Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi
Kürdistanlı Peygamberler – 95
■ İbrahim Sediyani
– geçen bölümden devam –
■ Anaerkil Bir Dîn: Afat Roog
Senegal, ismini bu ülkeden geçen ve boydan boya ülkeyi ikiye bölen Senegal Nehri’nden alır. (11320)
Senegal’de yaşayan çok ilginç bir halk var: Serer halkı. Toplam nüfûsları 2 milyon kadardır. Senegal nüfûsunun % 15’ini oluştururlar ve ülkedeki üçüncü büyük etnik gruptur. Ayrıca toplam nüfûsun % 3’ünü teşkil ettikleri Gamibya’da ve bir de Moritanya’da da yaşarlar. (11321)
Sererler mükemmel çiftçilerdir. Genelde pirinç, darı ve sorgum ekerler. Yerleşik bir kültüre sahipler ve çiftçilik, yaylacılık, balıkçılık, teknecilik ve hayvancılıkla tanınıyorlar. (11322)
Anaerkil (kadınegemen) bir millettir. (11323)
Dünyadaki en meşhur Serer, bizzat Senegal Bağımsızlık Hareketi’nin liderlerinden ve 1960 yılında kurulan bugünkü modern Senegal Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk devlet başkanı Léopold Sédar Senghor (1906 – 2001)’dur. Senghor da bir Serer idi. (11324)
1960 – 80 arası tam 20 yıl boyunca “Senegal Devlet Başkanı” olarak ülkesini yöneten edebiyatçı ve şair Léopold Sédar Senghor, Afrika’nın en devrimci ve özgürlükçü edebiyat akımlarından biri olan “Négritúde” (Siyah Güzeldir) adlı akımın kurucusu ve öncüsüdür. (11325)
Senegal ve Moritanya sınırındaki Senegal Nehri vadisinde ortaya çıkan Serer halkı, 11. – 12. yy’larda güneye, daha sonra 15.- 16. yy’larda köylerinin işgal edilmesi ve dînî baskılara maruz kalmasıyla tekrar göç etmişti. (11326) Kendi anlatımlarına göre, Sererler, İslam’ın baskılarından kaçmak için 10. – 13. yy’lar arasında kuzeyden Senegal’in merkezine göç ettiler. Serer halkı, tarihsel olarak, İslam’ın yayılmasına uzun süre direnen, 19. yy’da cihadlara karşı savaşan, ardından da Fransız sömürge yönetimine karşı savaşan anaerkil bir etnik grup olarak kaydedilmiştir. 20. yy’da çoğu İslam’a geçti, az bir kısmı da Hristiyan yapıldı ama çoğu (Müslüman veya Hristiyan olanlar bile) hâlâ geleneksel dînlerini takip ediyor. (11327)
Bazı krallıkların bağımsızlığını kazanmasıyla, tam 900 yıldır hüküm süren ve muhteşem bir tarih olan Gana İmparatorluğu (300 – 1200)’nun yağmalanmasından sonra, Murabıtlar’ın lideri Ebûbekr ibn-i Umer ibn-i İbrahim ibn-i Turğut el- Sanhacî el- Lamtunî (? – 1087) bölgeye cihad başlattı. O dönemden ikiyüz yıl kadar sonra yaşamış olan ünlü Faslı tarihçi İbn-i Ebû Zerr ya da tam adıyla Ebû Hasan Ali ibn-i Ebû Zerr el- Fasî (? – 1320)’nin naklettiğine göre, Amar Gôdô Maat (? – ?) adında bir Serer okçusu 1087 yılında Ebûbekr ibn-i Umer’i bir okla vurup öldürdü. (11328)
Sererler’in, anlattığımız üzere, kendilerine ait bir dîni vardır ve bu dîne Afat Roog veya kısaca Roog denir. “Afat” kelimesi Sererce’de “Yol” demekken, “Roog” kelimesi de “Tanrı” anlamına gelir. Yani dînin adı olan “Afat Roog”, kendi dillerinde “Tanrı Yolu” demek. (11329) Roog, aynı zamanda bu dînde Tanrı’nın adıdır. Bu isim Cangin dillerinde “Roog”, “Koox” (veya “Kooh”), “Kopé Tiatie Cac” ve “Kokh Kox” olarak da telaffuz edilir. (11330)
Geleneksel Serer dînî uygulamaları, eski ilahîleri ve şiirleri, Tanrı inancı ve rûhlara saygı (pangool), astronomi, inisiyasyon ayinleri, tıp (ilaç tedavisi), kozmoloji ve Serer tarihini kapsar. (11331)
Serer halkı, Roog adı verilen ve “Merhametli Tanrı” olarak adlandırılan Yüce Tanrı’ya inanır. (11332) Roog, kutsal baobab ağacı, deniz, kutsal Sine Nehri kıyısındaki ağaçların dibinde, insanların kendi evlerinde veya topluluk türbelerinde, inisiye edilmiş ve düşüncelerini tek bir birleşik birimde organize etme bilgisine ve gücüne sahip olan Serer yüksek rahipler ve rahibeler (saltigue) tarafından belki daha az ölçüde ulaşılabilir, ancak Roog, asıl olarak her zaman çocukların gözetiminde ve her zaman onların yanındadır. (11333)
Tanrı Roog’un adı “Cennet” veya “Gökyüzü” anlamına gelmektedir. (11334) Roog bazen “Roog Sene” (Rog Seen, Rog Sene, Rooh Seen vb.) olarak anılır, bu da “Sonsuzluk Tanrısı” veya “Merhametli Tanrı” anlamına gelir. (11335) Dûâların dışında kullanılan diğer ünvanlar arasında “Roog Dangandeer Seen” (Her Yerde Hazır ve Nazır Olan Tanrı), “Roog o Caaci’in Seen” (Atamız Roog), “Roog o Maak” (Büyük Tanrı), “Roog a Faha” (Harika Tanrı), “Roog a Yaal’in Seen” (Tanrı Bizim Rabbimiz) ve “Roog o Ndimaan Seen” (Meyve ve Hayat Veren Tanrı) zikredilebilir. (11336)
Roog hayatın kaynağıdır ve her şey Roog’a geri döner. Roog “çıkış ve sonuç”, “başlangıç ve son”dur. (11337)
Serer geleneksel dîninin uygulayıcıları doğrudan Roog’a dûâ etmezler, bunun yerine “pangool” olarak bilinen ataların rûhları aracılığıyla dûâ etmeyi seçerler. (11338) Neticede Roog’un ibadet yeri yoktur. Roog’un resmini çizmek veya görüntülerini yapmak “küfür” olarak kabul edilir. (11339)
Tanrı (Roog) her şeyi görür, bilir ve duyar, ancak yaşayan dünyanın günlük işlerine karışmaz. Bunun yerine daha küçük Tanrılar ve Tanrıçalar, fiziksel dünyada Roog’un yardımcıları olarak hareket ederler. Bireyler ya Serer dînî öğretilerine göre iyi ve rûhsal olarak doyumlu bir yaşam sürme ya da fiziksel dünyada kutsal olmayan bir yaşam tarzı yaşayarak bu tür doktrinlerden vazgeçme özgürlüğüne sahiptir. Öğretilere aykırı bir hayat yaşayanlar, âhirette haklı olarak cezalandırılacaklardır. (11340)
Rûhun ölümsüzlüğü ve reenkarnasyon (öldükten sonra başka bir bedenle yeniden dünyaya gelme), Serer dîninde güçlü bir şekilde tutulan inançtır. Sererler reenkarnasyona inanır. (11341)
Serer “yaratılış hikâyesi”, Senegal, Gambiya ve Moritanya’daki Serer halkının geleneksel yaratılış inancıdır. Afat Roog dînine imân eden her Serer, bu anlatıların mukaddes ve Tanrı’dan olduğuna inanır. Serer dîni (Afat Roog) ve Ndut geleneklerinin bazı yönleri burada yer alan anlatılara dahil edilmiştir. (11342) Hikâyenin özellikleri iki ana Serer kaynağında da bulunur: “A nax” ve “A leep”. İlki kısa bir anlatım iken, ikincisi daha gelişmiş bir içeriğe sahiptir. (11343)
Afat Roog inancına göre “evrenin ve dünyanın yaratılışı” şu şekilde olmuştur:
Serer halkının “yaratılış hikâyesi”, Roog tarafından Dünya gezegeninde yaratılan ilk ağaçlarla karmaşık bir şekilde bağlantılıdır. Dünyanın oluşumu bir bataklıkla başladı. Dünya, ilk üç dünyanın yaratılmasından çok sonrasına kadar oluşmadı. Yeraltı dünyasının suları, yüksek dünya (yani Güneş, Ay ve yıldızlar) ve dünyayı içeren hava. Roog, evrenin ve içindeki her şeyin yaratıcısı ve şekillendiricisidir. Yaratılış, efsanevî bir kozmik yumurtaya ve kaos ilkelerine dayanmaktadır. Hikâyenin biraz farklı versiyonları var. Ancak farklılıklardan çok benzerlikler vardır ve farklılıklar Serer yaratılış kısssasının daha iyi anlaşılmasında birbirini tamamlar. (11344)
Bu “üç dünya” (gökteki dünya, havadaki dünya ve yeraltı dünyası), Yüce Tanrı Roog tarafından düşünce, konuşma ve eylem yoluyla yaratılan ilk ilkel dünyalardı. Dünya gezegeni, bu dünyaların yaratılmasından çok sonraya kadar henüz yaratılmamıştı. Tartışmalı noktalar, Serer toplumunda aşağıdaki ana kutsal ağaçlardan hangisinin sadece ilk değil, aynı zamanda Dünya gezegenindeki ilkel bataklıkta da büyüdüğü:
1 – Saas (veya Sas) → Botanikteki bilimsel adı Acacia albida olan ağaç (11345)
2 – Nquƭ (veya Ngud ya da NGuƭ) → Botanikteki bilimsel adı Guiera senegalensis olan ağaç (11346)
3 – Somb → Botanikteki bilimsel adı Prosopis africana olan ağaç (11347)
4 – Nqaul (veya Ngaul ya da NGawal) → Botanikteki bilimsel adı Mitragyna inermis olan ağaç (11348)
5 – Mbos → Botanikteki bilimsel adı Gardenya ternifolia olan ağaç (11349)
Bu ağaçların önemi, Dünya’nın oluşumu için çok önemlidir. Fakat ilk ağaç olmak, mutlaka Dünya’daki ilk canlı olmak anlamına gelmez. Yaratılış kıssasında çakal, sırtlan, yılan ve devekuşu gibi hayvanlar, yaratılış anlatısında belirgin bir şekilde yer alır. Bazı anlatılarda ağaçlar ve hayvanlar meşrûiyetlerini haklı çıkarmak için birleşirler. Bu efsanevî hayvanlar, Serer halkının hayvanlara ve genel olarak doğaya ilişkin duyarlılık sahibi dünyevî görüşlerinde kutsal ve totemler olarak görülebilir. Serer yaratılış kıssasındaki ağaçların önemi, ne Yüce Tanrı’nın ikametgâhı anlamına gelir ne de Şeytan’ın ikamet ettiği yer anlamına. Onlar kutsanmış ataların rûhlarının (pangool) barınma yerleridir. Serer dîninde ağaç kültü semboliktir. (11350) Dişil (kadınsı) dünya, evrenin ve ilk insanların yaratılış sürecinde de çok önemli bir rol oynadı. (11351) Bu, Serer’in güzellik felsefesi ve Serer dînsel sembolizminde bulunan Serer sayıları ile bağlantılıdır. (11352) 3 numara dişil dünyayı, 4 numara eril dünyayı ve 7 numara (3 + 4) Sererler’in günlük yaşamlarında ve kendilerini içinde buldukları ortamda ulaşmaya çalıştıkları denge ve mükemmelliği temsil eder. (11353)
Serer’in denge ve mükemmellik kavramı, daha yüksek rûhsal düzenin yaratılışını gösterir ve kaos motifine karşılık gelir. Yaratılış, erkek ve dişi ilkelerin birliğiydi. Yüce aşkın ilke varlığı olan Roog, androjen bir baba ve annenin somutlaşmışı haline geldi. Bununla birlikte, ilahî olanın modern insan ataları, ilk olarak bir dişi olmak üzere, “noo tiig tew” (dişi rahminden) olan yüce varlığın dişi bileşeninden gelmektedir. Bu inanç, Serer kadim kültüründe mutlak gerçeği temsil eder. (11354)
Yine kaosa dayanan büyük bir yaratılış hikâyesi, başlangıçta bir dizi patlama (= Big Bang) olduğunu söyler. Ancak ağaçların ve hayvanların ilk yaratılanlar olduğu şeklindeki kabul gören görüşle hemen hemen aynı fikirdedir. Patlama ilk olarak bitkiler âleminde ortaya çıktı ve bu anlatıma göre dünyadaki tüm bitki türlerinin tohumlarının gövdesinden çıkıp Dünya gezegenini yaşamla kapladığı ilk somb ağacı patladı. (11355)
Evrenin varlığından önce, Tanrı Roog kendi başına vardı. Sessizlik ve karanlıktan başka birşey yoktu. (11356)
Serer dîni Afat Roog, evrenin yaratılışını 11 aşamalı bir konu şeklinde anlatmaktadır:
1) Anlatının temelini oluşturan yapı ve Yüce Yaratıcı’nın gücü
2) Serer kutsal sayılarına dayalı oluşturma süreci
3) Evrenin doğuşu
4) Üç temel öğe: Su, hava ve toprak
5) İlkel okyanus ve Dünya gezegeninin oluşumu
6) Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönme hareketi, ağaçların ve bitki yaşamının yaratılması
7) Hayvanların yaratılması
8) İnsanların, çocuklarının ve torunlarının dünyayı doldurmaya devam ettiği ilk kadın ve erkek çiftin yaratılması
9) Dünya gezegeninin başına gelen kriz, insanla hayvanın ayrılması ve köpeğin neden insanın dostu olduğu
10) Roog’un müdahalesi, yaratılışın çeşitli aşamalarında ve ilk düzensizlikten sonra ilahî müdahale süreci
11) Üç dünya (gökteki dünya, havadaki dünya ve yeraltı dünyası) ve bunların sentezinden günlük karasal dünyanın oluşumu (11357)
Bilim dünyasında “Big Bang” (Büyük Patlama) teorisi ilk kez 1920’li yıllarda Rus kozmolog ve matematikçi Aleksándr Aleksándroviç Frídmann (1888 – 1925) ve Belçikalı fizikçi ve papaz Georges Henri Joseph Édouard Lemaître (1894 – 1966) tarafından ortaya atılmış ve ondan sonra çeşitli kanıtlarla desteklendiğinden bilim insanları arasında, özellikle fizikçiler arasında geniş ölçüde kabul görmüşken (11358), Serer dîni Afat Roog’un binyıllardır Big Bang (Büyük Patlama)’den bahsetmesi ve evrenin doğuşunu bir büyük patlama ile başlatması, ayrıca dünyanın düz olduğunun sanıldığı dönemlere ait bu dînin anlatımında dünyanın yuvarlak olduğunun hatta kendi ekseni etrafında döndüğünün anlatılması hakikaten hayret ve hayranlık uyandırıcıdır ve insanın aklını başından almaktadır.
Evrenin kaynağı, Tanrı Roog’un kadınsı ve annelik doğasına atfedilir. Serer sembolizminde 3 sayısı dişil dünyaya atfedilir. Bu sayı, yaratma sürecinin bileşenidir. Üç temel unsur, kozmosun üç parçası ve üç dünya vardı. Roog ve kozmosun bu üçlü ritmi, Serer inancının buyurduğu gibi kadınlarda da bulunur. Sererce orijinal dilinde bu, şu şekilde ifade edilir: “Roog a binda adna noo tiig tew.” (Roog, kadınsı doğasının dünyasını yarattı) (11359)
Sererce’de “Tiig tew” ifadesi ise anneliğin kadınsı bedenine atfedilir ve Dünya Ana’nın genel deyişine eşdeğerdir. “No tiig tew” ifadesi, “dişi rahminden” anlamına gelir. (11360)
Serer dîni ve sözlü gelenek, Tanrı Roog’un ilk yaratışının bazı oldukça gerçekçi yönlerini verir. Buna göre, mahlûkların gebeliğinde üç safha vardır:
a) Düşünerek → Yaşayan ilahî yumurtanın içinde, Roog yaratılacak formları ve varlıkları geliştirdi. Gelecek şeylerin temellerini ve işaretlerini attı.
b) Kelimeyle → Roog gebelik dönemini başlattı ve planının sorunsuz bir şekilde gerçekleştirilmesi için her şeyi kelime olarak sağladı.
c) Eylem yoluyla → Anne doğası sayesinde, Roog embriyoyu ve plasentayı doğumda olduğu gibi açtı ve yansıttı. (1361)
Roog (Tanrı) yaratırken her türden her varlığı bugünkü haliyle meydana getirmedi. Basitçe arketipleri yarattı, her türün prototipini değil. 7 arketipi yarattı: 3 temel element (hava, toprak ve su) ve ilk 4 tohum (ilk ağaç, ilk hayvan ve ilk insan çifti – önce kadını sonra erkeği –).(11362)
Evrenin doğuşu, iki ana Serer kaynağında da bulunur: “A nax” ve “A leep”. İlki kısa bir anlatım iken, ikincisi daha gelişmiş bir içeriğe sahiptir. (11363) “A nax”a göre, Tanrı Roog tarafından söylenen ilk ilahî sözler şunlardı: “Su, hava, dünya.” (11364)
Bir sıçrama, ilkel zamanın sahnesini aşağıdaki terimlerle detaylandırır:
“A leep à joon maaga, (Kelimeler uzaya sıçrar)
a roxondox o maaga, (denizleri kafasında taşıdı)
a gad’wa roog, (omuzlarında gökkubbe)
a saay’a lang ke.” (toprak O’nun elinde) (11365)
Dünya gezegeninin yaratılması, “nqaul” (Mitragyna inermis) ağacı kıssasına dayanmaktadır. Bu kıssada, Dünya’nın oluşumu bir bataklık tarafından başlatılmıştır. Bataklıklar Serer kültürü ve geleneklerinin ayrılmaz bir parçasıdır ve bunun “nqaul” ile paralellikleri vardır. Serer köylerinin, kasabalarının, evlerinin kuruluşu birçok durumda bugün bile bir bataklıkla başlamıştır. (11366) Nqaul, Sererler’in tarihinde de önemlidir. Yağışların bol olduğu bir dönemde, eski Serer köylerinin ve kasabalarının kurucuları, ilk yağmurlar sele yol açtığında genellikle şaşırırlardı. Kalibre edilmiş arkeolojik tarihleme göstermiştir ki, yakınlarına yerleşmek için seçtikleri yerlerin birçoğu sürülere uygundur. (11367) Serer geleneği, bir keresinde, selin ciddi hasara yol açtığını ve birçok insanın evlerini, ekinlerini ve yetiştirdikleri yiyecekleri kaybetmesine neden olduğunu belirtir. Hasarın ardından kaçan şahıslar, hasarı tespit etmek için geri döndüler ve birbirlerini teselli ettiler ve eski bir efsaneyi, nqaul efsanesini hatırladılar: “Ko adoox a adax nqaul.” (Nqaulun başlangıcı gibi başlıyorsunuz.) (11368)
Serer anlatısına göre, bu ilk adacık statik değil, Dünya’nın ekseni etrafında dönen bir girdap tarafından canlandırılmıştır. Sererler, Dünya’nın eksenini ve girdabını geometrik bir diyagramda sembolize edebildiler. Serer kozmolojisinde, diyagram, dönme hareketini temsil eden iki çapraz çizgiyi ve dünyanın eksenini temsil eden kesişme noktalarını gösterir. Çizgilerden biri doğudan batıya, diğeri kuzeyden güneye uzanan ekseni gösteriyor. Tanrı Roog uzayda dönerken, hızlı hareketleri ilk yarattığı ilkel dünyayla genişledi. Tanrı’nın hareketi kozmosun eksenini de etkiledi. Yaydığı yaşamsal enerjiler spiral bir hareketle dönerek gökcisimlerini yarattı. (11369)
İlk hayvanların yaratılışıyla ilgili iki ana değişken versiyon vardır. Her iki versiyonda da, çakalın dünyadaki ilk hayvan olduğuna inanılıyor. (11370) Yorumda farklılıklar olsa da, bunlar çakalın Serer mitolojisindeki öneminin daha geniş anlaşılmasında belirli noktalarda birleşiyor. Bir anlatıda ondan ismiyle bahsedilmez, sadece ona atıfta bulunulur. Çünkü daha önce Tanrı’nın yasalarına itaat etmediği için gözden düşürülmüştür. (11371)
Orijinal hayvanların yaratılışı, “Ormanın köpeği” (çakal) anlamına gelen “Boxo-koƥ” kıssasından gelir. (11372)
“Ngam Jam, O Yas Jam” (Huzur İçinde Yağmur, Huzurlu Yaşam) anlatısı, Dünya gezegeninde ilk kez yağmurun (yaşamın özü) ortaya çıktığını anlatır. Bu kıssa, olayı kaotik bir şekilde anlatmaktadır. (11373) Bu anlatıya göre, ilk olay Tanrı Roog tarafından göklerin açılmasıydı. Gökler açıldığında, gökyüzü ağır ve gölgeli bulutlarla tehdit edildi. Düz bir çizgide meydana gelen kasırga, yolundaki her şeyi süpürdü, bulutlarda gök gürültüsü getirdi. Parlak şimşek karanlığı aydınlattı ve ilk önce rüzgârın estiği göklerin suları düzenli, canlandırıcı ve besleyici yağışlara dönüşmeden önce her yöne sıçradı. (11374)
“Ngam Jam, O Yas Jam” (Huzur İçinde Yağmur, Huzurlu Yaşam) anlatısının adı Serer toplumunda adetâ atasözü olmuştur. Serer çiftçilerinin ilk yağmurda ağızlarından çıkan ilk kelimelerdir. Sererler’in birbirlerine mutlu yıllar dileme şekli de budur. Bu bir ifade olduğu kadar, dînî bir dûâdır da. Mevsimin ilk yağmuru, aşkın güç ile insanlık arasında bir anlaşmadır. Bu, uzun süredir anlaşmaya saygı duyan bu vesayet gücü tarafından aktarılmaya devam eden bir yaşam işaretidir. Gelenek, ilk yağmurun rutubetli toprağında ilk üç adımın, Tabiât Ana ile bağ kurmak için çıplak ayakla atılmasını emreder. Ailenin babasına veya annesine, bütün ailenin içmesi için ilk yağmurun suyundan bir su kabağı verilir. Bu su kutsaldır ve yağışlı mevsimde meydana gelebilecek tüm talihsizliklerden onları koruyacak kutsal su olarak kabul edilir. Saas ağacının altına, ağaca değen suyu toplamak için kaplar yerleştirilir. Bu su, bir koruma işareti olarak banyo yapmak için de kullanılır. (11375)
Sererler’in dîni olan Afat Roog inancına göre “insanın yaratılışı” şu şekilde olmuştur:
Tanrı (Roog), ilk insanları düşünce yoluyla yarattı. İnsanı bir dişi ve bir erkek olarak yaratmayı planladı. Roog, ilahî plasenta içinde eşleştirilmiş erkek ve kadının hamileliğini işaret eden bir gebelik aşamasından geçti. Anne doğası gereği Roog, doğumda olduğu gibi ilk kadın insanı ve ilk erkek insanı yarattı. (11376)
Tanrı tarafından yaratılan ilk insan, Yaab adında bir kadındır. İkinci insan da Yob (veya Yop) adında bir erkektir. (11377)
Serer inancına göre Tanrı önce kadını, sonra erkeği yaratıyor. Zaten bu dînde Tanrı’nın kendisi de dişi ve öğretileri tamamen anaerkil.
Yaab ve Yob, anlatıya göre Dünya’yı dolaşan ilk insanlardı. Bugün Senegal’de Yaboyabo (Yaabo-Yabo) adında bir köy var. Atlas Okyanusu kıyısındaki Thies ilinin Séssène ilçesine bağlı bir köy. Başkent Dakar’a takriben 100 km mesafede. Köyde 2000’e yakın kişi yaşar. Kutsal bir köydür. Adını ilk insanlar olan bu çiftten alıyor. (11378)
Yaboyabo köyünde bulunan geminin eski bir kalıntı olduğuna inanılıyor. Tanrı tarafından yaratılan ilk insanlar olan Yaab ve Yob’un, yeryüzüne inmek için Gök Cenneti’nden ayrıldıklarında bu gemiye bindikleri söylenir. Bu kalıntının, Serer dînindeki kutsal köy Yaboyabo’nun vesayeti altında olduğuna inanılıyor. Dînî açıdan büyük önem taşıyan kutsal Serer emanetlerinden biridir. Gemi kalıntısı, iyi saygı duyulduğu için bozulmadan günümüze kadar gelmiş ve varlığını sürdürmektedir. (11379)
Sererler’in dîni Afat Roog’daki ilk insanlar kıssasına devam edelim:
Yaab ve Yob birleşip çoğaldılar. Çocukları oldu; çocuklarının da çocukları.
Başlangıçta dünyadaki tüm hayvanlar, insanlarla ve ağaçlarla uyum içinde yaşıyordu. Bununla birlikte, Dünya’nın bu barışçıl yerleşimi, aslanlardan birinin bir kızı hamile bırakmasıyla, yarı insan yarı canavar olan bir maymunu doğurmasıyla aniden sona erdi. Bu uzak geçmişin erkek toplumu öfkeliydi ve suçluyu belirlemek için tüm hayvanları mahkemeye çağırdı. Bu adamlardan alacağı cezadan korkan aslan, bir köpek onu suçlu olarak gösterene kadar kendisini eylemden sorumlu olarak tanımlamayı reddetti. İnsan nüfûsu ile insan olmayan hayvanlar ve ağaçlar arasında bir savaş çıktı. İnsanlar galip geldi ve insanın arkadaşı olan köpek dışında hayvanları çalılıklara sürdüler. (11380)
Ancak “A leep”teki bu anlatının gösterdiği gibi, kriz burada bitmedi: Sonra bütün varlıklar arasında bir çatışma çıktı. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar birbirlerini öldürüyorlardı. Tanrı (Roog) müdahale etti ve hepsini cezalandırdı. Başlangıçta dev olan erkeklerin boyunu küçülttü. Ağaçları kör ve dilsiz yaptı, ama onları sağır etmedi. Bu yüzden ağaçlar artık görmezler, hareket etmezler, konuşmazlar ama duyarlar. Roog hayvanları çıldırttı. En küçük hayvanlar Roog’a direndi. Ama insanın rûhu en zeki olanıydı. Rûhu vasıtasıyla bütün bu varlıklara hükmetti. (11381)
İnsanların, hayvanların ve bitkilerin birbirine karşı savaştığı Dünya gezegenindeki bu ilk krizden sonra, Tanrı (Roog) müdahale etti ve hepsini cezalandırdı. Tanrı dünyayı yeni temeller üzerinde örgütledi. Bu yeniden yapılanma ikinci bir yaratılış değildi, ancak Evren ve özellikle Dünya üzerinde derin etkileri olacaktı. Tanrı Roog güçlerini gösterdi ve göstermeye devam edecek. “Roog tek Rab’dir” (= İslam’daki “Lâ ilahe illallah” lafzı – İ. S.) ve “Hepimiz Roog’dan geldik ve tekrar O’na döneceğiz” (= İslam’daki “İnna lillah we inna ileyhi râciun” âyeti – İ. S.) gibi Serer dînî ifadeleri, milletlerin ve insanlığın kaderinde olduğu gibi, hayatın olaylarına ilahî müdahalenin vicdan kararının örnekleridir. (11382)
Ağaçlar hareketsiz bırakıldıkları için bu cezalandırmadan en çok etkilenenler olsa da, haksızlık ve adaletsizlik olmasın diye ağaçlara hayat iksiri, iyileştirme yeteneği, belirli rûhsal varlıklara evsahipliği yapma ve insanları hatta rûhları duyma yeteneği gibi özel statüler verildi. Serer toplumunda saygı nesnesidirler. Ağaçlara büyük saygı gösterir ve ağaçlandırmaya büyük önem verirler. Serer ülkesinde “ormansızlaşma” neredeyse hiç duyulmamıştır. (11383)
Hayvanlar da Tanrı Roog’un kararından ciddi şekilde etkilendiler. Vahşi ve çılgın hale getirilmiş olsalar da, insanlarla ilişkileri sonsuza dek değişecek olsa da, içgüdülerini hâlâ koruyorlar. Bazıları insanların evcil hayvanı oldu, bazıları ise insan yerleşiminden uzakta özgürlüklerini korudu. Bu ayrılığa rağmen, Serer inncında hayvanlara büyük saygı duyulur ve Serer akidesinin bir parçasını oluştururlar. (11384)
Bu cezalandırmadan en az etkilenen insanlardı. Kaybettikleri tek şey orijinal boyutları ve yaşam süreleriydi. İlk insanlar dev olmalarının yanısıra, şimdikinden daha büyük gözlere ve daha büyük kemiklere sahip idiler. Tanrı Roog insan rûhuna dokunmadı. Bunun yerine, zihinlerini geliştirmelerine ve kendi eserlerini Dünya’da sergilemelerine izin verdi. (11385)
Evet… Sererler’in dîni olan Afat Roog inancında yaratılış, evren, dünya, bitkilerin, hayvanların ve insanların yaratılışı, ilk münasebetleri ve yeryüzündeki yaşamın başlaması bu şekilde.
Sadece etkileyici anlatımıyla insanı büyülemiyor, aynı zamanda doğaya ve ekolojiye son derece saygılı ve duyarlı, artı kadını hep yücelten, kadını daima erkekten üstün tutan düşünyapısıyla da bence büyük bir takdiri hakkediyor. Fakat asıl önemli nokta, yüzlerce hatta binlerce yıl öncesine ait bu anlatımlarının günümüz modern bilimsel bulgu ve kabullerle uyumlu olması.
Binlerce yıl öncesine ait bu Serer dînî anlatımlarının, günümüz modern bilimine, Astronomi, Jeoloji, Botanik, Zooloji ve nesnel Tarih’le uyumlu olması, insanı hakikaten hayret ve taaccüb içinde bıraktırıyor:
– Evren’in büyük bir patlama ile oluştuğunu söylüyor. Bilimin “Big Bang” (Büyük Patlama) teorisi ise henüz 100 yaşında.
– Dünya’nın yuvarlak olduğunu ve hatta kendi ekseni etrafında döndüğünü söylüyor. Bundan 1000 yıl sonra bile Avrupa’da bunu söyleyenler giyotinle idam ediliyordu.
– Yaşamın fıtrat olarak anaerkil (kadınegemen) olduğunu savunuyor. Antik uygarlıklar da böyle inanıyorlardı ki böyledir de. Bu ise, bizim “semavî dînler” mensuplarının (Yahudîler, Hristiyanlar ve Müslümanlar) bir türlü anlamadıkları, anlamak istemedikleri hakikattir.
– Ağaçların insanlarla konuşamadığını ama herşeyi duyduklarını söylüyor. Bilim ağaçlarla ilgili bu gerçeği henüz yeni keşfetti.
– İnsanların eskiden dev boyutta olduklarını söylüyor. Bu da yeni yeni çözülmeye başlanan Sümer yazıtlarında bahsi geçen ve insanların yeni tanıştığı Annunakiler’i işaret ediyor.
– İslam dînindeki “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) ve “İnna lillah we inna ileyhi râciun” (Hepimiz Allah’tan geldik ve tekrar O’na döneceğiz) lafızlarını O’ndan çok önce Afat Roog dîni söylemiş.
İlk beş maddede zikrettiğimiz hususları, ellerinde bilimsel imkânlar olmadan söylemişler. Ellerinde ABD ve Avrupa’daki teleskoplar, mikroskoplar, laboratuarlar yok. Buna rağmen bunları seslendirmişler. Son maddede zikrettiğimiz hususu ise, önlerinde vahiy olmadan söylemişler. Ellerinde Ortadoğu’daki kutsal kitaplar yok, peygamberler yok. Buna rağmen bunları söylemişler.
Ve şunu da dikkatlerden kaçırmayalım lütfen: Bu insanlar dînlerin beşiği olan Kürdistan, İsrail ve Arabistan’da değil, uygarlıkların beşiği olan Mezopotamya, İran ve Mısır’da değil, Batı Afrika’nın en uç noktasında, Sahra bölgesinde yaşıyorlar ve bunları binlerce yıl önce orada söylemişler.
Toplumlar zaman içinde dînlerini değiştirirler ama o eski dînî inançlarından kalıntılar devam eder ve asla eski inançlarını tam olarak terketmezler. Bu, ister kabul edin ister etmeyin böyledir ve sosyolojik bir realitedir. Örneğin bugün Müslüman olan Kürtler ve Türkler, eski dînî inançlarından pekçok adet ve geleneği halen sürdürüyorlar. Müslüman Kürtler’in sosyal ve kültürel yaşamında Zerdüştîlik veya Ezdaîlik’in (ateşe kutsallık atfedilmesi, evlerdeki tavus kuşu motifli halılar vs.), Müslüman Türkler’in sosyal ve kültürel yaşamında da Tengricilik’in izlerini (nazar boncuğu, gidenin arkasından su dökmek, mezarlara çaput bağlamak vs.) hâlâ görmek mümkün. Aynı şey, büyük çoğunluğu Müslüman ve küçük bir kısmı da Hristiyan olmuş Senegal toplumu için de geçerlidir.
Senegal Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk devlet başkanı Léopold Sédar Senghor, cumhurbaşkanı iken bir gün yaptığı bir konuşmada bu realiteyi çok çarpıcı bir anekdotla dile getirmişti. Şöyle demişti, rahmetli Senghor:
“Bugün iki ilginç olaya şahit oldum:
Gündüz vakti, Müslüman bir devlet görevlisi ile sohbet ederken, bana, haftasonu kurban keseceğini, ama öküz mü boğa mı yoksa başka bir hayvan mı keseceğine karar veremediğini, mesai bittikten sonra kutsal ormana gidip bunu ormana danışacağını söyledi.
Akşam saatlerinde ise Hristiyan bir kadın doktorla tanıştım. Bazı ağır hastalara hangi ilaçların daha iyi geleceğini gidip ‘pangol’ (kutsalın yılanları)’a danışıyordu.
Bunlar bize neyi gösteriyor?
Çok açık bir şekilde gösteriyor ki, Senegalliler dînlerini değiştirmiş olsalar da, Müslüman olsun Hristiyan olsun hatta ateist olsun, hepsi de eski dînî inançlarına hâlâ bağlılar ve o kadim kültürü hiçbir zaman tam olarak terketmediler.
Bunu bilebilecek ve rahatlıkla söyleyebilecek bir konumdayım.” (11386)
Bence de ji.
■ Anaerkil Bir Dîn: Dinê Navayo
Bugün Amerika Birleşik Devletleri (ABD) adlı devletin bulunduğu topraklarda, bir zamanlar onlarca Kızılderili kavmi huzur ve barış içinde yaşıyorlardı. Kendilerine ait yaşam tarzları, kendilerine ait kültürleri, kendilerine ait dilleri ve kendilerine ait dînleri vardı.
Avrupalı beyazlar, gemilerle ayak bastıkları Yeni Dünya topraklarında, tarihin en büyük soykırım ve vahşetini gerçekleştirdiler. Taraflı tarafsız herkes, Kızılderili katliâmının, insanlık tarihinin en büyük soykırımı olduğu noktasında hemfikirdir. Ki, öyledir.
Kızılderililer’i soykırıma uğrattılar, topraklarını işgal ettiler. Milyonlarca Kızılderili erkeği köleleştirdiler, milyonlarca Kızılderili kadına tecavüz ettiler, milyonlarca Kızılderili bebeği diri diri ateşlerde yaktılar, şişlere geçirdiler. Kızılderili halklara karşı uygulanan soykırım ve vahşeti anlatabilecek kelime yok. Üzerinde yaşadığımız gezegen, ondan daha büyük bir kötülük, ondan daha korkunç bir vahşet görmedi.
Kimilerine göre “rüyâ ülke” olan bugünkü ABD, milyonlarca Kızılderili’nin kanı üzerine kuruldu. O yüksek binalar, milyonlarca Kızılderili’nin kemikleri üzerinde yükseldi. O mütekebbir hayat, milyonlarca Kızılderili’nin acıları ve gözyaşları üzerine inşâ edildi. Kızılderili halklara karşı yaşatılan bu utançtan daha utanç verici olan ise, aradan geçen 550 yıla rağmen, beyaz adamın bunun hesabını hâlâ vermemiş olması ve bu utançla yüzleştirilmemiş olması, yapılanların yapanların yanında kâr kalmış olması.
Kızılderili Soykırımı, dünya tarihi boyunca yaşanmış en büyük soykırımdır, tarihin en büyük insanlık suçudur. Dünya gezegeni ondan daha korkunç bir kötülüğe tanık olmamıştır.
Kızılderili Soykırımı’nı ve o süreçte yaşananları burada anlatmaya sayfalarımız yetmez. Ancak bu konuda sevgili okurlara bir kitap tavsiyesinde bulunmak istiyorum: Illinois Üniversitesi Kütüphane Şefi Dee Brown ya da tam adıyla Dorris Alexander Brown (1908 – 2002)’un 1970 yılında kaleme aldığı ve Türkçe’ye de kazandırılarak “Kalbimi Vatanıma Gömün” adıyla basılan “Bury My Heart At Wounded Knee” (Kalbimi Wounded Knee’ye Gömün) adlı belgesel eser, Kızılderililer ile ilgili belki de ilk derli toplu çalışmadır ve 1492’den sonra Yeni Dünya’da yaşananları objektif bir bakış açısıyla anlatır. Kitap, hem derli toplu olmasıyla muhteşem bir başvuru kaynağı hüviyetindedir, hem geniş hacimli olmasından ötürü oldukça doyurucudur, hem de mükemmel ve akıcı bir üslûbla kaleme alınmış olduğundan konuya ilgi duyanlar için son derece sürükleyicidir. Bunun ötesinde, hiçbir kitapta olmayan bir özelliği vardır, bu kitabın: Kitap, onu sadece bir kez bile olsa okuyan her okuyucuyu “konunun otoritesi ve uzmanı” yapar. (11387)
Bulunduğum her ortamda, tanıştığım birçok insana tavsiye ettiğim bu kitabı, şayet okumamışsanız, siz sevgili okuyucularımıza da öneririm. Mutlaka okuyunuz. Ben kitabın hem Türkçe’sini (birkaç defa) hem Almanca’sını okudum. Henüz 20’li yaşlarımın başında Türkiye’de Türkçe’sini okudum, Almanya’ya geldikten sonra da burada Almanca’sını okudum. Bir değil birkaç defa okuduğum ve her okuduğumda elime kâğıt – kalem alıp notlar tuttuğum bu kitabın Almanca çevirisinin adı “Begrabt Mein Herz an der Biegung des Flußes” (Kalbimi Nehirlerin Büküldüğü Yere Gömün). (11388)
Beyaz adamın o topraklara gelişinden önce Kızılderililer, kendilerine özgü bir kültür sahibiydiler; giysileri, dilleri ve dînsel inançları kabileden kabileye değişiklik gösteriyordu. Kimi topluluklar ağaç kabuklarıyla örtülmüş kulübelerde, kimileri de hayvan derileri ya da çamurla kaplı çadırlarda yaşıyorlardı. Yönetim biçimleri de değişikti. Kimi kabilelerde “sachem” adı verilen bir başkan vardı. Kimi kabileleri ise “yaşlılar kurulu” yönetiyordu. Hatta anaerkil (maderşahî) düzenin benimsendiği kimi kabileler dahi mevcuttu. (11389)
Kızılderililer’in toplumsal yaşamını ve ahlakî değerlerini anlatmaya kalkıştığımızda iyi, güzel ve insanî olan herşeyi sırayla zikretmemiz gerekir. Kızılderililer, güzel ve temiz bir ahlâkın tartışılmaz sembolüdürler. Terbiyeli, nazik ve hoşgörülüdürler.
Vatan sevgileri doruktadır. Dağların, yaylaların, ovaların sevdalılarıdırlar. Toprağın bereketine, yağmurun âhenkli yağışına, çiçeklerin kokusuna, nehirlerin şırıl şırıl akıntısına âşıktırlar. Doğdukları topraklarda ölmek, en büyük arzularıdır. Yiğittirler, merttirler, emindirler; kadınlara karşı kadınlar kadar nazik, çocuklara karşı çocuklar kadar çocuksu, zorbalara karşı da aynı derecede şiddetlidirler, izzetlidirler. Korku nedir bilmezler, atılgan ve cesurdurlar.
Onlar kendi aralarında öyle bir sosyal örgü örmüşlerdi ki, bencillik (egoizm) nedir bilmezlerdi; biribirlerine zûlmettikleri hiçbir zaman görülmemiştir; hiçbir araştırmacı, tarihçi, onların biribirlerinin hakkını gaspettiklerini, biribirlerinin malını yağmaladıklarını kaydetmemiştir. Ancak aynı şekilde, topraklarını işgal eden, mallarını yağmalayan, hayvanlarını öldüren, namuslarına saldıran zorba ve müstekbir beyaz adama karşı da şiddetin, izzetin, direncin ve karşı koyuşun en amansızını gösterdiler. Barutlu ve ateşli silahlarla saldıran beyaz adama karşı, oklarla ve bıçaklarla korkmadan karşı koydular.
Kızılderililer’de egoizm hiç yer etmemiştir. Bir Kızılderili, başka bir Kızılderili’nin menfaatini, kendi menfaatinden üstün tutardı. Hatta öyle ki – çok ilginçtir –, bazı Kızılderili dillerinde birinci, ikinci ve üçüncü tekil şahısların iyelik ekleri yoktur. Yani “ben-im, sen-in, o-nun” diyemiyorlar. Bunun yerine öyle bir iyelik eki var ki, şahıs zamirleriyle birlikte söylendiğinde, “bu şey, her ne kadar bende olsa da, sen de istediğin gibi kullanabilirsin” anlamını veriyor. (11390)
Bazılarının dînî inançlarında o kadar güzel şeyler var ki, insan öğrendikçe ve tanıdıkça gerçekten hayran kalıyor.
Bunlardan biri, ABD’nin gübeybatısında, Meksika sınırındaki New Mexico (Yeni Meksika), Arizona ve Utah eyaletlerinde yaşayan Navayo (Dinê) kavmidir. 2021 sayımına göre toplam nüfûsları 399 bin 494 olan (11391) Navayolar, halen dahi ABD’deki en büyük yerli halktır.
Onlar kendilerine Navayo değil Dinê derler. Yaşadıkları topraklara yani vatanlarına da Dinêtah derler. Bu isim, “Dinê”, Navayo (Dinê) dilinde “İnsan Halkı” anlamına veya kelimenin tam mânâsıyla – dînî mitolojilerine dayanarak – “Yeraltından Çıkan İnsanlar” anlamına gelir. Bu sebeple kendilerini “Nihookââʼ Dinêʼê” (Doğal İnsanlar; Dünya İnsanları) olarak adlandırırlar. Navayo (Dînê) olmayan kabileler ise onları “Anaa’ii” (Yabancı) şeklinde isimlendirirlerdi. Konuşukları dil olan Navayo Dili’nin kendi dillerindeki adı Dinê Bizaad olup Na – Dinê Dil Ailesi’ne ait bir dildir. “Navayo” (Navajo; Navaho) adı onlara 18. yy’da İspanyol işgalcilerin taktığı bir isimdir ve kelime olarak “Bir vadiye bitişik tarlalardan” anlamına gelir. (11392)
Navayolar (Dinêler), anaerkil (kadınegemen) bir toplumdur. Büyük çiftlik hayvanlarına, konutlara, ekim alanlarına ve hayvan otlatma alanlarına sahip olanlar büyük ölçüde kadınların ailesidir. Anaerkil (kadınegemen) olduğu gibi maderşahî (matrilokal) bir toplumdur da. Evlendikten sonra erkek kendi ailesini terkedip karısının evine gelin olarak gider ve kadının ailesiyle beraber yaşar. Anne – babadan kalan mirası, sadece kız çocukları alır, erkeklerin mirastan pay alma hakları yoktur. Yetişkin erkekler, kabile siyasetinde annelerinin klanını temsil ederler, babalarınınkini değil! Annenin en büyük erkek kardeşi (çocukların en büyük dayısı), çocukların hayatında çok güçlü bir role sahiptir. (11393) (Bizim “semavî dînler” mensuplarının niçin bu halkı soykırıma uğrattığı sanırım anlaşılmıştır.)
Navayo (Dinê) kültüründe hiçbir cinsiyet diğeri olmadan yaşayamaz. Erkek ve kadın, üremek için hem erkeğe hem de kadına ihtiyaç duyulduğu için “çağdaş eşitler” olarak görülüyor. Doğurganlığa o kadar çok değer verilir ki, bu yüzden kadın daima üstün tutulur. Düğün törenlerinde beyaz mısır yedikleri için, mısır bitkisi doğurganlığın simgesidir. Evlilik öncesi veya evlilik ilişkisinde birinin diğerinin geçimini sağlamaması ahlâka aykırı ve/veya hırsızlık olarak kabul edilir. (11394)
Bireyler ve aileler arasındaki ilişkileri tanımlayan bir klan sistemi vardır. Evlilik sadece ekzogami (dışarıdan biriyle evlenme) usûlüdür, endogami (akrabalarla evlilik) hoş karşılanmaz. İnsanlar sadece kendi klanlarının dışında evlenebilirler veya flört edebilirler. Aile içinden biriyle bunu yapmak çok ayıp ve ahlaksızcadır. Burada “aile içi”ne tâ dört kuşak büyükanne ve büyükbaba klanları dahildir. Bir klanın üyeleri birbirinden yüzlerce mil uzakta yaşayabilir, ancak yine de bir klan bağına sahiptir. (11395)
Navayo (Dinê) halkının kendilerine ait dîni var. Bu dîn politeist (çoktanrılı) ve animistik (evrensel rûhçu) bir dîndir. Navayo (Dinê)’nun dünya görüşü, esas olarak her şeyin koruma etrafında döndüğü manevî bir ideal durum olan “hózhó” (güzellik veya uyum)’ya dayanır. (11396)
Bu inanç bütünlüğüne “Hózhóóyí” denir. Navayo (Dinê), iki sınıf insanın varlığına inanır: Dünya insanları ve kutsal insanlar.
Navayolar (Dinêler), birbirini takip eden “dört âlem”in varlığına inanıyordu:
– Birinci Dünya / Kara Dünya (NiʼHodilhil)
– İkinci Dünya / Mavi Dünya (NiʼHodootlʼizh)
– Üçüncü Dünya / Sarı Dünya (NiʼHaltsooî)
– Dördüncü Dünya / Beyaz Dünya (NiʼHodisxos) (11397)
“Dört âlem” inancına sahip Navayo (Dinê) halkı, “Dördüncü Dünya” veya “Parıldayan Dünya” olarak anılan bu dünyaya gelmeden önce üç dünyadan geçtiklerine inanırlar. Dünya insanları olarak Dinéler, Toprak Ana ile insan arasındaki dengeyi korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmalıdırlar. (11398)
“Diyin Dinê” olarak anılan kutsal insanlar, dünya insanlarına, dört kutsal dağı asla terk etmemeleri gereken vatanın (Dinêtah) sınırları olarak görmeleri talimatını vermişti: Colorado’daki Blanca Zirvesi (Sisnaajini – Şafak veya Beyaz Kabuk Dağı), New Mexico’daki Taylor Dağı (Tsoodził – Mavi Boncuk veya Turkuaz Dağı), Arizona’daki San Francisco Zirveleri (DookʼOʼOosłíd – Abalone Kabuk Dağı) ve Colorado’daki Hesperus Dağı (Dibê Nitsaa – Büyük Dağ Koyunu). (11399)
Günün saatleri ve renkler, bu dört kutsal dağı temsil etmek için kullanılır. Navayo (Dinê) dîninde 4 sayısı kutsaldır. Örneğin; Dinê’nin dört orijinal klanı, günün dört rengi ve saati, dört diyin dînê (kutsal insanlar veya Tanrılar) ve çoğunlukla bir ritüel için söylenen dört şarkı vardı. (11400)
Dinê Dîni’ndeki (bu arada halkın ve dînin isminin bizdeki “dîn” kelimesine olan şaşrtıcı benzerliği de acayip) “yaratılış” hikâyesi, kutsal kitaplarından biri olan ve yaratılış ile insanların ortaya çıkışını anlatan “Dinê Bahane” (İnsanların Hikâyesi)’dir. “Dinê Bahane”nin temel taslağı, farklı üç alt dünyadaki dört “diyin dinê”ye (kutsal insanlara) hayat vermek ve bir amaç getirmek için karanlığın içinden yükselen ışık sisleri olarak “nilchʼi diyin” (kutsal rüzgâr)’in yaratılmasıyla başlar. Bu olay, Dünya yaratılmadan ve insanın fiziksel yönü ortaya çıkmadan önce gerçekleşti, ancak insanın rûhsal yönü ortaya çıktı. Kutsal insanlar daha sonra farklı dünyalarda yolculuk etmeye başladılar, bir sonrakine geçmeden önce her birinde önemli dersler aldılar. Dördüncü ve son dünya, Navayo (Dînê) halkının şu anda içinde yaşadığı dünyadır. (11401)
Birinci Dünya / Kara Dünya (NiʼHodilhil); küçüktü ve dört denizin ortasında yüzen bir adanın merkezindeydi. Adada bir çam ağacı büyüdü. Birinci dünyanın sakinleri dört diyin dinê, iki çakal, dört denizin dört hükümdarı, sis varlıkları ve çeşitli böcek ve yarasa insanları, hava – rûh halkıydı. Doğaüstü varlıklar burada ortaya çıkmış ve birbirlerinin ateşini gördükten sonra ilk kez karşılaşmışlardır. Karanlık karıncalar orada yaşıyordu. Kırmızı karıncalar orada yaşıyordu. Yusufçuklar orada yaşıyordu. Sarı böcekler orada yaşıyordu. Sert böcekler orada yaşıyordu. Taş taşıyıcı böcekler orada yaşıyordu. Kara böcekler orada yaşıyordu. Çakal gübresi böcekleri orada yaşıyordu. Yarasalar orada yaşıyordu. Beyaz yüzlü böcekler orada yaşıyordu. Çekirgeler orada yaşıyordu. Beyaz çekirgeler orada yaşıyordu. Birinci Dünya’daki çeşitli varlıklar birbirleriyle savaşmaya başladılar ve doğudaki bir açıklıktan uçarak ayrıldılar. (11402)
Yüzen adanın etrafında dört deniz vardı. Her deniz bir varlık tarafından yönetiliyordu. Doğudaki denizde Tééhoołtsódii, güneydeki denizde Táłtłʼááh álééh, batıdaki denizde Chʼał, kuzeydeki denizde İiʼniʼ Jiłgaii yaşıyordu. Her denizin üstünde bir bulut belirdi. Kara bulut, beyaz bulut, mavi bulut ve sarı bulut vardı. Kara bulut, yaşamın kadın rûhunu içeriyordu. Beyaz bulut, şafağın erkek rûhunu içeriyordu. Mavi bulut ve sarı bulut batıda biraraya geldi ve bulutlardan bir rüzgâr esti. Rüzgârın nefesinden ilk kadın, Áłtsé Asdzáá, O’nunla birlikte tüm kulağı kaplayan çekirdeklerle mükemmel şekilde sarı mısır oluştu. (11403)
Kara bulut ve beyaz bulut Doğu’da biraraya geldi ve bulutlardan bir rüzgâr esti. Rüzgârın nefesinden ilk erkek, Áltsé Hastiin, O’nunla birlikte şekli mükemmel beyaz mısır ve tüm kulağı kaplayan çekirdekler oluştu. Aklın ve net görmenin simgesi olan kristal O’nunla birlikteydi. (11404)
İlk kadın turkuazıyla ateş yaktı. İlk erkek kristaliyle ateş yaktı. O’nun ışığı zihnin ilk uyanışıydı. Uzaktan birbirlerinin ışığını gördüler. Mavi bulut ve sarı bulut gökyüzünde yükseldiğinde, ilk kadın Áłtsé Asdzáá, ilk erkek Áltsé Hastiin’in ateşinin ışığını gördü ve O’nu bulmak için dışarı çıktı. Üç kez başarısız oldu. Dördüncü kez Áltsé Hastiin’in evini buldu. Áłtsé Asdzáá, “Bu şeyin ne olabileceğini merak ettim” dedi. Áltsé Hastiin, “Seni yürürken gördüm ve neden gelmediğini merak ettim” dedi, “Neden ateşinle gelmiyorsun, birlikte yaşayacağız.” Áłtsé Asdzáá bunu kabul etti. (11405)
Hava – rûh halkı birbirini kıskandılar ve savaşmaya başladılar. Dört denizin hükümdarları, mavi balıkçıl, kurbağa, beyaz gökgürültüsü ve büyük su yaratığı buna daha fazla dayanamadılar ve adanın varlıklarına hepsinin bu dünyayı terk etmeleri gerektiğini söylediler. Bazıları tırmandı ve bazıları gökyüzündeki bir açıklığa gelene kadar uçtu. Sürünerek oradan geçtiler. Çeşitli mavi – gri tüylü memelilerin ve mavi kırlangıçlar da dahil olmak üzere çeşitli kuşların yaşadığı İkinci Dünya / Mavi Dünya (NiʼHodootlʼizh)’ya yolculuk ettiler. (11406)
İkinci Dünya’ya geldikten sonra, böcek halkı, bölgede kimseyi bulabileceklerini görmek için düz çekirge olan izciler gönderdi. Önce Doğu’ya gönderilen izciler, iki gün sonra geri döndüler ve henüz kimseyi ve hiçbir şeyi bulamamışlardı. Gözcüler daha sonra keşif için Güney’e gönderildi ve bir kez daha kimseyi veya hiçbir şey bulamadılar. Gözcüler iki geziye daha gönderildi ve dördüncü gezilerinden döndükten sonra hava – rûh halkının kampında kırlangıç halkı tarafından ziyaret edildiler. (11407)
Orada yaşayan birçok canlı buldular: Mavi kuşlar, mavi şahinler, mavi alakargalar, mavi balıkçıllar ve tüm mavi tüylü varlıklar. Güçlü kırlangıçlar da orada yaşıyordu. Geniş, mavi bir ovaya dağılmış mavi evlerde yaşıyorlardı. Evler koni şeklindeydi ve tepeye doğru sivriliyorlardı. (11408) Kırlangıç halkı hava – rûh halkına, “Burada aramıza hoş geldiniz” dediler. Kırlangıç halkı ve hava – rûh halkı daha sonra birbirlerine tek bir kabilenin üyeleriymiş gibi davrandılar ve 23 gün boyunca hep birlikte uyum içinde yaşadılar. Ama 24. günün gecesi hava- rûh halkından biri, kırlangıç şefi Táşçojii’nin karısına yaklaştı ve O’nunla yatmak istedi. (11409)
Ertesi sabah, önceki gece olanları öğrendikten sonra, kırlangıç şefi Táşçojii yeni gelenlere şöyle dedi: “Sizi burada aramızda karşıladık. Size akraba gibi davrandık. Yine de nezaketimize böyle mi karşılık veriyorsunuz? Şimdi gitmelisiniz!” (11410)
İkinci Dünya’dayken hava – rûh halkı hâlâ yaşam biçimlerini değiştirmemişti ve henüz denge ve uyum içinde yaşamıyordu. (11411) Hava – rûh halkı, bir sonraki dünyaya bir yol aramak için yukarı doğru gezindi. Rüzgâr onlara güneyden seslendi. Onu takip ettiler ve gökyüzünde yukarıya doğru eğimli bir yarık buldular. Gökyüzü, daha önce gittikleri dünya gibi sert bir kabuğa sahipti. İlk insanlar buldukları malzemelerden bir değnek yarattı ve onun üzerine binerek uçtular. Birer birer diğer tarafa geçtiler. (11412)
Üçüncü Dünya / Sarı Dünya (NiʼHaltsooî)’da 2 büyük nehir (kuzeyden akan Büyük Kadın Nehri ve doğudan akan Büyük Erkek Nehri) ve 6 dağ vardı. Kutsal insanlar (Tanrılar) dağlarda yaşardı. Onlar ölümsüzdüler ve gökkuşağının yolunu ve güneş ışınlarını takip ederek seyahat edebilirlerdi. Sonbaharda dört kutsal Tanrı, ilk kadın Áłtsé Asdzáá ve ilk erkek Áltsé Hastiin’i aradılar ve onları ziyaret ettiler, ama konuşmadılar. Dört gün üst üste ziyaret ettiler. Dördüncü gün Kara Tanrı Haaşçʼééşjiní, “Kendinizi temizlemelisiniz ve 12 gün içinde geri döneceğiz” dedi. Áłtsé Asdzáá ve Áltsé Hastiin özenle yıkandılar ve kendilerini mısır unuyla kuruladılar. Dinlediler ve beklediler. 12 gün sonra dört kutsal Tanrı geri döndü. Kara Tanrı Haaşçʼééşjiní ve Su Tanrısı Tó Neinilí kutsal bir güderi taşıyordu. Konuşma Tanrısı Haaşçʼééltiʼí uçları tamamen çekirdeklerle kaplı iki mükemmel mısır başağı taşıyordu. Bir mısır başağı beyazdı, ilk erkeğe aitti; diğer mısır başağı sarıydı, ilk kadına aitti. Tanrılar yere batıya bakan bir güveç koydular ve üzerine iki mısır başağını uçları doğuya bakacak şekilde yerleştirdiler. Beyaz kulağın altına beyaz kartal tüyü koydular. Mısırın sarı başağının altına sarı kartalın tüyünü koydular. İnsanlara rüzgâr girebilsin diye uzakta durmalarını söylediler. Beyaz rüzgâr Nílçʼi Ligai güderilerin arasında esti, Tanrılar’ın her biri dört kez etraflarında yürüdü ve tüylerin hareket ettiği görüldü. Bu şekilde ilk kadın Áłtsé Asdzáá ve ilk erkek Áltsé Hastiin normal insana dönüştürüldü. “Şimdi, ey ilk insanlar” dedi Tanrılar, “Burada karı – koca olarak yaşayın.” (11413)
Dört gün sonra Áłtsé Asdzáá ikiz doğurdu. İkizler ne kız ne erkektiler. Dört gün sonra, bu kez biri kız biri erkek ikinci bir ikiz doğurdu. 20 gün sonra, yarısı kız yarısı erkek olmak üzere toplam 5 çift ikiz doğmuştu. Neredeyse bir anda tamamen büyüdüler. Kutsal Tanrılar ikizleri Doğu Dağı’ndaki evlerine götürdüler, onlara elbise giymeyi ve dûâ etmeyi öğrettiler, sonra onları ebeveynlerine geri verdiler. Sekiz kış geçti ve bu süre zarfında ikizler serap halkı ile eşler buldular. Birçok insan ortaya çıktı. (11414)
Bir gün ilk erkek Áltsé Hastiin, eve öldürdüğü güzel bir geyiği getirdi. İlk kadın Áłtsé Asdzáá, “Bu geyik için vajinama teşekkür ediyorum” dedi. Áltsé Hastiin O’nun ne demek istediğini anlamadı, öğrenmek için, “Ne demek istiyorsun yani?” diye sordu. Áłtsé Asdzáá, “Çünkü benimle seks yapmak istediğin için bana yemek getiriyorsun” dedi, “Ama biz kadınlar, erkeksiz de mutlu yaşayabiliriz. Ekmeği yapan, tarlayı süren biziz. Erkeklere ihtiyacımız yok.” Áltsé Hastiin sinirlendi ve bütün adamları biraraya topladı. “Kadınlar bizsiz yaşayabileceklerini sanıyorlar” dedi onlara, “Bunun doğru olup olmadığını görelim.” (11415)
Dört yıl boyunca kadınlar ve erkekler ayrı yaşadı. Bu süre zarfında, kadınların hasat ettiği yiyecekler, aletleri olmadığı için azaldı, erkekler ise giderek daha fazla yiyecek yetiştirdi. Ama her grup diğerini özlemişti. Baykuşlar kendi aralarında toplandılar, “Bu yanlış” dediler, “Bu ayrılıktan hayır gelmez. Kadınları ve erkekleri yeniden biraraya getirmeliyiz.” Baykuşlar gidip erkeklerle konuştu, onlar da gidip ilk erkek Áltsé Hastiin’le konuştular. İlk erkek Áltsé Hastiin, nehrin karşısında ilk kadın Áłtsé Asdzáá’ya seslendi ve “Hâlâ yalnız yaşayabileceğini düşünüyor musun?” diye sordu. “Artık yapabileceğime inanmıyorum” diye yanıtladı ilk kadın, “Söylediğin şeylerin beni kızdırmasına izin verdiğim için üzgünüm.” Sonra erkekler, kadınları karşıya geçirmek için nehrin kadınlar tarafına bir sal gönderdi. Erkekler ve kadınlar yıkanıp vücûtlarını mısır unuyla kuruladılar ve akşama kadar ayrı kaldılar. Sonra hayatlarına birlikte devam edeceklerdi. (11416)
Ertesi sabah, hayvanlar köyün yanından doğudan koşmaya başladı. Geyikler, hindiler, antiloplar ve sincaplar koştu. Üç gün boyunca hayvanlar bir şeyden kaçarak geçti. Dördüncü günün sabahı, halk neler olduğunu öğrenmek için doğuya uçan çekirgeler gönderdi. Çekirgeler geri döndüler ve doğudan büyük bir su duvarının geldiğini ve kuzeyden ve güneyden bir su gelgitinin geldiğini söylediler. İnsanlar Sisnaajini Dağı’nın zirvesine koştular. Áltsé Hastiin diğer kutsal dağların her birine koştu, her birinden toprak aldı ve kutsal halkı çağırdı, Sisnaajini’ye döndü. Bütün insanlar kamışa üflemeye başladılar ve semânın gölgesine ulaşana kadar büyümeye ve yükselmeye başladılar. Ağaçkakan, kamışın içinde bir geçit oydu ve halk, Dördüncü Dünya’ya çıkana kadar yukarı tırmanmaya başladılar. (11417)
İnsanlar Dördüncü Dünya / Beyaz Dünya (NiʼHodisxos)’ya vardıklarında, sularla kaplıydı ve burada yaşayan canavarlar (naayéé) vardı. Çıktıktan sonra, suyun altlarında Üçüncü Dünya’da yükselmeye devam ettiğini gördüler. (11418)
İlk kadın Áłtsé Asdzáá ve ilk erkek Áltsé Hastiin, içinde yaşamak için bir hogan inşâ ettiler. Bugünkü gibi bir hogan değildi. Áltsé Hastiin toprağa sığ bir çukur kazdı ve içine direkler yerleştirdi. Yapı toprak ve çim ile kaplıydı. Áłtsé Asdzáá beyaz bir mısırı öğüttü ve direkleri toz haline getirdi, doğudan batıya konutun içine mısır unu serpti. İlk insanlar, “Evimiz kutsal ve güzel olsun, günler güzel ve bol olsun” dedi. Bu ilk hogan yetiştirme töreniydi. (11419)
Dinê (Navayo) inancına göre yaratılan ilk kadın Áłtsé Asdzáá, yaratılan ilk erkek Áltsé Hastiin’dir. Önce kadın yaratılmıştır, sonra da erkek. İlk insanlar, rüzgârın nefesinden yaratılmıştır.
■ Anaerkil Bir Dîn: Çerokê (Tsalagi)
Diğer bir Kızılderili halk da, bugünkü ABD’nin güneydoğusunda, bugünkü Alabama, Georgia, Güney Karolina, Kuzey Karolina, Tennessee ve Oklahoma eyaletlerinde, Atlas Okyanusu kıyısında ve Güneydoğu Ormanlık Bölgesi’ndeki nehir vadileri boyunca yaşayan Çerokê (Aniyvwiya; Tsalagi) kavmidir. (11420) Konuştukları Çerokê dili, İroquoian dil grubunun bir parçasıdır. Ancak bugün Çerokê halkının sadece % 10’u kendi anadilini konuşabilmekte. (11421) 1820 yılında ABD hükûmeti tarafından Çikçasaw, Çoktaw (Çahta), Muskogee (Kreek) ve Seminole ile birlikte “5 uygar yerli kabileden biri” olarak kabul edildiler. Tarımla uğraşıyorlardı ve kendi yazı sistemlerini geliştirmişlerdi. (11422) Şu anki toplam nüfûsları 300 bini biraz geçkindir ve az önce anlattığımız Navayo (Dinê) ile birlikte ABD’de federal olarak tanınan 567 yerli kabilenin en büyüğüdürler. (11423) Ancak nüfûsa kayıtlı olmayanlarla birlikte gerçek Çerokê (Aniyvwiya; Tsalagi) nüfûsunun 819 bini aştığı söylenmekte. (11424)
Beyaz işgalden önce bu coğrafyada yaşayan en güçlü kavimdi. (11425) Bugün üç Çerokê kabilesi federal hükûmet tarafından tanınmaktadır: Kuzey Carolina’daki Doğu Çerokê Kızılderilileri Grubu (Eastern Band of Cherokee Indians), Oklahoma’daki Çerokê Kızılderilileri’nin Birleşik Keetoowah Grubu (United Keetoowah Band of Cherokee Indians) ve yine Oklahoma’daki Çerokê Ulusu (Cherokee Nation). (11426)
Zaten Oklahoma eyaletinin adı da bir Kızılderili dili olan Çoktaw (Çahta) dilindeki “Oklahumma” kelimesinden gelmedir ve “Kızılderili” demektir. “Oklahoma”, Çoktaw (Çahta) dilindeki “okla” (kırmızı, kızıl) ve “humma” (insan) sözcüklerinden doğmuştur. (11427)
Çerokêler hiçbir zaman kendilerine Çerokê demediler. Onlar kendilerine Aniyvwiya (ᎠᏂᏴᏫᏯ) veya Tsalagi (ᏣᎳᎩ) diyorlardı. Konuştukları dili de Tsalagi Gawonihisdi (ᏣᎳᎩ ᎦᏬᏂᎯᏍᏗ) olarak adlandırıyorlardı. Örneğin onların dilinde “Tsi-tsa-la-gi” ifadesi, “Ben bir Çerokê’yim” demek. “Aniyvwiya” ismi ise “İlk Gerçek İnsanlar” anlamına geliyor (yun-wi: insan; ya: gerçek; ani: ilk). (11428)
Çerokê (Aniyvwiya; Tsalagi) kültüründe erkekler ve kadınlar tarihsel olarak önemli olmakla birlikte, zaman zaman farklı roller oynamışlardır. Tarihsel olarak, bu roller, toplumsal cinsiyetin toplumsal ve törensel rolleri belirlediği, dengeli bir toplumsal cinsiyet ikilisi fikrini destekleme eğiliminde olmuştur. Kadınlar öncelikle ev ve toprağa sahip olan hane reisleri, aile topraklarının çiftçileri ve klanların anneleri olmuştur. Birçok Kızılderili kültüründe olduğu gibi, Çerokê kadınları “hayat veren” (Kürtçe’de de kadın için kullanılan “jin – jiyan” gibi) olarak onurlandırılır. (11429) Doğum ve bitkilerin yetiştirilmesi yoluyla yaşam verenler, besleyiciler ve klan anneleri olarak kadınlar, hep toplumun liderleri oldular. Bazıları hem tarihsel olarak hem de çağdaş kültürde askerlik hizmetinde savaşçı olarak hizmet etmiştir. Çerokê kadınları geleneklerin koruyucusu olarak kabul edilir ve kültürel korumadan sorumludur. (11430)
Çerokê (Aniyvwiya; Tsalagi) halkının geleneksel dîni animist ve çoktanrılıydı. Çerokê inancına göre, maneviyat günlük yaşamın dokusuna işlemişti. Bedensel (maddî) dünya rûhsal (manevî) dünyadan ayrı değildi. Bir ve aynıydılar. Bu iki âlem birbirinden ayrılmaz. (11431)
Çerokêler evrende varoluşsal bir düzen olduğuna inanıyorlardı. Evren üç farklı ancak birbiriyle bağlantılı seviyeden oluşmuştur: Öngörülebilirlikle tanımlanan “Üst Dünya”, geçmişin alanıydı ve ateşle temsil ediliyordu. Değişimlerle tanımlanan “Alt Dünya”, geleceğin kontrolündedir ve onun çağrışımı sudur. Bizim yaşadığımız “Orta Dünya”, insanların Üst ve Alt Dünyalar arasında aracılık ettiği şimdiki zamanın alanıdır. (11432)
Diğer dînlerin (semavî dînler dahil) aksine, Çerokê inanç sisteminde insanlar yeryüzüne, bitkilere veya hayvanlara hükmetmez ve üzerinde hakimiyet kurmaz. Bunun yerine, insanlar tüm yaratılışla birlikte var olma ve bağlılık içinde yaşarlar. İnsanlar, aralarındaki dengeyi korumak için tüm dünyalar arasında arabuluculuk yaparlar. Bunu yapmanın yolu, etraflarındaki rûhsal güç içinde hareket etmeyi ve çalışmayı öğrenmektir. Bitkiler ve hayvanların rûhsal gücü vardır. Yeryüzündeki nehirler, dağlar, mağaralar ve diğer oluşumlar da rûhanî güce sahiptir. Bu inanç, onlara dünyanın başlangıcını, orada yaşayan rûhanî güçleri ve ona karşı sorumluluklarını hatırlatan anımsatıcı araçlar olarak hizmet etti. (11433)
Çerokêler için dengeyi korumak, varoluşları için çok önemliydi. (11434) Onların inançları ve dünya görüşleri, birbirine zıt olan ama birbirini dengeleyen bir grup sistemi içeren bir evren şeklindeydi. Bu inanç sisteminde kadınlar erkekleri dengeledi; tıpkı yazın kışı, bitkilerin hayvanları ve çiftçiliğin avcılığı dengelediği gibi. (11435)
Sahip oldukları bu inanç, onların tertemiz ahlaklarından, bozulmamış fıtratlarından ve doğaya karşı saygılı karakterlerinden kaynaklanmaktadır. Doğaya, hayvanlara, bitkilere, ormanlara, nehirlere, göllere karşı son derece saygılı ve hürmetkâr idiler.
Hatta öyle ki, Çerokêler, yakalandığımız her hastalığın, hayvanlara karşı kötü muamelemizden kaynaklandığına inanıyordu. Onlara göre tüm insan hastalıkları, öldürdüğümüz hayvanların bizden intikam almak için bize empoze ettiği musibettir. Hayvanlara karşı yaptığımız her çeşit zûlüm için, hayvanların bize gönderdiği bir hastalık türü vardır. Zûlmün çeşidine göre, kişinin iştahını kaybetmesine, hastalanmasına ve ölmesine neden olurlar. Avcı, bunun olmasını önlemek için öldürdüğü hayvanlardan özür diler, dûâ eder veya ihtiyaçlarını ve önemini hayvana açıklar. Bu yüzden Kızılderililer, beslenmek amacıyla bir hayvanı öldürürken, öldürmeden önce o hayvandan özür dilerlerdi. (11436) Bitkilerin, hayvanların insanlara getirdiği her hastalık için ilaç sağladığına inanılır ve bu nedenle bazı bitkiler Çerokê tıbbının temelleri haline gelmiştir. (11437)
Çerokê (Aniyvwiya; Tsalagi) inancında “insanın yaratılışı” konusuna gelince:
İlk insanlar biri erkek biri kadın iki kardeşti. Erkeğin adı Kanáti, kadının adı Selu’dur. İlk erkeğin ismi olan “Kanáti”, kelime olarak “Şanslı avcı” anlamına, ilk kadının ismi olan “Selu” da kelime olarak “Mısır bitkisi” anlamına geliyor. Bir keresinde erkek kardeş, kız kardeşine bir balıkla vurdu ve çoğalmasını söyledi. Bunu takiben her 7 günde bir çocuk doğurdu ve kısa süre sonra çok fazla insan oldu. Bu nedenle kadınlar her yıl sadece bir çocuk yapmak zorunda kaldı. (11438)
Kanáti ile Selu tartıştılar ve Selu evini terketti. Güneş’in yardım ettiği Kanáti, Selu’yu yaban mersini ve böğürtlenle geri dönmeye ikna etmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Sonunda O’nu çileklerle dönmeye ikna etti. (11439)
İnsanlar hayvanları avlamaya başladı ve hızla çoğaldılar. Nüfûs o kadar hızlı büyüdü ki, kadınların yılda sadece bir çocuğu olabileceği bir kural oluşturuldu. Kanáti, Selu’nun hazırlaması için avlayacak ve bir hayvan getirecekti. Kanáti, avlanmaya gittiğinde sürekli olarak hayvanları eve getirdi ve bir gün çocuklar babalarını gizlice takip etmeye karar verdiler. Kanáti’nin bir mağarayı gizleyen bir kayayı hareket ettirdiğini ve mağaradan bir hayvanın çıkıp Kanáti tarafından öldürüldüğünü keşfettiler. Çocuklar gizlice mağaranın girişini açtılar. Ancak çocuklar mağara açıldığında birçok farklı hayvanın kaçtığını anlamadılar. Kanáti hayvanları gördü ve ne olması gerektiğini anladı. Mağaraya gitti ve çocukları yemek için kaçan hayvanlardan bazılarını yakalamaya çalışabilmek için eve gönderdi. Bu, insanların neden şimdi yiyecek avlaması gerektiğini açıklıyor. (11440)
Çocuklar depodan yiyecek almaya giden anneleri Selu’ya döndü. Çocuklara o gittiğinde geride beklemeleri talimatını verdi, ama onlar itaatsizlik ettiler ve O’nu takip ettiler. Selu’nun sırrı, sepetleri mısırla doldurmak için midesini ovması ve sepetleri fasulyeyle doldurmak için yanlarını ovmasıydı. Selu sırrının ortaya çıktığını biliyordu ve çocuklara son bir yemek yaptı. O ve Kanáti daha sonra çocuklara sırları keşfedildiği için ikisinin öleceğini açıkladılar. Kanáti ve Selu’nun ölmesiyle birlikte, çocukların alıştığı kolay hayat da ölecekti. Bununla birlikte, çocuklar Selu’nun vücudunu bir daire içinde yedi kez ve daha sonra daire içindeki toprağın üzerinde yedi kez sürükleselerdi, çocuklar bütün gece izlemek için uyanık kalırlarsa, sabah bir mısır mahsulü belirirdi. Çocuklar talimatları tam olarak yerine getirmediler, bu yüzden mısır sadece dünyanın belirli yerlerinde yetişebiliyor. Bugün mısır hâlâ yetiştiriliyor ama bir gecede gelmiyor. (11441)
İlk zamanlarda bitkiler, hayvanlar ve insanlar arkadaş olarak birlikte yaşadılar, ancak insanların dramatik nüfûs artışı dünyayı doldurdu ve hayvanların dolaşacak yeri kalmadı. İnsanlar ayrıca hayvanları et için öldürür ya da yoluna çıktıkları için onları avlardı. Bu korkunç davranışların cezası olarak hayvanlar, insanlara bulaşacak hastalıklar yarattılar. Diğer canlılar gibi bitkiler de buluşmaya karar verdiler ve hayvanların eylemlerinin çok sert olduğunu, insanlara yardım etmeleri gerektiğine karar verdiler. Her hastalığa çare olacakları sonucuna vardılar. Bu, her tür bitki yaşamının neden birçok çeşit hastalığın tedavisine yardımcı olduğunu açıklar. Hayvanların cezalarına karşı koymak için ilaç yaratıldı. (11442)
Gerek daha önce anlattığımız Afrika dînlerinde olsun, gerek şimdi anlattığımız Kızılderili dînlerinde olsun, mısır bitkisinin ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz. Bizim “semavî dînler” için hurma neyse, benim için dut neyse, bunlar için de mısır o.
– devam edecek –
DİPNOTLAR:
(11320): İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 41, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009
(11321): Agence Nationale de Statistique et de la Démographie, Estimated figures for 2007 in Senegal / Ethnic Diversity and Assimilation in Senegal, African Census Analysis Project (ACAP). University of Pennsylvania, Philadelphia 2000 / Expolore All Countries, “Senegal”, The World Factbook, CIA, https://www.cia.gov/the-world-factbook/countries/senegal/
(11322): Natural Resources Research, United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization (UNESCO), sayı 16, s. 265, UNESCO 1979
(11323): John A. Shoup, Ethnic Groups of Africa and the Middle East, s. 85 ve 255, ABC – CLIO Publishing, Santa Barbara 2011
(11324): Bibliographie, s. 158, Bureau de Documentation de la Présidence de la République, Dakar 1982
(11325): İbrahim Sediyani, Siyah Devrim, s. 331, Parafiks Yayınları, Edirne 2015
(11326): Elizabeth Berg – Ruth Wan, Cultures of the World: Senegal, s. 63, Marshall Cavendish Benchmark Publishing, Tarrytown 2009 / Dennis Charles Galvan, The State Must Be Our Master of Fire: How Peasants Craft Culturally Sustainable Development in Senegal, s. 51 – 52, University of California Press Berkeley 2004 / Leonardo A. Villalón, Islamic Society and State Power in Senegal: Disciples and Citizens in Fatick, s. 54 – 55, Cambridge University Press, Cambridge 2006 / Étienne van de Walle, African Households: Censuses and Surveys, s. 80, Sharpe Publishing, Londra 2006
(11327): Paul Pierret, Dictionnaire D’Archéologie Égyptienne, s. 198 – 199, Imprimerie Nationale, Paris 1875 / Godfrey Mwakikagile – Martin A. Klein, Islam and Imperialism in Senegal Sine-Saloum, 1847 – 1914, Edinburgh at the University Press, Edinburgh 1968 / Cheikh Anta Diop, Precolonial Black Africa, s. 65, Chicago Review Press, Chicago 1988 / James Stuart Olson, The Peoples of Africa: An Ethnohistorical Dictionary, s. 516, Greenwood Publishing, Londra & Westport 1996 / Leonardo A. Villalón, Isşamic Society and State Power in Senegal: Disciples and Citizens in Fatick, s. 54 – 55, Cambrisge University Press, Cambridge 2006
(11328): İbn-i Ebû Zerr, Kitab’el- Anis’el- Mutrib bi Rawz’el- Qirtas fi Axbar Muluk’el- Mağrîb we Tarix’ul- Medine’tul- Fas, s. 89, Fes 1326
(11329): Douglas Thomas – Temilola Alanamu, African Religions: Beliefs and Practices Through History, s. 224 – 225, ABC – CLIO Publishing, Santa Barbara & Denver 2018
(11330): Ousmane Sémou Ndiaye, Diversité et Unicité Sérères: L’Exemple de la Région de Thiès, Éthiopiques, sayı 54, bölüm 7, 2 Eylül 1991
(11331): Salif Dione, L’Education Traditionnelle à Travers les Chants et Poèmes Sereer, s. 344, Université de Dakar, Dakar 1983 / Henry Gravrand, La Civilisation Sereer, Nouvelles Editions Africaines, Dakar 1990
(11332): Issa Laye Thiaw, La Religiosite de Seereer: Avant et Pendant leur Islamisation, Éthiopiques, sayı 54, bölüm 7, 2 Eylül 1991
(11333): Henry Gravrand, La Civilisation Sereer, cilt 2, “Pangool” başlığı, s. 205 – 208, Neuvelles Éditions Africaines, Dakar 1990
(11334): age, s. 176
(11335): Louis Diène Faye, Mort et Naissance le Monde Sereer, s. 44, Les Nouvelles Editions Africaines, Dakar 1983
(11336): Issa Laye Thiaw, La Religiosite de Seereer: Avant et Pendant leur Islamisation, Éthiopiques, sayı 54, bölüm 7, 2 Eylül 1991
(11337): Henry Gravrand, La Civilisation Sereer, cilt 2, “Pangool” başlığı, s. 169 – 171, Neuvelles Éditions Africaines, Dakar 1990
(11338): Lilyan Kesteloot, Introduction aux Religions D’Afrique Noire, s. 50, Sénégalaise de L’Imprint, Dakar 2007
(11339): Issa Laye Thiaw, Mythe de la Création du Monde Selon les Sages Sereer, s. 45 – 50 ve 59 – 61, Enracinement et Ouverture, Dakar 2009
(11340): Foundation Léopold Sédar Senghor, Éthiopiques, sayı 55 – 56, s. 62 – 95, 1991
(11341): Louis Diène Faye, Mort et Naissance le Monde Sereer, s. 17 – 25, Les Nouvelles Editions Africaines, Dakar 1983 / Issa Laye Thiaw, La Religiosite de Seereer: Avant et Pendant leur Islamisation, Éthiopiques, sayı 54, bölüm 7, 2 Eylül 1991
(11342): Henry Gravrand, La Civilisation Sereer, cilt 2, “Pangool” başlığı, s. 125 – 126, Neuvelles Éditions Africaines, Dakar 1990 / Issa Laye Thiaw, Mythe de la Création du Monde Selon les Sages Sereer, s. 45 – 50 ve 59 – 61, Enracinement et Ouverture, Dakar 2009
(11343): Henry Gravrand, age, s. 193 – 194
(11344): Henry Gravrand, age, s. 194 – 195 / Issa Laye Thiaw, age, s. 45 – 50 ve 59 – 61
(11345): André Lericollais, La Gestion du Paysage? Sahélisation, Surexploitation et Délaissement des Terroirs Sereer au Sénégal, Afrique de L’Ouest, ORSTOM, Dakar 21 – 26 Kasım 1988
(11346): Simone Kalis, Médecine Traditionnelle, Religion et Divination ches les Seereer Sin du Sénégal, La Connaissance de la Nuit, L’Harmattan, s. 291, Paris & Montreal 1997 / Issa Laye Thiaw, Mythe de la Création du Monde Selon les Sages Sereer, s. 45 – 50 ve 59 – 61, Enracinement et Ouverture, Dakar 2009
(11347): Simone Kalis, age / André Lericollais, age
(11348): Simone Kalis, age / André Lericollais, age
(11349): Issa Laye Thiaw, age
(11350): Issa Laye Thiaw, age
(11351): Issa Laye Thiaw, age / Henry Gravrand, age, s. 193 – 194
(11352): Amade Faye, La Beaute Seereer: Du Modele Mythique au Motif Poetique, Éthiopiques, sayı 68, İlkbahar 2002
(11353): Henry Gravrand, age, s. 193 – 194 ve 457 – 458
(11354): age, s. 43 – 44
(11355): Georges Niangoran-Bouah, L’Univers Akan des Poids à Peser L’Or: Les Poids Dans la Société, s. 25, Les Nouvelles Éditions Africaines – MLB, Abidjan 1987
(11356): Henry Gravrand, age, s. 189
(11357): age, s. 194 – 218
(11358): Encyclopedia Britannica, “Big Bang model” maddesi
(11359): Henry Gravrand, age, s. 194 – 195
(11360): age, s. 144 – 145 ve 194 – 195
(11361): age, s. 194 – 195
(11362): Henry Gravrand, age, s. 144 – 145 ve 194 – 195 / Issa Laye Thiaw, age, s. 45 – 50 ve 59 – 61
(11363): Henry Gravrand, age, s. 193 – 194
(11364): age, s. 195
(11365): age
(11366): age, s. 196 – 197
(11367): Cyr Descamps, Contribution a la Préhistoire de L’Ouest-Sénégalais, s. 315, Thèse Université de Paris, Paris 1972 / Andrew Burke – David Else, The Gambia & Senegal, s. 13, Lonely Planet Publications, Oakland 2002
(11368): Henry Gravrand, age, s. 196 – 197
(11369): age, s. 197 – 198
(11370): Henry Gravrand, age, s. 201 – 203 / Issa Laye Thiaw, age, s. 45 – 50 ve 59 – 61
(11371): Henry Gravrand, age, s. 201 – 203
(11372): Issa Laye Thiaw, age, s. 45 – 50 ve 59 – 61
(11373): Scott A. Leonard – Michael McClure, Myth and Knowing – An Introduction to World Mythology, s. 32 ve 63 – 172, McGraw-Hill Publishing, Boston 2004
(11374): Henry Gravrand, age, s. 101
(11375): age, s. 100
(11376): age, s. 205 – 208
(11377): age, “Genesis of Yaab & Yop” başlıklı bölüm, s. 204
(11378): Wikipedia (İngilizce), “Yaboyabo” maddesi, https://en.wikipedia.org/wiki/Yaboyabo
(11379): ags
(11380): Henry Gravrand, age, s. 209
(11381): age, s. 209 – 214
(11382): age, s. 212 – 214
(11383): age
(11384): age
(11385): age
(11386): Fatou Kiné Camara – Abdourahmane Seck, Secularity and Freedom of Religion in Senegal: Between a Constitutional Rock and a Hard Reality, Pierre Alexandre, “Les Africains”, Léopold Sédar Sengor, “Un Regard Neuf pour l’Afrique Noire” (Kitabın Önsözü), s. 2 – 3, Dakar 1981
(11387): Dee Brown, Kalbimi Vatanıma Gömün, E Yayınları, İstanbul 1973
(11388): Dee Brown, Begrabt Mein Herz an der Biegung des Flußes, Knaur Verlag, Münih 1972
(11389): age
(11390): İbrahim Sediyani, Gözyaşları Tarihi ve Bir Kitap: “Kalbimi Vatanıma Gömün”, Haksöz Haber, 16 Ocak 2008
(11391): Arlyssa Becenti, Diné Enrolled Population Increases to 299.494, Navajo Times, 26 Nisan 2021, https://navajotimes.com/reznews/dine-enrolled-population-increases-to-399494/?fbclid=IwAR1Ie3tfybQrYfThTMl4HTL8sV0SW4VaGXJgFi6p5xk2WUfmX4vXgrNWGtg
(11392): Clyde Kluckholm – Dorothea Leighton, The Navaho, Harvard University Press, Cambridge 1974 / Berard Haile, Navaho or Navajo?, The Americas, sayı 6, s. 86 – 90, Temmuz 1949
(11393): Clyde Kluckholm – Dorothea Leighton, age
(11394): Lauren del Carlo, Between the Sacred Mountains: A Cultural History of the Dineh, Essai, sayı 15, bölüm 5, 2007
(11395): Navajo Stories of the Long Walk Period, Navajo Community College Press, Tsaile 1973
(11396): Jaine Toth, The Navajo Concept of Hozho: Living in Harmony, Bahai Teachings, 26 Mayıs 2017, https://bahaiteachings.org/navajo-concept-hozho-living-harmony/ / Hózhó: Navajo Beauty, Navajo Weavings, IU Museum of Archaeology and Anthropology Digital Exhibits, Dlib Indiana, http://dlib.indiana.edu/omeka/mathers/exhibits/show/navajo_weavings / We Are Navajo, https://www.wearenavajo.org/we-are-navajo/about-this-site
(11397): Navajo Beliefs, Navajo Cultural History and Legends, Navajo Values, Kasım 2002, http://www.navajovalues.com/natani/navajovalues.htm#navajobeliefs
(11398): Hahdenigai-Hunai, Navajo Creation Myth: The Story of the Emergence, Sacred Texts, https://www.sacred-texts.com/nam/nav/ncm/ncm4.htm
(11399): Ray Baldwin Lewis, Navajo Culture, Discover Navajo, https://www.discovernavajo.com/experience-the-navajo-nation/navajo-culture/
(11400): ags
(11401): Aileen O’Bryan, The Diné: Origin Myths of the Navajo Indians, Hastiin Tio’tsi Hee, “The Age of Beginning”, Smithsonian Institution Bureau of American Ethnology, Washington D. C. 1956 / Paul G. Zolbrod, Diné Bahane: The Navajo Creation Story, University of New Mexico Press, Albuquerque 1984 / Eva M. Thury – Margaret Klopfle Devinney, Introduction to Mythology: Contemporary Approaches to Classical and World Myths, Oxford University Press, Oxford 2017
(11402): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11403): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11404): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11405): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11406): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11407): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11408): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11409): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11410): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11411): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11412): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11413): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11414): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11415): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11416): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11417): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11418): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11419): Dinê Bahane, https://jimkristofic.files.wordpress.com/2016/08/dine-bahane.pdf
(11420): AIAN Tribes fort he United States from Census 2000, Census 2000 PHC-T-18: American Indian and Alaska Native Tribes in the United States 2000, https://web.archive.org/web/20170722014156/https://www.census.gov/aian/pdf/Appendix-E.pdf
(11421): The Cherokee Companion, https://web.archive.org/web/20130520083646/http://www.intertribal.net/NAT/Cherokee/WebPgCC1/CC1home.htm
(11422): Fred S. Clinton, Oklahoma Indian History: From The Tulsa World, The Indian School Journal, sayı 16, s. 175 – 187, 1915 / Kent Carter, The Dawes Commission and the Allotment of the Five Civilized Tribes (1893 – 1914), s. 1 – 3, Ancestry Publishing, Orem 1999 / Barry Pritzker, A Native American Encyclopedia: History, Culture and Peoples, s. 389, Oxford University Press, Oxford & New York 2000
(11423): The American Indian and Alaska Native Population: 2000, Census 2000 Brief, Şubat 2002, https://web.archive.org/web/20130120194313/http://www.census.gov/prod/2002pubs/c2kbr01-15.pdf
(11424): American Indian and Alaska Native Heritage Month: November 2011, Profile America Facts for Features, 1 Kasım 2011, https://www.census.gov/newsroom/releases/archives/facts_for_features_special_editions/cb11-ff22.html / Gregory D. Smithers, Why Do So Many Americans Think They Have Cherokee Blood?, Slate, 1 Ekim 2015
(11425): Monika Fuchs, Die Cherokee Teil I – Anfänge –, Travel World Online, https://web.archive.org/web/20070928100612/http://www.travelworldonline.de/cherokeeanfang.html
(11426): Tribal Directory: Southeast, National Congress of American Indians, https://www.ncai.org/tribal-directory?utf8=%E2%9C%93&area=15&submit=Search
(11427): İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 43, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009
(11428): Languages of the World, Cherokee, Ethnologue, https://www.ethnologue.com/language/chr / Cherokee Tribe, Access Genealogy, https://accessgenealogy.com/native/cherokee-tribe.htm
(11429): Jamie Myers Mize, Sons of Selu: Masculinity and Gendered Power in Cherokee Society (1775 – 1846), s. 243, ProQuest Dissertations Publishing, Greensboro 2017
(11430): Margaret Connell-Szasz, Review of Cherokee Women: Gender and Culture Change, The American Historical Review, sayı 104, s. 1659 – 1660, Aralık 1999
(11431): Theda Perdue, Cherokee Women: Gender and Culture Change (1700 – 1835), University of Nebraska Press, Lincoln 1998
(11432): age
(11433): Theda Perdue – Michael D. Green, The Columbia Guide to American Indians of the Southeast, Columbia University Press, New York 2005
(11434): Religion, General Beliefs, Cherokee by Blood, 10 Ağustos 2101, https://web.archive.org/web/20120810040757/http://www.cherokeebyblood.com/Cherokee_by_blood/Religion.html / Cherokee Religious Traditions, Encyclopedia,com, https://www.encyclopedia.com/environment/encyclopedias-almanacs-transcripts-and-maps/cherokee-religious-traditions
(11435): Theda Perdue, Cherokee Women: Gender and Culture Change (1700 – 1835), University of Nebraska Press, Lincoln 1998
(11436): John Phillip Reid, A Law of Blood: The Primative Law of the Cherokee Nation, Northern Illinois University Press, DeKalb 2006
(11437): Medicine, Origin of Disease and Medicine, Cherokee by Blood, 15 Mayıs 2015, https://web.archive.org/web/20150515022342/http://www.cherokeebyblood.com/Cherokee_by_blood/Medicine.html
(11438): Barbara C. Sproul, Primal Myths, s. 254 – 255, HarperOne HarperCollins Publishers, San Francisco 1979
(11439): Rob Neufeld, Visiting Our Past: Asheville Before Asheville: Cherokee Girls, De Soto’s Crimes, Asheville Citizen Times, 29 Temmuz 2018
(11440): James Mooney, Myths of the Cherokee: Nineteenth Annual Report of the Bureau of American Ethnology for 1897 – 1898, bölüm 1, s. 250 – 252, Government Printing Office, Washington D. C. 1900 / Terry L. Norton, Cherokee Myths and Legends: Thirty Tales Retold, McFarland Publishing, Jefferson 2016
(11441): age / age
(11442): age / age
SEDİYANİ HABER
12 TEMMUZ 2024