Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler – 94

Parveke / Paylaş / Share

Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi

Kürdistanlı Peygamberler – 94

■ İbrahim Sediyani

 

– geçen bölümden devam –

     ■ ANAERKİL DÎNLER

     Elinizdeki kitabın iki önceki bölümünde, dînlerdeki ve kutsal metinlerdeki kadın düşmanlığını işlemiştik. Genel olarak dînler yoğun bir şekilde kadın düşmanlığı yapmakta, kutsal metinlerde kadınlar hatta kadınlık alenen ve defaatle aşağılanmaktadır. Ve bu sadece semavî dînlere özgü değil, dünyadaki dînlerin birçoğunda durum böyle.

     Ömrümün büyük bir kısmını dînler üzerine araştırmalar yaparak ve dînleri okuyup yazarak geçirmiş bir insan olarak, üzülerek şu gerçeği net biçimde ifade etmeliyim: Kadın düşmanlığı, dînlerin mayasında var.

     Bu maya öyle lanet bir mayadır ki, ordan sökülüp atılması da çok zor hatta imkânsıza yakındır.

     Dünya üzerindeki birkaç dîn hariç, dînlerin nerdeyse tamamında, kadına karşı nefret var. Kutsal metinlerin nerdeyse hepsinde kadın düşmanlığı yapılmakta, istisnasız her buyruk veya öğretilerinde kadınlar hem biyolojik olarak hem de duygu ve akıl olarak aşağılanmaktadır. Fakat bunlar “Dîn” adına, “Tanrı” adına yapıldığı için, ne hazindir ki bizzat dîndar kadınlar da bu argümanları konuyla ilgili sohbetlerde rahatlıkla dile getirebiliyorlar. Kendi kendilerini aşağıladıklarının, kendi kadınlık haysiyetine hakaret ettiklerinin farkında dahi olmadan.

     Fakat yaşadığımız gezegende herşey “üzüntü verici” değil; bunların yanında “mutluluk verici” şeyler de var.

     Bütün bu kadın karşıtı, yoğun şekilde kadın düşmanlığı yapan dînlerin yanısıra, tam tersi öğretilere sahip, kadına hakikaten hakkettiği değeri ve saygıyı veren dînler de var. Yeryüzünde kadın – erkek eşitlikçi dînler de bulunuyor. Hatta anaerkil dînler bile var.

     Elinizdeki kitabın bir önceki bölümünde, kadın – erkek eşitlikçi dînleri anlatmıştık.

     Şimdi de anaerkil dînlere bakalım…

     ■ Anaerkil Bir Dîn: Dayavizm

     Asya’nın en doğusunda bulunan Filipinler’in bugün en ilginç özelliği, Uzakdoğu’nun tek Hristiyan ülkesi olmasıdır. Fakat bu durum, ülkenin bir gece rüyâda ak sakallı bir dede görüp hidayete ermesiyle olmamıştır elbet. Avrupalı beyaz Hristiyan sömürgecilerin yüzyıllara dayalı işgal, katliâm, misyonerlik ve asimilasyon politikalarının sonucudur, bugünkü durum.

     Beyaz adamın 16. yy’dan başlayarak bu toprakları işgal etmesi ve kolonileştirmeye başlamasından önce, burada muazzam bir kültür ve uygarlık vardı. Artık hepsi sadece tarih.

     Önce Müslümanlar’ın 14. – 15. yy’larda bu toprakları “İslamlaştırma”ya çalışmaları, ardından Hristiyanlar’ın 16. – 20. yy’larda “Hristiyanlaştırma” çalışmaları, ülkenin o eski kadim kültüründen ve muazzam dînî uygarlığından pek birşey bırakmadı. İnandıkları Tanrı gökyüzünde bir tahtın üzerinde oturduğu için kendi dînlerine “semavî dînler” adını verenler, amaçlarına ulaşıp, anaerkil (kadınegemen) bir yaşam süren ve insanlar ile hayvanlar ve bitkiler arasında ayrım gözetmeyip tüm canlıları eşit ve tek aile gören bu “kafir, putperest” toplumu bu inançlarından vazgeçirtmiş, onları dünyadaki her şeyin insanlara hizmet etmesi için yaratıldığına ve kadınların da erkeklerin kölesi olduğuna inandırabilmişlerdi.

     Sömürge öncesi Filipinler’in kültürel başarıları, takımada sakinlerinin tarih öncesi ve erken tarihte (900 – 1521) yaşadıkları ve yaşattıkları kültürü kapsar. Birçok etnik toplumda dikkate değer olan yerli halkın inanç sistemlerinin ve genel olarak kültürel başarılar, toplumsal ve çevresel kavramlar, manevî inançlar, tarım, teknoloji, bilim ve sanattaki gelişmelere kadar uzanır. Ancak dediğimiz gibi, bunların tamamı sömürge sonrası ortadan kalkmış ve yok olmuştur.

     Kendilerine “semavî dîn” diyen Hristiyanlar buraya dadanmadan önce, bu topraklarda kültür, dînî inanç ve sosyal yaşam şu şekildeydi:

     ● Anaerkil (kadınegemen) bir toplum idiler. Toplumsal yaşama kadınlar liderlik ederdi. Kızlar da erkekler de evlenecekleri kişiyi kendileri seçerdi. Erkek – kadın, eşit haklara sahipti. Evlilik sonrası çiftlerin ikisi de kendi isimlerini korurlardı, hatta ikisinden biri değiştirmek zorunda kaldığında erkek karısının soyadını alırdı. Toplum içindeki her insanın iki soyağacı vardı; çünkü soy hem babadan hem anneden gelirdi. (11247) Kadınlar da erkekler gibi ailelerin, köylerin ve şehirlerin reisliğini üstlenebiliyorlardı. (11248) Kadınlar da bir ulusun tahtına çıkabilirdi. (11249) Dünyaca ünlü Berberî seyyah İbn-i Battuta ya da tam adıyla Ebû Abdullah Şemseddîn Bedreddîn Muhammed bin Abdullah bin Muhammed bin İbrahim Lewatî Tencî ibn-i Battuta (1304 – 69)’nın naklettiğine göre, bazı durumlarda kraliçeler, eşinden daha üstün olan tek hükümdar olarak yükselirdi. (11250) O kraliçelerden bazılarını aşağıda dipnot olarak sunuyorum. (11251) Evlenmeden çocuk sahibi olan kadınlar veya erkekler toplumdan utanmazdı. (11252) Boşanma hakkı vardı ve büyük ölçüde kabul görürdü. Kadın da erkek de boşanma dâvâsı açabilirdi. (11253) İkili bir akrabalık sistemi vardı, kadınlar ekonomik alana aktif olarak katılırlardı ve kazançları üzerinde kontrol sağlama hakkına sahiptiler. (11254)

     ● Yetişkin kadınlara ve erkeklere, yaşlılara gösterilen saygının aynısı çocuklara da gösterilirdi. Çocuklara normal birey gibi muamele edilir, toplumu ilgilendiren içtimaî ve siyasî konularda fikirleri sorulurdu. Çocukların da uygun eğitim verilirse bir ihtiyarın yapabileceği şeyleri yapabileceğine inanılırdı. (11255)

     ● Dînî inançları ve Tanrı’ya olan bağlılıkları gereğince, insan, hayvan ve bitki tüm canlıları bir aile olarak gördüklerinden, insanlara gösterdikleri saygının aynısını hayvanlara ve bitkilere de gösterirlerdi. Doğada bir “denge” olduğuna inanırlardı ve bu “denge ağı” uyarınca her bir canlının yaşamının öbürünün yaşamına bağlı olduğunu düşünürlerdi. Bir yaprağı veya bir çiçeği kopardıklarında, haberleri olmadan başka bir yerde bir insanın ölümüne sebep olabilirlerdi. O yüzden, bir bitkiye dahi zarar vermekten kaçınırlardı. (11256)

     ● Sosyal refahı teşvik eden ve doğayı, rûhları ve insanları korumak için çıkarılan yasalarla organize bir topluluklar sistemi geliştirilmişti. Kimse fakirlik çekmezdi. Toplumda herhangi bir aile muhtaç duruma düştüğünde, toplum elbirliğiyle onun yoksulluğunu ortadan kaldırırdı. (11257)

     ● İlahî müdahale, kutsal barış antlaşmaları, halkla istişareler ve topluluk müdahalesi gibi oluşturdukları çeşitli organizasyonlar aracılığıyla sorunları ve savaşları çözerlerdi. (11258) Barış antlaşmalarına, deniz ve kara yolculuklarına, ortak toplantılara ve etnik farklılıklara saygıya dayalı sosyal bir kültür geliştirmişlerdi. (11259)

      ● Eşitlikçi bir toplumun iyi değerlerini sergileyen inanç sistemleri, destanlar ve diğer ortamlara odaklanarak yerli eğitim ve yazı sistemlerini genişletmişlerdi. (11260) Baybayin adlı kendi alfabeleri vardı. Okuma – yazma oranı hem erkeklerde hem kadınlarda üst seviyedeydi. (11261)

     ● Doğal hayata yönelik saygılı inançları nedeniyle sürdürülebilir bir şekilde elde edilen tıbbî uygulamalar ve bunlarla ilişkili nesneler ve içerikler dahil olmak üzere yerli mutfak ve sağlıklı beslenme kültürleri oldukça gelişmişti. (11262)

      ● Kaynakların, çevrenin ve vahşî yaşamın sürdürülebilirliği ile ilgili olarak tekstil, çömlek ve süs eşyaları gibi tarım dışı ve askerî olmayan görevler için kullanılan zanaat yenilikleri oldukça geliştirilmişti. (11263)

      ● Halk edebiyatı, hat sanatı, sahne sanatları ve zanaat oldukça gelişmişti. (11264)

     Yerli Filipin halk dînleri, Filipinler’deki çeşitli etnik grupların farklı yerli dînleridir ve çoğu Animizm doğrultusunda inanç sistemlerini takip eder. Genel olarak bu yerli halk dînlerine Anitizm (Tanrı’nın adı olan Anitu’dan dolayı) veya Bathalizm veya daha modern ve daha az Tagalog merkezli Dayavizm denir. (11265)

     Farklı terimlerin bolluğu, bu yerli dînlerin çoğunlukla – yukarıda da ifade ettiğimiz üzere – sömürge öncesi dönemde bu toprakların tek bir ulus haline gelmeden önce çok gelişmiş olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır. (11266) Filipinler’in çeşitli halkları farklı diller konuşuyordu ve bu nedenle dînî inançlarını tanımlamak için farklı terimler kullandılar. Bu inançlar ayrı dînler olarak ele alınabilirken, bilim adamları “birlikte incelenebilecek ortak bir yapısal fikir çerçevesi” izlediklerini belirtmişlerdir. (11267)  Çeşitli yerli Filipin dînî inançları, köklerini Filipinler’deki gibi Avustronezya inançlarından alan Okyanusya ve Güneydoğu Asya’nın çeşitli dinleriyle ilgilidir. (11268) Bu dînî inançlarla ilişkili folklor anlatıları, şimdi Filipin mitolojisi olarak adlandırılan şeyi oluşturur ve Filipin kültürü ve Filipin psikolojisi çalışmasının önemli bir yönüdür.

     Sömürge öncesi dînî inançlarla ilgili belgeler incelendiğinde, İspanyol sömürgecilerin gelişinden önce takımadalar boyunca Filipinliler’in dînî dünya görüşünü şekillendiren üç temel özelliğin olduğu görülüyor: Birincisi; yerli halk görünmez olan ancak görünen dünya üzerinde etkisi olan paralel rûh dünyasının varlığına inanıyordu. İkincisi; halk her yerde – yüksek Yaratıcı Tanrılar’dan ağaçlar, kayalar veya dereler gibi çevrede yaşayan küçük varlıklara kadar – rûhların (anito) olduğuna inanıyordu. Üçüncüsü; halk, insan dünyasındaki olayların bu rûhaniyet varlıklarının eylemleri ve müdahalelerinden etkilendiğine inanıyordu. (11269)

     “Anito” olarak adlandırılan rûhlar, sömürge öncesi Filipinler’in yerli animist dînlerinde ata rûhları (umalagad) veya doğa rûhları ve Tanrıları (Diwata) idi. Paganito (ayrıca maganito veya anitohan), bir şamanın (Visayan dilinde babaylan, Tagalog dilinde katalonan) rûhlarla doğrudan iletişim kurmak için bir araç olarak hareket ettiği, genellikle diğer ritüeller veya kutlamaların eşlik ettiği bir seansa atıfta bulunur. Bir doğa rûhu veya Tanrı’sı özel olarak dahil olduğunda, ritüele pagdiwata (ayrıca magdiwata veya diwatahan) denir. Anito ayrıca ibadet eylemine veya bir rûha, dînî bir fedakârlığa atıfta bulunabilir. (11270)

     Sömürge öncesi yerli halk, Yaratıcı Tanrı olan yüksek bir Tanrı’ya imân ediyordu. Tagalog halkları arasında Yüce Tanrı “Bathala” olarak bilinirdi; “Lumixa” (Yaratıcı) ve “Maykapal” (Her şeye kadir) olarak tanımlanırdı. Visayan halkları arasında Yaratıcı Tanrı, “Laon” (Ezelî ve ebedî olan) olarak anılıyordu. Manuvu halkları arasında Yüce Tanrı “Manama” olarak adlandırıldı. Kordillera halklarının çoğu arasında ise (bir istisna olarak Apayao bölgesi hariç), Yaratıcı ve Yüce Öğretmen “Kabuniyan” olarak bilinirdi. (11271)

     Bununla birlikte, çoğu durumda Yaratıcı Yüce Tanrı o kadar büyük varlıklar olarak kabul edildiler ki, sıradan insanların yaklaşamayacağı kadar uzaktılar. Böylece insanlar, daha kolay yaklaşılabilen ve iradeleri daha kolay etkilenebilen “küçük tanrılara” veya “yardımcı tanrılara” daha fazla dikkat etme eğilimindeydiler. (11272)

     Eski Filipin dînlerindeki daha küçük Tanrılar, genellikle üç geniş kategoriye girer: Bir dağ veya ağaç gibi çevrede yaşayan doğa rûhları, avcılık veya balıkçılık gibi günlük yaşamın belirli yönlerinden sorumlu koruyucu rûhlar ve “tanrılaştırılmış” atalar veya kabile kahramanları. Bu kategoriler sıklıkla örtüşür, bireysel tanrılar iki veya daha fazla kategoriye ayrılır ve bazı durumlarda tanrılar, balıkçılıkla tanınan bir kabile kahramanının avcılıkla ilişkili bir koruyucu rûh haline gelmesi gibi bir rolden diğerine geçiş yapar. (11273)

     ■ Anaerkil Bir Dîn: Kikuyu Dîni

     Kenya hakikaten çok güzel bir ülke. Ne ararsanız var burda. Dünyanın en küçük okyanusuna (Hind Okyanusu) kıyısı var. Afrika’nın en büyük gölü (Victoria Gölü) bu ülkede. Afrika’nın hem en yüksek dağı (Kilimanjaro Dağı), hem de en yüksek ikinci dağı (Kenya Dağı), bu ülkede. Dünyanın en güzel tabiât parkı (Masai Mara Millî Parkı) bu ülkede. Dünyanın en büyük mülteci kampı da (Dadaab Mülteci Kampı), yine bu ülkede. Gördüğünüz gibi, “en”lerin ülkesi. (11274)

     “Kenya” adının kökeni, Kambas dilindeki “kima ja kegnia” ifadesidir ve “beyaz dağ” demektir. Burada kastedilen, tepesi kardan dolayı her zaman beyaz olan, bu ülkede bulunan ve Afrika’nın en yüksek dağı olan (5895 m) Kilimanjaro Dağı’dır, elbette. (11275)

     40 farklı etnik kökenin yaşadığı ve 50 farklı dilin konuşulduğu “dil ve etnisite cenneti” bir ülke. Kenya nüfûsunun etnik dağılımı şöyle: % 20, 78 Kikuyu, % 14, 38 Luhya, % 12, 38 Luo, % 11, 46 Kalenjin, % 11, 42 Kamba, % 6, 2 Somali, % 6, 15 Kisii, % 5, 1 Mijikenda, % 5, 07 Meru, % 1, 76 Masai, % 1, 52 Turkana, % 1, 2 Embu, % 0, 95 Taita, % 0, 6 Swahili (bu kadar az olmalarına rağmen dilleri ülkenin resmî dilidir) ve % 0, 5 Samburu. (11276)

     Kikuyular, Kenya’ya özgü bir Bantu etnik grubudur, ancak Tanzanya’da da az sayıda nüfûsları vardır. Coğrafî olarak Kenya Dağı civarında yoğunlaşmışlardır. Kenya’nın en büyük etnik grubunu oluştururlar. (11277)

     “Kikuyu” terimi, Swahili dilindeki “Gĩkũyũ” kelimesinden türetilmiştir. “Gĩkũyũ” da bu dilde “çınar inciri ağacı” anlamına gelen “mũkũyũ” sözcüğüne dayanır. Bu nedenle Kikuyu dilinde “Agĩkũyũ” kelimesi, “Büyük Çınarın Çocukları” anlamına gelir. “Agĩkũyũ” ayrıca “mũũgĩ” (bilge), “kũrĩ” (daha) ve “ũyũ” (kendisinden) sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşturulmuş olabilir ve bu durumda “Başkaları için bilge olan kişi” anlamına gelir. (11278)

     İngilizler’in bu toprakları sömürmeye başlamasından ve 1895 yılında Britanya Doğu Afrikası’nı kurmalarından önce, Agĩkũyũ denen bu “bilge tabaka”, Kikuyular’ı coğrafî ve siyasî olarak nesiller boyunca neredeyse tüm dış etkilerden korumuş ve halkı asla başkalarına boyun eğdirmemişlerdi. (11279) İngilizler’in gelişinden çok önce, köle ticaretiyle uğraşan Müslüman Araplar ve kervanları Agũkũyũ ulusunun güney kenarlarından geçti. Agĩkũyũ arasında bir kurum olarak kölelik yoktu ve köleleri yakalamak için baskınlar yapmadılar. (11280)

     Kikuyular büyük bir adalet duygusuna sahipti. Onların kendi dînlerinde “kĩhooto” olarak isimlendirilen “adalet” müessesesi, “herkese eşit ve kardeşçe yaklaşma” ilkesi gereğince kimsenin canına, malına ve ırzına kastetmiyorlardı. (11281)

     Kikuyular henüz semavî dînlerle tanışmamış “kafir” ve “sapkın” bir topluluk oldukları için, kölelik ve cariyelik nedir bilmiyorlardı. Başka insanları yakalayıp köle yapmak, kadınlarını ve kızlarını da cariye olarak almak nedir, böyle şeyleri bilmiyorlardı. Onların “cahiliye” dînlerinde ve kültürlerinde böyle şeyler yoktu. Kikuyular böyle şeyleri, kölelik ve cariyeliği ilk kez, semavî dînlere mensup “hak yoldaki” Müslümanlar (Araplar) ve Hristiyanlar (İngilizler) sayesinde tanıdılar.

     Sevgili okurlarımın bu satırları okurken nasıl acı çektiklerini tahmin edebiliyorum. Şuna bütün kalbinizle inanmanızı isterim ki, ben bunları yazarken daha fazla acı çekiyorum. Fakat gerçekler acıdır maalesef, çok acı hem de. Elbette ben de sizlere hikâyeler, peri masalları anlatabilirim, ama bunu yapmam, yapmayacağım. Gerçekleri konuşmaktan daha karakterli birşey yoktur çünkü.

     Kikuyular kölelik ve cariyelik ile, köle ticareti yapan ve onları köleleştirmeye gelen Müslüman Araplar ile tanıştılar. Kikuyu topraklarına girmeye çalışan Araplar anında çetin bir direnişle muhatap oldular ve Kikuyu direnişçileri tarafından anında ölümle karşılaştılar. (11282)

     İlk Avrupalılar ise 19. yy’ın sonlarında geldiler. Bunlar “güneşin batmadığı” bir imparatorluğa ama “güneşin doğmadığı” bir ahlâka sahip İngilizler’di. İngilizler önce bu topraklara demiryolları döşediler, ardından Kenya topraklarını peyderpeyh parselleyip sömürgeleştirdiler. Başta Kikuyular olmak üzere Kenya halkını da köleleştirdiler. (11283)

     Kikuyular’ın kendilerine ait dîni var: Kikuyu Dînî. Bu dîn Tek Tanrı inancına sahip bir dîndir ve Tanrı’nın adı Ngai’dir (Kenya’nın diğer halkları olan Masailer ve Kambalar’da da Tanrı’nın adı aynıdır; Ngai). Diğer isimleri Engai (Enkai) ve Mweai (Mwiai) olan Nagai, her şeyi yaratan ve gücü her şeye yeten Yüce Yaratıcı’dır. (11284)

     Kikuyular tektanrıcı bir inanca sahipler ve hâlâ öyleler. Ngai, evrenin ve içindeki her şeyin yaratıcısıdır. Ngai’ye genellikle “Göz Kamaştırıcı Işığın Sahibi” anlamına gelen Mwene Nyaga denirdi. Kenya’yı 1963 yılında bağımsızlığa götüren liderlerden biri ve Kenya Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı olan, aynı zamanda antropolog ve kendisi de bir Kikuyu olan Ngengi Kamau ya da bilinen adıyla Mzee Jomo Kenyatta (1893 – 1978), henüz 1938 yılında ve Britanya’nın başkenti Londra’da yayınlanan 339 sayfalık Facing Mount Kenya adlı kitabında şunları yazmıştır: “Dûâlarda ve fedakârlıklarda Ngai’ye Kikuyu halkı tarafından Mwene-Nyaga (Parlaklığın Sahibi) olarak hitap edilir. Bu isim Kĩrĩ-Nyaga (Kenya Dağı) ile ilişkilidir, bu da şu anlama gelir: Parlaklık Dağı.” (11285)

     Ngai ayrıca Meru ve Embu kabileleri tarafından “Tanrı” anlamına gelen Mũrungu (Mũlungu) adıyla biliniyordu. Tanrı (Ngai)’nın “En Büyük Hükümdar” anlamına gelen Mwathani (Mwathi) sıfatı ise öteden beri ve halen dahi kullanılıyor olup “otoriteyle hükmetmek” veya “hüküm sürmek” anlamına gelen “gwatha” kelimesinden gelir. (11286)

     Aslında kabataslak bakıldığında Ortadoğu mahrecli Ezdaîlik, Zerdüştîlik, Musevîlik, Hristiyanlık ve İslam dînleriyle arasında pek fark bulunmayan Kikuyu Dîni’ne göre, Ngai (Tanrı, Allah, Yehova, Ahura Mazda, Ezda) dünyanın yaratıcısıdır ve sadece Kikuyular’ın değil tüm insanların Tanrısı’dır. Ancak Kikuyu ile özel bir ilişkisi vardı. Bu nedenle, asıl ikametgâhı Cennet olmasına rağmen, dünya ile ilgili işleri idare etmek istediğinde Kenya’ya iner ve Kenya Dağı’nda bir incir ağacının yanında ikamet ederdi. (11287)

     Aynen bizdeki gibi: Yahudîler (İbraniler) Tanrı tarafından seçilmiş özel millet. Peygamberlik onlara veriliyor. Yahudîler için Sina Dağı neyse, Müslümanlar için Hira Dağı neyse, Ezdaîler (Ézidîler) için Şengal Dağı neyse, Kikuyular için de Kenya Dağı o.

     Daha önce dediğimiz gibi; dîn hangi coğrafyada ortaya çıkmışsa, Allah dünyayı oradan başlayarak yaratmıştır ve ilk insanlar da oranın toprağından yaratılmıştır. İlk insanlar oranın dilini konuşur ve o toplumun atasıdır, o toplumdan da diğer tüm insanlık türer. Kıble orasıdır, mukaddes yerler oradadır, Allah ilk olarak oranın insanlarını yaratmıştır ve hatta Allah da – hâşâ – oralıdır.

     Zaten Kikuyu topraklarına “Nyũmba ya Mũmbi” denir ve bu ifade onların dilinde “Yaratıcı’nın Evi” anlamına gelir. (11288)

     Ngai (Tanrı, Allah, Yehova, Ahura Mazda, Ezda) ilk olarak Kikuyu topluluklarını yarattı ve onlara yaşam için gerekli tüm kaynakları sağladı: Toprak, yağmur, bitkiler ve hayvanlar. Ngai görülemez; ancak Güneş’te, Ay’da, yıldızlarda, kuyrukluyıldızlarda ve göktaşlarında, gökgürültüsünde ve şimşekte, yağmurda, gökkuşaklarında ve büyük incir ağaçlarında tezahür eder. Ngai’ye yapılan tüm kurbanlar bir çınar ağacının (Kikuyu dilinde “mũkũyũ”) altında gerçekleştirilir ve eğer mevcut değilse bir incir ağacı (Kikuyu dilinde “mũgumo”) kullanılır. Zeytin ağacı (Kikuyu dilinde “mũtamaiyũ”) kadınlar için kutsal bir ağaçtır. (11289)

     Kikuyu Dîni’nde ölenler ölü olarak değil, bu hayata katılmaya devam eden farklı bir durumda yaşıyor olarak görülüyorlardı. Gözardı edilen atalar yaşayanlara acı ve sefalet getirebilirken, saygın atalar refah ve memnuniyet getirebilir. Sünnet, düğün ve cenaze gibi ortak törenlerde de Ngai kutsanır. (11290)

     Kenya’daki Kikuyu Dîni’nin temel itikadî esasları (imânın şartları) ve felsefesi şöyledir:

     1 – Evren, kendimiz ve görmediklerimiz de dahil olmak üzere gördüğümüz fiziksel şeyler olan etkileşimli ve birbirine bağlı güçlerden oluşur.

     2 – Evrendeki tüm bu güçler (şeyler), zamanın başlangıcından beri kendi içinde yaratılışın hayatî ve ilahî gücüne sahip olan Allah’tan geldi.

     3 – Allah’ın yarattığı her şey, Allah’tan (Yaratan’dan) yaratılana bir bağ taşır.

     4 – Allah tarafından yaratılan ilk insanlar olan Kikuyular en güçlü yaşam gücüne sahiptirler, çünkü o gücü doğrudan Allah’tan alırlar.

     5 – Bu ilk insanlar, iktidarda Allah’ın hemen altında oturdukları için, Allah’a mertebe olarak en yakın olan canlılardır.

     6 – Bir bireyin mevcut ebeveyni, yakın ölüler ve atalar aracılığıyla Allah’a olan bir bağlantıdır.

     7 – Dünyada, insanlar en yüksek miktarda hayatî güce sahiptir.

     8 – Dünyadaki diğer tüm şeyler (kuvvetler), insanın yaşamsal gücünün (varlığının) daha güçlü hale gelmesi için yaratılmıştır.

     9 – Her şeyin yaşam gücü vardır, ancak bitkiler ve hayvanlar diğer nesnelerden daha yüksek yaşamsal güce sahiptir.

     10 – Bir insan, diğer insanlara kıyasla yaşamsal gücünün seviyesini sembolize etmek için bir hayvanı kullanabilir.

     11 – Hayatî gücün her fiziksel tezahüründe, bu gücün çoğunun yoğunlaştığı belirli bir nokta vardır.

     12 – Bir insan, hayati gücün bu yoğunlaşma noktasını tanımlayarak, şeyleri kendi yararına veya zararına kolayca manipüle edebilir. Bu güçler hakkında daha fazla bilgiye sahip olan ve genellikle yardım için daha yüksek güçleri çağırarak onları istediği zaman manipüle edebilen insanlar vardır.

     13 – Daha yüksek kuvvetler, aracı olarak daha düşük kuvvetler (hayvan veya bitki kurbanı) kullanan insanlar tarafından çağrılır. Daha yüksek güçlere doğrudan yaklaşmak thahu (bir lanete yol açan iğrençlik)’dur.

     14 – İnsan toplumu, bir insan gücünü güçlendirmek veya azaltmak, insan gücünün altındaki herhangi bir kuvveti güçlendirmek veya azaltmak için güçleri manipüle etme sanatında çok yetenekli birkaç seçkin kişiye sahiptir.

     15 – Bir insan toplumunun lideri, o zamandaki en yüksek yaşamsal güce veya Allah’a en yakın olana veya her ikisine birden sahip olandır. Bu insan toplumunun lideri en yüksek yaşamsal güce sahip olduğundan ve dolayısıyla Allah’a herhangi bir kişiden daha yakın olduğundan, geri kalan insanları nihaî olarak Allah’a bağlayarak ve diğer insanların yaşamsal gücünü pekiştirecek şekilde onları daha düşük güçlere harekete geçmelerini besleyebilmelidir.

     16 – Ölü bir atanın yaşam gücü, yeni bir çocuğun doğum eylemiyle, özellikle de çocuğa ölen atadan sonra isim verildiğinde ve her şeyin yolunda olduğu görüldüğünde hayata geri dönebilir. (11291)

     Allah aşkına; Musevîlik, Hristiyanlık ve İslamiyet’ten bir farkı var mı? Ordaki Kikuyular ibaresini silip yerine İbraniler veya Araplar yazın, al sana bizim “semavî dînler”…

     Kikuyu Dîni’ne göre “insanın yaratılışı” şu şekildedir:

     Kikuyu inancına göre ilk yaratılan erkek Gikuyu, ilk yaratılan kadın da Mũmbi (Mũmbi Muthiga)’dir. (11292)

     Tek ve gerçek Tanrı olan Ngai (Allah), Gikuyu adlı ilk insanı yarattı ve O’nu Kenya Dağı yakınlarında Mukurwe wa Gathanga adlı bir yere yerleştirdi. Ngai, vadiler, nehirler ve her türden hayvan ve meyveyle dolu devâsâ bir ormanla kaplı topraklardan büyük bir pay verdikten sonra, genellikle yaratılışını gözlemlediği Kenya Dağı’nın tepesindeki gökyüzüne gitti. O zamanlar dağ, Kenya Dağı olarak adlandırılmadı. Adı, Kirinyaga’ydı. Ngai genellikle dünyayı dolaşarak güzel yaratılışını inceler ve kendi yarattığı insanı hayranlıkla izlerdi. (11293)

     Allah (Ngai), Gikuyu’yu Kenya Dağı (Kirinyaga)’nın tepesine çıkardı ve O’na verdiği tüm toprakları gösterdi: Batı Kenya Dağı’ndan Aberdarlar’a, oradan Ngong Tepeleri’ne ve Kilimambogo’ya, sonra kuzeydeki Garba Tula’ya kadar. Ayrıca Gikuyu’ya, gözünü diktiği her şeyi O’na miras bırakacağına söz verdi. (11294)

     Ancak bir gün Gikuyu’nun yalnız olduğunu anladı. O’nu Kenya Dağı’ndaki en yüksek noktaya götürerek kendisine toprağın güzelliğini ve altındaki tüm hayvanları gösterdi. Sonra arazinin güzelliğini içine çektikten sonra, Ngai (Allah) ülkenin ortasında birçok mugumo (incir) ağacının büyüdüğü bir noktayı işaret ederek, Gikuyu’ya şöyle dedi: “Git. Git ve bir sürü mugumo ağacının olduğu o noktaya çiftliğini inşâ et.” Gikuyu’yu dağın eteğine götürmeden önce Ngai (Allah) O’na, “Bazen yardımıma ihtiyacın olacak. Ve bu olduğunda, tek yapman gereken kurban için bir keçi kesmek. Sonra ellerini Kirinyaga (Kenya Dağı)’nın tepesine doğru kaldır ve ben de ya yardım göndereceğim ya da kendi başıma gelip, yaşadığın problem ne olursa olsun sana yardım etmeye geleceğim” dedi. (11295)

     Gikuyu’yu orada bir sürpriz bekliyordu. Çünkü Allah (Ngai), kendisi için bir eş (kadın) yaratmıştı. Bu kadın Mũmbi’ydi. Gikuyu oraya gidince, Ngai’nin kendisi için yarattığı o güzel kadını gördü. (11296)

     Mũmbi Muthiga, Kĩkuyu halkının ve tüm insanlığın annesi olarak kabul edilir. O ve kocası Gikuyu, ilk insanlardırlar ve başta Kikuyu ulusu olmak üzere dünyadaki tüm insanların ana/atasıdırlar.

     “Mũmbi” ismi, Kikuyu dilinde “yaratan”, “doğuran”, “kalıplayan”, “inşâ eden” gibi anlamlara gelir. Bu da “annelik” vasfına vurgu yapılarak yapılmış bir adlandırmadır. Zaten yaratılan ilk kadın olan Mũmbi’nin tam adı “Mũmbi Muthiga” (Mũmbi Ana)’dır. (11297)

     Gikuyu ile Mũmbi evlendiler. Bu evlilikten 9 kız çocuğu dünyaya geldi. Kızların isimleri şöyle (büyükten küçüğe doğru): Wanjiru, Wambui, Wanjeri (veya Waceera), Wanjiku, Nyambura (veya Wakiuru), Wairimu (veya Gathiigia), Waithira (veya Wangeci), Vangari, Wangui (veya Waithiengeni). (11298) (Bütün bu isimler Kikuyu halkı arasında hâlâ popülerdir ve Kenya’da yeni doğan kız çocuklarına en çok takılan isimlerdir.)

     Bu dokuz kız büyüyüp ergenliğe ve evlilik çağına gelince, baba Gikuyu baktı ki yeryüzünde kızlarıyla evlenecek erkek yok! Çünkü dünyada sadece kendisi, karısı ve dokuz kızı yaşıyor. Çözüm için Ngai (Allah)’ye döndü. Kendisine talimat verildiği gibi bir keçi kurban etti ve Kirinyaga (Kenya Dağı)’ya bakarken dûâ ettikten sonra Ngai (Allah) önünde belirdi. Yaratıcı’ya derdini açtı: “Ben ve eşim sadece kız çocukları doğurduk. Kızlarımız şimdi büyüdüler, evlenme yaşına geldiler. Ama dünyada hiç erkek yok. Ne yapalım? Derdimize bir çözüm bul.”  Ngai (Allah) şöyle yanıtladı: “Eve dön, bir kuzu al ve büyük mugumo (incir) ağacının altındaki ibadet yerine git. Ailenizin geri kalanının size eşlik ettiğinden emin olun ve kızlarınız boylarına uygun çubuklar getirmelidir. Oradayken, hayvanı kurban olarak sun, yağını ve kanını ağacın gövdesine dök, sonra karından ağacın altında büyük bir ateş yakmasını iste ve kızlarının getirdiği sopaları ateşe at. Sopalar ve etler benim için kurban olarak yanarken, karını ve kızlarını eve götür. Sonra tek başına mugumo ağacına dön. Orada kızlarınla ​​evlenmeye razı olacak dokuz yakışıklı erkek bulacaksın ve halkın çoğalıp bütün diyarı dolduracak.” (11299)

     Gikuyu talimatlara uygun davranıp tek başına ibadet yerine geri döndüğünde, tam zamanında geldi ve 9 erkeğin alev alev yanan kırmızı ateşten çıktığını gördü. Onları eve götürdü ve her kızı kendisiyle aynı boyda olan erkekle evlendirdi. (11300)

     Hikâyeye göre, Gikuyu – Mũmbi çiftinin Warigia adında onuncu bir kızları daha vardı. Ancak ablaları evlenme yaşına geldiğinde, O henüz çocuktu, ergenliğe ulaşmamıştı. O yüzden bu evlilik olayında O’nun bahsi geçmez. Fakat daha sonra kendisine ne olduğu ile ilgili bir bilgi bulunmuyor. (11301)

     9 aile çoğaldı ve tüm Kikuyular’ın ait olduğu 9 ünlü kabileyi ortaya çıkardı. Kabilelerin isimleri, 9 kızın orijinal isimlerinden türetilmiştir, ancak telaffuzları biraz farklıdır: Anjiru, Ambui, Aacera, Angaciku, Ambura (veya Aakiuru), Airimu (veya Agathiigia), Aithirandu (veya Angechi), Angari (veya Aithekahuno) ve Angui (veya Aithiegeni). (11302)

     Çok güzel yaa… Hakikaten müthiş etkileyici bir yaratılış hikâyesi.

     Hikâyenin en güzel tarafı da nedir, biliyor musunuz? Bizdeki Habil – Kabil hikâyesinde olduğu gibi Allah kardeşleri birbirleriyle evlendirmiyor. İnsanların soyları devam etsin ve çoğalsınlar diye, kardeş kardeşe ensest ilişki kurdurtmuyor. Tüm insanların soylarının dayandığı bu ilk kızları ve ilk erkekleri ayrı ayrı yaratıyor.

     Bir de şu var: Bu durumda biz insanların soyu, ilk insanlar olan Gikuyu ve Mũmbi’ye, sadece anne üzerinden dayanıyor. Çünkü annelerimiz olan o kızların kocaları, Gikuyu – Mũmbi çiftinin doğurduğu oğullar değil, onlar ayrıeten yaratılıyorlar.

     Anaerkil (matrilokal) bir akaid ve oldukça da mâsum.

     Kenya’daki Kikuyu insanları – bu arada Kenya’yı da gidip gezdim ve Kikuyular’ı iyi tanırım – halen dahi birbirlerine “Andu a nyumba ya Mũmbi” diyerek atıfta bulunurlar ve bu hitap Kikuyu dilinde “Mũmbi’nin evinin insanları” anlamına gelir.

     ■ Anaerkil Bir Dîn: Dahomey (Vodou) Dîni

     Benin, adını 13. – 19. yy’lardaki Benin Krallığı’ndan alıyor. Bu krallığın topraklarının büyük bir kısmı, bugünkü Nijerya’daydı. Benin’in 1975’ten önceki adı Dahomey idi. (11303)

     Ülkenin en büyük etnik topluluğu, Fon kavmidir ve ülke toplam nüfûsunun % 40’ını teşkil ederler. Fon nu veya Agadja ya da Dahomey olarak da adlandırılan Fon halkı, bir Gbe etnik grubudur. Benin’in özellikle güney bölgesinde yoğunlaşmışlardır. Ayrıca Güneybatı Nijerya ve Togo’da da bulunurlar. Toplam nüfûslarının yaklaşık 3, 5 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor ve Gbe dillerinin bir üyesi olan Fon dilini konuşuyorlar. (11304)

     Fon halkı, 17. yy’da iyi organize edilmiş bir krallık olan ve Aja halkıyla daha eski kökleri paylaşan Dahomey Krallığı (1600 – 1894)’nı kuran millettir. Bu krallığın sınırları, başkentleri Abomey’den Atlantik kıyılarına kadar ulaşıyordu. (11305)

     Afrika kıt’âsına Avrupalılar’ın ilk ayak basmasıyla ve yaklaşık olarak 1550 yılından sonra, Amerika kıt’âsında köle talebinin artmasıyla, önce Portekiz ve İspanya, ardından da İngiltere ve Fransa’dan tüccarlar (insan tüccarları), Senegal ve Gine kıyılarında, daha sonra da Gine Körfezi’nde bu iğrenç ticarete başladılar. “Altın Kıyısı” olarak nitelendirilen Gana toprakları boyunca kurdukları tahkimli ticaret merkezleri, sömürgeciliğin ilk küçük topraklarını oluşturdu. Kıt’ânın iç kesimlerinden gelen ürünler ve siyah köleler, Avrupa’dan gelen bakır, kumaş ve silahlarla değiş tokuş edilmeye başlandı. Silahların, ormanlık bölge krallarının gücünü arttırmasıyla, Batı Nijerya’da, Dahomey (Benin)’in ve Oyo’nun, Altın Kıyısı boyunca Dahomey, Akwamu ve Aşanti krallıklarının, batıda ve kuzeyde de daha küçük devletlerin askerî gücü arttı. Bunu, “batılılaşma” izledi. Daha güneyde yer alan Kongo Krallığı’nda Hristiyanlık yayıldı. Beyazlar, Hristiyanlık’ı zorla yayıyorlardı. (11306)

     Bu dönemde Portekiz’in 16. yy’da Orta Afrika’nın Atlantik kıyılarındaki Kongo halkının topraklarına yerleşmesinden 200 yıl sonra, Güney Amerika’nın Karayipler ve Atlantik kıyı şeridinde çok sayıda plantasyon vardı ve bunlar zaten büyük bir köle talebi yaratmıştı. Dahomey Krallığı’nın genişleyen bölgesi, Avrupalı insan ​​tüccarlarının kölelerini taşımak ve bu Trans-Atlantik ticareti sağlamak için iyi bir konumdaydı ve Fon halkının 18. – 19. yy tarihi genellikle bu bağlamda acılı geçmiştir. (11307)

     Fon toplumunun dikkate değer bir parçası, yaklaşık 200 yıl boyunca kadın askerleri savaş rollerinde kullanmalarıydı. 3000’den fazla kadın, Fon topraklarını korumak ve erişimini genişletmek için düzenli savaşçılar olarak eğitildi ve hizmet etti. Kadın savaşçı tugayının başında bir kadın vardı. (11308) O döneme ait işgalci beyazlara ait yazılı kayıtlar, 19. yy sonunda emperyalist Fransız güçlerine karşı vatanlarını savunmak için savaşan ve tamamı kadınlardan oluşan “Dahomey Amazonları” adlı bir ordudan bahsederler. Tamamı Beninli siyahî Fon kadınlarından oluşan bu milis güçler, 1890 yılında işgalci Fransız güçlerine karşı çetin bir savaş vermiştir. (11309)

     Fransız sömürge imparatorluğu dönemi, Fon kraliyetinin sonunu işaret ediyordu. Ancak Fransa, krallıktan miras aldıkları plantasyon sistemini korudu. (11310)

     İşgal, fetih ve sömürgecilik dönemlerinde, önce Müslüman tebliğcilerin sonra Hristiyan misyonerlerin çabalarıyla Fon halkının önemli bir kısmı Müslüman önemli bir kısmı Hristiyan olmuşsa da, kendi geleneksel dînlerine bağlı kalmayı sürdüren ciddi bir nüfûs halen mevcudiyetini korumaktadır. İslam 11. – 13. yy’lar arasında Benin bölgesine gelirken, Hristiyanlık 18. yy’ın sonlarında gelmeye başlamıştır. (11311) Bazı Batılı tarihçilere göre Hristiyan misyonerler, Fon halkının geleneksel dînlerindeki yaratılış hikâyesini (birazdan anlatacağız) hiç bozmadan ve açıkça reddetmeden, kendi Hristiyanlık inancındaki ve İncil’deki Âdem – Havva kıssasıyla aynı olacak şekilde ve onların Legba’sını da Şeytan ile bütünleştirmeye çalıştılar. Bu ise Fok halkına, kendi öğretilerini terketmekten ziyade Hristiyanlık ile bağdaştırıcılığa yol açtı ve böylece Hristiyanlık’a geçişleri daha “sorunsuz” oldu. (11312)

     Fok halkının yerli dîni, topraklarının eski kadim ismiyle nitelendirilir: Dahomey Dîni. Bu dîne Vodou da denir. Geleneksel olarak sözlü kültüre dayalıdır ve iyi gelişmiş çoktanrılı bir dînî sisteme sahiptir. (11313)

     Dahomey (Vodou) Dîni, birbiriyle örtüşen dört unsura sahiptir: Genel Tanrılar, kişisel veya özel Tanrılar, ataların rûhları ve büyü veya tılsımlar. (11314)

     Evrenin Yaratıcısı olan Yüce Tanrı bir kadın Tanrı’dır ve ismi Nana Baluku’dur. İsmi bazen Nana Buruku veya Nana Buku olarak da zikredilir. (11315)

     Tanrıça Nana Buluku’nun ikiz kardeşleri olan Tanrı Lisa ve Tanrıça Mawu, zaman zaman androjen bir rûh olan Mawu-Lisa olarak biraraya gelen yaratıcı rûhlardır. Doğum yaptıktan sonra Yüce Anne (Tanrıça Nana Baluku) emekli oldu ve her şeyi Mawu ve Lisa’ya bıraktı. Mawu-Lisa dünyayı yarattı ve düzenledi. Sonra bitkileri, hayvanları ve insanları yaptılar. Tüm bu süreç 4 gün sürdü. İlk gün dünya ve insanlık yaratıldı. İkinci gün dünya insan yaşamına uygun hale getirildi. Üçüncü gün insanlara akıl, dil ve duyular verildi. Son gün de insanlığa teknoloji armağan edildi. (11316)

     Dahomey (Vodou) inancına göre, Tanrıça Mawu, canlı varlıklar yaratmak için düzenbaz Legba ve yılan Aido Hwedo ile birlikte çalışmak zorundaydı. Bu, iyiyi, kötüyü ve insanlar dahil her canlı için bir kader aşılayan bir yaratma yöntemiydi. Fon inancında kişi ancak daha küçük Tanrılar’ı ve Legba’yı yatıştırarak bu kaderi değiştirebilir. Bu yatıştırma, insanlara iyilik yapma yeteneğine sahip olduğuna inanılan daha küçük Tanrılar’a ve ataların rûhlarına ritüeller ve sunular gerektirir. (11317)

     Dahomey (Vodou) Dîni’ne göre, yaratılan ilk insan bir kadındır ve ismi Gbadu’dur. (11318) İlk yaratılan erkek ile ilgili ise herhangi bir bilgi bulunmuyor.

     İlk insan olan Gbadu’nun doğurduğu ilk çocuk da yine bir kızdır. İsmi, Minona. (11319)

     Dahomey (Vodou) inancının kadını sürekli yücelten, erkeklere nazaran kadını daha üstün tutan akidesine baktığımızda, Fon halkının bu dînî, kültürel ve sosyal dokusuna hayran kalmamak mümkün değil.

     Tanrı’yı bizim “semavîler” gibi erkek olarak değil, kadın olarak düşünmüşler.

     Ayrıca hem yaratılan ilk insan bir kadın (erkeğin adı bile yok), hem de ilk insan olan bu kadının doğurduğu ilk bebek de bir kız çocuğu.

     Bütün bunların üstüne onların “azize” tarihlerindeki Dahomey Amazonları adlı kadın ordusunu da eklediğimizde, karşımıza muazzam bir feminal kültür çıkıyor.

     Yüzyıllar önce bizim “semavîler” (önce Müslüman tebliğciler, sonra Hristiyan misyonerler) bu halkı dîn değiştirmeye zorlayıp, onlara kendi dînlerini anlatırken neler anlatmışlar acaba? Hakikaten çok merak ettim.

     Acaba Fon kadınları “erkeğin kaburga kemiği” olduklarını öğrendiklerinde nasıl bir tepki vermişlerdir? Ya da erkek yalnızlık çekmesin diye yaratıldıklarını öğrendiklerinde?

     Merak işte…

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(11247): Alfred Louis Kroeber, The History of Philippine Civilization as Reflected in Religious Nomenclature, Anthropological Papers of the American Museum of Natural History, sayı 21, s. 35 – 37, 1918 / Carolyn Brewer, Baylan, Asog, Transvestism and Sodomy: Gender, Sexuality and the Sacred in Early Colonial Philippines, Intersections: Gender, History and Culture in the Asian Context, sayı 2, Mayıs 1999 / Ian Wilson – Reog Ponorogo: Spirituality, Sexuality and Power in a Javanese Performance Tradition, Intersections: Gender, History and Culture in the Asian Context, sayı 2, 2 Mayıs 1999 / Josko Petkovic, Waiting for Karila: Bending Time, Theory and Gender in Java and Bali, Intersections: Gender, History and Culture in the Asian Context, sayı 2, 2 Mayıs 1999 / Lenore Manderson – Margaret Jolly, Sites of Desire – Economies of Pleasure: Sexualities in Asia and the Pacific, s. 166 – 190, University of Chicago Press. Chicago 1997 / Mark Johnson, Beauty and Power: Transgendering and Cultural Transformation in the Southern Philippines, Berg Publishing, Oxford & New York 1997 / Sharyn Graham, The Third and Fourth Genders of South Sulawesi, Indonesia, Indonesian Seminar in Murdoch University, Western Australia – 7 Nisan 1999 / Dédé Oetomo, Gender and Sexual Orientation in Indonesia, in Fantasizing the Feminine in Indonesia, s. 259 – 269, Duke University Press, Durham 1996 / Leonard Y. Andaya, The Bissu: Study of a Third Gender in Indonesia, Engendering the History of Early Modern Southeast Asia Conference, Honolulu: University of Hawaii, 20 – 22 Mart 1998 / Ramón A. Gutiérrez, When Jesus Came the Corn Mothers Went Away: Marriage, Sexuality and Power in New Mexico (1500 – 1846), Stanford University Press, Stanford 1991 / Hélène Cixous, New French Feminisms: An Anthology, s. 91, Schocken Books, New York 1981

(11248): Riitta Vartti, The History of Filipino Women’s Writings, Firefly – Filipino Short Stories, Helsinki 2001

(11249): Grace Odal-Devora, The River Dwellers Pasig: The River of Life, s. 43 – 66, Unilever Philippines Publishing, Manila 2000

(11250): İbn-i Battuta, Seyahatname, Hindistan ve Çin gezisi, s. 888,  1345

(11251): 8 Filipina Queens and Princesses Too Awesome for Disney Movies. Filipi Know, 26 Şubat 2019, https://filipiknow.net/filipina-muslims-philippine-history/

(11252): Kasaysayan: The Story of the Filipino People, Asia Publication, Manila 1998

(11253): Kasaysayan: The Story of the Filipino People, Asia Publication, Manila 1998 / A Beginner’s Guide to Philippine Feminism, CNN Philippines Life, 15 Nisan 2019, https://cnnphilippines.com/life/culture/2019/4/15/philippine-feminism.html

(11254): Carolyn Brewer, Holy Confrontation: Religion, Gender and Sexuality in the Philippines (1521 – 1685), Murdoch University, Mayıs 1999

(11255): Kasaysayan: The Story of the Filipino People, Asia Publication, Manila 1998

(11256): Diccionario Mitólogico de Filipinas, part 1 of 3, “Animism | Understanding Philippine Mythology”, Aswang Project, 13 Mart 2016, https://www.aswangproject.com/understand-philippine-mythology-animism/ / 10 Reasons Why Life Was Better in Pre-Colonial Philippines, Filipi Know, 10 Temmuz 2018, https://filipiknow.net/life-in-pre-colonial-philippines/

(11257): 10 Reasons Why Life Was Better in Pre-Colonial Philippines, Filipi Know, 10 Temmuz 2018, https://filipiknow.net/life-in-pre-colonial-philippines/

(11258): Albert S. Bacdayan, Peace Pact Celebrations: The Revitalization of Kalinga Intervillage Law, Law & Society Review, sayı 4, s. 61 – 78, 29 Nisan 1969 / Perry Gil S. Mallari, War and Peace in Precolonial Philippines, The Mnila Times, 5 Nisan 2014

(11259): Gregg Alfonso Abbang, W. H. Scott and K. B. Fajardo in the Study of Filipino Seafaring Culture, University of the Philippines – College of Social Sciences and Philosophy – Department of Anthropology, 29 Mart 2014 / 10 Reasons Why Life Was Better in Pre-Colonial Philippines, Filipi Know, 10 Temmuz 2018, https://filipiknow.net/life-in-pre-colonial-philippines/

(11260): Alicia Hernandez Kahayon – Magdalena Limdico – E. M. Santiago, Panitikang Filipino: Kasaysayan at Pag-unlad: Pangkolehiyo, s. 32 – 33,  National Book Store Publishing Inc., Metro Manila 1989 / Luis Francia, A History of the Philippines: From Indios Bravos to Filipinos, s. 40 – 44, The Overlook Press, New York 2010

(11261): Geoff Wade, On the Possible Cham Origin of the Philippine Scripts, Journal of Southeast Asian Studies, sayı 24, s. 44 – 87, Mart 1993

(11262): Doreen Fernandez, Hitory of Philippine Cuisine, FoodNet Philippines, 8 Kasım 2016, https://foodnetphilippines.wordpress.com/2016/11/08/first-blog-post/ / 12 Surprising Facts You Didn’t Know About Pre-Colonial Philippines, Filipi Know, 10 Temmuz 2018, https://filipiknow.net/facts-about-pre-colonial-philippines/ / 10 Reasons Why Life Was Better in Pre-Colonial Philippines, Filipi Know, 10 Temmuz 2018, https://filipiknow.net/life-in-pre-colonial-philippines/ / Portia Ladrido, In Pre-Colonial Philippines, We Already Had Kinilaw and Corpses Smoked Tobacco, CNN Philippines Life, 11 Ocak 2018, https://cnnphilippines.com/life/culture/2018/10/11/pre-colonial-philippines.html

(11263): Estanislao Albano, Warring Kalinga Tribes Declare Peace Zones, The Manila Times, 2 Eylül 2017 / Ken Johnson, Review Philippine Gold: Treasures of Forgotten Kingdoms, New York Times, 24 Eylül 2015

(11264): Lilia Quindoza-Santiago, Early Philippine Literature, NCCA, https://ncca.gov.ph/about-ncca-3/subcommissions/subcommission-on-the-arts-sca/literary-arts/early-philippine-literature/ / Fine Art Collection, National Museum Philippines, http://nationalmuseum.gov.ph/nationalmuseumbeta/Collections/Fine%20Art.html / Philippine Visual Arts, 29 Mart 2017 – 19 Nisan 2019, https://web.archive.org/web/20190215062701/http://nlpdl.nlp.gov.ph:81/CC01/NLP00VM052mcd/v3/v1.pdf  / Philippine Dance, 12 Temmuz 2017 – 19 Nisan 2019, https://web.archive.org/web/20190215010734/http://nlpdl.nlp.gov.ph:81/CC01/NLP00VM052mcd/v6/v1.pdf

(11265): Melba Padilla Maggay, Filipino Religious Consciousness, Institute for Studies in Asian Church and Culture, Quezon City 1999 / John Suk, Doing Theology in the Philippines, Ruel A. Almocera, “Popular Filipino Spiritual Beliefs With a Proposed Theological Responce”, s. 78 – 98, OMF Literature Inc. Publishing, Mandaluyong 2005 / T. Valentino Sitoy, A History of Christianity in the Philippines, cilt 1: “The Initial Encounter”, New Day Publishers, Quezon City 1985 / Francisco R. Demetrio – Gilda Cordero-Fernando – Roberto B. Nakpil-Zialcita – Fernando Feleo, The Soul Book: Introduction to Philippine Pagan Religion, GCF Books, Quezon City 1991

(11266): William Henry Scott, Barangay: Sixteenth Century Philippine Culture and Society, Ateneo de Manila University Press, Quezon City 1994

(11267): T. Valentino Sitoy, A History of Christianity in the Philippines, cilt 1: “The Initial Encounter”, New Day Publishers, Quezon City 1985

(11268): Milton E. Osborne, Southeast Asia: An Introductory History, Allen & Unwin Publishing, Crows Nest 2004 / Francisco R. Demetrio – Gilda Cordero-Fernando – Roberto B. Nakpil-Zialcita – Fernando Feleo, The Soul Book: Introduction to Philippine Pagan Religion, GCF Books, Quezon City 1991

(11269): T. Valentino Sitoy, A History of Christianity in the Philippines, cilt 1: “The Initial Encounter”, New Day Publishers, Quezon City 1985

(11270): Antonio Sánchez de la Rosa, Diccionario Hispano-Bisaya para las Provincias de Samar y Leyte, cilt 1 – 2, s. 414, Tipo-Litografia de Chofre y Comp., Manila 1895 / William Henry Scott, Barangay: Sixteenth Century Philippine Culture and Society, Ateneo de Manila University Press, Quezon City 1994 / Francisco R. Demetrio – Gilda Cordero-Fernando – Roberto B. Nakpil-Zialcita – Fernando Feleo, The Soul Book: Introduction to Philippine Pagan Religion, GCF Books, Quezon City 1991

(11271): Francisco R. Demetrio – Gilda Cordero-Fernando – Roberto B. Nakpil-Zialcita – Fernando Feleo, The Soul Book: Introduction to Philippine Pagan Religion, GCF Books, Quezon City 1991

(11272): Melba Padilla Maggay, Filipino Religious Consciousness, Institute for Studies in Asian Church and Culture, Quezon City 1999 / Francisco R. Demetrio – Gilda Cordero-Fernando – Roberto B. Nakpil-Zialcita – Fernando Feleo, The Soul Book: Introduction to Philippine Pagan Religion, GCF Books, Quezon City 1991

(11273): Francisco R. Demetrio – Gilda Cordero-Fernando – Roberto B. Nakpil-Zialcita – Fernando Feleo, The Soul Book: Introduction to Philippine Pagan Religion, GCF Books, Quezon City 1991

(11274): İbrahim Sediyani, Siyah Devrim, s. 211, Parafiks Yayınları, Edirne 2015 / İbrahim Sediyani, Masai Ülkesinde Mülteci Kamplarına Serdim Seccademi – 59, Sediyani Seyahatnamesi, cilt 7, bölüm 59, Kenya gezisi, 5 Haziran 2014

(11275): İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 40, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009

(11276): İbrahim Sediyani, Masai Ülkesinde Mülteci Kamplarına Serdim Seccademi – 65, Sediyani Seyahatnamesi, cilt 7, bölüm 65, Kenya gezisi, 16 Ağustos 2014

(11277): age

(11278): Kīgongona kīa Ūūgī wa Būrūri Witū, Gīkūyū Centre for Cultural Studies, Mukuyu WordPress, 13 Kasım 2008, https://mukuyu.wordpress.com/2008/11/13/origins/

(11279): William Scoresby Routledge – Katherine Pease Routledge,  With a Prehistoric People: The Akikûyu of British East Africa – Being Some Account of the Method of Life and Mode of Thought Found Existent Amongst a Nation on Its First Contact with European Civilisation, s. 12 – 13, Edward Arnold Publishing, Londra 1910 (Bu kitabın, sözkonusu olaydan sadece 15 yıl sonra yayınlandığına dikkat ediniz)

(11280): age, s. 58

(11281): age, s. 71

(11282): John Boyes, How I Became King… of the Wa-Kikuyu, s. 3 – 5, W. Boyd Publishing, Nairobi 2007

(11283): İbrahim Sediyani, Siyah Devrim, s. 212 – 214, Parafiks Yayınları, Edirne 2015 / İbrahim Sediyani, Masai Ülkesinde Mülteci Kamplarına Serdim Seccademi – 59, Sediyani Seyahatnamesi, cilt 7, bölüm 59, Kenya gezisi, 5 Haziran 2014

(11284): Jomo Kenyatta, Facing Mount Kenya, s. 22 – 23, 41 ve 233, Secker & Warbung Publishing, Londra 1938

(11285): age, s. 233 – 234

(11286): John S. Mbiti, African Religions and Philosophy, Heinemann Publishing, Bern 2010

(11287): The Kikuyu Creation Story and the Origin of Death, Lost Mythologies, 29 Haziran 2020, https://lostmythologies.com/the-kikuyu-creation-story-and-origin-of-death/

(11288): Kīgongona kīa Ūūgī wa Būrūri Witū, Gīkūyū Centre for Cultural Studies, Mukuyu WordPress, 13 Kasım 2008, https://mukuyu.wordpress.com/2008/11/13/origins/

(11289): John S. Mbiti, African Religions and Philosophy, Heinemann Publishing, Bern 2010

(11290): Jomo Kenyatta, Facing Mount Kenya, s. 235, Secker & Warbung Publishing, Londra 1938

(11291): Charles William Hobley, Bantu Beliefs and Magic: With Particular Reference to the Kikuyu and Kamba Tribes of Kenya Colony; Together With Some Reflections on East Africa After the War. H. F. & G. Witherby Publishing, Londra 1922 / Placide Frans Tempels, Bantu Philosophy, Présence Africaine, Paris 1959

(11292): Gakaara wa Wanjau, Mwandiki wa Mau Mau Ithaamirio-ini, Heinemann Publishing, Nairobi 1983 / Gakaara wa Wanjau, Mĩhĩrĩga ya Aagĩkũyũ, Gaakara Press, Nairobi 1960 / Mathew Njoroge Kabetũ, Kĩrĩra Kĩa Ũgikũyũ, Nairobi 1947 / Jomo Kenyatta, Facing Mount Kenya, Secker & Warbung Publishing, Londra 1938 / The Kikuyu Creation Story and the Origin of Death, Lost Mythologies, 29 Haziran 2020, https://lostmythologies.com/the-kikuyu-creation-story-and-origin-of-death/

(11293): age / age / age / age / agm

(11294): age / age / age / age / agm

(11295): age / age / age / age / agm

(11296): age / age / age / age / agm

(11297): age / age / age / age / agm

(11298): age / age / age / age / agm

(11299): age / age / age / age / agm

(11300): age / age / age / age / agm

(11301): age / age / age / age / agm

(11302): age / age / age / age / agm

(11303): İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 42, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009

(11304): Encyclopedia Britannica, “Fon people” maddesi, https://www.britannica.com/topic/Fon-people

(11305): Encyclopedia of Africa, Kwame Anthony Appiah – Henry Louis Gates, cilt 1, s. 482 – 483, Oxford University Press, Oxford 2010

(11306): İbrahim Sediyani, Siyah Devrim, s. 44 – 45, Parafiks Yayınları, Edirne 2015

(11307): Herbert S. Klein, The Atlantic Slave Trade, s. 53 – 68, Cambridge University Press, Cambridge & New York & São Paolo & Melbourne & Singapur & Tokyo & Yeni Delhi & Dubai & Madrid & Kap 2010 / Robin Law – Kristin Mann, West Africa in the Atlantic Community: The Case of the Slave Coast, The William and Mary Quarterly, sayı 56, s. 307, Nisan 1999

(11308): Stanley B. Alpern, Amazons of Black Sparta: The Women Warriors of Dahomey, s. 16 – 22, New York University Press, New York 2011 / Mike Dash, Dahomey’s Women Warriors, Smithsonian Mag, 23 Eylül 2011, https://www.smithsonianmag.com/history/dahomeys-women-warriors-88286072/?no-ist=

(11309): Robin Law, The “Amazons” of Dahomey, Paideuma: Mitteilungen zur Kulturkunde, sayı 39, s. 245 – 260, 1993 / Stanley B. Alpern, On the Origins of the Amazons of Dahomey, History in Africa, sayı 25, s. 9 – 25, Cambridge Universiy Press, Cambridge 1998

(11310): Patrick Manning, Slavery, Colonialism and Economic Growth in Dahomey, 1640 – 1960, s. 15 – 16, Cambridge University Press, Cambridge & New Rochelle & New York & Londra & Sydney & Melbourne 2004

(11311): Toyin Falola – Daniel Jean-Jacques, Africa: An Encyclopedia of Culture and Society, s. 54 – 56, ABC – CLIO Publishing, Santa Barbara 2015 / Emmanuel Ayankanmi Ayandele, Holy Johnson: Pioneer of African Nationalism 1836 – 1917, s. 197 – 198, Frank Cass & Co. Ltd. Publishing, Oxon 2005

(11312): Steven Mailloux, Reception Histories: Rhetoric, Pragmatism and American Cultural Politics, s. 15 – 16, Cornell University Press, Londra & Ithaca 1998

(11313): Molefi Kete Asante – Ama Mazama, Encyclopedia of African Religion, s. 257, 270 – 273 ve 412, SAGE Publications, New York 2009 / Patrick Taylor – Frederick I. Case, The Encyclopedia of Caribbean Religions, cilt 1, s. 283 ve 742 – 746, University of Illinois Press, Urbana & Chicago & Springfield 2013

(11314): Molefi Kete Asante – Ama Mazama, age, s. 257, 270 – 273 ve 412

(11315): Ruth Hampe, Frau und Geburt im Kulturvergleich: Ein Kunst- und Kulturanalytische Studie, s. 47, Lang Verlag, Bern 1995 / Toyin Falola – Nana Akua Amponsah, Womens Rules Through History: Womens Rules in Sub-Saharan Africa, s. 70, ABC – CLIO Publishing, Santa Barbara & Denver & Oxford 2012 / Teresa N. Washington, Our Mothers, Our Powers, Our Texts: Manifestations of Àjé in Africana Literature, s. 63 – 64, Indiana University Press, Bloomington & Indianapolis 2005 / Sandra E. Greene, Religion, History and the Supreme Gods of Africa: A Contribution to the Debate, Journal of Religion in Africa, sayı 26, s. 122 – 138, Ocak 1996

(11316): Molefi Kete Asante – Ama Mazama, Encyclopedia of African Religion, s. 257, 270 – 273 ve 412, SAGE Publications, New York 2009

(11317): Sara A. Rich, The Face of “Lafwa”: Vodou & Ancient Figurines Defy Human Destiny, Journal of Haitian Studies, sayı 15, s. 262 – 278, Haitian Studies Association 20thAnniversary Issue, Center for Black Studies Research, 2009 / Donald Cosentino, Who Is That Fellow in the Many-Colored Cap? Transformations of Eshu in Old and New World Mythologies, The Journal of American Folklore, sayı 100, s. 261 – 275, Temmuz – Eylül 1987 / Molefi Kete Asante – Ama Mazama, age

(11318): Robert D. Pelton, The Trickster in Westafrica: A Study of Mythic Ironi and Sacred Delight, s. 121, University of California Press, Berkeley & Los Angeles & Londra 1989 / Melville J. Herskovits – Frances S. Herskovits, Dahomean Narrative: A Cross-Cultural Analysis, s. 43 ve 173 – 176, Nortwestern University Press, Evanston 1958 / David Williams, The Trickster Brain: Neuroscience, Evolution and Narrative, s. 146, Lexington Books, Lanham & Boulder & New York & Toronto & Plymouth 2012

(11319): Robert D. Pelton, age, s. 121 / Melville J. Herskovits – Frances S. Herskovits, age, s. 173

     SEDİYANİ HABER

     16 HAZİRAN 2024

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir