Bir Elimden Fenike Tanrıçaları Tuttu Bir Elimden Endülüs Âlimleri, Ben İbiza Adası’nda Tatil Yaparken Katalonya’nın Bağımsızlık Güneşinin Altında – 27

Parveke / Paylaş / Share

 

     (*) Beş bölüm önce başladığımız “Endülüs Dosyası”na kaldığımız yerden devam ediyoruz.

     – – – – –

     ■ ENDÜLÜS, BİR ARAP MEDENİYETİ Mİ, YOKSA BİR BERBERÎ MEDENİYETİ Mİ?

     Şimdi de Endülüs İslam Medeniyeti (711 – 1492)’nin gerçek kimliğine bakalım.

     Araplar ve Arap tapınmacılığını “imânın esasları” sayan İslam tarihçileri tarafından yazılan dînî tarihte ve onların yazdıklarını tekrarlayan resmî tarihte, sanki bir “Arap medeniyeti” imiş gibi bize anlatılan Endülüs İslam Medeniyeti, gerçekten öyle mi? Yoksa aslında Berberîler tarafından inşâ edilen, Berberîler’in kurduğu ve yaşattığı bir “Berberî medeniyeti” mi?

     Endülüs, bir Arap medeniyeti mi, yoksa bir Berberî medeniyeti mi?

     Şimdi de bu ilginç konuyu irdeleyelim…

     Günümüzde devletsiz ve statüsüz kalmış uluslar, yalnızca özgürlüklerini ve yönetim haklarını değil, tarihlerini de egemen uluslara kaptırmışlardır. Çünkü işgalci ve sömürgeci mantık şöyle çalışır: Boyunduruk altına aldığın ulusların kimlik olarak varlığını yok et! Ve bir ulusun kimliksel varlığını yok etmenin en ivedi ve birincil yolu, onun tarihini yok etmek, tarihteki yerini ve bıraktığı izleri silmektir.

     Günümüzde devletsiz ve statüsüz kalmış uluslar olan, başta Berberîler, Kürtler, Lazlar, Beluclar, Rohingyalar, Uygurlar, Laponlar, Frizler, Basklılar, Katalonlar, Korsikalılar olmak üzere, bu inkâr ve asimilasyon politikalarından fazlasıyla muzdarip. Çünkü devletsiz ve statüsüz kaldığınız zaman, sadece bugününüzü değil, geçmişinizi de yitirirsiniz.

     Örneğin geçmişte Kürtler’in kurduğu pekçok uygarlık ve devlet, tarihte bıraktığı izler, Türk ve Fars egemen aklı tarafından gaspedilmiş, kendilerine mal edilmiştir. Onları tarih kitaplarında size “Türk” veya “Fars” diye okutuyorlar. Aynı şekilde, geçmişte Berberîler’in kurduğu uygarlık ve devlet, tarihte bıraktığı izler de, Arap egemen aklı tarafından gaspedilmiş, kendilerine mal edilmiştir. Onları tarih kitaplarında size “Arap” diye okutuyorlar.

     Bugünkü – sözüm ona – “modern bilim” de bu sömürgeci akılla yapılıyor ve günümüzdeki – sözüm ona – “tarihçiler” de, tarihi bu şekilde yazıyorlar. Günümüzde hangi ulus egemenlik sahibi ise, hangi dil resmî dil ise, bütün bir insanlık tarihini de ona göre kaleme alırlar. Örneğin herhangi bir tarihsel kayıtta, Kürtçe, Farsça, Belucca ve onlarca dilde ortak olarak kullanılan bir kelimeye denk gelseler, hiçbir araştırma ve sorgulama yapmadan o kelime için “Persian” (Persisch; Farsça)” diye not düşerler. O kelimenin Farsça değil, Kürtçe veya Belucca olabileceğini hiç düşünmezler, böyle bir ihtimali akıllarına dahi getirmezler. Peki niçin? Bin yıl öncesine ait o kelime, şu anda aynı kelimenin ortak kullanıldığı diğer onlarca dil arasındaki diğer birine ait olamaz mı? Hayır olamaz; hemen “Farsça”dır. Neden? Çünkü şu anda egemen resmî dil Farsça da ondan. Yani günümüzdeki dünyanın siyasî yapısına bakıyorlar ve tamamen bu bilinçaltıyla yazıp konuşuyorlar. İşte “bilim adamı” dediğimiz, “tarihçi” kabul ettiğimiz çevrelerin düşünce mantığı bu kadar basit.

     Bilim adamlarının, istisnasız bütün bilim adamlarının en temel ortak özellikleri şudur: Allah’tan korkmazlar ama devletlerden çok korkarlar.

     Böyle olduğu için, hiç farkına varmış mıydınız bilmiyorum ama, dikkat ederseniz, her ülkedeki bilim insanları, ideolojik olarak, o ülkedeki resmî ideolojiyi benimsemiştir. Örneğin Türkiye’de yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bilim insanları genelde Kemalist’tir. Neden? Çünkü Türkiye’de egemen resmî ideoloji budur da ondan. Yunanistan’da yaşayan ve oranın vatandaşı Yunan bilim insanları, genelde Yunan resmî ideolojisini benimsemiştir. İtalya, Fransa, İngiltere ve diğer bütün ülkelerde de durum böyledir.

     Siz hiç yaşadığı ve vatandaşı olduğu ülkedeki resmî ideolojiye muhalif, devletin empoze ettiği yalan tarihi çürüten çıkışlar yapan bir bilim insanı gördünüz mü? Çok nadirdir, kolay kolay bulamazsınız.

     Örneğin Göbeklitepe (Xrabe Reşk) ile ilgili bilimsel bir makale kaleme alırlar. Bu makale en saygın bir akademik dergide yayınlanır. Makaleyi okuduğunuzda, 7 – 8 defa “Turkey” kelimesini, 3 – 4 defa “Turkish” kelimesini görürsünüz, ama makalenin hiçbir yerinde “Kurdistan” ve “Kurdish” kelimesini göremezsiniz. Sanki bundan 12.000 yıl önce de buranın ismi “Türkiye” imiş gibi ve sanki bugün olduğu gibi geçmişte de Kürt diye bir kavim hiç yaşamamış gibi anlatırlar.

     Örneğin Axamenîş İmparatorluğu ile ilgili bilimsel bir makale kaleme alırlar. Bu makale en saygın bir akademik dergide yayınlanır. Makaleyi okuduğunuzda, 15 – 16 defa “Iran” kelimesini, 8 – 9 defa “Persian” (Persisch) kelimesini görürsünüz, ama makalenin hiçbir yerinde “Kurdish”, “Baloch” (Baluch) kelimelerini göremezsiniz. Sanki bundan 2500 yıl önce de orası Fars toprağıymış ve herkes Farsça konuşuyormuş gibi konuyu anlatırlar.

     Vikingler’in Britanya’yı istilâ etmesini anlatan bilimsel bir makale kaleme alırlar. Bu makale en saygın bir akademik dergide yayınlanır. Makaleyi okuduğunuzda, sanki orada İskoçlar, Galliler, İrlandalılar hiç yokmuş ve 1300 yıl önce de orada herkes günümüzdeki gibi İngilizce konuşuyormuş gibi anlatırlar.

     Yani günümüzdeki dünyanın siyasî yapısına bakıyorlar ve tamamen bu bilinçaltıyla yazıp konuşuyorlar. Günümüzde hangi ulus egemenlik sahibi ise, hangi dil resmî dil ise, bütün bir insanlık tarihini de ona göre kaleme alıyorlar.

     Çünkü dediğim gibi, genel olarak bilim insanlarının özelliği budur: Allah’tan korkmazlar ama devletlerden çok korkarlar. Allah’tan bile korkmayacak kadar cesurdurlar ama devletin hapishanesinden ve askerlerin dipçiğinden korkacak kadar da korkaktırlar.

     Az önce boşuna söylemedim: Devletsiz ve statüsüz kaldığınız zaman, sadece bugününüzü değil, geçmişinizi de yitirirsiniz.

     Mâlumunuz olduğu üzere, geçmişte “dînî bir dünya” vardı. Hristiyan Avrupa’da ilmî eserler Latince kaleme alınırdı ve ilim adamları da o dönemin modasına uygun olarak Latince isimler kullanırlardı. O ilim adamı ister İtalyan olsun ister İspanyol, ister Alman olsun ister Fransız, Latince isim kullanırdı. Hem kendisi Latince isim taşırdı, hem de eserlerini Latince yazardı. Aynı dönemde İslam dünyasında da ilmî eserler Arapça kaleme alınırdı ve ilim adamları da o dönemin modasına uygun olarak Arapça isimler kullanırlardı. Çünkü Arapça, İslam dîninin diliydi. O ilim adamı ister Kürt olsun ister Berberî, ister Türk olsun ister Fars, Arapça isim kullanırdı. Hem kendisi Arapça isim taşırdı, hem de eserlerini Arapça yazardı.

     Bugünkü Avrupa’nın, bu durumu kullanarak, herkesi “Latin” yapmaya çalışmak gibi bir şansı yok. Çünkü Latince bugün ölü bir dil ve Vatikan dışında hiçbir yerde de kullanılmıyor. Ama İslam dünyasında durum böyle değil. Arapça hâlâ canlı bir dil ve 22 tane de Arap devleti var. İşte bu durum, Arap ırkçılığına ve millîyetçiliğine, “Dîn” adına, “İslam”ı kullanarak, tarihi ve tarihsel kişilikleri çarpıtıp herkesi “Arap” yapmak için müthiş bir fırsat sunuyor.

     Sonuçta “Ebû” veya “İbn-i” mahlasını kullanmış ve üstelik eserlerini de Arapça yazmış bir ilim adamını “Arap” yapmaktan daha kolayı ne olabilir? Velev ki o kişi gerçekte Kürt, Türk veya Fars olsun! Resmî dili Arapça olan ve Arapça konuşulan bir devleti / medeniyeti “Arap” diye anlatmak da zor değil. Velev ki o devlet gerçekte bir Berberî medeniyeti olsun!

     Bunların en başında, muhteşem bir tarihsel miras olan Endülüs İslam Medeniyeti geliyor.

     Bugün tarih kitaplarında bize “bir Arap medeniyeti” olarak anlatılan (hem Müslüman tarihçiler hem de Batılı Hristiyan tarihçiler böyle anlatıyorlar) Endülüs, gerçekte bir Arap medeniyeti değil, bir Berberî medeniyetidir. Berberîler’in kurduğu ve yaşattığı muazzam bir uygarlıktır.

     Geçen bölümde anlattığımız üzere, bu medeniyetin öncüsü, aslen İran’ın Hamedan şehrinden köle olarak alınıp Cezayir’e getirilmiş bir Kürt ailenin çocuğu olan Tariq bin Ziyad el- Laytî (670 – 720)’dir. Bugünkü İspanya, Portekiz ve Andorra’nın tamamını, Fransa’nın ise güneybatı kesimini kapsayan İberya Yarımadası’nı fetheden İslam ordusu, Kürt komutan Tarık bin Ziyad komutasındaki Berberî akıncılardan oluşan bir orduydu. (345) Tarık bin Ziyad, toplam 7000 Berberî mücahid ile Cebelitarık (Cebel-i Tariq)’a çıktı ve aynı yıl Vizigot Kralı Rodrigo (688 – 712)’yu Guadelate’de yendi. Vizigot Devleti çöktü ve 712’de İfrikîye Valisi Ebû Abdurrahman Musa bin Nuseyr bin Abdurrahman Zeyd el- Bekrî el- Laxmî (640 – 716)’nin 18.000 Müslüman’la gelmesi, İslam fethini hızlandırdı. 716 yılında Müslümanlar, bütün İspanya’yı ele geçirdiler. (346)

     711 yılında İberya Yarımadası’nı fetheden Müslümanlar çoğunlukla Berberî’ydi ve Tarık bin Ziyad tarafından yönetiliyordu. (347) Tarık bin Ziyad’la birlikte, ilk kez, Berberîler arasından (veya Berberîler arasında doğup büyümüş) ve sonradan İslam’a dönüştürülmüş bir general, bir “İslamî fetih” hareketine komutanlık ediyordu. (348)

     Tarık bin Ziyad’ın ailesi, Arap İslam ordularının 636 – 45 yıllarında İran ve Hamedan’ı fethetmelerinden sonra, Arap kuvvetler tarafından köle olarak alınıp Kuzey Afrika’ya getirilmiş bir aile. Tarık bin Ziyad’ın anne ve babası Müslüman Araplar tarafından köleleştirilip Hamedan’dan Cezayir’e getirildikten sadece 25 yıl sonra Tarık Cezayir’de dünyaya geliyor. Cezayir’de doğan Tarık bin Ziyad, Berberîler arasında doğup büyüyor, Kürt olduğu halde bir Berberî gibi yetişiyor. Anne ve babası Müslüman değil, Zerdüştî. Kendisi de ilk başta Müslüman değil, hayatının bir dönemine kadar Zerdüştî olarak yaşıyor. Sonradan Müslüman oluyor ve Müslüman olduktan sonra Musa bin Nuseyr tarafından azad ediliyor. (349)

     Tarık bin Ziyad’ın, gerçekten de – bize anlatıldığı gibi – Musa bin Nuseyr’in emri ve görevlendirmesiyle mi İspanya’yı fethe çıktığı yoksa Musa bin Nuseyr böyle bir harekâtı hiç istemediği ve hatta Tarık’ı engellemeye çalıştığı halde, Tarık’ın Musa’yı dinlemeden ve emirlerine uymadan, etrafına birkaç savaşçı toplayarak kendi başına mı hareket ettiği bile tartışmalıdır. Bu önemli hususta farklı kaynaklar arasında tartışmalar var ve birçok tarihçi, Tarık bin Ziyad’ın kendi başına hareket ettiğini söylüyor. Hatta tarihçilerin söylediğine göre, Tarık bin Ziyad kendisine hiç verilmemiş görevleri üstlendi ve bırakın Musa bin Nuseyr’in emriyle İspanya’yı fethe çıkmasını, İspanya’yı fethe çıkarken Musa bin Nuseyr’e haber bile vermedi. İspanya’nın fethi harekâtını öğrendiğinde bilakis Musa bin Nuseyr büyük bir öfkeye kapılıyor ve Tarık bin Ziyad’a kin duymaya başlıyor. Musa bin Nuseyr, Tarık bin Ziyad’ı tutuklayıp zincire vurmayı hatta O’nu öldürmeyi bile düşünüyor. (350)

     Muhteşem bir insan olan Kürt komutan Tarık bin Ziyad, bu fetih hareketini kendi aklıyla ve etrafına topladığı Berberî savaşçılarıyla bağımsız olarak yapıyor. Musa bin Nuseyr’e haber bile vermiyor, hatta Musa ve Emevîler bunu duyunca büyük bir öfkeye kapılıyorlar, Tarık bin Ziyad’ı tutuklayıp zincire vurmayı hatta O’nu öldürmeyi bile düşünüyorlar. Yani 711 yılındaki İspanya’nın fethi olayı, Endülüs’ün fethi, Emevîler’in başarısı değil, tam aksine, Emevîler’e rağmen gerçekleştirilen bir başarı. (351)

     Bu tarihsel gerçeklerin tamamını, elinizdeki kitabın bir önceki bölümünde ayrıntılarıyla ve delilleri, kaynaklarıyla ortaya koymuştuk.

     Kaynaklarda öyle ilginç şeyler var ki, insan araştırıp okudukça, öğrendikçe, hakikaten hayretler içinde kalmaktadır.

     Kaynaklarda geçtiğine göre, İspanya’yı fethin ilk aşamasında, İslam ordusu, Kuzey Afrika’nın kuzey bölgelerinden Berberîler ile Batı Asya’dan gelen gruplardan oluşuyordu. İslam bayrağı altında kümelenen bu halklar, ayrı şehir ve köylerde kalarak birbirleriyle karışmadılar. Yakın zamanda bastırılmış ve yüzeysel olarak “Müslümanlaştırılmış” olan Berberîler, genellikle Kuzey Afrika anavatanlarında bulunanlara benzer şekilde, en zor görevlerden ve en engebeli arazilerden sorumluydular. Batı Asya’dan gelmiş olan halk ise Güney İberya’nın daha yumuşak ovalarına yerleşti. (352)

     “Batı Asya” dedikleri, bugünkü Anadolu, Kürdistan ve İran toprakları. Peki kim bu “Batı Asya’dan gelen halk”?

     “Allah’tan korkmayan ama devletlerden çok korkan” tarihçiler ve bilim adamları ismini yazmaya çekinmişler ama, 600’lü yılların sonunda ve 700’lü yılların başında Batı Asya’da Kürtler dışında Müslüman olmuş bir halk olmadığına göre, bunlar elbette Kürtler’dir.

     Bu tarihsel kaynaklardan şunu anlıyoruz ki; İspanya’yı fetheden Müslümanlar, bir Kürt komutanın önderlik ettiği Berberî ordusudur. Fetihten sonra Endülüs topraklarına büyük bir Berberî nüfûs ve kısmî bir Kürt nüfûs yerleşiyor. Avrupa yakasına yani bugünkü İspanya topraklarına geçtikten sonra, bu ilk yerleşimciler olan Berberîler ile Kürtler karışmıyorlar, ayrı şehirlere ve köylere yerleşiyorlar. Tıpkı geldikleri yerlerdeki gibi, anavatanlarındaki yaşamları gibi, Berberîler engebeli arazileri mesken tutarken, Kürtler Güney İberya’nın yumuşak ovalarına yerleşiyorlar.

     Şimdi size çok ilginç bir bilgi vereceğim: Endülüs İslam Medeniyeti (711 – 1492) zamanında, İspanya’daki şehirlerin hepsinin isminin Arapça olmadığını, bazı şehirlerin isimlerinin Kürtçe olduğunu biliyor muydunuz?

     Evet, yanlış duymadınız. Endülüs İslam Medeniyeti zamanında bazı şehirlerin isimleri Kürtçe’ydi ve bunları ben 2009 yılında yayınlanan ve ilk kitabım olan “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımda tek tek belirtmiş ve anlatmıştım. İşte İspanya’daki o şehirler, az önce anlattığımız ve bilimsel kaynaklarda da bahsedilen, fetihten sonraki ilk yerleşimciler olan Kürtler’in yerleştiği şehirlerdir. Örneğin İspanya’nın güneybatısındaki ve Portekiz sınırı yakınlarındaki Cáceres şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Kaniya Reş’tir. İspanya’nın güneyindeki ve Akdeniz kıyısı yakınındaki Comares şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Koma Reş’tir. Bunlar haricinde, İspanya’nın güneybatısındaki Bobastro şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Bubeştrû’dur. İspanya’nın güneyindeki Fiñana şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Finyâne’dir. İspanya’nın güneyindeki Alhendin şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Hemdan’dır. İspanya’nın güneybatısındaki Caracuel şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Kêrekû’dur. İspanya’nın güneybatısındaki Ronda şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Rûnde’dir. İspanya’nın batısındaki ve Portekiz sınırı yakınlarındaki Coria şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Kûriye’dir. İspanya’nın doğusundaki Daroca şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Derawka’dır. İspanya’nın doğusundaki ve Fransa sınırı yakınlarındaki Barbastro şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Berbeştrû’dur. Fransa’nın güneybatısındaki ve İspanya sınırı yakınlarındaki Narbona şehrinin Endülüs İslam Medeniyeti zamanındaki ismi Arbûne’dir. Bunların hepsi Kürtçe’dir ve Endülüs İslam Medeniyeti zamanında bu şehirler Kürtçe isimler taşıyorlardı. Bunları ben 2009 yılında yayınlanan ve ilk kitabım olan “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımda tek tek belirtmiş ve anlatmıştım. (353)

     Biliyorum, inanması size güç geliyor ama bunların hepsi gerçek. “Allah’tan korkmayan ama devletlerden çok korkan” tarihçiler ve bilim adamları sizlere böyle şeyler anlatmadıkları için, duyduğunuzda şok geçiriyor ve inanamıyorsunuz. Fakat söylediklerime ve yazdıklarıma inanın, kardeşlerim. Çünkü ben onların tam tersine, “Allah’tan korkan ama devletlerden hiç korkmayan” bir tarihçi ve bilim adamıyım.

     711 yılında İberya’ya giren Müslümanlar çoğunlukla Berberîler’di ve bir Kürt olan Tarık bin Ziyad tarafından yönetiliyorlardı. Berberîler’den oluşan ikinci bir karma ordu bir yıl sonra, 712’de geldi. Berberîler’in, İberya’daki İslam nüfûsunun yaklaşık % 66’sını oluşturdukları belirtiliyor. Hatta bir iddiâya göre, Endülüs Emevî Devleti’nin ilk şekli olan Kurtuba Emevî Emirliği’nin kurucusu I. Abdurrahman bin Muaviye bin Hişam bin Abdulmelik bin Mervan (731 – 88)’a yardım ettiler, çünkü annesi Berberî’ydi. (354)

     Tarık bin Ziyad’ın ilk fetihte liderlik ettiği küçük ordu çoğunlukla Berberîler’den oluşuyordu, Musa bin Nuseyr’in 12.000’den fazla askerden oluşan büyük oranda Arap gücüne ise bir grup “mevalî” yani Arap olmayan Müslümanlar eşlik ediyordu. Tarık’a eşlik eden Berberî askerler yarımadanın merkezinde ve kuzeyinde, Pireneler’de garnizon kurmuşlardı (355), onları takip eden Berberî fatihler ise kuzey, doğu, güney ve batı, ülkenin birçok yerine yerleşmişlerdi (356).

     Ancak egemen kültür kodlarına göre düşünüp yazmayan dürüst ve namuslu tarihçiler de var ve böyle bilim insanları da bulunuyor. Bu dürüst tarihçiler ve namuslu bilim insanları, tıpkı benim şu anda anlatmaya çalıştığım gibi, Araplar ve Berberîler arasındaki sonraki düşmanlık ve Endülüs’ün tarihinin çoğunun Arap bakış açısıyla yazılmış olması nedeniyle, Berberî rolünün mevcut kaynaklarda küçümsenmiş olduğunu açık biçimde belirtmişlerdir. (357) Nitekim bu dürüst tarihçilerin bu konuda dayandıkları sağlam kaynak, dünyaca ünlü Kürt tarihçi, fakih, edebiyatçı ve şair İbn-i Xallikan ya da tam adıyla Şemseddîn ebû Abbas Ahmed ibn-i Muhammed ibn-i İbrahim ibn-i Ebûbekir ibn-i Xallikan el- Bermekî el- Erbilî (1211 – 82)’nin biyografik sözlüğüdür. Kürt tarihçi İbn-i Xallikan, Tarık bin Ziyad’a ilişkin girişte, 711 yılındaki Endülüs fethinde Berberî üstünlüğünün kaydını açıkça tutmuş ve kaleme almıştır. (358)

     Araplar ve Berberîler’den oluşan ikinci bir karma ordu, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, bir yıl sonra, 712’de Musa bin Nuseyr’in kendisi altında geldi. Annesi Berberî olduğu için, Berberîler’in Endülüs’te Emevî Halifesi I. Abdurrahman’a yardım ettikleri varsayılmaktadır. (359)

     İngiliz tarihçi ve Ortaçağ uzmanı Roger John Howard Collins (1949 – halen hayatta), İberya Yarımadası’nı fetheden güçlerin ağırlıklı olarak Berberî olması durumunda, bunun Afrika’da Afrika’nın kontrolünü sürdürmek ve aynı anda İberya’ya saldırmak için yeterli Arap gücünün olmamasından kaynaklandığını öne sürmektedir. Bu nedenle, Kuzey Afrika sadece yaklaşık 12 yıl önce fethedilmiş olmasına rağmen, Araplar bir sonraki işgallerini gerçekleştirmek için yenilen Berberîler’in güçlerini kullanmışlardı. (360) Bu, ilk fetihte Berberîler’in Araplar üzerindeki üstünlüğünü açıklar. Ayrıca Collins, Berberî sosyal örgütlenmesinin, Araplar’ın ordularına tüm kabile birliklerini dahil etmelerini mümkün kıldığını ve yenilen Berberîler’i mükemmel askerî yardımcılar haline getirdiğini savunuyor. (361)

     İberya’nın fethindeki Berberî güçleri İfriqiye (bugünkü Tunus) veya Trablusgarp (bugünkü Libya) kadar uzaklardan geldi. (362) Endülüs’ün 719 – 21 yıllarındaki Arap valisi Es- Semh ibn-i Malik el- Xawlanî (? – 721), görünüşe göre kabilelere göre toprakları fetheden güçlere dağıttı, ancak mevcut birkaç tarihsel kaynaktan bunu belirlemek zor. (363) Arap ve Berberîler’in pozisyonlarının İberya Yarımadası’nda düzenlendiği dönem bu dönemdi. Berberîler Granada, Pireneler, Cantabria ve Galiçya gibi İspanya’nın en dağlık bölgelerinin çoğunda konuşlanmışlardı. Roger Collins, bunun bazı Berberîler’in dağlık araziye âşina olması, Araplar’ın ise âşina olmaması nedeniyle olabileceğini öne sürüyor. (364)  710’ların sonlarında León veya Gijón (Xixón)’da bir Berberî valisi vardı. (365) Örneğin Asturias Krallığı’nın kurucusu ve ilk kralı olan Pelayo (685 – 737) isyan ettiğinde, bu bir Berberî valisine karşıydı. Bu isyan, Es- Semh’in Berberîler’i Galiçya ve Cantabria dağlarına yerleştirme planlarına meydan okudu ve 8. yy’ın ortalarında Galiçya’da artık Berberî varlığı kalmamış gibi görünüyordu. (366)Covadonga Savaşı (Yaz 722)’nın ardından Berberî garnizonlarının Orta Asturias’tan kovulması, sonunda bağımsız Asturias Krallığı’nın kurulmasına katkıda bulundu. (367)

     Birçok Berberî, o zamanlar Toledo, Talavera de la Reina ve Mérida yakınlarındaki sınır topraklarına yerleştirildi. (368) Mérida, 8. yy’da önemli bir Berberî kalesi haline geldi. (369) Talavera de la Reina’daki Berberî garnizonu daha sonra Amrus bin Yusuf el- Muwelled el- Laridî (? – 813) tarafından yönetilecek ve 700’lü yılların sonu ile 800’lerin başında Toledo’daki isyancılara karşı askerî operasyonlara katılacaktı. (370)

     Berberîler başlangıçta Doğu Pireneler ve Katalonya’ya da yerleştirildi. (371) Güneydeki büyük şehirlere yerleşmediler ve genellikle Córdoba’dan uzaktaki sınır bölgelerinde tutuldular. (372)

     Fransız tarihçi, arkeolog ve Ortaçağ uzmanı Pierre Guichard (1939 – 2021)’ın araştırmalarına ve yazdığına göre, İberya’daki Berberî grupları kendilerine özgü sosyal örgütlenmelerini korumuşlardır. (373) İberya Yarımadası’ndaki Arap ve Berberî kültürüne ilişkin bu geleneksel görüşe göre, Berberî toplumu dış etkilere karşı kültürel olarak oldukça güçlüydü, oysa Araplar asimile oldu ve “Hispanikleşti” (İspanyollaştı). (374) Berberîler’in daha az asimile olduğu görüşünü destekleyen bazı kanıtlar, ilk fethe eşlik eden Berberîler’in ailelerini Kuzey Afrika’dan getirdiklerini ortaya koyan, Kuzey İspanya’daki bir İslam mezarlığında yapılan arkeolojik kazıdan geliyor. (375)

     Bu çok önemli bir bilgidir. Bundan, fetihten sonra İspanya’ya gidip yerleşen Berberî toplulukların güçlü kültürlerini koruduklarını, ancak Arap toplulukların bunu başaramayıp asimile olduklarını ve zaman içinde “Hispanikleştiğini” (İspanyollaştığını) öğreniyoruz. Bu da, Müslüman dünyadaki dînî algoritmada, özellikle dînî eğitimde ve ilahiyatta empoze edilen, “Arapça’nın çok güçlü bir dil olduğu, Arap – İslam kültürünün çok zengin olduğu” şeklindeki “İslamcı propagandaların” gerçeği yansıtmadığını ve içi boş söylemler olduğunu göstermektedir.

     731 yılında Doğu Pireneler, Berberî komutan Munnuza ya da gerçek adıyla Osman bin Nisa (? – 731) komutasındaki büyük kasabalarda garnizon kurmuş Berberî kuvvetlerinin kontrolü altındaydı. Munnuza, Kuzey Afrika’daki Arap yöneticilerin Berberîler’e kötü muamelesini gerekçe göstererek, İspanya’daki Araplar’a karşı bir Berberî ayaklanması girişiminde bulundu ve Vaskonya ve Akitanya Dükü Büyük Odón (650 – 735) ile bir ittifak kurdu. Ancak Arap Emevî komutanı ve valisi Abdurrahman bin Abdullah el- Ğafiqî (? – 732), Munnuza hazır olmadan önce O’na saldırdı ve O’nu kuşatarak La Cerdanya’da yendi. Munnuza ile ittifak nedeniyle Abdurrahman el- Ğafiqî, Büyük Odón’u cezalandırmak istedi ve cezalandırma seferi Poitiers (Tours)’te Arap yenilgisiyle sonuçlandı. (376)

     İfrîqiye Generali Uqbe ibn-i Haccac el- Selulî (? – 741) zamanında ve muhtemelen 714 gibi erken bir tarihte, Pamplona şehri bir Berberî garnizonu tarafından ele geçirilmişti. (377) Arkeolojik çalışmalar sonucunda, İslamî geleneklere göre 190 gömü bulunan 8. yy’a ait bir mezarlık keşfedildi ve bu garnizonun varlığına tanıklık ediyor. (378) Ancak 798 yılında Pamplona’nın Ben-i Qasî Valisi Mutarrif ibn-i Musa ibn-i Fortun ibn-i Qasî (? – 799)’nin yönetimi altında olduğu kaydedilmiştir. Mutarrif ibn-i Musa, Pamplona’nın kontrolünü popüler bir ayaklanma nedeniyle kaybetti. Pamplona, 806 yılında Franklar’a bağlılığını bildirdi ve 824’te bağımsız Pamplona Krallığı oldu. Bu olaylar Pamplona’daki Berberî garnizonuna son verdi. (379)

     Endülüs’ün fethi sırasında Berberîler, Araplar’la çok az temas kurarak kabile bağlılıklarına dayalı kendi askerî birliklerini oluşturdular. La Cerdanya’da (Doğu Pireneler) görevli bir Berberî komutanı olan Osman bin Nisa, Vaskonya ve Akitanya Dükü Büyük Odón ile bir ittifak imzaladı, merkezî Córdoba (Kurtuba) yönetiminden ayrıldı ve kısa süre sonra bir krallık kurdu. Ancak 731 yılında Arap Emevî komutanı ve valisi Abdurrahman bin Abdullah el- Ğafiqî tarafından bastırıldı. Bu noktada Berberîler yüzeysel olarak “İslamlaştırılmıştı” ve dînî asimilasyon yoluyla İslam’a ve çeşitli derecelerde de geleneklerine bağlı kaldılar. Berberî İsyanı (740 – 42)’na katılmak için Endülüs karakollarını terkeden ve Galiçya’da görevli Berberîler’in, ırkçı ve asimilasyoncu Arap dayatmacılığına tepki olarak İslam’dan çıkıp Hristiyanlık’a geçtikleri bildiriliyor. Mérida kuşatmalarına ilişkin anlatımlar, o zamanlar Müslüman olmadıklarını açıkça ortaya koyuyor. (380)

     Taifa döneminde, küçük krallar çeşitli etnik gruplardan geliyordu. Taifa dönemi, Murâbıt hanedanının Endülüs’ü ele geçirmesiyle sona erdi. Onların yerini Fas’tan Muvahhîd hanedanı aldı ve bu dönemde Endülüs gelişti. Güç hiyerarşisinde Berberîler, Arap aristokrasisi ile Muladî halkı arasında yer alıyordu. Etnik rekabetler Endülüs siyasetinin faktörlerinden biriydi. Halifeliğin düşüşünden sonra Toledo, Badajoz, Malaga ve Granada’daki Taifa krallıklarının Berberî yöneticileri vardı.

     Bütün tarihsel okumalarımız ışığında, taraflı tarafsız tüm kaynakları incelediğimizde, ortaya net bir fotoğraf çıkıyor ki, o da şudur: İberya Yarımadası, 711 yılında Kürt komutan Tarık bin Ziyad komutasındaki Berberî akıncılar tarafından fethedilmiş, Avrupa kıtasındaki Endülüs İslam Medeniyeti, orayı fetheden Berberîler tarafından kurulmuştur. Anavatanları Kuzey Afrika’da bile devletsiz kalmış ve Araplar’ın boyunduruğu altına girmiş olan Berberîler, böylesine muazzam bir fetih hareketine imza atmışlardır. Fakat anavatanları Kuzey Afrika’da onları boyunduruk altına almış ve devletsiz bırakmış olan Araplar, yeni fethettikleri İspanya’da da onları rahat bırakmamış, bir yıl sonra gidip onların bu fetihlerini gaspetmişlerdir.

     Araplar ve Kuzey Afrika’daki Emevî Arap yönetimi, böyle “çılgınca” bir fetih hareketine bilakis başından beri karşıydı. Çünkü “intihar” olarak görüyorlardı. Ancak fetih hareketi başarılı olunca şaşkına döndüler ve alelacele İspanya üzerine yürüdüler, Berberîler’in bu tarihî fethini gaspetmek için.

     Yaşanmış olan, tam olarak budur.

     Bakın, sırayla anlatalım: Kürt komutan Tarık bin Ziyad komutasındaki 7000 kişilik Berberî ordusu, Cebelitarık (Cebel-i Tariq; Gibraltar) Boğazı’nı geçerek İspanya topraklarını fethediyor. Bizans’ın Septe (Ceuta; o zamanki ismi Septem) Valisi Julián (? – ?)’ın desteğiyle Septe’den Cebelitarık Boğazı’nı geçiyorlar.

     Tarih, Nisan 711.

     Fetihten hemen sonra, Tarık bin Ziyad, sonradan kendi adıyla anılacak olan Cebelitarık’ta bir karargâh kuruyor.

     Tarih, 28 Nisan 711.

     Daha sonra, yine Berberîler’den oluşan 5000 kişilik bir takviye daha aldıktan sonra, bir hafta süren Río Guadalete Savaşı’nda, Rodrigo komutasındaki Vizigotlar’ı kesin bir şekilde yeniyor.

     Tarih, 19 – 26 Temmuz 711.

     Bütün bu başarıları duyup şaşkına dönen Araplar ve Kuzey Afrika’daki Emevî yönetimi işte o zaman harekete geçiyor. Arap Emevîler bir yıl boyunca bunun için hazırlıklar yapıyor. Aradan bir yıl geçtikten sonra, İfrikîye Valisi Musa bin Nuseyr, çoğunluğu Arap olan 18.000 kişilik bir orduyla İspanya (Endülüs) üzerine yürüyor.

     Tarih, Haziran 712.

     Fethin gerçekleşmesinin üzerinden 14 ay, yani 1 yıl 2 ay geçmiş.

     Tarık bin Ziyad’ın İspanya’yı fethetmesinden nerdeyse birbuçuk yıl sonra, bu kez Arap Emevîler İspanya’yı fethetmeye kalkışıyor. (381)

     Burdaki “can alıcı” soru şu: 712 yılında Müslüman Araplar, İspanya’yı kimden alıp “fethetmeye” (!) çalışıyorlar?

     El- Cevap: Bir yıl önce, 711’de orayı fethetmiş olan Müslüman Berberîler’den. Kendi – güyâ – dîn kardeşlerinden.

     Tarık bin Ziyad, Musa bin Nuseyr’in emirlerine uymadığı için cezalandırılmak istense de, ikisi de ülkeyi ele geçirmeye devam ederek Zaragoza ve Navarra’ya kadar ilerliyorlar. (382)

     Tarık bin Ziyad liderliğindeki ilk fetih grubu, esasen kendileri yakın bir zaman önce Müslüman olmuş Berberîler’den oluşuyordu. Bu ordunun, İslam-öncesi döneme (383) tarihlenen, İberya’ya yapılan tarihî büyük ölçekli fetihler modelinin devamını temsil etmesi muhtemeldir ve bu nedenle fethin başlangıçta planlanmadığı öne sürülmüştür. Hem “754 Vakayınamesi” ya da “İspanya Vakayınamesi” gibi isimlerle de bilinen “Mozarabic Chronicle” (Mozarap Vakayınamesi) (384), hem de daha sonraki İslamî kaynaklar, önceki yıllarda baskın faaliyetlerinden bahsetmektedirler ve Tarık’ın ordusunun bu kesin zaferden bir süre önce zaten mevcut olması ihtimali bulunuyor. İlk başta ordunun bir Kürt komutan tarafından yönetilen Berberî ordusu olması, daha sonra Emevîler’in Kuzey Afrika valisi olan Musa bin Nuseyr’in, ilk başta “küçük bir yağmayı” yönetmeye tenezzül etmemesi ancak sonraki yıl beklenmedik zaferin kesinleşmesiyle fethe katılması da bu ihtimali desteklemektedir. Bu o kadar kesin bir tarihsel gerçektir ki, birçok Arap tarihçi bile, Tarık bin Ziyad’ın Cebelitarık Boğazı’nı, Emevî valisi Musa’ya hiç haber vermeden geçtiğinden bahsetmektedirler. (385) “Mozarabic Chronicle”in, şehir halkının, şehri savunmak yerine yüksek noktalara kaçtığından bahsetmesi de, bunun kalıcı bir değişiklikten ziyade, ilk başta geçici bir fetih olduğunun düşünüldüğü fikrini destekler. (386)

     711 – 14 yıllarında Vizigot Krallığı’nın Tarık bin Ziyad ve yönetimindeki Berberî Müslümanlar tarafından fethinden bu yana Müslüman Endülüs huzur olarak neredeyse hiç dinlenmedi. Araplar’la Berberîler arasında ve Araplar’ın kendi aralarında defalarca savaşlar ve çatışmalar çıktı. Bunun nedeni, bir yandan savaşçılar olarak Güney İspanya’yı ele geçirmenin asıl yükünü üstlenen, ancak makam ve toprakların dağıtımında pek dikkate alınmayan Berberîler’in memnuniyetsizliği, diğer yandan ise kabilelerin yaşadığı kabile ilişkileriydi. Ayrıca imparatorluğun çeşitli askerî bölgelerindeki Arap garnizonları (cund) arasında da anlaşmazlıklar bulunuyordu. (Endülüs’ün fethinden sonra İspanya’da meydana gelen ayaklanmaları, Araplar’la Berberîler arasında yaşanan savaş ve çatışmaları, elinizdeki kitabın bir sonraki bölümünde geniş bir şekilde işleyeceğiz.)

     Bin yıla yakındır bize yalanlarla dolu bir tarih okuttuklarını gösteriyor, bu bilgiler.

     Kaynaklarda öyle ilginç şeyler var ki, insan araştırıp okudukça, öğrendikçe, hakikaten hayretler içinde kalmaktadır. Ve bize bin yıldır nasıl yalanlar uydurup anlattıklarını, gerek okullarda olsun gerek camilerde, gerek resmî eğitimde olsun gerek dînî eğitimde, bizi ne tür yalanlarla uyuttuklarını acı çekerek anlamaktadır.

     Yukarıda da söylediğim gibi, İberya Yarımadası, 711 yılında Kürt komutan Tarık bin Ziyad komutasındaki Berberî akıncılar tarafından fethedilmiş, Avrupa kıtasındaki Endülüs İslam Medeniyeti, orayı fetheden Berberîler tarafından kurulmuştur. Anavatanları Kuzey Afrika’da bile devletsiz kalmış ve Araplar’ın boyunduruğu altına girmiş olan Berberîler, böylesine muazzam bir fetih hareketine imza atmışlardır. Fakat anavatanları Kuzey Afrika’da onları boyunduruk altına almış ve devletsiz bırakmış olan Araplar, yeni fethettikleri İspanya’da da onları rahat bırakmamış, bir yıl sonra gidip onların bu fetihlerini gaspetmişlerdir.

     Araplar ve Kuzey Afrika’daki Emevî Arap yönetimi, böyle “çılgınca” bir fetih hareketine bilakis başından beri karşıydı. Çünkü “intihar” olarak görüyorlardı. Ancak fetih hareketi başarılı olunca şaşkına döndüler ve alelacele İspanya üzerine yürüdüler, Berberîler’in bu tarihî fethini gaspetmek için. Ve bunu – ne yazık ki – başardılar da.

     Araplar’ın gaspettiği Berberî medeniyeti, öylesine muazzam bir uygarlıktı ki, olumlu etkisini tüm Avrupa kıtası hâlâ yaşıyor.

     Berberîler’in gelişinin ardından İspanya’da (Endülüs’te) olağanüstü bir “tarım devrimi” de yaşanmıştı. Bu tarım devrimi, hem toplum hem de ekonomi açısından büyük önem taşıyordu. Pirinç, sert buğday, muz, karpuz, portakal ve daha fazlası gibi yeni mahsullerin ve noriaların (bir tür su çarkı) kullanımı gibi yeni ve daha yaygın sulama tekniklerinin birleşimi, tarımsal çıktının daha fazla, daha tutarlı olması ve yılın daha uzun bir bölümünde gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Bu, nüfûsun daha sağlıklı ve kıtlığa karşı daha az savunmasız olmasını sağladı. Demografik büyümeyi teşvik etti. Çiftçiler daha yüksek gelir elde ettiler ve üretimlerini daha da çeşitlendirebildiler. (387) İncir gibi bazı mahsuller de nakit mahsul olarak yetiştirildi. (388)

     Endülüs toplumu üç ana dînî gruptan oluşuyordu: Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudîler. Müslümanlar dînî düzeyde birleşmiş olsalar da, başlıcası Araplar ve Berberîler arasındaki ayrım olmak üzere çeşitli etnik bölünmelere sahipti. Arap seçkinleri, Arap olmayan Müslümanlar’ı “ikinci sınıf vatandaş” olarak görüyordu ve özellikle Berberîler’e karşı ırkçı ve küçümseyiciydiler. (389)

     Arap işgalinden (Berberîler’e karşı işgalinden) sonra Endülüs’ün etnik yapısı, sosyal ölçeğin en üstünde Araplar’dan oluşmaya başladı ve bunları sırasıyla Berberîler, Muladîler, Mozaraplar ve Yahudîler takip ediyordu. (390) Bu toplulukların her biri farklı şehirlerde ya da şehirlerde farklı mahallelerde yaşıyordu.

     Berberîler halbuki İslamî yayılma hareketinde öncü bir rol oynamışlardı. Kurtuba Halifeliği’nin 1031 yılında sona ermesinden sonra ortaya çıkan Taifa krallıkları çoğunlukla Berberî hanedanlarının elindeydi. 11. yy’dan 13. yy’a kadar Mağrîb’e ve kısmen de Endülüs’e egemen olan Murâbıtlar, Muvahhîdler ve Merinîler, tümüyle Berberî hanedanları idiler.

     Ama Berberîler’in İslam’a yaptıkları bütün bu üstün hizmetlerin karşılığı, Araplar’ın hanesine yazıldı.

     Sonuçta dîn kiminse, hükümranlık da onundu.

     Ve hükümranlık kimdeyse, tarihi de kendine göre istediği şekilde yazardı.

     – – – – –

     (*) “Endülüs Dosyası”na seyahatnamenin bir sonraki bölümünde devam edeceğiz.

sediyani@gmail.com

     DİPNOTLAR:

(345): Bkz. Elinizdeki kitabın daha önceki “Bin Yıldır Arap mı Berberî mi Olduğu Tartışılan Endülüs Fatihi Tarık bin Ziyad, Aslında Kürt müydü?” başlıklı bölümü

(346): İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 37, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009 / İbrahim Sediyani, Die Verlorenen Länder Europas, s. 31, Koschi Verlag, Elbingerode 2022

(347): Roger John Howard Collins, Arab Conquest of Spain (710 – 797), s. 97, Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 1994

(348): Edgar Sommer, Kel Tamashek – Die Tuareg, s. 50 ve devamı, Cargo Verlag, Schwülper 2006

(349): Bkz. Elinizdeki kitabın daha önceki “Bin Yıldır Arap mı Berberî mi Olduğu Tartışılan Endülüs Fatihi Tarık bin Ziyad, Aslında Kürt müydü?” başlıklı bölümü

(350): Bkz. agb

(351): Bkz. agb

(352): Roger John Howard Collins, Arab Conquest of Spain (710 – 797), s. 49 – 50, Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 1994

(353): İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 78 – 83, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009

(354): Roger John Howard Collins, Arab Conquest of Spain (710 – 797), Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 1994

(355): age, s. 8 – 9

(356): Abdulwāhid Dḥanūn Ṭāha, Early Muslim Settlement in Spain: The Berber Tribes in Al-Andalus, s. 166 – 177, Routledge Library Editions: Muslim Spain, Taylor & Francis Publishing, Abingdon & New York 1989

(357): Roger John Howard Collins, Arab Conquest of Spain (710 – 797), s. 97, Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 1994

(358): İbn-i Xallikan, Wefeyat’ul- Âyân we Enbâ-u Ebnâ’iz- Zaman Mimmâ Şebete bi’n- Naql ewi’s- Semâ ew Eşbeteh’ul- Âyân, Neşriyat’el- Neccar, Kahire 1972

(359): Roger John Howard Collins, Arab Conquest of Spain (710 – 797), Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 1994

(360): age, s. 98

(361): age, s. 99

(362): Roger John Howard Collins, Caliphs and Kings: Spain (796 – 1031), s. 9, Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 2014

(363): Roger John Howard Collins, Arab Conquest of Spain (710 – 797), s. 48 – 49, Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 1994

(364): age, s. 49 – 50

(365): age, s. 149

(366): age, s. 49 – 50

(367): age, s. 63

(368): age, s. 195

(369): age, s. 201

(370): age, s. 210

(371): age, s. 88 – 89 ve 195

(372): age, s. 207

(373): Pierre Guichard, Tribus Arabes et Berbères en al-Andalus, Édition De Gruyter Mouton, Paris 1973 / Pierre Guichard, Al-Andalus: Estructura Antropológica de Una Sociedad Islámica en Occidente, Barral Editores, Barcelona 1976

(374): age / age / ayrıca bkz. Roger John Howard Collins, age, s. 90

(375): Philippe Sénac, Villes et Campagnes de Tarraconaise et d’Al-Andalus (VIe-XIe Siècle): La Transition, s. 114 – 124, Presses Universitaires du Midi, Toulouse 2007 / Roger John Howard Collins, Caliphs and Kings: Spain (796 – 1031), s. 9, Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 2014

(376): Roger John Howard Collins, Arab Conquest of Spain (710 – 797), s. 88 – 90, Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 1994

(377): age, s. 205 – 206

(378): Philippe Sénac, Villes et Campagnes de Tarraconaise et d’Al-Andalus (VIe-XIe Siècle): La Transition, s. 97 – 138, Presses Universitaires du Midi, Toulouse 2007

(379): Roger John Howard Collins, Arab Conquest of Spain (710 – 797), s. 206 – 208, Wiley & Blackwell Publishing, Oxford 1994

(380): Roger John Howard Collins, Early Medieval Spain, s. 165, St. Martin’s Press, New York 1983

(381): William Montgomery Watt – Pierre Cachia, A History of Islamic Spain, Edinburgh University Press, Edinburgh 1965 / Emilio González Ferrín, Historia General de Al Ándalus, Editorial Almuzara, Córdoba 2006

(382): age / age

(383): Hugh Nigel Kennedy, Muslim Spain and Portugal: A Political History of al-Andalus, Longman Publishing, Londra 1996

(384): Mozarabic Chronicle, Córdoba 754

(385): Abd al-Wahid Dhannun Taha, The Muslim Conquest and Settlement of North Africa and Spain, s. 85, Routledge Publishing, Londra & New York 1989

(386): Mozarabic Chronicle, Córdoba 754

(387): Richard Alexander Fletcher, Moorish Spain, s. 62 – 64, University of California Press, Berkeley & Los Angeles 1992

(388): age, s. 63

(389): age, s. 27

(390): Ana Ruiz, Medina Mayrit: The Origins of Madrid, s. 57, Algora Publishing, New York 2012

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 13

 


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir