Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 11

Parveke / Paylaş / Share

 

     İngiltere’nin Yorkshire ve Humber (İng. Yorkshire and the Humber) bölgesinin York şehrindeki ilk gün gezimiz oldukça verimli geçiyordu.

     Şehrin en önemli tarihî sembollerinden biri durumundaki ve York Kalesi (İng. York Castle)’nin en müstesnâ parçası olan Clifford Kulesi (İng. Clifford’s Tower)’nin önündeyiz şimdi.

     Şimdi Clifford Kulesi’ni gezeceğiz, Nevzat Töre kardeşimle beraber.

     Clifford Kulesi, az önce de belirttiğim gibi, York şehrinin en önemli tarihî sembollerinden biridir ve York Kalesi’nin en müstesnâ parçası durumunda. York Kalesi, York şehrini çepeçevre kuşatan müstahkem bir kompleks ve yarısı yıkık bir kaledir. Foss Nehri’nin güney yakasında son dokuz yüzyıl boyunca inşâ edilen bir dizi kale, hapishane, mahkeme ve diğer binalardan oluşur. (York Kalesi ile ilgili geniş bilgi için bkz. Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 5)

     Ortaçağ’dan kalma Norman kalesinin artık harap olmuş kalesine genellikle Clifford Kulesi (İng. Clifford’s Tower) denir. Başlangıçta eski Viking şehri Jórvík’e hâkim olmak için, kendisi de Norman kökenli olup “İngiltere’nin ilk Norman kökenli kralı” olan ve “Piç William” olarak da anılan I. William (1028 – 87)’ın emriyle inşâ edilen kale, kapsamlı su savunmalarıyla büyük bir tahkimat haline gelmeden önce çalkantılı bir erken tarihe sahipti.

     Clifford Kulesi (İng. Clifford’s Tower) alışılmadık bir tasarıma sahiptir. İki katlı kule, dört dairesel loblu dört yapraklı bir plana sahip. Her bir lobun genişliği 6, 7 m olup duvarların kalınlığı 2, 90 m. Kulenin en geniş kısmı 24 m çapında. 6, 4 m genişliğinde kare bir kapı evi, iki lobun arasındaki güney tarafındaki girişi koruyor. Diğer lobların arasında savunma kuleleri bulunmakta. Büyük konsollar ve merkez bir iskele, büyük taş ağırlığını ve birinci katı destekliyor. York Kalesi’ne özgü bir tasarımdaki boşluklar, atış noktaları sağlıyor. Girişin üzerine, Galler’deki Harlech ve Chepstow kalelerinde olduğu gibi 4, 6 x 4, 3 m boyutlarında, “portcullis odası” olarak ikiye katlanan bir şapel inşâ edilmiş. Kulenin, kalenin zirvesinden daha fazla zemini görünür hale getirerek yandan ateş etmeyi iyileştirmeye yönelik bir deney olduğuna inanılıyor. İngiltere’de benzersiz olmasına rağmen kulenin tasarımı Fransa’daki Étampes Şatosu’na çok benziyor ve Yorkshire’deki Pontefract Kalesi’nin gelecekteki tasarımını etkilemiş olabilir. Kral III. Henry, proje için usta duvarcı Henry de Rayns (? – ?) ve baş marangoz Northamptonlu Simon (? – ?)’u işe aldı ve kulenin maliyeti, bu çalışma döneminde kaleye yapılan toplam harcamaların çoğunu oluşturuyordu.

     Clifford Kulesi, orijinal Ortaçağ surunun hayatta kalan en göze çarpan kısmıdır, ancak kalenin yan tarafındaki taş basamaklar moderndir. Dış avlu duvarının parçaları, güney kapı evinin bazı kısımları ve köşe kulelerinden biri de hayatta kalmıştır.

     Clifford Kulesi’nin güzel, hoş bir görüntüsü var ama daha önemlisi, acılı, hüzünlü bir tarihi var.

     Avrupa’da bir zamanlar Yahudîler’e her türlü zûlüm, baskı ve katliâmlar yapılırken, Britanya’daki en korkunç Yahudî Katliâmı’nın yaşandığı yer burası.

     1190 yılında York Kalesi’nde 150 yerel Yahudî’nin öldürüldüğü bir korkunç pogrom yaşandı. Birçok Yahudî, Hristiyan çetelerin eline düşmemek için intihar ederek öldü.

     Normanlar, İngiltere’ye ilk Yahudî topluluklarını getirmişti. Burada bazıları tefeci olarak özel bir ekonomik rol üstlenmişti. Bu önemli ama diğer açılardan yasaklanmış bir faaliyetti. İngiltere Yahudîleri önemli ölçüde dînî önyargılara maruz kalıyorlardı ve çoğunlukla Hristiyan nüfûsun çoğunluğunun saldırıları durumunda kendilerine koruma sağlayabilecek yerel bir kraliyet kalesinin bulunduğu kasaba ve şehirlerde çalışıyorlardı. Norman ve Angevin kralları, Yahudî mülklerinin ve Yahudîler’e borçlu olunan meblağların sonuçta krallığa ait olduğunu ve bir Yahudî’nin ölümü üzerine krala geri döneceğini belirledikleri için, Yahudîler’e kraliyet koruması genellikle veriliyordu.

     Yahudî Katliâmı’ndan bir yıl önce, 1189’da I. Richard (1157 – 99), “İngiltere Kralı” olarak taç giymiş ve Haçlı Seferleri’ne katılma niyetini açıklamıştı. Bu, Yahudî karşıtı duyguları alevlendirdi. Kralın İngiltere Yahudîleri’ne saldırı emri verdiğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Gerginlikler York’ta ertesi yıl şiddete dönüştü. Güçlü Yahudî tüccar Lincolnlu Aaron (1125 – 86)’a borcu olan Richard de Malbis (? – ?), yerel bir çeteyi Aaron’un yakın zamanda ölen bir Yahudî çalışanının York’taki evine ve ailesine saldırmaya kışkırtmak için kazara çıkan bir evde çıkan yangından yararlandı.

     Yahudî cemaatinin lideri Yorklu Josce (? – 1190), yerel Yahudî ailelerini kraliyet kalesine götürdü ve burada ahşap kaleye sığındılar. Kalabalık kaleyi kuşattı ve polis memuru durumu tartışmak için kaleyi terkettiğinde, Yahudîler kalabalığın girmesinden ya da şerife teslim edilmekten korktukları için O’nun tekrar içeri girmesine izin vermediler. Polis memuru şerife başvurdu, kendi adamlarını çağırdı ve kaleyi kuşattı. Kuşatma, Yahudîler’in konumunun savunulamaz hale geldiği 16 Mart’a kadar devam etti. Dînî liderleri Haham Rabbi Yom Tov ((? – 1190), mafya tarafından öldürülmemek için toplu bir intihar eylemi önerdi ve ölümlerinden sonra vücûtlarının parçalanmasını önlemek için kale ateşe verildi. Birkaç Yahudî alevler arasında can verdi ama çoğunluk kalabalığa teslim olmak yerine kendi canına kıydı. Ancak bir avuç Yahudî, Hristiyanlık’a geçme sözü vererek teslim oldu, ancak onlar da öfkeli kalabalık tarafından öldürüldüler.

     Katliâmda toplamda 150 civarında Yahudî öldü. Kale, 207 Sterlin (£) maliyetle yüksekliği 4 m yükseltilen kalenin üzerine yine ahşap olarak yeniden inşâ edildi.

     İngiltere Kralı John (1166 – 1216), hükümdarlığı sırasında York Kalesi’ni yoğun bir şekilde kullandı ve kaleyi kendi güvenliği için kişisel alanı olarak kullandı. Bu süre zarfında kale iyi durumda tutuldu. Bu dönemde, John’un York Kalesi’nde, düzenlenen İrlanda Seferleri sırasında alınan mâhkumlara atıfta bulunularak, kalenin zindan olarak kullanımına ilişkin ilk kayıtlar ortaya çıktı. 13. yy’a gelindiğinde, kalenin korunmasına yardımcı olacak şövalyelerin ve yaylı tüfekçilerin sağlanması karşılığında York çevresindeki çeşitli toprakların verildiği köklü bir kale muhâfızları sistemi mevcuttu.

     Bir sonraki İngiltere Kralı III. Henry (1207 – 72) de kaleden yoğun bir şekilde yararlandı, ancak 1228 Noeli’ndeki ziyareti sırasında bir fırtına, kaledeki ahşap kaleyi yok etti. Görünüşe göre kale onarılmamış ve onun yerine iç avluya kralın kullanımı için bir binâ inşa edilmiş. 1244’te İskoçlar İngiltere’yi işgal etme tehdidinde bulunduğunda, Kral III. Henry kaleyi ziyaret etti ve yaklaşık 2600 Sterlin (£) maliyetle kalenin beyaz kireçtaşından yeniden inşâ edilmesini emretti. Çalışma 1245 – 70 yılları arasında gerçekleştirildi ve kuleli bir perde duvarın, iki büyük kuleli oldukça büyük bir kapı evinin, iki küçük kapı evinin, küçük bir su kapısının, şehre açılan küçük bir kapının, bir şapelin ve bir kilisenin inşâsını içeriyordu. İlk olarak Kral Kulesi, daha sonra Clifford Kulesi adı verildi.

     1298’den 1338’e kadar İskoçya Bağımsızlık Savaşları’nda York Kalesi, genellikle İngiltere üzerindeki kraliyet yönetiminin merkeziydi ve aynı zamanda askerî operasyonlar için de önemli bir üstü.

     Kral III. Henry, kalenin geniş bir yelpazedeki mahkumları tutacak bir hapishane olarak rolünü genişletti. O sırada şerif hapishaneden sorumluydu ve yardımcısı genellikle tam zamanlı bir gardiyan rolünü üstleniyordu. Kalede aynı anda 310 kadar mahkum tutuluyordu. Mahkumların tutulduğu koşullar dehşet verici derecede kötüydü ve tutuklular arasında yaygın yaşam kaybına yol açtı. Hapishaneden kaçışlar nispeten yaygındı ve 1298’de 28 mahkumun firar etmesi gibi bunların çoğu başarılı oldu. İngiltere’de Tapınak Şövalyeleri Askerî Düzeni 1307’de feshedildiğinde, tutuklanan şövalyelerin çoğu York Kalesi’nde tutuldu. Eski tapınakçı mülkü olan kale değirmenleri aynı zamanda kraliyet kontrolüne geri döndü.

     Bir sonraki İngiltere Kralı I. Edward Longshanks (1239 – 1307), Yorkshire şerifine York şehrinde kanun ve düzeni sağlaması için geniş kapsamlı yetkiler verdi ve şerifler karargâhlarını Clifford Kulesi’ne kurdular. Hem I. Edward hem de oğlunun yönetimi altında İskoçlar’a karşı yapılan savaşlar sırasında York Kalesi, 1298 – 1338 arasındaki yılların neredeyse yarısı boyunca İngiltere’deki kraliyet yönetiminin merkezini oluşturdu. Pekçok Westminster kurumu, kale yerleşkesine yerleşerek kralı kuzeyden York’a kadar takip etti. Mevcut kale binaları tüm idarî kurumları barındırmaya yetmiyordu. Dönemin başında Avam Mahkemesi için kalenin içinde geçici bir bina inşâ edildi ve 1319 – 20 yılları arasında daha büyük ölçekte yeniden imar edildi. Maliye, Clifford Kulesi’ni devraldı. Kalenin kendisinden gelen taşkınları absorbe etmek için şehrin etrafındaki diğer binalara el konulması gerekiyordu. Kalenin bu amaçlarla yaygın olarak kullanılmasının bir sonucu olarak, York Kalesi’ndeki hukuk mahkemeleri, 1360’’lara kadar süren bir model olan Londra (İng. London)’daki mahkemelerle rekabet etmeye başladı.

     Bir sonraki İngiltere Kralı II. Edward (1284 – 1327), asi baronlarına karşı yürüttüğü kampanyada kaleyi bir hapishane olarak kullandı ve 1322 yılındaki Boroughbridge Savaşı’ndan sonra mağlup isyancı liderlerin çoğu York Kalesi’nde idam edildi.

     Bir sonraki İngiltere Kralı III. Edward (1312 – 77), İngiltere’nin kuzeyinin ihtiyaçlarını karşılamak için altın ve gümüş paralar üretmek üzere York Kalesi’nde kalıcı bir darphane kurmaya karar verdiğinde, kale sonunda 1344’te kendi darphanesine sahip oldu. Tesisi kurmak için Avrupalı madenî paracılar York’a getirildi.

     Bununla birlikte, 14. yy’ın sonuna gelindiğinde, kale avlusu öncelikle yerel ilçe idaresi tarafından işgal edilmişti. Mahkumların avlu etrafındaki çeşitli kulelerde tutulduğu bir hapishane olarak yaygın bir şekilde kullanıldı. Kalenin güvenliğini sağlamaya yönelik eski kale muhâfız sistemi, yerel muhafızlar kiralamak için yerel kraliyet topraklarından alınan kiraları kullandığı bir sisteme dönüşmüştü.

     York Kalesi, 15. ve 16. yy’larda bakıma muhtaç hale geldi ve giderek hem yerel suçlular hem de siyasî mahkumlar için bir hapishane olarak kullanılmaya başlandı. İngiltere Kralı VI. Edward (1537 – 53)’ın 1553’teki ölümünden sonra kale darphanesi kapatıldı.

     Kale giderek daha fazla yerel suçlular için bir hapishane ve siyasî infaz yeri olarak kullanılmaya devam etti. 16. yy’a gelindiğinde, “hainleri” York’ta idam cezasının verildiği yer olan Micklegate Bar’da öldürmek yerine, onları Clifford Kulesi’nin tepesinden asarak infaz etmek geleneksel hale gelmişti. Örneğin 1536’da siyasî lider Robert Aske (1500 – 37), Manastırların Dağıtılması’na karşı Lütuf Hac Gezisi protestosunun başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, İngiltere Kralı VIII. Henry (1491 – 1547)’nin emriyle York Kalesi’nde idam edildi. 16. yy’ın sonunda, Clifford ailesi (Cumberland Kontları), kalenin kalıtsal polis memurları oldu ve Clifford Kulesi bu sıralarda adını bu aileden aldı.

     Kalenin bozulması, artık herhangi bir askerî faydası olmadığı söylenen İngiltere ve İrlanda Kraliçesi I. Elizabeth (1533 – 1603)’in saltanatına kadar devam etti. Kule bekçisi Robert Redhead (? – ?), o zamanlar kalenin bazı kısımlarını parçalara ayırması ve taş işçiliğini kendi kârı için satmasıyla kötü bir şöhrete sahipti. Yerel şehir ve kraliyet yetkililerinin bunu durdurmaya yönelik sayısız girişimine rağmen, Redhead durmaya zorlanmadan önce ciddi hasara yol açmaya devam etti. 1596’da Clifford Kulesi’nin tamamen yıkılması yönünde teklifler yapıldı, ancak yerel hislerin gücü nedeniyle reddedildi.

     Kalenin bakımı giderek pahalı hale geliyordu ve 1614’te İngiltere Kralı James (1566 – 1625), Clifford Kulesi ve çevresindeki arazinin kira kontratını bir çift emlak spekülatörü olan John Babington (? – ?) ve Edmund Duffield (? – ?)’e sattı. Onlar da Yorklu bir tüccar ailesine sattılar. Ancak 1642 yılında Kraliyetçiler ile Parlamento’nun rakip grupları arasında İngiliz İç Savaşı çıktı. İngiltere, İskoçya ve İrlanda Kralı I. Charles (1600 – 49)’a sadık ve Henry Clifford (1592 – 1643) komutasındaki kuvvetler, 1643’te York Kalesi’ni ve çevresindeki şehri garnize etti. York, Kraliyetçi dâvânın fiilen “kuzey başkenti” haline geldi. Clifford kaleyi onardı, duvarları topları desteklemelerine izin verecek şekilde güçlendirdi ve kollarını girişin üzerinde kralın kollarının yanına koydu. Clifford Kulesi’nin giriş kapısı büyük ölçüde yeniden modellendi ve orijinal Ortaçağ görünümünü kaybetti. Nehrin diğer tarafındaki Baile Tepesi silah mevzisi haline geldi. Kralın güçlerine para sağlamak için kale darphanesi yeniden açıldı.

     Savaş daha sonra Kraliyetçi grupların aleyhine döndü ve 23 Nisan 1644’te Parlamento güçleri York kuşatmasına başladı. Alexander Leslie (1580 – 1661) komutasındaki bir İskoç ordusu güneyden, Ferdinando Fairfax (1584 – 1648) komutasındaki Parlamento gücü ise doğudan geldi. 6 hafta sonra Edward Montagu (1602 – 71), York’a üçüncü bir birlik getirerek şehri kuşatan güçlerin sayısını 30.000’in üzerine çıkardı. Newcastle ve Tyne Dükü William Cavendish (1593 – 1676) kuşatma sırasında şehre komuta ederken, Albay Francis Cobb (? – ?) kalenin valisi olarak atandı. Bombardımanlara, duvarları yıkma girişimlerine ve kapılara yapılan saldırılara rağmen şehir Mayıs ve Haziran ayları boyunca dayandı. York’u rahatlatmak için gönderilen İngiltere Prensi Rupert (1619 – 82), takviye kuvvetleriyle yaklaştı ve akıllıca manevralar yaparak kuşatanları geri çekilmeye zorladı ve 1 Temmuz’da kuşatmayı kaldırdı. Ertesi gün, Parlamento güçleri York’un 6 mil batısındaki Marston Moor Muharebesi’nde Rupert’i mağlup ederek York’un ve kalenin teslim olmasını kaçınılmaz hale getirdi. 14 Temmuz’da şehir ve kale, Parlamento güçlerine teslim oldu.

     Parlamento daha sonra yerel belediye başkanı Thomas Dickenson (? – ?)’u Clifford Kulesi’nin valisi olarak atadı. Restorasyona kadar kalenin kontrolü belediye başkanlığı görevi görüyordu. Parlamentonun garnizon olarak kullandığı Clifford Kulesi’nin hapishane olarak kullanılmaya devam edilen avlu binalarından ayrılması için çaba gösterildi.

     İngiltere, İskoçya ve İrlanda Kralı II. Charles (1630 – 85)’ın restorasyonundan sonra, mülkün savaş öncesi sahipleri Clifford Kulesi üzerinde hak iddiâ etti ve sonunda mülkiyet hakkı verildi. Ancak orada bir garnizon konuşlandırılmaya devam edildi ve bu da mülk sahiplerinin mülkü fiilen işgal etmesini veya kullanmasını engelledi. Kulede onarımlar yapılarak barut ve saçmaların depolandığı şarjör haline getirildi. Kötü bir şekilde alüvyonla kaplanmış olan hendek durumunu eski haline getirmek için girişimlerde bulunuldu. Ancak bazı siyasî mahkumlar restorasyon döneminde kalede tutulmaya devam edildi.

     1684 yılının Hristiyanlarca kutsal olan Azîz George Günü’nde gece saat 22:00 civarında meydana gelen bir patlama, Clifford Kulesi’nin içini tamamen yok etti. Resmî açıklama, çatıdaki silahlardan gelen kutlama selamının ahşap işçiliğin bazı kısımlarını ateşe verdiği ve bunun daha sonra şarjörü ateşlediği yönündeydi. Ancak tarihçilerin çoğu patlamanın tesadüfî olmadığına inanıyor. Şüpheli bir şekilde, garnizonun bazı üyeleri kişisel eşyalarını patlamadan hemen önce güvenli bir yere taşımıştı ve olay nedeniyle garnizondan hiç kimse yaralanmamıştı. Yangının sıcaklığı kulenin kireç taşını şimdiki hafif pembe rengine dönüştürdü. Artık harap olan kule tamamen özel mülkiyete iade edildi ve sonunda komşu evin arazilerinin ve Samuel Waud (? – ?)’a ait bahçelerin bir kısmını oluşturdu.

     1701 yılına gelindiğinde, ilçe hapishanesinin koşulları skandal hale geldi ve eski iç avlunun işgal ettiği bölgeyi yeniden geliştirme kararı alındı. Yerel bir vergi dairesi, geliştirmenin finansmanına yardımcı oldu. Clifford Kulesi’nin güneyinde üç yeni bina inşâ edildi. Güney tarafına, İngiliz mimar ve tasarımcı John Vanbrugh (1664 – 1726)’un moda çalışmasına çok benzeyen, William Wakefield (? – ?) tarafından 1701 – 05 yılları arasında inşâ edilen yeni bir ilçe hapishanesi yerleştirildi. Yerel mimar John Carr (1723 – 1807) daha sonra 1773 – 77 yılları arasında batı tarafında eski Jüri Binası’nın bulunduğu yere Ağır Ceza Mahkemeleri inşâ etti ve doğu tarafında 1780 – 83 yılları arasında Sessions Evi ve Ortak Salonun Kadın Hapishanesi ile değiştirilmesini denetledi. Kadın Hapishanesi ve ilçe hapishanesi daha sonra Borçlular Hapishanesi (İng. The Debtors’ Prison) olarak birleştirildi. Carr’ın her iki binası da kendine özgü bir Neoklasik tarzda tasarlandı; Ağır Ceza Mahkemesi binası o zamanlar “İyonik düzenin muhteşem bir binası” olarak özellikle övülüyordu. Kale avlusu 1777 yılında bir daire oluşturacak şekilde çimlendirildi ve York parlamento üyelerinin seçiminde kullanıldığı için “Binicilik Gözü” (İng. Eye of the Ridings) olarak anıldı.

     Borçlular Hapishanesi bir bütün olarak “havadar ve sağlıklı” odalarıyla York bölgesi için bir “onur”du, ancak hapishanenin suçlular kanadı bazı eleştirilere maruz kaldı. Suçluların hücreleri “çok küçüktü” ve mahkumlar için su yoktu; suçlular yerdeki saman yığınlarının üzerinde uyumaya zorlandı. Gerçekten de, suçluların koğuşundaki koşullar o kadar kötüydü ki, örneğin 1739’da bir gecede 9 mahkum boğuldu.

     Ana surların hemen dışındaki kale değirmenleri, su çarklarını çalıştıran nehirlerin akışındaki azalma nedeniyle 16. yy’dan itibaren giderek etkisiz hale gelmişti. Sonuç olarak, 1778’de makineleri çalıştıracak yeni bir buhar motoruyla yeniden inşâ edildiler. Bu buhar makinesi, duman ve gürültüden etkilenen mahkumlarda büyük rahatsızlık yarattı.

     Kale hapishanesine yönelik eleştiriler, 18. yy’ın sonlarında daha da arttı. Tesislerin yetersiz olduğu düşünülüyordu ve mahkûmların infaz edilmek üzere York’a götürülmesini yakışıksız bir şekilde görmek için hapishanenin dışında toplanan kalabalık seyirciler vardı. 1803’ten itibaren infazların gerçekleştirilme şeklini iyileştirmek için girişimlerde bulunuldu. Bunun yerine eski kale avlusu, Binicilik Gözü kullanıldı, ancak kalabalıklar hâlâ mahkumların yavaş ölümlerini izlemek için avlunun dışında toplanıyordu. 1813’e gelindiğinde infaz süreci, alışılmadık derecede hızlı bir şekilde infaz edilmesine olanak tanıyan “kısa damla” asma yönteminin uygulamaya konulmasıyla hızlandırıldı. Hapishanedeki aşırı kalabalık da artık bir sorundu; herhangi bir anda 114 mahkum tutuluyor, bazen yargılanmayı bekleyen yaklaşık 40 mahkumun, başka bir yer olmaması nedeniyle hapishane bahçesinde tutulması gerekiyordu.

     Hapishanenin uygunsuzluğu nihayet 1821’de York’ta yapılan ağır cezalarda doruğa ulaştı, resmî bir şikâyette bulunuldu ve soruşturma başlatıldı. Yeni, daha modern bir hapishaneye yer açmak için her ikisini de yıkmak amacıyla Clifford Kulesi ve Waud Evi’ni satın alma kararı alındı. Foston-le-Clay köyünün ünlü zekâsı, yazar ve papaz Sydney Smith (1771 – 1845), Clifford Kulesi’ni kurtarmak için bir kampanyayı başarıyla yönetti ve konumun çevredeki şehir açısından tarihî önemini vurguladı. Mimar Robert Wallace (? – ?) tarafından öne sürülen alternatif bir öneri, Clifford Kulesi’nin radyal hapishane tasarımının merkezini oluşturacak şekilde yeniden yaşanabilir bir binaya dönüştürülmesini öngörüyordu, ancak bu teklif reddedildi.

     1825 yılında Clifford Kulesi ve Waud Evi, Yorkshire vilayeti tarafından 8800 £ (şimdiki değeriyle 660.000 £’a eşdeğer) maliyetle satın alındı. Mimarlar Peter Frederick Robinson (1776 – 1858) ve George Townsend Andrews (1804 – 55) tarafından tasarlanan yeni hapishane binaları Tudor Gotik tarzında inşâ edildi. 11 m yüksekliğinde bir kapı kulübesi ve uzun, yüksek bir taş duvarla korunan radyal bir hapishane bloğu içeren stile sahipti. İngiltere’deki en güçlü bina olarak kabul edilen hapishane, hem güvenli hem de yanmaz olması için tamamen taştan inşâ edildi. Hapishanenin kendisi sağlıklı ve iyi havalandırılmış olarak kabul edilmesine rağmen, inşaatta yasaklayıcı bir görünüm yaratmak için koyu gri çakıl taşı kullanıldı. Clifford Kulesi hapishanenin resmî tasarımında hiçbir rol oynamadı, ancak talus veya kalenin eğimli kenarı yeni hapishane binasına daha fazla yer açmak için kesilip yerine bir istinat duvarı kondu. Yeni duvarla halkın görüş alanından gizlenen Kadın Hapishanesi’nin arka bahçesi, 1868’den itibaren idam için kullanıldı.

     Foss Nehri’ndeki tarama ve diğer iyileştirmeler, York’a nehir yoluyla un ithal edilmesini mümkün kıldı ve kale değirmenlerinin ekonomik önemi azaldı. 1856’da nehrin bu kısmındaki bir dizi iyileştirmenin parçası olarak kale değirmenleri nihayet yıkıldı. Kalenin su savunmasının bir kısmını oluşturan Kral Havuzu kurutuldu. Kalenin yakınında birkaç yeni köprünün inşâ edilmesiyle bölge hendekler yerine yollarla çevrili hale geldi.

     1877 tarihli “Hapishane Yasası” (İng. The Prison Act), İngiliz hapishane sisteminde reform yaptı ve ertesi yıl York Kalesi Hapishanesi merkezî hükûmetin kontrolüne geçti. Geri kalan mahkumların Wakefield Hapishanesi’ne nakledildiği 1900 yılına kadar ilçe hapishanesi olarak ve o tarihten itibaren tesis bunun yerine askerî hapishane olarak kullanılmıştır.

     1890 yılında hapishane komiserleri, Clifford Kulesi’ni “ulusal bir anıt” ilan etmeyi ve onu “tarihî bir yer” olarak korumayı kabul etti.

     1902 yılında Clifford Kulesi, Lord Wenlock (1849 – 1912) tarafından koruma ve onarım için düzenlenen 3000 £ (şimdiki değeriyle 320.000 £’a eşdeğer) hibe ile birlikte York Corporation’a verildi. 20. yy’ın başlarında Clifford Kulesi düzenli olarak ziyarete açıktı ve 1915’te “ulusal bir anıt” olarak Çalışma Ofisi (İng. Office of Works)’ne devredildi.

     York Hapishanesi nihayet 1929 yılında kapatıldı. 1935’te Jakoben hapishane binaları da yıkıldı. Ağır Ceza Mahkemeleri binası artık York Kraliyet Mahkemesi’ne evsahipliği yaparken, eski Borçlular Hapishanesi ve Kadın Hapishanesi, modern bir giriş alanıyla birlikte artık Kale Müzesi. Bir zamanlar “Binicilik Gözü” olarak bilinen bu binaların arasındaki dairesel çim alan artık Castle Green veya “York’un Gözü” olarak biliniyor.

     1970’lere kadar, 1190’daki pogrom, kalenin resmî tarihlerinde genellikle yeterince gösterilmiyordu; kaleye ilişkin ilk resmî rehberler bundan hiç bahsetmedi. Ancak 1978’de kurbanların anısına ilk tablet Clifford Kulesi’nin tabanına yerleştirildi ve 1990’da kulede Yahudî Katliâmı’nın 800. Yıldönümü anıldı.

     Son zamanlarda ticarî çıkarlar, perakende gelişimini çevredeki bölgeye tanıtmaya çalıştı. Vatandaşlar, ziyaretçiler, akademisyenler, çevreciler, yerel işinsanları ve Yahudî gruplar, 2003 yılında uzun ve sert bir kamu soruşturmasını kazanarak bu gelişmeye bir miktar başarıyla karşı çıktılar.

     Mart 2022’de, kulenin kireçtaşı dokusu üzerindeki çalışmaları ve şapel çatısının bakımını da içeren bir “İngiliz Mirası Koruma Projesi” (İng. English Heritage Conservation Project) tamamlandı. Yeni bir çatı güvertesine giden, tutkallam keresteden yapılmış yeni iç erişim merdivenleri, ziyaretçilerin binanın bazı orijinal özelliklerini yakından görmelerine ve şehir üzerinde daha az kalabalık bakış açılarına olanak tanıyor.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 15

FOTOĞRAFLAR:

Şehrin en önemli tarihî sembollerinden biri durumundaki ve York Kalesi (İng. York Castle)’nin en müstesnâ parçası olan Clifford Kulesi (İng. Clifford’s Tower)’nin önündeyiz şimdi. (İNGİLTERE)

Ortaçağ’dan kalma Norman kalesinin artık harap olmuş kalesine genellikle Clifford Kulesi (İng. Clifford’s Tower) denir. Başlangıçta eski Viking şehri Jórvík’e hâkim olmak için, kendisi de Norman kökenli olup “İngiltere’nin ilk Norman kökenli kralı” olan ve “Piç William” olarak da anılan I. William (1028 – 87)’ın emriyle inşâ edilen kale, kapsamlı su savunmalarıyla büyük bir tahkimat haline gelmeden önce çalkantılı bir erken tarihe sahipti. (İNGİLTERE)

Clifford Kulesi’nin güzel, hoş bir görüntüsü var ama daha önemlisi, acılı, hüzünlü bir tarihi var.

Avrupa’da bir zamanlar Yahudîler’e her türlü zûlüm, baskı ve katliâmlar yapılırken, Britanya’daki en korkunç Yahudî Katliâmı’nın yaşandığı yer burası. (İNGİLTERE)

Clifford Kulesi, orijinal Ortaçağ surunun hayatta kalan en göze çarpan kısmıdır, ancak kalenin yan tarafındaki taş basamaklar moderndir. Dış avlu duvarının parçaları, güney kapı evinin bazı kısımları ve köşe kulelerinden biri de hayatta kalmıştır. (İNGİLTERE)

1190 yılında York Kalesi’nde 150 yerel Yahudî’nin öldürüldüğü bir korkunç pogrom yaşandı. Birçok Yahudî, Hristiyan çetelerin eline düşmemek için intihar ederek öldü. (İNGİLTERE)

Normanlar, İngiltere’ye ilk Yahudî topluluklarını getirmişti. Burada bazıları tefeci olarak özel bir ekonomik rol üstlenmişti. Bu önemli ama diğer açılardan yasaklanmış bir faaliyetti. İngiltere Yahudîleri önemli ölçüde dînî önyargılara maruz kalıyorlardı ve çoğunlukla Hristiyan nüfûsun çoğunluğunun saldırıları durumunda kendilerine koruma sağlayabilecek yerel bir kraliyet kalesinin bulunduğu kasaba ve şehirlerde çalışıyorlardı. Norman ve Angevin kralları, Yahudî mülklerinin ve Yahudîler’e borçlu olunan meblağların sonuçta krallığa ait olduğunu ve bir Yahudî’nin ölümü üzerine krala geri döneceğini belirledikleri için, Yahudîler’e kraliyet koruması genellikle veriliyordu. (İNGİLTERE)

Katliâmda toplamda 150 civarında Yahudî öldü. Kale, 207 Sterlin (£) maliyetle yüksekliği 4 m yükseltilen kalenin üzerine yine ahşap olarak yeniden inşâ edildi. (İNGİLTERE)

1970’lere kadar, 1190’daki pogrom, kalenin resmî tarihlerinde genellikle yeterince gösterilmiyordu; kaleye ilişkin ilk resmî rehberler bundan hiç bahsetmedi. Ancak 1978’de kurbanların anısına ilk tablet Clifford Kulesi’nin tabanına yerleştirildi ve 1990’da kulede Yahudî Katliâmı’nın 800. Yıldönümü anıldı.

Son zamanlarda ticarî çıkarlar, perakende gelişimini çevredeki bölgeye tanıtmaya çalıştı. Vatandaşlar, ziyaretçiler, akademisyenler, çevreciler, yerel işinsanları ve Yahudî gruplar, 2003 yılında uzun ve sert bir kamu soruşturmasını kazanarak bu gelişmeye bir miktar başarıyla karşı çıktılar. (İNGİLTERE)

Clifford Kulesi, 5 Ağustos 2023

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir