ark ölçüm sonucu farklı kaynaklarda 66 2/3 mil, 56, 5 mil ve 56 mil olarak tarif edilmektedir. Özbek gökbilimci ve matematikçi Ebû Abbas Ahmed bin Muhammed bin Kesir el- Ferğanî (805 – 70)’nin bu ölçümlere dayanarak kullandığı rakam 56 2/3 mil olup, Dünya’nın çevresi 32.830 km’dir. 66 2⁄3 mil, 39.000 km’lik hesaplanmış bir gezegen çevresi ile sonuçlanır. Gökbilimciler tarafından verilen bir başka tahmin, derece başına 56 2⁄3 mil (111, 8 km) idi ki bu, 40.248 km’lik bir çevreye tekabül ediyor ve şu anda derece başına 111, 3 km ve 40.068 km’lik çevre değerlerine çok yakın.
Özbekistan’daki Fergana Vadisi’nden gökbilimci ve matematikçi Ferğanî, henüz 9. yy’da Dünya’nın çapını ölçmekle uğraşan ve Abbasî Halifesi El- Me’mun tarafından görevlendirilen Özbek bir astronomdu. Yukarıda bir derece (56 2⁄3 Arap mili) için verdiği tahmin, Ptolemaeus (Batlamyus) tarafından verilen 60 2⁄3 Roma milinden (89, 7 km) çok daha doğruydu. Cenovalı denizci ve korsan Cristoforo Colombo (1451 – 1506), Ptolemaeus (Batlamyus)’un öne sürdüğünden daha küçük bir Dünya boyutunu kanıtlamak için Ferğanî’nin figürünü Arap mili yerine Roma milindeymiş gibi eleştirmeden kullandı. (7432)
İslam dünyasında, Dünya’nın yuvarlak ve küre şeklinde olduğunu söyleyen ilk beş âlimden üçü Kürt, biri Türkmen, biri Özbek’tir.
Ortaçağ’da kaleme alınmış İslamî kaynaklar, Atlas Okyanusu’na açılan Müslüman gemilerinden bahsederler. Örneğin dönemin dünyaca ünlü ilim adamlarından, Arap tarihçi ve coğrafyacı Ebû Hesen Ali bin Huseyn bin Ali el- Mesudî (896 – 957), bu hususta çok ilginç bir bilgi aktarmaktadır. El- Mesudî’nin aktardığına göre, Xaşxaş bin Said bin Eswed (859 – 956) adındaki Kurtubalı bir tüccar, 889 yılında Endülüs’ün Palos kenti limanından okyanusa doğru açılmış, “Amerika” kıtasına ulaşmış ve hatta aylar sonra oradan muhteşem hazinelerle geri dönmüştür.
El- Mesudî ayrıca daha o dönemde kaleme aldığı eserlerinde Dünya’nın yuvarlak olduğunu ileri sürüyordu. Kendisinin henüz 10. yy’da hazırladığı küresel Dünya haritası, olağanüstü bir çalışmadır.
Yine Endülüslü ünlü Berberî seyyah, coğrafyacı ve haritacı El- İdrisî de Atlas Okyanusu’na açılan gemilerden bahsetmektedir.
Ortaçağ İslam coğrafyası ve haritacılığı, İslam Altın Çağı’nda (8. – 16. yy) Müslüman dünyasında coğrafya ve haritacılık çalışmasına atıfta bulunur. Müslüman bilginler, daha önceki kültürlerin, özellikle Helenistik coğrafyacılar Ptolemaeus (Batlamyus) ve Surlu Marínos ile kâşiflerin ve tüccarların Eski Dünya (Afro-Avrasya) boyunca yaptıkları seyahatlerde öğrendiklerini birleştiren harita yapma geleneklerinde ilerlemeler kaydettiler. İslam coğrafyasının üç ana alanı vardı: “Keşif ve Navigasyon”, “Fizikî Coğrafya ve Haritacılık” ve “Matematiksel Coğrafya”.
Müslüman bilginlerin kahir ekseriyeti, Ptolemaeus (Batlamyus)’un usullerine uyarak, arzın küreselliği yani Dünya’nın yuvarlak olduğu düşüncesini daha ilk dönemlerden itibaren kabul etmişlerdir. Daha sonra Astronomi alanında yapılan bilimsel çalışmalar, bilimsel arenada Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrinin neredeyse şüphesiz bir hakikat olarak genel kabul görmesine neden olmuştur. Fıkıh âlimlerinin, bilhassa namaz konusundaki içtihatları, İslam’ın ilk döneminden itibaren Dünya’nın yuvarlak olduğunu kabul ettikleri anlamına gelmektedir. Meselâ, namazın farzlarından biri de vakit olduğu için, müçtehitlerimiz, vakitleri tayin ederken, Dünya’nın coğrafî şartlarını da gözönünde bulundurmuşlardır. Kutuplarda 6 ay gece 6 ay gündüz olan yerlerde 5 vakit namazın nasıl tanzim edileceği sorusuna cevap arayan müçtehitler, Dünya’nın yuvarlak olduğunu da tâ o zamanlar ilan etmişlerdir. Fıkıhçılar, kutuplara yakın bazı yerlerde yatsı namazının vakti oluşmadığı için, nasıl hareket edilmesi gerektiğini de yine bu yolla izah etmişlerdir.
Ayrıca namazın geçerli olmasının şartları arasında yer alan kıbleye yönelmek ve bu yönelmede yönlerin açıları ve muhtelif durumlarını fıkıh âlimleri değerlendirmeye tabi tutmuşlardır. Bu yönler ve açılar da Dünya’nın yuvarlaklığı ile ilgili olunca, o zaman bu yuvarlaklığa göre hesap edip fetvâ vermişlerdir. Bu da erken dönem İslam toplumunda Müslüman âlimlerin Dünya’nın yuvarlaklığını bildiklerini gösteriyor. Diğer taraftan, namazın başından sonuna kadar Kâbe’ye yönelmek de farzdır. Bu farzın yerine gelmesi için Dünya’nın yuvarlak olması gerekir. İslam’da Kâbe’nin üstü ve altı nûranî bir sütûn olarak tarif edip, bir yandan arşa, öbür yandan da kürenin altına kadar indirip, geniş bir kıble belirlemişlerdir. Bütün bu fıkhî sorunların çözümü, Dünya’nın yuvarlaklığına ve meridyenlerin konumuna bağlıdır. Bu da onlara vakıf olmaktan geçer.
Henüz 10. yy’ın başlarında, Afgan coğrafyacı, metamatikçi, fizikçi, psikolog ve hekim Ebû Zeyd Ahmed bin Sehl el- Belxî (850 – 934), bugünkü Irak’ın başkenti Bağdat’ta karasal haritalamanın “Belxî Okulu”nu kurdu. Bu ekolün coğrafyacıları ayrıca Müslüman dünyasındaki halkların, ürünlerin ve bölgelerin geleneklerini kapsamlı bir şekilde yazdılar ve gayr-ı müslim âlemlere çok az ilgi gösterdiler. Fars coğrafyacı ve seyyah Ebû İshaq İbrahim bin Muhammed el- Farısî el- İstaxrî (? – 957), Arap coğrafyacı Şemseddîn ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Ebibekr el- Benna el- Beşşarî el- Maqdisî (945 – 1000) ve Kürt tarihçi ve coğrafyacı Muhammed bin Ali Ebû Qasım ibn-i Havkal el- Nusêybînî (920 – 78) gibi coğrafya bilginlerini içeren “Belxî Okulu”, her biri bir Dünya haritası ve yirmi bölgesel harita içeren Dünya atlasları üretti.
Görüş ve içtihatlarıyla Selefî akımını etkilemiş olan Kürt âlim İbn-i Teymiyye ya da tam adıyla Taqiyuddîn Ahmed ibn-i Teymiyye bin Abdulhalim bin Mecdiddîn Abdusselam el- Harranî (1263 – 1328), daha erken dönemden bir otorite olan Arap kıraat ve hadis âlimi İbn-i Munadî ya da tam adıyla Ebû Hûseyn Ahmed bin Cafer bin Muhammed bin Ubeydullah el- Munadî el- Bağdadî (? – 947)’ye Dünya’nın bir top şekline benzetilmesi hususunda atıfta bulunuyor: “Ulemâ arasında icmâ (görüş birliği) vardır ki Dünya, karada ve denizde bütün hareketleri ile, bir topa benzer.” İbn-i Munadî’nın görüşü, Dünya’nın şeklinin yuvarlak olduğuna dair bir icmâ olduğunu ifade eden Endülüslü ünlü Berberî filozof, tarihçi ve İslam âlimi İbn-i Hazm ya da tam adıyla Ebû Muhammed Ali ibn-i Ahmed ibn-i Said ibn-i Hazm ez- Zahirî el- Endelusî (994 – 1064) tarafından da desteklenmiştir.
O çağda coğrafya bilgilerini “kendi zamanlarını aşan” biçimde geliştiren İslam âlimleri, özellikle 10. ve 11. yy’dan sonra çok sayıda orijinal harita hazırladılar. Örneğin ünlü Arap filozof, tarihçi ve coğrafyacı El- Mesudî tarafından henüz 10. yy’da hazırlanan küresel Dünya haritası, olağanüstü bir çalışmadır. Kendisi zaten daha o dönemde kaleme aldığı eserlerinde Dünya’nın yuvarlak olduğunu ileri sürüyordu.
Aynı şekilde, ünlü Kürt tarihçi ve coğrafyacı Muhammed bin Ali Ebû Qasım ibn-i Havkal el- Nusêybînî’nin, vefatından bir yıl önce, 977 yılında tamamladığı “Kitab Sûret’el- Erd” (Yeryüzünün Sûreti Kitabı) adlı kitabında çizdiği küresel Dünya haritası, döneminin üzerinde muazzam bir çalışmadır.
Henüz 10. yy’ın sonlarında Kürt coğrafyacı Zuhrab (? – ?), eşkenar dörtgen projeksiyonlu veya silindirik eşit mesafeli projeksiyonlu dikdörtgen bir Dünya haritası yapmak için talimatlar içeren bir coğrafî koordinatlar kitabına eşlik etti.
Son yıllarda yapılan araştırmalar ve bulunan belgeler bize gösteriyor ki, gerçekte “Amerika” kıtasının keşfi, asıl olarak 10. – 11. yy İslam âlimlerinden birine, belki de en bilinenine kadar dayanıyor: Fars bilgin, astronom, haritacı, tarihçi, filozof, hekim ve hezarfen Ebû Reyhan Muhammed bin Ahmed el- Birunî (973 – 1048).
Birunî, Aral Denizi yakınlarında, günümüz Özbekistan topraklarında yaşamış, Hint ve Latin dillerine hâkim, Matematik ve Coğrafya’ya yaptığı sayısız katkılarla bilinen Müslüman bir bilim adamı. (7471) Coğrafya konusunda özellikle antik Mısır bilginlerinin ve antik Yunan bilginlerinden Pisağóras (Pisagor) ve Ptolemaeus (Batlamyus)’un eserlerini sıkça incelemiş olan Birunî, dönemindeki Batı inanışlarının aksine Dünya’nın yuvarlak olduğunu biliyordu. Bununla ilgili verdiği ilk örnekler, Avrupa ile Asya arasında bir okyanusun var olduğuna dair yaptığı çalışmalardır. Kendisinin 11. yy’da yaptığı haritada Dünya’nın yuvarlak tasvir edilmesinin yanısıra, bu okyanusa dair bulgular açıkça görülüyor.
Bu çalışmalar içerisinde, Avrupa kıtası ile Asya kıtası arasında bulunduğunu iddiâ ettiği ve bugün Atlas Okyanusu olarak bilinen okyanusun ortasında başka bir kıta olabileceğine dair ilk bilgiler de bizzat Fars bilgin Ahmed el- Birunî’nin kendi eserlerinde keşfedilmiştir. Henüz 11. yy’da ortaya attığı bu iddiâ ile el- Birunî, “Amerika” kıtasına dair tarihteki ilk bulgulara da imza atmış oldu. Bugün eserleri üzerinde yapılan pekçok çalışma, kitaplarında tarif ettiği “okyanus”un ortasında bulunan toprağın Kuzey Amerika olduğu konusunda bilim dünyası hemfikir.
Britanya’da yayınlanan tarih dergisi “History Today”de konuyla ilgili yayınlanan detaylı bir makalede, iddiâları güçlendiren bir diğer hususun da Cristoforo Colombo’nun 1490’ların başında başladığı Mısır ve İskenderiye bölgesi araştırmaları olduğu belirtiliyor. Bu bölgelerde yaptığı kaynak çalışmalarında Birunî’nin eserlerine rastladığı bilinen Colombo’nun birdenbire sefer kararı alması da, “Amerika”yı keşfeden ilk kitlenin Müslümanlar olduğu tezini güçlendirir nitelikte.
Fakat daha şaşırtıcı olanı, hayatında açık denizlerin yakınına bile gitmemiş olan Fars bilim insanı Birunî’nin, Dünya’yı sadece gözlemleyerek “Amerika”nın varlığından bahsetmiş olması. Maddelerin ölçülebilir özellikleri konusunda araştırmalar yapan Birunî, coğrafi ölçümlere, yaşadığı kasabanın yüzeyini hesaplamakla başladı. Kendisinden önceki Astronomi kitaplarını da inceleyen Birunî, Güneş’in sabit, Dünya’nın da Güneş’in etrafında dönüyor olabileceği sonucuna vardı. Gelişmiş matematik ve astronomik incelemelere dalan Birunî, henüz 30 yaşındayken Dünya’nın çevresinin uzunluğunu ufak bir hata payıyla hesaplamayı başardı. Genç bilim insanı, bu keşfi sayesinde haritaların birçoğunda Dünya’nın sadece 5’te 2’lik bir kısmının resmedildiğini, Dünya’nın geri kalan 5’te 3’lük kısmının hiçbir haritada gösterilmediğini farketti. Birçok mineralin öz ağırlıklarını ve coğrafî hareketleri inceleyen Birunî, Dünya’nın dengesini koruyabilmesi açısından, bu bilinmeyen 5’te 3’lük kısımda da karalar olması gerektiğini söyledi.
Birunî, Dünya’nın çevresini doğru bir şekilde hesaplamak için yeni bir yöntem kullandı ve bununla Dünya’nın çevresi için modern değerlere yakın bir değere ulaştı. Dünya’nın yarıçapı için 6339, 6 km’lik tahmini, modern ortalama değer olan 6371 km’den sadece 31, 4 km daha azdı. Güneş’i iki farklı yerden aynı anda görerek Dünya’nın çevresini ölçen öncüllerinin aksine Birunî, ova ile dağ tepesi arasındaki açıya dayalı trigonometrik hesaplamaları kullanan yeni bir yöntem geliştirdi. Bu, Dünya’nın çevresinin daha doğru ölçümlerini sağladı ve tek bir kişinin onu tek bir yerden ölçmesini mümkün kıldı. Birunî’nin yönteminin amacı “sıcak, tozlu çöllerde yürümekten” kaçınmaktı ve bu fikir O’na bugünkü Pakistan’da, Nandana’daki Dadan Xan Dağı’nın tepesindeyken geldi. Dağın tepesinden, (önceden hesapladığı) dağın yüksekliğiyle birlikte, Dünya’nın eğriliğini hesaplamak için “sinüs yasası formülü”nü uyguladığı eğim açısını gördü. Bu dahiyane yeni bir yöntem olsa da, Birunî atmosferik kırılmanın farkında değildi. Gerçek eğim açısını elde etmek için ölçülen eğim açısının yaklaşık 1 / 6 oranında düzeltilmesi gerekir, bu da mükemmel ölçümde bile O’nun tahmininin yalnızca yaklaşık % 20 oranında doğru olabileceği anlamına gelir. Birunî ayrıca trigonometrik denklemleri formüle etmek için cebirden yararlandı ve açıları ölçmek için usturlabı kullandı.
Birunî daha sonra kutupsal koordinat sisteminin bir öngörüsü olarak görülen fikirler geliştirdi. 1025 yılı civarında, göksel kürenin kutupsal eş-azimut eşit uzaklıklı izdüşümünü tanımladı. Bununla birlikte, bu tür projeksiyon eski Mısır yıldız haritalarında kullanılmıştı ve 15. ve 16. yy’lara kadar tam olarak geliştirilmeyecekti.
Bununla birlikte, Fars bilgin Birunî, Dünya’nın hareket edip etmediğini dahi tartışmış ve bunun astronomik hesaplamalar ve fiziksel sistemlerle nasıl tutarlı olabileceğini düşünmüştür.
Kıymetli âlim ve büyük bilgin Birunî, 1030 yılında kaleme aldığı ve kısaca “Tarix’el- Hind” (Hint Tarihi) adıyla bilinen “Taxkik-u mâ li’l- Hind min Maquletin Maqbûletin fi’l- Aql ew Merzûle” adlı kitabında, yukarıda kendilerinden sözettiğimiz Hint gökbilimci ve filozoflar Varāhamihira (505 – 87), Brahmagupta (598 – 668) ve Āryabhaţa veya I. Āryabhaţa (476 – 550)’nın gezegen teorilerini tartıştı. Brahmagupta ve diğerlerinin Dünya’nın kendi ekseni etrafında döndüğünü düşündüklerini belirten Birunî, bunun herhangi bir matematiksel problem yaratmadığını kaydetti.
Birunî’nin çağdaşı olan Beluc gökbilimci, astrolog ve matematikçi Ebû Said Ahmed bin Muhammed bin Abdulcelil el- Siczî (945 – 1020), Dünya’nın Güneş etrafındaki olası Güneş merkezli hareketini önerdi ve Birunî bunu reddetmedi. Birunî, Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşüne katılıyor ve başlangıçta Güneş merkezli ve yer merkezli modeller konusunda tarafsızken, Güneş merkezliliği felsefî bir problem olarak görüyordu. Dünya kendi ekseni etrafında dönerse ve Güneş’in etrafında hareket ederse, astronomik parametreleriyle tutarlı kalacağını şöyle belirtti: “Dünya’nın dönüşü hiçbir şekilde astronomik hesaplamaları geçersiz kılmaz, çünkü tüm astronomik veriler bir teoriden diğerine olduğu kadar açıklanabilir. Bu nedenle sorunun çözümü zordur.”
Dünya’nın yarıçapının tayinini ilk defa Birunî’nin yaptığı kabul edilmiştir. Nitekim “Maqale fi İstihrâc-i Qutr’il- Erd bi Rasad-i İnhitat’il- Ufq” adlı risalesinde, Dünya’nın yarıçapını ölçtüğü iddia edilmiştir.
Birunî’nin, Asya’nın içlerinden yaptığı gözlem ve ince hesaplarla Dünya’nın öbür ucundaki kıtalardan bahsettiği kitabını, Astronomi dünyası hâlâ saygıyla karşılıyor. Ay’daki bir kratere Birunî’nin adı verilmiştir.
Endülüslü ünlü Berberî filozof, tarihçi ve İslam âlimi İbn-i Hazm ya da tam adıyla Ebû Muhammed Ali ibn-i Ahmed ibn-i Said ibn-i Hazm ez- Zahirî el- Endelusî (994 – 1064), Dünya’nın şeklinin yuvarlak olduğuna dair İslam âlimleri arasında bir icmâ olduğunu söyler. İbn-i Hazm, Dünya’nın küreselliğinin kısa ve öz bir kanıtını verdi: Herhangi bir zamanda, Dünya üzerinde Güneş’in tam tepede olduğu (gün boyunca ve yıl boyunca hareket eden) bir nokta vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’deki “Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor” (Zümer, 5) âyetini tefsîr eden büyük İslam âlimi İbn-i Hazm’a göre, âyette geçen “tekwir” (ﺍﻟﺗﻜﻮﻴﺮ) kelimesi, türbanın kişinin başına sarılmasından geliyor; gece ve gündüz de Dünya’nın “etrafına” sarıldıklarından Dünya’nın küresel olduğu sonucu çıkıyor.
Dünya’nın düz mü yoksa yuvarlak mı olduğu konusunda fikir beyan eden erken dönem İslam âlimlerinden biri olan Berberî filozof İbn-i Hazm, Dünya’nın yuvarlak olduğunu kabul etmiştir. O’na göre Dünya yuvarlak olduğu gibi Güneş ve yıldızlar da yuvarlaktır ve uzay boşluğunda hareket etmektedirler. İbn-i Hazm, önde gelen birçok İslam âliminin de bu konuda kendisiyle aynı görüşte olduğunu belirtmiştir.
Optiğin gelişmesine yaptığı önemli katkılarla tanınan Ortaçağ’ın en büyük Arap fizikçisi, matematikçi, astronom, meteorolog ve filozof İbn-i Heysem ya da tam adıyla Ebû Ali Muhammed bin Hasan bin Hasan el- Heysem el- Basrî el- Mısrî (965 – 1040), Samanyolu Galaksisi’nin paralaksını gözlemlemek ve ölçmek için ilk girişimi yaptı ve böylece “Samanyolu’nun paralaksı olmadığı için Dünya’dan çok uzak olduğunu ve atmosfere ait olmadığına” karar verdi.
1025 – 28 yılları arasında İbn-i Heysem, İslam astronomisinin hay’a geleneğini “El- Şuku âlâ Batlamyus” (Ptolemaeus Üzerine Şüpheler) adlı eseriyle başlattı. Yermerkezli modelin fiziksel gerçekliğini korurken, Ptolemaeus (Batlamyus)’un ampirik, gözlemsel ve deneysel gerekçelerle eleştirdiği astronomik sistemini ve gerçek fiziksel hareketleri, hayâlî matematiksel noktalar, çizgiler ve dairelerle ilişkilendirdiği için ilk eleştiren O’ydu. “İkinci Batlamyus” olarak da anılan Arap fizikçi, matematikçi, astronom, meteorolog ve filozof İbn-i Heysem, hay’a geleneğinde etkili bir eser haline gelen “Maqale fi Hayat’el- Âlem” (Dünya’nın Düzeni Üzerine Makale) adlı eserinde Ptolemaeus (Batlamyus) sisteminin fiziksel bir yapısını geliştirdi ve “Xulasat İlm’el- Felek” (Astronomi Özeti) adlı makalesinde, “göksel cisimlerin fizik yasalarına karşı sorumlu olduklarında” ısrar etti.
1038 yılında İbn-i Heysem, “Nemuzec’el- Harekeh” (Hareketlerin Modeli) adlı risalesinde ilk Ptolemaeus (Batlamyus) dışı konfigürasyonu tanımladı. Tamamen geometrik olan göksel kinematik üzerine sistematik bir çalışma geliştirdiği için reformu kozmoloji ile ilgili değildi. Bu da sonsuz küçük geometride yenilikçi gelişmelere yol açtı. O’nun reforme ettiği modeli, denk ve eksantrikleri reddeden, doğal felsefeyi astronomiden, serbest gök kinematiğini kozmolojiden ayıran ve fiziksel varlıkları geometrik varlıklara indirgeyen ilk modeldi. Model ayrıca Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşünü öne sürdü ve hareket merkezleri, yüzyıllar sonra Alman gökbilimci, astrolog, matematikçi, fizikçi, doğabilimci ve filozof Johannes Kepler (1571 – 1630)’in yaptığı model gibi, herhangi bir fiziksel önemi olmayan geometrik noktalardı. İbn-i Heysem ayrıca, yüzyıllar sonra İngiliz filozof, teolog ve siyaset teorisyeni William of Occam (1287 – 1347)’ın adıyla anılan Occam usturasının erken bir versiyonunu tarif eder. Burada, O, gezegen modelinden Dünya’dan gözlemlenemeyen kozmolojik hipotezleri ortadan kaldırmaya çalışırken, astronomik hareketleri karakterize eden özelliklerle ilgili sadece minimal hipotezler kullanır.
İbn-i Heysem, 1021 yılında “Maqale fi Dew’il- Qamer” (Ay’ın Işığı Üzerine) adlı makaleyi yazdı. Bu, deneysel yöntemi astronomi ve astrofiziğe uygularken, matematiksel astronomiyi fizikle birleştirmede başarılı olan ilk girişimdi ve en erken girişimdi. Ay’ın Güneş ışığını bir ayna gibi yansıttığı şeklindeki evrensel görüşü çürütmeye çalıştı ve “yüzeyinin Güneş ışığının çarptığı kısımlarından ışık yaydığı” sonucuna vardı. “Ay’ın aydınlatılan yüzeyinin her noktasından ışık yayıldığını” kanıtlamak için dâhice bir deney cihazı yaptı. İbn-i Heysem, ideal bir matematiksel model ile gözlemlenebilir fenomenler kompleksi arasındaki ilişkinin açık bir kavramını formüle etmişti. Özellikle, deney koşullarını sabit ve tek biçimli bir şekilde değiştirme yöntemini sistematik bir şekilde kullanan ilk kişi O’ydu. Ay ışığının iki küçük delikten bir ekrana yansıtılmasıyla oluşan ışık noktasının yoğunluğunun, deliklerden biri yavaş yavaş tıkandıkça sürekli olarak azaldığını gösteren bir deneyde.
İbn-i Heysem, bir yıl sonra kaleme aldığı “Kitab’el- Menazir” (Optik Kitabı)’de, gök kürelerinin katı maddeden oluşmadığını ilk keşfeden kişidir ve göklerin havadan daha az yoğun olduğunu da keşfetmiştir.
Küresel Dünya teorisini benimseyen Müslüman bilim adamları, onu özünde İslamî bir amaç için kullandılar: Dünya üzerindeki herhangi bir noktadan Mekke’ye olan mesafeyi ve kıbleye olan yönü hesaplamak için. Müslüman matematikçiler küresel trigonometri geliştirdiler. 11. yy’da Fars gökbilimci Birunî onu birçok şehirden Mekke’nin yönünü bulmak için kullanmış ve “Taxdid-u Nihayat’il- Emakin li- Taşxix-i Mesafat’il- Mesakin” adlı eserinde yayınlamıştır.
Kâbe’de imamlık yaptığı için “İmam-ı Harameyn” olarak adlandırılmış bulunan Kürt fakih ve kelamcı Cûwênî ya da tam adıyla İmam-ı Harameyn bavê Mealî Rukneddîn Abdulmelik kurê Abdullah kurê Yusuf el- Cûwênî et- Taî en- Nisaburî (1028 – 85), Kur’ân âyetlerine göre yeryüzünün küresel olduğunu, Dünya’nın bir karpuzu andıran şeklinin olduğunu ifade etmiştir.
Berberî filozof ve tarihçi İbn-i Hazm’ın yanısıra, Berberî astronom ve matematikçi Ebû İshaq İbrahim bin Yahya en- Naqqaş ez- Zerqalî el- Tucibî (1029 – 87) ve Kürt âlim ve mutasavvıf Ebû Hamid Muhammed bin Muhammed bin Muhammed Hamid Ahmed el- Ğazzalî el- Tusî (1058 – 1111) de Dünya’nın yuvarlak olduğunu dile getiren İslam âlimleri olmuşlardır.
Öyle ki, daha 11. yy’da Kürt âlim Ğezzalî, Kur’ân’da Dünya’nın şeklinin küre şeklinde ve yuvarlak olduğunu ve bunun tartışmasının yapılmasının dahi abes olduğunu dile getirmiştir. Hatta İmam Ğezzalî, bunu, “Dünya’nın şeklinin dairesel olduğunu kabul etmeyenlerin İslam ile alay ettiklerini” söyleyecek kadar ileri taşımıştır.
İmam Ğezzalî, felsefecilerin kabul ettiği prensiplerin bir kısmının İslam dîninin temel esasları ile çelişmediğini söyler. O, felsefecilerin Ay tutulması olayını, Dünya’nın Güneş’le Ay arasına girmesiyle Ay ışığının görünmemesi şeklinde tarif etmesi ve Ay’ın, ışığını Güneş’ten aldığını, Dünya’nın ise yuvarlak olduğunu ve göğün her taraftan O’nu çevrelediğini söylemelerini bu hususa örnek olarak gösterir. Ğezzalî, matematik hesaplarla ispatlanmış bu çeşit gerçekleri dîn namına inkâr etmenin dîne karşı bir cinayet olduğunu ifade ederek, Dünya’nın yuvarlak olduğunı söylemektedir.
Henüz 11. – 12. yy’larda Endülüs’teki Müslüman gökbilimciler, daha önce Arap fizikçi, matematikçi, astronom, meteorolog ve filozof İbn-i Heysem tarafından ortaya atılan, yani Ptolemaeus (Batlamyus) modelinde bulunan hatalardan kaçınan alternatif bir Ptolemaik olmayan konfigürasyon geliştirmek için çalışmalara başladılar. İbn-i Heysem’in eleştirisi gibi, anonim Endülüs eseri “El- İstidraq âlâ Batlamyus” (Ptolemaeus’la İlgili Özet), Ptolemaeus (Batlamyus) astronomisine itirazların bir listesini içeriyordu. Bu, Endülüs okulunun Ptolemaeus (Batlamyus) astronomisine karşı isyanının başlangıcı oldu ve “Endülüs İsyanı” olarak da bilinir.
Endülüslü ünlü Berberî filozof, dînbilimci, hekim, gökbilimci, fizikçi, matematikçi, psikolog, hukukçu ve fakih İbn-i Rûşd ya da tam adıyla Ebû Welid Muhammed ibn-i Ahmed ibn-i Muhammed ibn-i Rûşd el- Kurtubî (1126 – 98), Ptolemaeus (Batlamyus) tarafından tanıtılan eksantrik deferentleri reddetti. Ptolemaeus (Batlamyus) modelini reddetti ve bunun yerine kesinlikle eşmerkezli bir evren modelini savundu. Ptolemaeus (Batlamyus)’un gezegensel hareket modeline şu eleştiriyi yazdı: “Eksantrik bir kürenin veya episiklik bir kürenin varlığını iddiâ etmek doğaya aykırıdır. Zamanımızın astronomisi hiçbir gerçek sunmaz, var olanla değil, yalnızca hesaplamalarla uyuşur.”
Endülüslü Berberî filozof, hekim, botanikçi, fizikçi, astronom, şair ve müzisyen İbn-i Bacce ya da tam adıyla Ebû Bekr Muhammed bin Yahya es- Saiğ et- Tucibî ibn-i Bacce el- Endelusî es- Sarakustî (1085 – 1138) de Samanyolu Galaksisi’nin birçok yıldızdan oluştuğunu, ancak Dünya atmosferindeki kırılma etkisinden dolayı sürekli bir görüntü gibi göründüğünü öne sürdü.
İslamî ilimlerin hemen her dalındaki çalışmalarıyla tanınan Hanbelî âlimi Arap fakih, muhaddis, hekim, coğrafyacı, dilbilimci ve edebiyatçı İbn-i Cewzî ya da tam adıyla Ebû Ferec Cemaluddîn Abdurrahman bin Ali bin Muhammed el- Bağdadî (1116 – 1201), aynı şekilde Kur’ân âyetlerine göre yeryüzünün küresel olduğunu, Dünya’nın şeklinin dairesel olduğuna dair Müslüman âlimler arasında icmâ olduğunu dile getirmiştir.
İslam coğrafyası, Endülüslü ünlü Berberî seyyah, coğrafyacı ve haritacı Şerif el- İdrisî ile zirveye ulaştı. El- İdrisî tarafından hazırlanan ve 1154 yılında tamamlanan metalik Dünya haritası, bunlar arasında anılacak en önemli başyapıtlardan biridir.
El- İdrisî haritalarını farklı tanımlamıştır. Bilinen Dünya’nın genişliğini 160° olarak kabul etmiş ve boylamda 50 bölgeyi simgelemek zorunda kalmış ve bölgeleri her biri 16° genişliğinde on parçaya bölmüştür. Enlem açısından, bilinen Dünya’yı, en uzun günün uzunluğuna göre belirlenen yedi iklime ayırdı. Haritalarında birçok baskın coğrafî özellik bulunabilir.
Berberî seyyah, coğrafyacı ve haritacı Muhammed Şerif el- İdrisî, 1154 yılında Ortaçağ atlası “Nuzhet’el- Muştaq fi İxtiraq’el- Âfaq” (Ufukları Delip Geçmek İsteyen İçin Gezi Rehberi) adlı eserini yarattı. Müslüman tüccarlar tarafından toplanan Afrika, Hint Okyanusu ve Uzakdoğu bilgilerini birleştirdi ve modern-öncesi zamanlarda klasik coğrafyacılardan ve kâşiflerden miras kalan bilgilerle Dünya’nın en doğru haritasını oluşturmak için kolları sıvadı. Sicilya Viking Kralı II. Roger (1095 – 1154)’in finansmanıyla İdrisî, Kurtuba (Córdoba) Üniversitesi’nde toplanan bilgilerden yararlandı ve yolculuklar yapmak ve rotalarını haritalamak için teknik ressamlara para ödedi. Kitap, Dünya’yı 22.900 mil (36.900 km) çevresi olan bir küre olarak tanımlıyor, ancak O’nu 70 dikdörtgen bölüm halinde haritalıyor. Dikkate değer özellikler arasında Nil Nehri’nin doğru ikili kaynakları, Gana kıyıları ve Norveç’ten bahsedenler sayılabilir. İklim bölgeleri, temel bir örgütsel ilkeydi. El- İdrisî’nin bu muazzam çalışması hakkında ABD’li hukukçu ve çevirmen Samuel Parsons Scott (1846 – 1929) şu yorumu yaptı: “İdrisî’nin derlemesi bilim tarihinde bir devire işaret ediyor. Sadece tarihî bilgileri en ilginç ve değerli olmakla kalmıyor, aynı zamanda Dünya’nın birçok yerine ilişkin açıklamaları da hâlâ geçerli. Coğrafyacılar üç yüzyıl boyunca haritalarını değiştirmeden kopyaladılar. Nil’i oluşturan göllerin, eserinde tasvir edildiği gibi, göreli konumu, Baker ve Stanley tarafından yedi yüzyıldan fazla bir süre sonra kurulandan çok farklı değildir ve sayıları aynıdır. Yazarın mekanik dehâsı, bilgisinden aşağı değildi. Kraliyet hamisi için yaptığı gümüşten göksel ve karasal planisferin çapı yaklaşık altı fitti ve dörtyüz elli pound ağırlığındaydı; bir yanda zodyak ve takımyıldızlar, diğer yanda – kolaylık olması için bölümlere ayrılmış – kara ve su kütleleri, çeşitli ülkelerin ilgili durumlarıyla birlikte çizilmiştir.”
Berberî seyyah, coğrafyacı ve haritacı İdrisî’nin “Nuzhet’el- Muştaq fi İxtiraq’el- Âfaq” adlı atlası, 16. yy’dan 18. yy’a kadar İtalyan, Hollandalı ve Fransız haritacılar için önemli bir başvuru kaynağı olarak hizmet etti.
Daha sonra Dünya’nın yuvarlık olduğunu söyleyen İslam âlimleri arasında üçü de Berberî olan hekim, filozof ve hukukçu Ebûbekr Muhammed bin Abdulmelik bin Muhammed ibn-i Tufeyl el- Qaisî el- Endulusî (1105 – 85), fakih, filozof, hekim, tıpçı ve matematikçi Ebû Welid Muhammed bin Ahmed bin Muhammed ibn-i Rüşd (1126 – 98) ve astronom Cafer Nûreddîn Ebû İshaq el- Betrucî el- İşbilî (? – 1204)’nin isimlerini zikredebiliriz.
Henüz 12. yy’ın sonlarında Berberî filozof, hekim, fizikçi, gökbilimci ve hukukçu İbn-i Tufeyl ve Berberî astronom Betrucî, herhangi bir ekuant, dış döngü veya eksantrik içermeyen gezegen modelleri öneren ilk kişilerdi. Bununla birlikte, modellerindeki gezegen konumlarının sayısal tahminlerinin Ptolemaeus (Batlamyus) modelinden daha az doğru olması nedeniyle, konfigürasyonları kabul edilmedi, çünkü esas olarak Yunan filozof, fizikçi, gökbilimci, zoolog ve biyolog Aristotélis (M. Ö. 384 – M. Ö. 322)’in kusursuz düzgün dairesel hareket kavramını takip ettiler.
Berberî seyyah ve coğrafyacı el- İdrisî’nin, Portekiz’in bugünkü başkenti Lizbon (Lisboa)’dan batıya doğru denize açılan bazı Müslüman gemicilerin Atlantik’in orta kesimlerindeki Antilla Adası’na kadar gittiklerini söylemesi ve harita üzerinde de bu adayı göstermesi, Endülüslü Müslümanlar’ın en azından 12. yy’da, henüz “Amerika’nın keşfi” (!)’nden 300 yıl önce bu kıta ile İslamiyet’in temasını sağladıklarını ortaya koymaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “O yeryüzünü sizin için döşek, gökyüzünü de bina yaptı” (Baqara, 2) âyetini tefsir eden dünyaca ünlü Fars filozof ve müfessir Fahreddîn Razî ya da tam adıyla Fahreddîn Muhammed bin Ömer bin Hûseyn bin Hesen bin Ali et- Temimî el- Bekrî er- Razî et- Taberistanî (1149 – 1210) ve Fars müfessir, hukukçu ve kelamcı Kadı Beydavî ya da tam adıyla Nasiruddîn ebû Said Abdullah bin Ömer Abdulxêyr bin Muhammed el- Beydavî (1189 – 1319), âyetten Dünya’nın yuvarlak olduğunu sonucunu çıkarmışlardır.
Fahreddîn Razî, bu âyetin Dünya’nın yuvarlak olduğuna işaret ettiğini, bazı kimselerin Dünya’nın tıpkı bir döşek gibi yayılmış olmasının, O’nun küre şeklinde olmamasını gerektirdiği kanaatine varmalarının yanlış bir düşünce olduğunu söyler. Çünkü O’na göre yuvarlak bir cisim büyük olduğu takdirde, bir sergi gibi üzerinde yaşanmaya müsait olur. Nitekim yerin yuvarlak direkleri hükmünde olan dağların üzerinde de mükemmel bir şekilde durulabilmekte ve pekâlâ yaşanabilmektedir. Dünya’nın konumu, yuvarlak olmaya dağlardan daha uygundur.
Aynı şekilde Kadı Beydavî de, bu âyette yer alan ifadeleri tefsir ederken, arzın insanlar için döşek gibi yayılıp serilmesinin, O’nun yuvarlak olduğu gerçeğine aykırı olmadığını, çünkü kürenin hacminin büyük olmasının düz olmasına mani olmayacağını söyleyerek, Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrini kabul etmiştir.
Fahreddîn Razi, İslam âlimleri arasında, göksel kürelerin veya yörüngelerin (felek) “gerçek, somut fiziksel cisimler mi yoksa sadece göklerdeki soyut daireler olarak mı kabul edilmesi gerektiği” konusundaki tartışmaya katıldı. Birçok gökbilimci onları “üzerinde yıldızların döndüğü katı küreler” olarak görmeyi tercih ederken, bazılarının da gök küresini “bir cisim değil, yalnızca yıldızların izlediği soyut yörünge” olarak gördüğünü belirtiyor. Razî’nin kendisi, hangi somut veya soyut semavî modellerin dış gerçekliğe en uygun olduğu konusunda kararsız kalır ve gözlenebilir kanıtlarla veya otoriteler tarafından göklerin özelliklerini tespit etmenin hiçbir yolu olmadığını belirtir. O, “Göklerin düzenlenmesi için yararları veya eksiklikleri ne olursa olsun, astronomik modeller, sağlam rasyonel kanıtlara dayanmaz ve bu nedenle, göksel gerçekliklerin tanımı ve açıklaması sözkonusu olduğunda, onlara hiçbir entelektüel taahhütte bulunulamaz” sonucuna varır.
Dünya’nın yuvarlaklığı konusunda yazılan ilk derli toplu eser, Fars coğrafyacı, fizikçi, jeolog, matematikçi ve astronom Ebû Yahya Zekeriyya bin Muhammed el- Qazvinî (1203 – 83) tarafından 1275 yılında kaleme alınmıştır.
Dünya’nın yuvarlak olduğu görüşünü dile getiren İslam âlimlerinden biri de Endülüslü Berberî ilim adamı Ubeydullah Muslim el- Balensî (? – ?)’dir.
Dünya’nın yuvarlak olduğunu söylemenin Avrupa’da “küfür” ve “dînsizlik” olarak görüldüğü Ortaçağ’da, Müslümanlar Dünya’nın yuvarlak olduğunu kabul ediyordu. Çünkü İslam âlimlerinin geneli bunu söylüyorlardı. Örneğin Rojavalı büyük bir İslam âlimi olan Kürt tarihçi ve coğrafyacı, ayrıca 1320 – 31 yılları arasında Eyyubî Kürt Devleti’nin Hama emirliğini yapmış olan İsmail Ebû’l- Fidâ bin Ali bin Mahmud Melik Mueyyîd İmadeddîn (1273 – 1331)’e göre, bir adam yeryüzünün bir noktasında dikilse, ikinci biri doğuya, diğer biri de batıya doğru yürüseler, bu ters taraflara yürüyen iki kişi, yerinde duran birinci adamın olduğu yerde buluşurlar. Hatta şunu da demiştir, Kürt coğrafyacı Ebû’l- Fidâ: Ama doğuya doğru giden kişi, batıya doğru gidene göre, bir gün önce birinci adama kavuşur.
Hayatta kalan en eski dikdörtgen koordinat haritası 13. yy’a tarihlenir ve Kürt coğrafyacı Zuhrab’ın çalışmasına dayanan Fars coğrafyacı Hamdullah el- Mustaqfî el- Qazvinî (1203 – 77)’ye atfedilir. Ortogonal paralel çizgiler birer derecelik aralıklarla ayrılmış ve harita Güneybatı Asya ve Orta Asya ile sınırlandırılmıştır. Dikdörtgen bir koordinat ızgarasına dayanan hayatta kalan en eski Dünya haritaları ise 14. veya 15. yy’daki (çizgiler için 10 derece invervallerini kullanan) Fars coğrafyacı El- Mustawfî (? – ?) ve Afgan coğrafyacı Hafızê Ebru ya da gerçek adıyla Nûrullah bin Lûtfullah Şihabeddîn Abdullah bin Abdulreşîd Behdadinî el- Xewefî (1361 – 1430)’ye atfedilir.
Müslüman bilginler, matematiksel coğrafya ve haritacılıkta bir dizi bilimsel araç icad etti ve geliştirdiler. Bunlara usturlap, kadran, gnomon, gök küresi, güneş saati ve pusula dahildir. Müslüman dünyasında pusulaya en erken referans, Kızıldeniz veya Basra Körfezi’nde bir yolculuk sırasında pusulanın navigasyon için kullanıldığı 1232 yılındaki bir Farsça masal kitabında geçer. Tarif edilen balık şeklindeki demir yaprak, bu erken Çin tasarımının Çin’in dışına yayıldığını gösteriyor. Bir su kabındaki manyetik iğne şeklindeki pusulaya ilk Arapça atıf ise, Mısırlı Arap coğrafyacı Baylak bin Muhammed el- Qibyaqî (? – 1282)’nin vefatından kısa süre önce 1282 yılında Kahire’de yazdığı bir eserden gelir. El- Qibyaqî, 1242 yılında Suriye’den İskenderiye’ye yaptığı bir yolculukta navigasyon için kullanılan bir iğne-kâse pusulasını tarif etmiştir. Yazar, bir gemi gezisinde pusula kullanımına tanık olduğunu anlattığından beri kırk yıl kadar önce, bazı bilim adamları buna göre Arap dünyasında ilk ortaya çıkışından önceye gitmeye meyillidirler. El- Qibyaqî ayrıca Hint Okyanusu’ndaki denizcilerin iğne yerine demir balık kullandığını da bildirmektedir.
Başta Türkiye olmak üzere günümüz Müslüman ülkelerinde Nasreddîn Hoca olarak bilinen ve çok büyük ve kıymetli bir İslam âlimi ve düşünür olmasına rağmen ne yazık ki fıkralara konu edilip gülme / güldürme amaçlı ismi anılan Şiî Fars gökbilimci, matematikçi, fizikçi, teolog, filozof ve kâşif Ebû Cafer Muhammed bin Muhammed bin Hasan Nasreddîn et- Tusî (1201 – 74), Dünya’nın yuvarlak ve küre şeklinde olduğunu belirtmiş, hatta Dünya’nın hareket edip etmediğini dahi tartışmış ve bunun astronomik hesaplamalar ve fiziksel sistemlerle nasıl tutarlı olabileceğini düşünmüştür.
Dünya’nın düz olduğunun sanıldığı bundan 800 yıl öncesinde Dünya’nın yuvarlak ve küre şeklinde olduğunu söyleyen, hatta Dünya’nın hareket edip etmediğini dahi tartışan böylesine kıymetli ve saygın bir ilim adamı için Müslüman toplumlarda sayısız fıkra uydurulmuş, bunlar toplum içinde anlatılıp insanlar gülmekte, güldürülmektedir.
Bunlardan – konumuzla direk ilgili olan – biri şöyledir:
Nasreddîn Hoca’ya sormuşlar:
– Hocam, Dünya’nın merkezi neresidir?
Nasreddîn Hoca hemen cevap vermiş:
– Ne zaman eşeğimi nereye bağlarsam, Dünya’nın merkezi orasıdır.
Ha ha ha, ne kadar komik değil mi?
İnsan gerçekten Müslüman toplumlara hayret ediyor. Böylesine kıymetli ilim adamlarıyla alay edip gülerler, ama kendilerini inim inim inleten, kanını emen, her türlü zûlmü yapan ve katliâmlar gerçekleştiren sultanlara, padişâhlara, devlet başkanlarına, diktatörlere saygıda kusur etmeyip methiyeler dizerler, isimlerini anarken bile saygı ve hürmet ifadeleriyle birlikte anarlar.
Konumuza devam edelim…
Özbek gökbilimci Cemaleddîn Muhammed bin Tahir bin Muhammed el- Zeydî el- Buxarî (? – ?) tarafından 1267 yılında Moğol İmparatoru Kubilay Xan (1215 – 94)’ın sarayına gönderilen hediyeler arasında bir karasal küre (kûrre-i arz) haritası vardı. Haritada nehirler, göller ve denizler ile yeryüzünün üç kıtası (Asya, Afrika, Avrupa) resmedilmişti. Malezya doğumlu Çinli tarihçi Ho Peng Yoke (1926 – 2014), “O günlerde bu haritanın Çinliler için genel bir çekiciliği yokmuş gibi görünüyor” diyor.
Yemenli Arap sultan, gökbilimci ve matematikçi Mumahhîd’el- Dîn II. Malik Eşref Umer bin Yusuf bin Umer bin Ali bin Resul (1242 – 96), 13. yy’ın sonlarında, pusulanın kullanımını Mekke’nin yönünü bulmak için bir “kıble göstergesi” olarak tanımladı. Usturlaplar ve Güneş saatleri hakkında bir risalede El- Eşref, bir pusula çanağının (tasa) yapımına ilişkin birkaç paragrafa yer verir. Daha sonra kuzey noktasını, meridyeni (xatt-ı nişf’el- nehar) ve kıbleyi belirlemek için pusulayı kullanır.
“Marağe Devrimi”, bugünkü Doğu Kürdistan (İran Kürdistanı; Rojhılat) topraklarında, Urmiye Gölü kıyısındaki Merağe şehrindeki Merağe Okulu’nun Ptolemaeus (Batlamyus) astronomisine karşı devrimini ifade eder. Merağe Okulu, Merağe Gözlemevi’nde başlayan ve Şam (Dimeşk) ve Semerkand’dan astronomlarla devam eden astronomik bir gelenekti. Endülüs’teki önceki öncülleri gibi, Merağe astronomları da eşit problemini çözmeye ve Ptolemaeus (Batlamyus) modeline alternatif konfigürasyonlar üretmeye çalıştılar. Eksantrikleri ortadan kaldıran Ptolemaik olmayan konfigürasyonlar üretmede Endülüslü öncüllerinden daha başarılıydılar, gezegen konumlarını sayısal olarak tahmin etmede Ptolemaeus (Batlamyus) modelinden daha doğruydular ve ampirik gözlemlerle daha iyi uyum içindeydiler. Merağe astronomlarının en önemlileri arasında; Urdu gökbilimci ve geometrici Muayyeddîn el- Urdî el- Amirî el- Dimeşkî (? – 1266), Fars gökbilimci, matematikçi, fizikçi, teolog, filozof ve kâşif Nasreddîn et- Tusî (Nasreddîn Hoca), Fars coğrafyacı Qazvinî, Fars gökbilimci, matematikçi, fizikçi, tıp doktoru, müzik teorisyeni ve filozof Qutbeddîn Mahmud bin Ziyaeddîn Mes’ud bin Muslih eş- Şirazî (1236 – 1311), Özbek gökbilimci Sadr el-Şariâ el- Buxarî (? – 1347), Arap gökbilimci, matematikçi, mühendis ve kâşif Ebû Hasan Alaaddîn bin Ali bin İbrahim bin Muhammed ibn’eş- Şatir (1304 – 75), Özbek gökbilimci, matematikçi, fizikçi, dilbilimci, hukukçu ve teolog Alaaddîn Ali bin Muhammed el- Quşci Semerkandî (1403 – 74), Fars gökbilimci, matemetikçi ve fizikçi Abd Ali bin Muhammed bin Hûseyn el- Bircendî (? – 1525) ve Fars gökbilimci Şemseddîn Muhammed bin Ahmed el- Xafrî el- Kaşî (? – 1550) zikredilebilir.
Bazıları 13. ve 14. yy’lardaki başarılarını “Merağe Devrimi”, “Merağe Okulu Devrimi” veya “Rönesans-öncesi Bilimsel Devrim” olarak tanımladı. Bu devrimin önemli bir yönü, astronominin fiziksel cisimlerin davranışını matematiksel dilde tanımlamayı amaçlaması ve yalnızca fenomenleri kurtaracak matematiksel bir hipotez olarak kalmaması gerektiğinin anlaşılmasını içeriyordu. Merağe astronomları ayrıca, Nasreddîn Hoca doğrusal hareketin yalnızca dairesel hareketler uygulanarak da üretilebileceğini bilimsel olarak gösterdiğinden, Aristotélis (Aristo)’in evrendeki hareketin yalnızca dairesel veya doğrusal olduğu görüşünün doğru olmadığını farkettiler.
Kurân-ı Kerîm’de geçen “Allah yeryüzünü size bir döşek yaptı” (Baqara, 22) âyetini tefsir eden Özbek Hanefî fakihi ve âlimi Ebû Bereket Hâfızuddîn Abdullah bin Ahmed bin Mahmud en- Nesefî (1240 – 1310), arzın insanlar için döşek gibi yayılıp serilmesinin, Dünya’nın küre olduğu gerçeğine aykırı olmadığını, yayılıp serilmiş olmanın her iki durumda da yani düz olduğunda da yuvarlak olduğunda da mümkün olduğunu, dolaysıyla Dünya’nın yuvarlak olduğunu ifade etmiştir.
Görüş ve içtihatlarıyla Selefî akımını etkilemiş olan Kürt âlim İbn-i Teymiyye, Dünya’nın yuvarlaklığı ve küre şeklinde oluşu ile ilgili Müslümanlar’ın arasında bir ihtilaf olmadığını ve semâ ve arzın yuvarlak olduğuna dair İslam âlimleri arasında icmâ olduğunu nakletmiştir. Bu nedenle Kürt âlim İbn-i Teymiyye, Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrini kabul etmiştir.
1300 yılında Mısırlı Arap gökbilimci ve müezzin Nasreddîn Muhammed ibn-i Sim’ûn (? – 1336) tarafından yazılan Arapça bir risale, kıbleyi belirlemek için kullanılan kuru bir pusulayı anlatır. Ancak İbn-i Sim’ûn’un pusulasında pusula kartı yoktu.
Dünyaca ünlü Berberî seyyah İbn-i Battuta ya da tam adıyla Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah bin İbrahim el- Lawatî el- Tencî ibn-i Battuta (1304 – 69), başyapıtı olan “Tuxfet’un- Nûzzar fî Ğaraib’il- Emsar we Acaib’il- Esfar” adlı meşhur “seyahatname”sini 30 yıllık yolculuklara dayanarak, Kuzey Afrika, Güney Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünde 120.000 km’den fazla yol katederek kaleme aldı.
Arap gökbilimci, matematikçi, mühendis ve kâşif İbn-i Şatir, 14. yy’da, hem evrensel bir Güneş saati hem de manyetik bir pusula içeren bir zaman işleyişi cihazı icad etti. Bunları, namaz vakitlerini bulmak için icat etmiştir. Arap denizciler de bu süre zarfında 32 noktalı pusula gülünü tanıttılar.
Bir gezegen teorisinin matematiksel ve fiziksel ilkeleri arasındaki tutarlılıkla ilgilenmeyen antik Helenistik astronomların aksine, İslam astronomları matematiği çevrelerindeki gerçek dünyayla eşleştirme ihtiyacında ısrar ettiler. İbn-i Şatir’in çalışmasından sonra Aristotélis (Aristo) fiziğine dayalı gerçekliğe ampirik ve matematiksel bir fiziğe dayalı bir gerçeklik oluştu. Böylece Merağe Devrimi, Aristocu kozmolojinin ve Ptolemaeus (Batlamyus) astronomisinin felsefî temellerinden uzaklaşma ve İbn-i Şatir, Ali Quşci, Bircendî ve Xafrî’nin çalışmalarında örneklendiği gibi, astronominin ve genel olarak doğanın ampirik gözlemine ve matematikleştirilmesine daha fazla vurgu yapılmasıyla karakterize edildi.
Merağe Okulu’nda ve daha sonra Semerkand ve İstanbul gözlemevlerinde aktif bir tartışma alanı, Dünya’nın dönme olasılığıydı. Bu teorinin destekçileri arasında Nasreddîn et- Tusî (Nasreddîn Hoca), Nisaburî, Seyyîd Şerif Ali bin Muhammed bin Ali el- Curcanî (1339 – 1413), Ali Quşcî ve Bircendî vardı. Nasreddîn Hoca, Dünya ile ilgili kuyrukluyıldızların konumunu kanıt olarak kullanarak, Dünya’nın dönüşüne dair ampirik gözlemsel kanıtları sunan ilk kişiydi.
Urdu gökbilimci ve geometrici Muayyeddîn el- Urdî, Merağe gökbilimcileri arasında Ptolemaeus (Batlamyus) olmayan bir model geliştiren ilk kişiydi ve yeni bir teorem olan “Urdî lemma”yı önerdi. Nasreddîn Hoca (Nasreddîn el- Tusî), Ptolemaeus (Batlamyus) tarafından ortaya atılan fiziksel sorunlu eşitliğe bir alternatif olarak “Tusî-çifti”ni geliştirerek Ptolemaeus (Batlamyus) sistemindeki önemli sorunları çözdü.
Sosyoloji (toplumbilim) ilminin kurucusu olarak kabul edilen Berberî sosyolog İbn-i Haldun ya da tam adıyla Weliyeddîn ebû Zeyd Abdurrahman bin Muhammed ibn-i Haldun el- Hadremî (1332 – 1406), başyapıtı olan “Mukaddime” adlı eserinde, filozofların kitaplarına âtıf yaparak, “Bil ki evreni ve ahvalini inceleyen geçmiş büyük düşünürlerin eserlerinden anlaşılmaktadır ki, Dünya, her tarafı su ile çevrili, su üzerinde yüzen küre biçimli bir üzüm tanesine benzemektedir” diyerek, Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrini kabul etmiştir.
Mazenderî fakih, kelamcı ve dilbilimci Seyyîd Şerif el- Curcanî de bu konu üzerinde uzun uzadıya durmuş, kâinatta yuvarlaklığın bir kanun gibi göründüğünü, bundan yerküresinin istisna edilemeyeceğini vurgulamış ve Dünya’nın yuvarlak ve küre şeklinde olduğunu söylemiştir.
Müslümanlar Yunanlar’dan, Hindistanlılar’dan ve İranlılar’dan öğrendikleri “Ay tutulması”na dayanarak boylam derecesini ölçme işini geliştirdiler. Onlar karşımıza 9. yy’dan beri ölçülen boylam derecelerini haritaya ilk defa tatbik eden bir kültür dünyasının mensupları olarak çıkıyorlar. Müslümanlar’ın, herşeyden önce Yunanlar’ın öğrencileri olarak başladıkları Matematik – Coğrafya ve Haritacılık, 800 yıllık bir gelişmeyi gerçekleştirdi. Onların 11. yy’dan beri kazanılan Müslüman İspanya dışı Avrupalı öğrencileri, eski dünyanın haritasına 18. yy’da yeni yapıcı unsurları katmaya, yanlışları düzeltmeye başladılar.
Son olarak ünlü Türk denizci, coğrafyacı, haritacı ve seyyah Hacı Ahmed Muhyiddîn Pirî Reis (1470 – 1554)’in çizdiği o zamanlarüstü haritadan bahsetmeden geçersek, konuya nokta koymamış oluruz.
Deve derisi üzerine sekiz ayrı renk kullanılarak çizilen ve günümüzdeki ölçülerle birebir uyuşan bu haritayı Pirî Reis, 1513 yılında çizmiştir. Pirî Reis bu haritayı hazırlarken 34 ayrı haritadan yararlanmıştır. Bütün dünyada hayranlık uyandıran harita, bugünkü modern ölçümlerle tespit edilen ebatlara birebir uymaktadır. Akdeniz ve Kuzey – Güney Amerika çizimlerinin doğru olduğu anlaşılmıştır. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin George Town Üniversitesi de 1956 yılında bu haritanın bilimsel olduğunu kabul etmiştir.
“Kitab-ı Bahriye” adlı eserinden önce Dünya haritası çizen Pirî Reis’in çizdiği ilk harita, İspanya, Atlas Okyanusu, Doğu Afrika ve Amerika’nın bilinen kısımlarını içine almakta. Bu haritanın bazı parçaları kayıptır. Gelibolu (Gallipoli)’da 1528 yılında çizdiği ikinci haritanın, sadece Kuzey Amerika ve Grönland (Kalaallit Nunaat, Grønland) sahillerini gösteren parçası ele geçmiştir. Bu harita deve derisi üzerine sekiz ayrı renk kullanılarak çizilmişti ve günümüz ölçülerine uygun bulunmaktadır. Bu ikinci harita, birincisine göre daha yeni bilgilere göre çizilmiştir.
Arapça, Yunanca, İtalyanca, İspanyolca dillerini bilen Pirî Reis’in “Dünya Haritası”, Amerika’nın doğu kıyılarını da göstermektedir. Bugün Dünya haritalarının yapımı işinde Washington’daki National Geographic Society, özel bir projeksiyon olan trimetrik sistemi kabul etmiştir. Bu amaçla birçok uzman çok duyarlı aletlerle çalışmaktadır. Oysa Pirî Reis’in 21 parça deri üzerine yaptığı harita, resimlendirilmesi dahil, tamamen kendi elinden çıkmıştır. Portekizli denizci ve kaptan Macellan ya da tam adıyla Fernão de Magalhães (1480 – 1521) Amerika’nın güney ucuna 1519’da gitmişti. Oysa Pirî Reis, 1513’te yaptığı haritada Amerika’nın güney ucunu göstermiştir. Haritada gösterilen Laplata Nehri 1515’te keşfedilmiştir ama Pirî Reis, Laplata Nehri’ni, keşfedilmesinden iki sene önce göstermiştir.
Pirî Reis hatta çizdiği haritada öylesine mucizevî bir olaya imza atmıştır ki, henüz keşfedilmemiş toprakları çizdiği yetmiyormuş gibi, o topraklarda yaşayan hayvanları da haritanın üstüne çizmiştir. Örneğin Güney Amerika’da yaşayan maymunları, Karibik Adaları’ndaki papağanları. Pirî Reis’in bunları nasıl ve nereden bildiğini kimse bilmiyor ve halen dahi tarihin en büyük sırları arasındadır.
Pirî Reis, haritanın yanına Amerika’nın keşfiyle ilgili 5 not yazmıştır. Bu notlar harita uzmanlarınca hâlâ incelenmektedir. Pirî Reis Haritası’nın çağlar boyu buzullarla kaplı Antarktika’yı son derece doğru göstermesi de hayranlık uyandırmıştır. Çünkü Antarktika’daki dağlar ancak 1952 yılında ses yansıtıcı aletlerle keşfedilebilmişti.
Pirî Reis’in “Kitab-ı Bahriye” (Denizcilik Kitabı) adlı eseri de oldukça ilginçtir. Zamanının eşsiz bir deniz kılavuzunu yazan Piri Reis, “Kitab-ı Bahriye”yi 1521 yılında nazım ve nesir halinde telif etmiş, 1525’te eserini genişleterek ikinci kez kaleme almıştır. Eser denizcilikten bahsetmekte, tehlikeli deniz yollarını, sahilleri, adaları, kayalık yerleri anlatmaktadır.
Bu kitabında Pirî Reis’in olağanüstü güzellikteki şiirleri de yer alıyor. Bu şiirlerden biri konumuz bağlamında önemlidir. Çünkü Pirî Reis bu şiirinde yeni keşfedilen “Antilya” (Amerika) kıtasından bahsetmektedir. Ancak bir ilginçlik de, şiirde Amerika’nın keşfedildiği tarih hicrî 870 yani miladî 1465 olarak verilmektedir.
İşte ünlü Türk denizci Pirî Reis’in 1521 yılında kaleme aldığı ve içinde Amerika kıt’âsından da bahsettiği o hoş şiiri:
“Lodos üstünde bulundu bir diyar,
Septe’den dört bin mil öte uzar,
Hangi tarihte bulundu iş bu yer?
Şerhedeyim, ehl-i tarih gör ne der:
Tarih-i hicret buydu ol zaman,
Tâ sekiz yüz dahi yetmişdi ol an,
İşbu tarihde bulundu ol zemin,
İsmine ‘Antilya’ dediler hemin.”
Endülüs müzesini dolaşmaya devam ediyoruz…
Usturlabın ve El- İdrisî haritasının yanında o dönemin kâğıt ve kalemleri var. O Endülüslü İslam âlimlerinin – ki hepsinin ellerinden öpüyorum, saygı ve hürmetle anıyorum –, onlar işte o muhteşem eserlerini bu kâğıtlarla ve bu kalemlerle, böyle ilkel aletlerle bırakmışlar, sevgili kardeşlerim. Ama biz, biz ise, günümüzde bilgisayarları olan, leptopları olan, klavyesi olan insanlar, modern çağın insanları olarak, herşey önümüzde, “Google” var, internet var, iki satır birşey yazmaya üşeniyoruz, iki satır birşey araştırmaya üşeniyoruz. O insanlar işte bu ilkel aletlerle ilim havzası ürettiler, ilim kaynağı ürettiler. O Endülüslü İslam âlimlerinin ben ellerinden öpüyorum, büyük saygıyla anıyorum.
Onlar ki, inanın bana kardeşlerim, bugünkü Avrupa medeniyetinin temelini atanlardır. Ve onlar hakikaten, sadece uygarlık, bilim alanında değil, dînî ilimler alanında da aydın bir dîn anlayışı, münevver bir dîn anlayışı, bugünkü Müslüman dünyanın sahip olduğu yobaz, bağnaz dîn anlayışından tamamen farklı bir dînî anlayış geliştirdiler. Meselâ Endülüs İslam âlimleri farklılıklara saygılı, farklı dînlere karşı hoşgörülü ve ekolojiye duyarlı, çevreye karşı duyarlı, ekolojik bilinci yüksek, artı kadın haklarına saygılı âlimler idiler.
“Kadın peygamberler vardır” diyen İslam âlimleri bunlar işte. İslam dünyası “Kadından peygamber olmaz” derken (yani “İslam dünyası” derken, ana topraklar, Ortadoğu, merkezî topraklar), dînî nerdeyse tamamen erkeğe has kılarken, işte bu Endülüslü İslam âlimleri “Kadın peygamberler vardır” demişler. Bunlar işte, büyük İslam âlimleri.
Kimlerdir?
Endülüslü ünlü Berberî filozof, tarihçi ve İslam âlimi İbn-i Hazm ya da tam adıyla Ebû Muhammed Ali ibn-i Ahmed ibn-i Said ibn-i Hazm ez- Zahirî el- Endelusî (994 – 1064), Kur’ân’daki âyetlere dayanarak Hz. İbrahim (as)’in eşi Hz. Sara (as)’nın bir kadın peygamber olduğunu söylemiştir. İbn-i Hazm’a göre melekler Sara ile konuşmuşlardır. Kur’ân’da bu açıkça anlatılıyor. Meleklerin bu konuşması·kesinlikle onların peygamber olmayan biriyle konuşması değildir. Onlar ancak peygamber olan birine hitap etmişlerdir. Dolayısıyla Sara bir kadın peygamberdir.
Kur’ân-ı Kerîm’deki “Tâhâ” ve “Qasas” sûrelerini baz alan kimi İslam âlimleri, Hz. Musa (as)’nın annesi Hz. Yoxebed (as)’in bir hanım peygamber olduğuna hükmetmişlerdir. Örneğin Endülüslü ünlü Berberî filozof, tarihçi ve İslam âlimi İbn-i Hazm, Hz. Musa’nın annesi Yoxebed’e gelen bu vahyin, oğlu Hz. İsmail (as)’i kesme mevzûsunda Hz. İbrahim (as)’e gelen vahiy ile aynı olduğunu söylemiştir. Yani İbrahim’e oğlu İsmail’i kurban etmesi nasıl Allah tarafından vahiyle emredilmişse, Yoxebed’e de oğlu Musa’yı bir sepete koyup Nil Nehri’ne bırakması aynı şekilde Allah tarafından vahiyle emredilmiştir. Büyük İslam âlimi İbn-i Hazm’a göre bu da Musa’nın annesi Yoxebed’in bir peygamber olduğuna işaret eder.
İbn-i Hazm’a göre, peygamberlik için vahyin husulü yeterlidir. Bunun için illâ da bir kitap ve şeriât indirilmiş olması gerekmiyor. Allah-û Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiğine göre, Allah gerek direk olarak gerekse melekleri aracılığıyla bazı kadınlara vahyetmiş, vahiy yoluyla onlara haberler ve bilgiler iletmiştir. Bu da o kadınların peygamber olarak nitelendirilmeleri için yeterli bir kanıttır.
İbn-i Hazm şöyle diyor: “Allah-û Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiğine göre, Allah gerek direk olarak gerekse melekleri aracılığıyla bazı kadınlara vahyetmiş, vahiy yoluyla onlara haberler ve bilgiler iletmiştir. Bu da o kadınların peygamber olarak nitelendirilmeleri için yeterli bir kanıttır.” İbn-i Hazm, Tevrat ve Kur’ân’dan örnekler vererek, Allah’ın Cebrail aracılığıyla Hz. Sara ve Hz. Meryem (as)’e vahiy gönderdiğini, Musa’nın annesi Hz. Yoxebed ile direk konuştuğunu hatırlatarak, bunların kadın peygamberler olduğunun bizzat Tevrat ve Kur’ân ile sabit olduğuna işaret etmektedir.
Büyük İslam âlimi İbn-i Hazm ile aynı şeyleri söyleyen büyük İslam âlimlerinden biri de Endülüslü ünlü Berberî muhaddis, müfessir, fakih, dilbilimci ve kıraat âlimi Kurtubî ya da tam adıyla Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Ebibekr bin Farac el- Ensarî el- Hazrecî el- Endelusî el- Kurtubî (1214 – 73)’dir. Kurtubî Tevrat ve Kur’ân’daki âyetlere dayanarak Sara, Yoxebed ve Meryem’in kesin olarak kadın peygamberler olduğunu ifade etmektedir. Hatta Kurtubî, kaleme aldığı eserlerde, Hz. İsa (as)’nın annesi Meryem’in bir kadın peygamber olduğunu onlarca sayfalık anlatımla uzun uzun ispat etmeye çalışır.
Gerek İbn-i Hazm olsun gerek Kurtubî, Kur’ân’da Cebrail’in Meryem’le, Meryem’in de Cebrail’le konuştuğunun, bu ikisinin sohbet ettiklerinin açık bir biçimde yer aldığına dikkat çekerek, Meryem’in peygamberliğini inkâr etmenin itikadî olarak çok sakıncalı olacağı uyarısında bulunmuşlardır. Endülüs İslam Medeniyeti’nin bu büyük ve çok kıymetli iki Müslüman âlimi, “Hz. Meryem, bir kadın peygamberdir. Kur’ân’da ‘Meryem’ sûresinde anlatılan vakıâ, sahih bir vahiyle hasıl olmuş sahih bir nübûvvetir. Allah’tan Meryem’e verilmiş bir risalettir” demişlerdir.
Allah-û Teâlâ, yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de, “Meryem” sûresinde, başta Hz. Meryem olmak üzere birkaç peygamberden bahsettikten sonra şöyle buyuruyor:
“İşte onlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz peygamberlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (Meryem, 58)
Allah bunu “Meryem” sûresinde demektedir ve aralarında hatta en başta Hz. Meryem olmak üzere birkaç isimden bahsettikten sonra konuyu bağlamak niyetiyle söylemektedir. İlgili sûrede, Hz. Zekeriya (as), Hz. Meryem (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as), Hz. İsmail (as) ve Hz. İdris (as) kıssaları anlatıldıktan ve art arda bu şahıslardan bahsedildikten hemen sonra böyle denmektedir, “İşte onlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz peygamberlerdir” denmektedir. Burada Hz. Meryem’in peygamberliği açık ortadadır, inkârlarında inat etmek istemeyenler ve ataerkil duygularla, kadın düşmanlığıyla kalpleri mühürlenmemiş olanlar için.
İbn-i Hazm’a göre, âyet-i kerîmedeki “ulaike” (اُو۬لٰٓئِكَ) yani “onlar” ifadesiyle işaret edilenler, peygamberlerdir. Hz. Meryem de bu hitabın içinde olduğuna göre O da peygamberdir. Zirâ Allah Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrahim’i, Hz. İdris’i ve Hz. Yusuf (as)’u “Sıddık” olarak vasfettiği gibi, Hz. Meryem’i de “Sıddıka” olarak vasfetmektedir. Onlar bu vasıflarıyla peygamber olduklarına göre, Meryem de öyledir. Bu açık bir durumdur.
Kur’ân-ı Kerîm’de Meryem’in doğumu ve büyütülmesi şöyle anlatılır:
“Hani, İmran’ın karısı, ‘Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin’ demişti. Onu doğurunca, ‘Rabbim’ dedi, ‘Onu kız doğurdum.’ Oysa Allah, O’nun ne doğurduğunu daha iyi bilir. ‘Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.’ Bunun üzerine Rabbi O’nu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve O’nu güzel bir bitki gibi büyüttü. Zekeriya’yı da O’nun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, O’nun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. ‘Meryem! Bu sana nereden geldi?’ derdi. O da, ‘Bu, Allah katından’ diye cevap verirdi, ‘Zirâ Allah, dilediğine hesapsız rızık verir’.” (Âl-i İmran 35 – 37)
Kurtubî, büyük İslam müfessiri ve Şafiî fakihi olan Horasanlı Kürt muhaddis İmam Bağavî ya da tam adıyla İmam Ebû Muhammed Muhyissunne Hûseyn bin Mesud bin Muhammed el- Ferrâ el- Bağavî (1044 – 1122) ve Kürt müfessir Ebû İshak Ahmed bin Muhammed bin İbrahim es- Salebî en- Nisaburî (? – 1035), bu âyetlerin tefsirinde, “Feteqebbelha rabbuha bi qabulin heseni” (فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ) yani “Bunun üzerine Rabbi O’nu güzel bir şekilde kabul buyurdu” ifadesinin, terbiyesini ve işlerini üstlenmek, kutlu olanların yoluna iletmek, bir an bile olsa azap etmemek anlamlarına geldiğini nakletmişlerdir. Allah’ın Meryem’i “we enbeteha nebaten hesene” (وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ) yani “güzel bir bitki gibi büyütmesi” ise yaratılışını ne eksik ne fazla, gayet güzel bir şekilde tamamlaması mânâsındadır.
Müzede Endülüs âlimlerinden kalma Kurân-ı Kerîm, usturlap, dünya haritaları, kâğıt ve kalemlerin yanısıra bir de yine onlardan kalma satranç takımı var. O güzelim âlimler, demek ilimle iştiğal ederken, dinlenmek ve beyin ekzersizi yapmak için arada bir satranç da oynuyorlarmış. Her yönüyle ne güzel âlimlermiş onlar…
Müzede küçük bir sinema gibi donatılmış film odası var. Burada Endülüs İslam Medeniyeti’ni anlatan ve tanıtan belgesel videolar izletiliyor, ziyaretçilere. Film birkaç dilde. Şanslıyım ki tam Almanca anlatımına denk geldim.
Müze oldukça güzel ve kıymetli eserlerle dolu olmasına rağmen, o kadar büyük değil, hatta küçük sayılır. O yüzden, müzenin içinde bir saatten daha az kaldım.
Bol bol fotoğraf çektim, gizlice video çekimi yaptım, hatta video çekimini yaparken ekranın karşısında kısık bir sesle anlatım da gerçekleştirdim.
Müzeyi gezmeyi bitirdikten sonra tekrar dışarı çıktım.
Bugün ömrüm boyunca unutamayacağım muhteşem bir gün yaşadım.
Önce Fenike Uygarlığı, sonra Endülüs İslam Medeniyeti.
O kadar mutluyum ki anlatamam.
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 13
FOTOĞRAFLAR:
Endülüs İslam Medeniyeti Müzesi’nin yerini biraz insanlara sora sora, biraz da tabelaları takip ede ede, nihayet buluyorum.
“Centre d’Interpretació Madina Yabisa” (Medine Yebiza Ziyaret Merkezi) adlı bu Endülüs müzesi, “Carrer Major” (Anayol) adlı sokağın bittiği yerde.
Müzenin adı olan “Madina Yabisa” (Medine Yebiza), aslında Arapça bir isim. “Medine”, Arapça’da “Şehir” demek; “Yebiza” ise İbiza’nın Endülüs İslam hakimiyeti dönemindeki ismidir. Yani “Medine Yebiza”, Arapça olarak “İbiza Şehri” anlamına geliyor.
Biraz önce Fenike arkeolojik alanı ve müzesi Puig des Molins (Değirmen Tepesi)’i gezdim, şimdi de Endülüs İslam Medeniyeti müzesi Centre d’Interpretació Madina Yabisa’yı gezeceğim.
Her iki müzeye de giriş beleş, yani ücretsiz. Oh, ne güzel dünya valla. “Avrupa bizi kıskanıyor”…
Müzenin kapısından içeri giriyorum…
Müzenin kapısından içeri girer girmez fotoğraflar çekiyor ve hemen ardından videoyu oynatıp anlatım yapmaya başlıyorum.
Müzenin içi güzel, loş bir ambiyansı var. Yürüdüğümüz aralıklarda sıra sıra dizilmiş camekanlar (camla kaplı sergi masaları) var. Onların içinde Endülüs’ten kalma birbirinden değerli eserler sergileniyor.
Video çekmeden içim rahat etmiyor. Sonuçta böyle bir yere insan hayatta kaç defa gelir ki? Yasak olmasına ve girişte uyarlılmama rağmen içeride gizli gizli video çekimi yapıyorum. Yakalanmamak için de, video anlatım yaparken kısık sesle konuşmaya çalışıyorum.
Cemekanın içinde Endülüs döneminde basılmış Kur’ân-ı Kerîm’ler, Arapça metinler ve papirüsler var.
Hazır olun, sevgili okurlar. Şimdi sizleri, Endülüs İslam Medeniyeti’ne götüreceğim.
O muhteşem uygarlığa, bizim “yitik medeniyetimiz”e.
Ayrıca müthiş bir sürpriz bekliyordu beni: Usturlap.
Usturlaplar, Müslüman astronomların henüz 8. yy’da tasarıma açısal ölçekler getirdiği, ufukta azimutları gösteren daireler ekledikleri Ortaçağ İslam dünyasında benimsenmiş ve daha da geliştirilmişti.
Usturlabın ve El- İdrisî haritasının yanında o dönemin kâğıt ve kalemleri var.
O Endülüslü İslam âlimlerinin – ki hepsinin ellerinden öpüyorum, saygı ve hürmetle anıyorum –, onlar işte o muhteşem eserlerini bu kâğıtlarla ve bu kalemlerle, böyle ilkel aletlerle bırakmışlar, sevgili kardeşlerim.
Müzede Endülüs âlimlerinden kalma Kurân-ı Kerîm, usturlap, dünya haritaları, kâğıt ve kalemlerin yanısıra bir de yine onlardan kalma satranç takımı var. O güzelim âlimler, demek ilimle iştiğal ederken, dinlenmek ve beyin ekzersizi yapmak için arada bir satranç da oynuyorlarmış. Her yönüyle ne güzel âlimlermiş onlar…
Müze oldukça güzel ve kıymetli eserlerle dolu olmasına rağmen, o kadar büyük değil, hatta küçük sayılır.
Onlar ki, inanın bana kardeşlerim, bugünkü Avrupa medeniyetinin temelini atanlardır. Ve onlar hakikaten, sadece uygarlık, bilim alanında değil, dînî ilimler alanında da aydın bir dîn anlayışı, münevver bir dîn anlayışı, bugünkü Müslüman dünyanın sahip olduğu yobaz, bağnaz dîn anlayışından tamamen farklı bir dînî anlayış geliştirdiler. Meselâ Endülüs İslam âlimleri farklılıklara saygılı, farklı dînlere karşı hoşgörülü ve ekolojiye duyarlı, çevreye karşı duyarlı, ekolojik bilinci yüksek, artı kadın haklarına saygılı âlimler idiler.
Müzede küçük bir sinema gibi donatılmış film odası var. Burada Endülüs İslam Medeniyeti’ni anlatan ve tanıtan belgesel videolar izletiliyor, ziyaretçilere. Film birkaç dilde. Şanslıyım ki tam Almanca anlatımına denk geldim.
Bugün ömrüm boyunca unutamayacağım muhteşem bir gün yaşadım.
Önce Fenike Uygarlığı, sonra Endülüs İslam Medeniyeti.