Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 17

Parveke / Paylaş / Share

 

Cities have souls.

(Şehirlerin rûhu vardır.)

İngiliz atasözü

     Bir şehri çekici ve güzel kılan nedir? Ne tür özellikleri olmalı ki, “rüyâ gibi bir şehir” diyebilelim?

     Elbette birçok şey lazım. Harika bir doğası olacak, herşeyden önce. Olağanüstü derecede ilginç bir mimarîsi, şehir yapısı olacak. Ağaç olacak, su (deniz, göl veya nehir) olacak. İnsanları sıcakkanlı olacak, şehrin sosyal yaşamı canlı olacak, günlük yaşam kıpır kıpır akacak. Oldu olacak, nüfûsu da multikültürel olsun. Sanat olacak, edebiyat olacak. Bir de üstüne, kadim bir tarihî geçmişi varsa, farklı uygarlıklara ve imparatorluklara evsahipliği yapmışsa, o şehirden dışarı çıkmak bile istemezsiniz.

     Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’na ait İngiltere ülkesinin Yorkshire ve Humber (İng. Yorkshire and the Humber) bölgesindeki York şehri, işte tam da böyle bir şehir.

     Tarih var, kültür var, dîn var, etnik ve kültürel çeşitlilik var, sanat var, edebiyat var, mimarî var, sosyal hayat var, tabiât var.

     Kendisine misafir olduğum ve bu şehirde yaşayan işadamı Nevzat Töre kardeşimle beraber, sabahtan akşama kadar York şehrini gezdik. Şehrin nerdeyse tüm sokak ve köşelerini yürüyerek arşınladık.

     Şehre tek kelimeyle hayran kaldım. Tam bana göre bir şehir aslında.

     Deniz seviyesinin sadece 17, 64 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimi olan York, 141 bin 685 kişilik nüfûsa sahip bir şehir. Ülke içi telefon arama kodu 01904, posta kodu ise YO8’dir.

     Kuzey – güney ekseninde 530 kuzey paraleli (enlemi), doğu – batı ekseninde ise 10 doğu meridyeni (boylamı) üzerinde yer alıyor. Yani Greenwich’in sadece 1 derece doğusunda. Kısacası, “dünyanın tam ortasında” diyebiliriz.

     Bizim Elazığ kadar olmasa da yine de güzel bir şehir olan York, Ouse ve Foss nehirlerinin birleştiği noktada bulunuyor. Ouse Nehri üzerinde, Foss Nehri’nin ağzına yakın bir şehirdir.

     Şehir, Vale of York adında düz bir vadide yer alır. Dört mevsimin yaşandığı ılıman bir iklime sahip. Şehrin ve Vale of York’un iklimi çevre bölgelere göre daha sıcak ve kuru. Ovadaki konumu nedeniyle York, kış ve ilkbahar aylarında sıklıkla gece donları, sis ve soğuk rüzgârlarla karşılaşıyor. Britanya’nın genelinde olduğu gibi, hava değişkendir. Verimli ekilebilir arazilerden oluşur ve batıda Pennines, kuzeyde North York Moors ve doğuda Yorkshire Wolds ile sınırlanmıştır.

     York’un kentsel alanları, şehrin ortamını ve tarihî karakterini korumak için kırsal alanlarda ve çevredeki köylerin bazı kısımlarında gelişmeyi kısıtlayan bir yeşil kuşakla çevrilidir. Yeşil kuşak, şehrin neredeyse tamamını ve dış köylerini çevreler ve Kuzey Yorkshire’a kadar uzanır.

     York şehrinin tarihi, M. S. 1. yy’da başlıyor aslında. Romalılar tarafından M. S. 71 yılında “Eboracum” adıyla kurulmuştur. Şehrin başlangıcı belirsizdir, fakat daha önce herhangi bir Kelt yerleşimi olmadığı anlaşılıyor. Ancak York bölgesinde insanların varlığına dair arkeolojik kanıtlar çok daha eskilere, M. Ö. 8000 – M. Ö. 7000 arasına dayanmaktadır. Arkeolojik kanıtlar, insanların M. Ö. 8000 – M. Ö. 7000 yılları arasında York bölgesine yerleştiğini gösteriyor, ancak bunların kalıcı mı yoksa geçici yerleşimler mi olduğu bilinmiyor. Cilalı taş baltalar, özellikle şehir merkezinin hemen dışında, Scarborough Köprüsü’nün bulunduğu yerin yakınında, York şehrinin bulunduğu bölgede Neolitik Dönem’de insanların varlığını gösteriyor. İnsanlara dair kanıtlar; Holgate Beck tarafından demiryolu ve Ouse Nehri arasında bulunan bir çakmaktaşı alet ve silah yığını, Ouse’nin her iki yakasında bulunan mezarlar ve bronzlar, Bootham’da bulunan bir beher kabı ile Bronz Çağı’na kadar devam ediyor. Neolitik baltaların yoğunlaştığı Ouse’nin güneybatı kıyısındaki alanın yakınında Demir Çağı mezarları bulundu. Bu döneme ait başka birkaç buluntu da York’un kendisinde bulundu. Naburn’a 4, 8 km uzaklıktaki Lingcroft Çiftliği’nde Geç Demir Çağı’na ait bir çiftlik evi olduğuna dair kanıtlar ortaya çıkarıldı.

     Türkiye’deki siz sevgili Ich liebe Dich azîz dîn kardeşlerim için yaptığım araştırmaya göre, Roma’nın Britanya’yı “fethettiği” zamana kadar, bölge Romalılar tarafından Brigant olarak bilinen bir kabile tarafından iskân edilmişti. Brigantlar’ın kabile alanı (Brigantes) başlangıçta bir Roma müşteri devleti haline geldi, ancak daha sonra liderleri değişip, yeni liderleri Roma’ya daha düşmanca davrandılar ve Roma generali Quintus Petillius Cerialis (30 – 83), 9. Lejyon’u Humber’ın kuzeyine götürdü.

     Romalılar, York civarındaki kabilelere “Brigantes” ve “Parisii” adını vermişlerdir. Bugünkü York’un bulunduğu nokta, tam da bu iki kabile arasındaki sınırda olabilir.

     O zamanlar henüz burada Diyarbakırlı Zazalar yaşamadığı için, Romalılar’ın bu toprakları ele geçirmesi zor olmuyor. Bugünkü şehir, Roma 9. Lejyonu’nun Brigantes’i “fethettiği” ve Ouse Nehri’nin Foss Nehri ile birleştiği noktaya yakın düz bir arazide ahşap bir askerî kale inşâ ettiği 71 yılında kuruldu. Duvarları 9. Lejyon’un ardından orada konuşlanmış 6. Lejyon tarafından taştan yeniden inşâ edilen kale, 50 dönümlük (20 hektarlık) bir alanı kaplıyordu ve 6000 lejyoner askeri tarafından mesken tutuluyordu. Kalenin “principia”sının (HQ) yeri, bugün halk arasında kısaca York Katedrali (İng. York Minster) denilen Azîz Peter Katedrali ve Metropolitan Kilisesi (İng. The Cathedral and Metropolitical Church of Saint Peter)’nin temellerinin altında yer alır. Alt kattaki kazılar, Roma yapısının bir kısmını ve sütûnları ortaya çıkarmıştır.

     Roma generali Quintus Petillius Cerialis ve Roma 9. Hispana lejyonu, Ouse Nehri’nin Foss Nehri ile kesiştiği yerin üstünde bir kale (castra) kurarlar. Muhtemelen şehir surları 71 yılında başlamıştır ve 3. yy’a kadar genişletilmiştir.

     Bugünkü York şehri, Romalılar tarafından, Roma İmparatoru Titus Flavius Vespasianus (9 – 79) döneminde, 71 yılında “Eboracum” adıyla kurulmuştur. Başlangıçta Legio VIII Hispana’nın askerî kalesiydi. Orijinal ahşap kamp, ​kurulduktan on yıl sonra, 81 yılında Romalı senatör Gnaeus Iulius Agricola (40 – 93) tarafından yenilenmiş ve son olarak 107 – 08 yıllarında taştan inşâ edilmiştir. Legio VIIIII Hispana, bu mıntıkada 120 yılına kadar barındırılmıştır. 120 yılından sonra da burada Legio VI Victrix konuşlandırıldı.

     Herkes bizim Nevzat gibi, yeni gittiği yerde hemen dükkân falan açacak değil ya. Bazıları kale, sur gibi şeyler inşâ ederler. İşte Romalılar da buraya yeni geldiklerinde, 71 yılında burada bir kale inşâ ederler. İşte bu kale, bugünkü York şehrinin temelidir. Günümüzde bu York Kalesi (İng. York Castle), York şehrini çepeçevre kuşatan müstahkem bir kompleks ve yarısı yıkık bir kaledir. Foss Nehri’nin güney yakasında son dokuz yüzyıl boyunca inşâ edilen bir dizi kale, hapishane, mahkeme ve diğer binalardan oluşur. (York Kalesi’ni dolaşmak ve hakkında geniş bilgi edinmek için bkz. Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 5)

     York, Romalılar tarafından M. S. 71 yılında “Eboracum” adıyla kurulmuştur. Eboracum, Roma eyaleti Britannia’da önce bir kale ve sonra bir şehirdi. Şehrin ilk adı olan “Eboracum”, ortak Britonik bir kelime olan ve “porsuk ağaçlarının yeri” anlamına gelen “Eburākon” isminden türemiştir. Romalılar bu toprakları ele geçirdiğinde, bu mıntıkada bol miktarda porsuk ağaçları vardı. Buraya o yüzden böyle bir isim verdiler. O dönemdeki Britonik dillerde (Britanya’da o zamanlar konuşulan dillerde) “eburos” kelimesi, “porsuk ağacı” anlamına geliyordu. Örneğin bunu Eski İrce’deki “ibar” ve şimdiki İrce’deki “iobhar” (veya “iúr”), İskoç Galcesi’ndeki “iubhar” sözcükleriyle karşılaştırabiliriz. Ayrıca şimdiki Galce’de “efwr” ve şimdiki Bretonca’da “evor” sözcükleri, “kızılağaç” yahut “diken” anlamlarına gelmektedir. “Eburākon” ismindeki sonek olan “-āko(n)” ise, bizdeki “-stan” (“-istan”) gibi yer adına aitlik ifade etmektedir. Bunu da şimdiki Galce’deki “-og” (“-ach”) sonekiyle karşılaştırabiliriz. Galce’de “Efrog”, İrlanda Galcesi’nde “Eabhrach” ya da “Iubhrach” ve İskoç Galcesi’nde “Eabhrach” ya “Iobhrach”, şehrin bu dillerde bilinen isimleri. İsim daha sonra Kelt nötr nominatif eki “-on” yerine Latince eşdeğeri “-um” eki kullanılarak Latinleştirildi.

      Kelt dillerinde şehir hâlâ şu şekilde anılıyor: Galce’de “Efrog”, İskoç Galcesi’nde “Eabhraig” ve İrce’de “Eabhrac”.

     “Eboracum”un bilinen ilk kayıtlı adı, 95 – 104 yılları civarına tarihlenir ve yerleşimin adının genitif biçimini içeren bir kaynaktır ve Eburaci olarak adlandırılan Hadrian Duvarı boyunca uzanan Vindolanda’daki Roma kalesinden alınan ahşap bir kalem tabletidir. Roma kalesinin büyük bir kısmı York Katedrali’nin temelleri altında yer alır ve katedralin alt katında yapılan kazılar, orijinal duvarlardan bazılarını ortaya çıkarmıştır.

     71 yılında Romalılar şehrin temellerini atarken buraya verdikleri Latince isim olan “Eboracum”, 7. yy’da Anglikan şekle büründürülerek “Eoforwic” oldu. Eski “Eboracum” isminden “Eofor-” ve muhtemelen “yaban domuzu” anlamına gelen Cermen kökenli “eburaz” ile “Ebor-” öğesinin birleştirilmesiyle “köy” anlamına gelen “wic” kelimesinin bir bileşiğiydi. 7. yy’da, Eski İngilizce’de “yaban domuzu” kelimesi “eofor” olmuştu. 400 yılından sonra Anglonlar bölgeyi ele geçirdi ve halk etimolojisiyle ismi Eski İngilizce’deki “Eoforwīc” veya “Eoforīc”e uyarlandı. Bu da “yaban domuzu kasabası” veya “yaban domuzu bakımından zengin” anlamına geliyordu.

     Danimarkalı Vikingler, 866 yılında bu toprakları fethettiğinde, şehrin ismini “Jórvík” olarak değiştidiler. Aslında şehrin adını değiştirmediler, sadece kendi dillerine uyarladılar. Zirâ “Jórvík” ismi de, Eski İskandinav dillerinde aynı anlama, “yaban domuzu koyu” anlamına geliyordu. “Jór”, Eski İskandinav dillerinde “yaban domuzu” anlamına gelen “jǫfurr” sözcüğünün kısaltılmış halidir.

     1066 yılındaki Norman istilâsından sonra bu “Jórvík” ismi, sonraki yüzyıllarda yavaş yavaş “York” olarak değiştirilmiştir. İsim, 14. yy’da Orta İngilizce’deki “Yerk”ten 16. yy’da “Yourke”ye ve 17. yy’da “Yarke” haline geçti. Bugünkü “York” biçimi ilk olarak 13. yy’da kaydedildi.

     Şehrin ismi olan “York”un hikâyesi ve geçirdiği tarihsel süreç işte bu, sevgili kardeşlerim.

     Günümüzde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne ait, dünyanın en ünlü ve büyülü şehirlerinden biri olan New York, adını işte bu şehirden, İngiltere’nin York şehrinden almıştır. “New York”, İngilizce’de “Yeni York” demek. ABD’nin New York şehri ilk başta bir Hollanda yerleşimi olarak kurulmuştu ve ilk kurulduğunda, ismi Flamanca’da “Yeni Amsterdam” anlamına gelen “Nieuw Amsterdam” idi (Amsterdam, Hollanda’nın başkenti). Şehir, daha sonra tahta çıkarak İngiltere Kralı olacak olan York Dükü e Kraliyet Donanması Başkomutanı II. James (1633 – 1701)’in onuruna 1664 yılında “New York” (Yeni York) ismini almıştır. II. James’in ağabeyi Kral II. Charles (1630 – 85), dük abisini Hollandalılar’dan almış oldukları Yeni Hollanda (ve Yeni Amsterdam) kolonisine atamıştır.

     ABD’nin New York Şehir Belediyesi, mühründe kendisini, York’un antik Eboracum ismine dayanarak kendisini “Civitas Novum Eboracum” olarak tanımlamaktadır. Mühürde tam anlamıyla şöyle yazıyor: “SIGILLUM CIVITATIS NOVI EBORACI” (= New York Şehri Mührü).

     Roma’nın Britanya’yı fethi aslında M. S. 43 yılında başladı, ancak Humber’ın ötesine ilerleme 70’lerin başına kadar gerçekleşmemişti. Bunun nedeni, Romalılar tarafından “Brigantes” olarak bilinen bölge halkının bir Roma müşteri devleti haline gelmesiydi. Yukarıda da bahsettiğimi üzere, Brigantian liderliği değiştiğinde ve Roma’ya karşı daha düşmanca davrandığında, Roma generali Quintus Petillius Cerialis, 9. Lejyon’u Lincoln’dan Humber’ın kuzeyine doğru yöneltti. York şehrinin temeli olan Eboracum, 9. Lejyon’un Ouse Nehri’nin Foss Nehri ile birleştiği yerin yakınındaki düz bir arazide askerî bir kale (castra) inşâ ettikleri 71 yılında kuruldu. Aynı yıl Cerialis, “Britanya Valisi” olarak atandı.

     O dönemde tam kadro olan bir lejyon yaklaşık 5500 kişiden oluşuyordu ve girişimci yerel halk için yeni ticaret fırsatları sağlıyordu. Şüphesiz bu fırsatlardan yararlanmak için Eboracum’a akın ediyorlardı. Sonuç olarak, özellikle güneydoğu tarafında kalenin etrafında kalıcı sivil yerleşimler büyüdü. Siviller ayrıca Ouse’nin karşı tarafına, başlangıçta Eboracum’dan güneybatıya giden ana yol boyunca yerleştiler. 2. yy’ın sonlarına doğru büyüme hızla gerçekleşti; sokaklar düzenlendi, kamu binaları inşâ edildi ve özel evler nehrin üzerindeki dik yamaçlarda teraslara yayıldı.

     Eboracum’daki Roma kalesi, kuruluşundan itibaren Ouse Nehri’nin kuzey kıyısında kuzeydoğu / güneydoğu yönünde hizalanmıştı. 1600 × 1360 pedes monetales (474 ​​× 403 m) ölçülerindeydi ve 200.000 m2’lik bir alanı kaplıyordu. Kalenin düzeni de, kare bir savunma sınırının içinde ahşap binalarla bir lejyoner kalesi için standardı takip etti. Başlangıçta yeşil ahşap bir temel üzerinde çim surlardan oluşan bu savunmalar, 71 – 74 yılları arasında 9. Lejyon tarafından inşâ edildi. Daha sonra bunlar, yeni bir meşe temel üzerinde çim cepheli bir kil höyüğü ile değiştirildi ve sonunda, daha sonra kireç taşı duvarlar ve kulelerle değiştirilen ahşap siperler eklendi. Orijinal ahşap kamp, ​​107 – 08 yılları arasında tamamen taştan yeniden inşâ edilmeden önce, Romalı senatör Gnaeus Iulius Agricola tarafından 81 yılında yenilendi.

     109 – 22 yılları arasında bir zamanda 9. Lejyon garnizonu6. Lejyon ile değiştirildi. 117 yılından sonra 9. Lejyon’a dair belgelenmiş bir iz yoktur ve başına ne geldiğine dair çeşitli teoriler öne sürülmüştür. Kale, muhtemelen 118 gibi erken bir tarihte, 6. Lejyon tarafından garnizon haline getirildi.

     Kale içinde birden fazla yeniden yapılandırma ve yeniden inşâ aşaması kaydedildi. Taştan yeniden inşâ etme, Roma İmparatoru Marcus Ulpius Traianus (53 – 117) döneminde, 2. yy’ın başlarında başladı, ancak tamamlanması Roma İmparatoru Lucius Septimius Severus (145 – 211)’un saltanatının başlangıcına kadar uzun sürmüş olabilir, yani 100 yılı aşkın bir süre. Tahminler, büyük ölçüde Roma yerleşimi Calcaria (Tadcaster) yakınlarındaki ocaklardan elde edilen magnezyum kireçtaşı başta olmak üzere 48.000 m3’ten fazla taş gerektiğini gösteriyor.

     Roma İmparatoru Publius Aelius Hadrianus (76 – 138), eyalet ziyareti sırasında 122 yılında bu şehri ziyaret etmiş olabilir. Zirâ Hadrianus’un büyük surlu sınırını planlamak için kuzeye giderken 122’de burayı ziyaret ettiğine dair kanıtlar var. Mevcut garnizonu değiştirmek için 6. Lejyon’u ya getirdi ya da daha önce gönderdi. 6. Lejyon, 400 yılı civarında Roma işgalinin sonuna kadar York’ta kaldı.

     190 – 212 yılları, Roma leyjoneri Claudius Hieronymianus (? – 212)’un Eboracum’da bulunan Legio VI Victrix’in “legatus”u olduğu ve burada Yunan Tanrısı Sérapis için bir tapınak kurduğu dönemdi.

     197 yılı civarında Britanya iki eyalete bölündü ve 214 yılında Eboracum (şimdiki York), “Britannia’nın başkenti” oldu. Roma imparatorları Hadrianus, Septimius Severus ve I. Konstantius ya da tam adıyla Flavius Valerius Constantius (250 – 306), çeşitli seferleri sırasında York’ta mahkeme kurdular. İmparator Septimius Severus, 208 yılında Eboracum’u ziyaret etti ve burayı İskoçya’daki seferleri için üs yaptı. İmparator Septimius Severus, 207 – 11 yılları arasındaki ikameti sırasında York’u Britannia Inferior eyaletinin başkenti ilan etti ve York’a bir “koloni” veya şehir ayrıcalıkları verenin kendisi olması muhtemeldir. Bu süre zarfında Septimius Severus şehirde kaldı ve buradan Piktler’e ve diğer kuzeyli istilâcılara karşı seferler düzenledi. Kale duvarı muhtemelen kaldığı süre boyunca yeniden inşâ edildi ve doğu köşesinde bu eserin neredeyse tam yükseklikte ayakta durduğunu görmek mümkün. İmparatorluk sarayı, Severus’un öldüğü ve yerine oğullarının geçtiği en az 211 yılına kadar York’ta bulunuyordu. Edebî kaynaklara göre, bu dönemde buranın bir imparatorluk sarayı olduğu söylense de, bu henüz arkeolojik olarak kesin olarak kanıtlanmamıştır. 211 yılında imparator şehirde öldü. Kısa bir süre sonra, Eboracum görünüşe göre koloni statüsüne yükseltildi ve “Colonia Eboracenium” tam adı verildi, ancak 237 tarihli bir yazıta kadar bu statüde görünmüyor. Kesin olarak York şehrinin “Britanya’nın başkenti” yapılması, 214 yılında.

     Ekonomik olarak askerî varlık önemliydi ve orada garnizonda bulunan 5000 askerin ihtiyaçlarını karşılamak için atölyeler kuruldu. York ilk aşamalarında bir komuta ekonomisi işletti. Üretim, 3. yy’ın ortalarına kadar askerî çanak çömlek içeriyordu; Aldwark-Peasholme Green bölgesinde askerî fayans fırınları, Coppergate’te cam işçiliği, Tanner Row’da askerî ekipman üreten metal işleri ve deri işleri bulundu. Yeni ticaret fırsatları, yerel halkı kalenin karşısında, Ouse Nehri’nin güneybatı kıyısında kalıcı bir sivil yerleşim yeri oluşturmaya yöneltti. 237 yılına gelindiğinde, Britanya’daki sadece dört koloniden biri haline getirilmişti ve diğerleri emekli askerler için kurulmuştu. York, tüccarlar ve kıdemli askerler de dahil olmak üzere zengin yerlilerden oluşan bir konsey ile kendi kendini yönetiyordu.

     Britanya, 296 yılında Roma İmparatoru Gaius Aurelius Valerius Diocletianus (245 – 312) tarafından daha da bölündüğünde, York, Britannia Secunda’nın idarî merkezi olarak kaldı. İmparatorluk, 3. yy’ın sonlarında siyasî ve ekonomik çalkantılar yaşadı ve Britanya bir süre Roma’dan bağımsız gaspçılar tarafından yönetildi. Bunlardan sonuncusunu ezdikten sonra, İmparator I. Konstantin Eboracum’a geldi ve 306 yılında orada ölen ikinci Roma imparatoru oldu.

     Böylece iki Roma imparatoru Eboracum’da (York şehrinde) ölmüştür: Septimius Severus 211’de ve I. Constantius 306’da.

     Şimdi dikkatlice okuyun lütfen:

     İstanbul (Konstantinúpolis) şehrimize ismini veren Büyük Konstantin yahut I. Konstantin olarak anılan Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Gaius Flavius Valerius Aurelius Konstantínos (274 – 337)’un babası olan Roma İmparatoru I. Konstantius ya da tam adıyla I. Flavius Valerius Constantius, 306 yılında burada, York şehrinde öldü. Cenaze töreni, tam da şimdiki York Katedrali’nin olduğu yerde düzenlendi. I. Constantius’un oğlu Konstantin de babasının cenazesi için buraya, York’a geldi. Ve cenaze töreninin hemen ardından, I. Konstantin (Büyük Konstantin), kaledeki birlikler tarafından yeni “Roma İmparatoru” ilan edildi.

     Yani dünyanın en güzel şehri İstanbul yani Konstantiniye yani Konstantinúpolis şehrimizin kurucusu olup şehre de adını veren I. Konstantin (Büyük Konstantin)’in “Roma İmparatoru” seçildiği yer işte burasıdır kardeşlerim, York şehrinde. Yıl, 306.

     Oğul Konstantin, kalede konuşlanmış birlikler tarafından anında halefi (yeni imparator) ilan edilmişti. Büyük Konstantin’in imparatorluğun tek başına hükümdarı olması 18 yıl sürmüş olsa da, Eboracum’a olan ilgisini sürdürmüş olabilir ve kalenin güneybatı cephesinin çokgen cepheli aralık kuleleri ve biri (Çok Köşeli Kule) hâlâ ayakta olan iki büyük köşe kulesi ile yeniden inşâsı muhtemelen O’nun eseridir. Kolonide, Büyük Konstantin’in saltanatı bir refah dönemiydi ve çok sayıda geniş taş şehir evi kazıldı.

     314 yılında York’tan bir piskopos, eyaletteki Hristiyanlar’ı temsil etmek için Arles’teki konseye katıldı. Bu da o sırada York’ta bir Hristiyan topluluğunun varlığına işaret ediyordu, ancak Roman York (Eboracum)’ta Hristiyanlık’ın arkeolojik kanıtları sınırlıdır.

     York’ta Roma dînî inançlarına dair kanıtlar arasında Mars, Herkül, Jüpiter ve Fortune gibi Antik Yunan Tanrıları’na sunaklar da bulunurken, fallik muskalar en sık bulunan uğurlu tılsım türüdür. Referans sayısı açısından en popüler Tanrılar, York’un manevî temsili (deha) ve Ana Tanrıça’ydı; ayrıca yerel veya bölgesel Tanrılar’a dair kanıtlar da vardır. York’ta bir Hristiyan topluluğu da vardı, ancak ilk olarak ne zaman kurulduğu bilinmiyor ve buna dair neredeyse hiçbir arkeolojik kayıt yok. Bu topluluğun ilk kanıtı, Eboracum Piskoposu Eborius (? – 314)’un ölmeden kısa süre önce, 314 yılında Arles Konseyi’ne katıldığını belirten bir belgedir ve piskoposlar ayrıca 325’te I. İznik Konseyi’ne, Serdica Konseyi’ne ve Ariminum Konseyi’ne katıldılar.

     York’taki kazılar sırasında Antik Kürdistan kültürüne ait izler ve Doğu Tanrıları’na tapınıldığını gösteren kanıtlar da bulundu. Örneğin, ordu arasında popüler olan Kürdistan mahreçli Mithra kültüne dair kanıtlar arasında, Mithra’nın bir boğayı öldürdüğünü gösteren bir heykel ve Mithra geleneğindeki kötülük tanrısı Arīmanius’a bir adanma da yer alıyor. Micklegate’te bulunan Mithra kabartması, Mithra’ya adanmış bir tapınağın Colonia’nın tam kalbinde olduğunu gösteriyor.

     Başka bir örnek ise, 6. Lejyon Komutanı Claudius Hieronymianus tarafından Antik Mısır (Kemet) Tanrısı Serapis’e adanmış bir tapınaktır.

     Yoğun bir liman kenti ve eyalet başkenti olan Eboracum, Roma İmparatorluğu’nun her yerinden sakinleri olan kozmopolit bir şehirdi. Ouse Nehri ve Foss Nehri, ağır malların ithalatı için önemli erişim noktaları sağlıyordu. Foss Nehri’nin doğu kıyısında iki olası iskelenin varlığı bu fikri destekliyor. Ouse Nehri’nin kuzeydoğu kıyısında, günümüzdeki Coney Caddesi’nin altındaki ahşap bir yapıda bulunan büyük bir tahıl yatağı, nehir yoluyla malların taşınması için depoların varlığını gösteriyor. Roma döneminde iki nehrin etrafındaki alan oldukça bataklıktı ve bu da şehrin savunulmasını kolaylaştırıyordu.

     İngiltere’nin kuzeyindeki son önemli Roma varlığı, 383 yılına tekabül ediyor.

     Roma kolonisi ve kalesi yüksek bir yerdeyken, 400 yılına gelindiğinde şehir ara sıra Ouse ve Foss nehirlerinden gelen su baskınlarına maruz kaldı ve nüfûs azaldı. York’un kaderi daha da kötüye gitti. Şehir, Ouse ve Foss nehirlerinden gelen periyodik kış sellerine maruz kalıyordu, iskele kenarındaki tesisler birkaç fitlik alüvyon altında kalmıştı ve şehri kaleye bağlayan ana Roma köprüsü terkedilmiş olabilirdi. Bu zamana kadar Eboracum muhtemelen artık bir nüfûs merkezi değildi, ancak muhtemelen bir otorite merkezi olarak kalmıştı. Colonia su baskını seviyelerinin üzerinde kalırken, büyük ölçüde terkedilmişti ve bir süre sadece küçük bir nüfûs şeridini elinde tuttu.

     York, Roma sonrası dönemde geriledi ve 5. yy’da Anglo-Saksonlar tarafından alınıp yerleşildi. Anglo-Saksonlar 400 civarında bölgeyi fethettikten sonra şehrin adı Eoforwic olarak değiştirildi. İsmin unsurları, “eofor” (yaban domuzu) ve “wic” (yerleşim yeri) kelimelerinden oluşturulmuştur ve “yaban domuzu yeri” anlamına gelir.

     Roma’nın 410 yılında Britanya’dan tümüyle çekilmesinden sonraki yüzyıllarda York hakkında çok az yazılı kanıt var ve bu, Alt-Roma Britanyası’nda tekrarlanan bir durum. 5. yy’da Ouse yakınlarındaki York’ta yerleşimin devam ettiğine dair arkeolojik kanıtlar var ve özel Roma evleri, özellikle banliyö villaları, Roma çekilmesinden sonra da işgal altında kalmıştır. Bazı akademisyenler, büyük ölçüde edebî kanıtlara dayanarak, York’un Britanyalılar için önemli bir bölgesel merkez olmaya devam ettiğini öne sürmüşlerdir.

     York, Roma sonrası dönemde geriledi ve 5. yy’da Cermenistan (Almanya) kökenli Angluslar tarafından ele geçirildi ve yerleşildi. Anglian olduğu açıkça belirlenen mezarlıklar bu dönemden kalmadır. Angluslar’ın Kuzey İngiltere’ye yerleşmesinden sonra York, 470 yılında Romano-İngiliz krallığı Ebrauc’un başkenti oldu. Şehir daha sonra Deira Krallığı’nın başkenti ve sonunda Anglo-Saksonlar yönetimindeki Northumbria (Kuzey Umbria) ilinin bir ilçesi oldu.

     York ve çevresine 7. yy’da gelen Hristiyanlık, bölgeye York doğumlu Kuzey Umbriya Kralı Ēadwine (586 – 633)’in dîn değiştirmesinin yardımıyla, aynı şekilde Yorklu Paulinus (? – 644) tarafından getirildi. Paulinus, York’un ilk piskoposu oldu. 7. yy’dan itibaren katedrale bağlı koro okulları bulunmaktadır. York’un ilk başpiskoposu olan Yorklu Paulinus tarafından 627 yılında bir “şarkı okulu” kuruldu. Şehrin bazı kısımlarının ıslahı da Kral Ēadwine döneminde başlatıldı ve York O’nun başkenti oldu. Ancak ilk kilisenin yeri günümüze kadar kesinlik kazanmamıştır. York daha sonra Hristiyan öğretisinin merkezi haline geldi. En ünlü öğretmeni Ealhwine (735 – 804) idi.

     Anglo-Sakson dünyasının ilk tarih yazarı olan tarihçi, kronolog ve teolog Muhterem Bede (672 – 735)’ye göre, bölgede kaydedilen ilk kilise, Kuzey Umbriya Kralı Ēadwine’in vaftiz edilmesi için 627 yılında aceleyle inşâ edilen ahşap bir yapıydı. Ēadwine küçük ahşap kilisenin taştan yeniden inşâ edilmesini emretti; ancak 633’te öldürüldü ve taş katedrali tamamlama görevi halefi, bir sonraki Kuzey Umbriya Kralı Oswald (604 – 42)’a düştü.

     Daha sağlam bir binaya doğru hareketler, 630’lu yıllarda başladı. Oswald tarafından 637 yılında tamamlanan taş yapı, Hz. İsa (as)’nın 12 havarisinden biri olan, Azîz Peter ve Simun Petrus isimleriyle bilinen Şimun bar Yunah (? – 68)’a ithaf edilmiştir. Kilise kısa sürede bakıma muhtaç hale geldi ve 670 yılında Azîz Wilfrid (633 – 710)’in “York Görüşü”ne çıkmasıyla harap oldu. Yapıyı onardı ve yeniledi. Ekteki okul ve kütüphane kuruldu ve 8. yy’da Kuzey Avrupa’nın en önemli okullarından biriydi.

     Bugünkü York Katedrali’nin daha önce en az üç binası vardı. Muhterem Bede’nin bahsettiği, Kral Ēadwine’in 627 yılında Paulinus tarafından vaftiz edildiği ilk kiliseye dair arkeolojik kanıt bulunmuyor. Muhtemelen ahşaptan yapılmıştır. Yaklaşık on yıl sonra tamamlanan taş bina, 7. yy’ın sonunda Azîz Wilfrid tarafından genişletildi. 741’de çıkan bir yangında kilise tamamen yandı ve yerini etkileyici yeni bir bina aldı.

     Kilise öğretmeni Ealhwine 790 yılında Fransa’dan döndüğünde kilise tamamlanmıştı. Etkilenmişti; “Çok uzun ve kavisli kemerleri destekleyen sağlam sütûnlar tarafından tutuluyor; güzel paneller ve çok sayıda pencere, onu parlatıyor. Nadir çeşitlerle süslenmiş portalları, terasları ve otuz sunağıyla ihtişamı daha da artıyor” şeklinde tarif ediyordu. Kilise ve tüm bölge daha sonra çok sayıda işgalcinin elinden geçti ve tarihi 10. yy’a kadar belirsizdir. Bu kilise, 1069 yılında Anglo-Saksonlar’ın Fatih I. William (1028 – 87)’a karşı ayaklanmasıyla ağır hasar gördü ve sonunda 1075’teki Viking istilası sırasında yıkıldı.

     York, Ortaçağ’da Kuzey İngiltere’nin dînî eyaletinin merkezi haline geldi ve bir yün ticaret merkezi olarak büyüdü. Yüzyıllar boyunca York, önemli bir kraliyet ve kilise merkezi, bir piskoposun ve daha sonra 735 yılından itibaren bir başpiskoposun ikametgâhı olarak kaldı. Piskopos Ecgbert (? – 766), 735 yılında York’un ilk başpiskoposu olarak atanır. Bir kütüphane ve okul kurar. Anglian York hakkında çok az şey biliniyor ve birkaç belge günümüze ulaşmıştır. York Katedrali’nin inşâsı ve yeniden inşâsının, aynı yerde olabilecek Alma Sophia (Kutsal Bilgelik)’ya adanmış 30 sunaklı bir kilisenin inşâsıyla birlikte gerçekleştirildiği bilinmektedir. (York Katedrali’ni gezmek ve hakkında geniş bilgi edinmek için bkz. Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 9)

     741 yılında çıkan büyük yangında York Katedrali yok oldu, ama daha sonra daha büyük ölçekte yeniden inşâ edildi.

     866 yılında Vikingler York’a baskın düzenleyip kenti ele geçirdiğinde, Kuzey Umbriya iç mücadelelerin ortasındaydı. Gelişen bir Anglo-Sakson metropolü ve müreffeh bir ekonomik merkez olarak York, Vikingler için açık bir hedefti.

     Britanya’ya herkes güneyden saldıracak değildi ya, bazıları da kuzeyden saldırırdı. “Odin Odin” nidâlarıyla Britanya’ya saldıran Vikingler, bu toprakları kolayca ele geçirmişlerdi.

     Kemiksiz Ívarr olarak tanınan Ívarr Ragnarsson (? – 873) ve kardeşi Hálfdan Ragnarsson (? – 877) liderliğindeki İskandinav Viking güçleri, Hristiyanlar için kutsal olan “Azîzler Günü”nde York şehrine saldırdı. Vikingler özellikle bu günü seçmişti; zirâ o gün şehrin tüm yetkilileri katedraldeydi ve hazırlıksız yakalandılar. Saldırıyı kutsal bir günde başlatmak etkili bir taktiksel hareket olduğunu kanıtladı; York’un liderlerinin çoğu katedraldeydi ve kasabayı saldırılara karşı savunmasız ve savaşa hazırlıksız bırakıyordu.

     Ertesi yıl, Northumbrialılar şehri geri almaya çalıştığında şehri ele geçirdiler; ordu aynı yıl York’u ve kontrol ettikleri York çevresindeki bölgeyi yerel bir kukla kralın sorumluluğuna vererek ayrıldı. Danimarkalı Vikingler York’a karşı bir Northumbria karşı saldırısını püskürttüler, 21 Mart 867’de kralları Osberht (? – 867) ve Ælla (815 – 67)’yı öldürdüler ve kukla bir hükümdar olan Ecgberht’i tahta çıkardılar. Muhtemelen başpiskopos Wulfhere (? – 900) önderliğindeki kalan Northumbria liderleri Vikinglerle “barış” yaptı. Vikingler 875 yılında geri döndü ve liderleri Hálfdan Ragnarsson, York’un kontrolünü ele geçirdi. Viking fethinden sonra Danimarkalı Vikingler buraya göç edip Britanya’ya ve York’a büyük sayılarda yerleştiler.

     Beş yıl sonra, 872’de, Büyük Ordu başka bir yerdeyken, yerel Northumbrialılar Wulfhere ve Ecgberht’i kovmak suretiyle yokluklarından yararlandılar. İki sürgün, Mercialı Burhræd (? – 888)’in sarayında sığınak buldu. İsyan kısa sürdü ve Vikingler 873’te York’un kontrolünü yeniden ele geçirdi. Wulfhere, piskoposluğa geri çağrıldı ancak Anglo-Sakson Ricsige (? – 876) hükümdar oldu, çünkü Ecgberht 873’te öldü.

     876 yılında İskandinavyalı Vikingler bölgeye kalıcı olarak yerleştiler. Vikingler tarafından fethedildikten sonra, şehrin Saksonca “Eoforwic” olan adı, Vikingler tarafından “Jórvík” olarak değiştirildi. Britanya’daki Viking bölgesinin başkenti oldu ve en zirve zamanında 10.000’den fazla nüfûsuyla övünüyordu. Bu, Büyük Britanya’da şimdiki başkent Londra (İng. London)’dan sonra ikinci sırada gelen bir nüfûstu.

     Viking lideri Hálfdan “Northumbria Kralı” ilan edilmesine rağmen gerçekte sadece Güney Northumbria’nın (Deira) hükümdarıydı. Deira, Hálfdan’ın ilk kralı olduğu “York Krallığı” (Jórvík) olarak tanındı. Hálfdan’ın saltanatı uzun sürmedi, çünkü 877’de Dublin (Baile Átha Cliath) Krallığı üzerindeki iddiasını iddia etmeye çalışırken öldürüldü.

     Jórvík Krallığı, bu dönem boyunca daha uzun ömürlü Dublin Krallığı ile yakından ilişkiliydi. Jórvík Viking kralları, asıl topraklarına (esasen Northumbria) ek olarak Dublin (İr. Baile Átha Cliath), Man Adası ve Mercia’nın 5 ilçesi çevresindeki bölgeyi de geçici olarak kontrol ediyordu. Tersine, Dublin kralları da tahta oturdu, Wessex kralları bölgeyi ilhak ederek ünvanı “York Kontu” ünvanına düşürdü.

     Vikingler, bugünkü ismi “İngiltere” olan topraklarda 878 tarihinde “Danelag” isimli ülkeyi kurdular. Evet, yanlış okumadınız… Bugünkü İngiltere’nin ismi 878 yılından itibaren artık “Danelag” idi ve bu isim, “Danimarkalılar’ın Hakkı” anlamına geliyordu. Britanya’nın güney yarısında (bugünkü İngiltere) kurulan “Danelag” adlı Viking ülkesi, 884 yılından itibaren İskandinav olmayan diğer dünya devletleri tarafından da tanındı ve uluslararası meşrûiyet kazandı.

     Jórvík (bugünkü York), Danelag’a dahil olan küçük ama müreffeh bir krallığın başkenti oldu. Yaşlı Guthrum (835 – 90), Doğu Anglia’ya karşı sahaya çıktığında Hálfdan Ragnarsson kral olarak kaldı. Hálfdan’ın hükümdarlığı döneminde Jórvík, “Danimarka İmparatorluğu” olarak kabul edildi, ancak daha sonra Norveçli Vikingler’e bırakıldı ve onlar da bunun için savaşmak zorunda kaldı. Danimarkalı Vikingler Doğu Anglia Krallığı’nı ele geçirdi. Beş ilçe, iki imparatorluk arasında bir nevi tampon bölgeydi.

     Hálfdan öldükten sonra, 883 yılında Guðrøðr Hardacnutsson (844 – 95) kral olana kadar bir ara dönem yaşandı. Guðrøðr, York’un ilk Hristiyan Viking kralıydı. Geleneksel olarak Guðrøðr’un seçiminin Lindisfarne’den Başpiskopos Wulfhere’in dînî topluluğu tarafından desteklendiği düşünülüyor. Northumbria’daki kiliseler ve dînî merkezler, Vikingler’in gelişinden bu yana sistematik olarak zenginliklerinden yoksun bırakılmıştı, ancak yoksullaşmış olmasına rağmen York’ta 7. – 11. yy’lar arasında çeşitli dönemlere ait kazılan kilise eserlerinin miktarı, katedralin her zaman dînî bir merkez olarak kaldığını gösteriyor. Guðrøðr 895 yılında öldü ve York Katedrali’ne gömüldü.

     Northumbrialı Sigfrøðr (? – 900), Guðrøðr’un yerine Jórvík’in hükümdarı oldu ve kendisi hakkında çok fazla şey bilinmese de, madenî para kanıtlarıyla sağlanan bazı bilgiler var. Madenî para kanıtı, Sigfrøðr’un Guðrøðr’un yerine geçtiğini ve 895’ten 900’e kadar hüküm sürdüğünü gösteriyor.

     Bir sonraki hükümdar Æthelwold (? – 902), 865’ten 871’e kadar “Wessex kralı” olan I. Æthelræd (845 – 71)’in oğluydu. Babasının 871’de ölmesinin ardından amcası Büyük Ælfrǣd (849 – 99) kral olmuştu. Ælfrǣd 899’da öldüğünde oğlu Yaşlı Eadweard (870 – 924) Wessex tahtına çıktı. Ancak Æthelwold, babasının Wimbourne’daki eski mülkünü ele geçirerek iktidara geldi. Eadweard’ın kuvvetleri Æthelwold’un konumunu kuşattı ve O’nu kaçmaya zorladı. 901’de yerlilerin O’nu kral olarak kabul ettiği York’a gitti.

     897 yılında York şehrinde darphane yeniden kuruldu.

     Æthelwold York’ta uzun süre kalmadı; 903’te Wessex tacını geri almak için bir sefer başlattı. Birleşik ordular Cricklade bölgesinde Wessex’e baskın düzenledi. Eadweard ve müttefikleri Doğu Anglia’ya saldırarak karşılık verdi. Eadweard’ın kentli müttefikleri Æthelwold’un ordusuyla çatıştı ve bu savaşta Æthelwold öldürüldü.

     Eadweard, Doğu Anglia’ya yaptığı saldırının ardından Viking krallığına düzenlediği akınlarla devam etti. Ertesi yıl Vikingler, yeni ortak kralları Eowils (? – 910) ve II. Hálfdan (? – 910) önderliğinde misilleme yaptı. Amaçları Mercia ve Wessex’e akın etmekti ancak 5 Ağustos 910’da Tettenhall’da Wessex ve Mercia’dan gelen ortak bir orduyla karşılaştıklarında yakalandılar ve öldürüldüler.

     York’un bir sonraki hükümdarı, I. Rǫgnvaldr ua Ímair (? – 921) idi. Rǫgnvaldr, Viking liderlerinden Ívarr (? – 873)’ın torunuydu ve muhtemelen 902 yılında Dublin (Baile Átha Cliath)’den kovulan Vikingler’den biriydi. 918’de Corbridge Muharebesi’nde İskoçya Kralı II. Còiseam mac Aoidh (879 – 952)’e karşı savaştı. Yıllıklardan savaşı kimin kazandığı belli değil ancak sonuç, Rǫgnvaldr’ın York’ta kendisini kral ilan etmesine olanak tanıdı.

     Rǫgnvaldr, York’u yönettiği süre boyunca üç ayrı sikke bastı. 921’in başlarında öldü.

     Bir sonraki hükümdar, Rǫgnvaldr’ın akrabası olan ve 902’de Dublin Krallığı’ndan kovulan bir diğer Viking lideri olan Sigtryggr Cáech (? – 927) idi. Ancak Sigtryggr, Dublin (Baile Átha Cliath)’i geri almak ve kral olmak için İrlanda’ya geri dönmüştü. Daha sonra 920 yılında York’a gitmiş ve Rǫgnvaldr’a katılmıştı. Burada 921’de Rǫgnvaldr öldü ve Sigtryggr kral oldu.

     Sigtryggr, Rǫgnvaldr ve Eadweard arasında kararlaştırılan teslimiyet şartlarını ihlal ederek Cheshire’deki Davenport’a baskın düzenledi. Yaşlı Eadweard 924’te öldü. Sigtryggr’in krallığını genişletmek için durumdan yararlandığı anlaşılıyor.

     Eadweard’ın yerine oğlu Æþelstān (894 – 939) geçti ve yıllıklar Sigtryggr’in Eadweard’a boyun eğmeye isteksiz olduğunu gösterse de, Ocak 926’da Tamworth’ta Æþelstān’a boyun eğdi. Anlaşmanın bir parçası olarak, Sigtryggr’in Æþelstān’ın kızkardeşi Eadgyth (? – ?) ile evlenmesi ve vaftiz edilmesi gerekiyordu. Sigtryggr vaftiz edildi ancak sonra bu inancı reddetti ve kısa bir süre sonra evlilik gerçekleşmeden gelini de reddetti.

     927 yılında Sigtryggr öldü. Kardeşi Guðrøðr ua Ímair (? – 934) Dublin’den ayrıldı ve Sigtryggr’in yerine kral olarak Northumbria’ya gitti ancak yönetim girişimi başarısız oldu ve Kral Æþelstān tarafından kovuldu.

     937 yılında, Guðrøðr ua Ímair’ın oğlu III. Óláfr Guðrøðsson (? – 941) liderliğindeki Vikingler’den, İskoçya Kralı II. Còiseam mac Aoidh ve Strathclyde Kralı Owain ap Dyfnwal (? – ?)’dan oluşan bir koalisyon İngiltere’yi işgal etti. İşgalciler, Brunanburh Muharebesi’nde Æþelstān ve müttefikleri tarafından durduruldu ve yenildi. Bundan sonra, Æþelstān’ın Northumbria ile ilişkisi kolay olmasa da, 939’daki ölümüne kadar buradaki hakimiyeti güvenli kaldı. Hükümdarlığı sırasında Æþelstān, Northumbria’yı İngiltere’ye entegre etti ve sikke tasarımı standart İngiliz sistemine uyacak şekilde değiştirildi. York’ta üretilen bazı sikkelerde, darphane imzası York’un Eski İngilizce adı olan Eforwic’ti.

     Æþelstān, Anglo-Sakson krallıklarını tek bir birleşik İngiltere’de birleştirmiş ve Vikingler ile müttefiklerinin muhalefetini bastırmış olsa da, 939’da öldüğünde, Viking lideri III. Óláfr Guðrøðsson (Brunanburh’ta yenilmişti) Dublin’den geldi ve çok az muhalefetle Northumbria’yı ele geçirdi. Saltanatı sırasında York’ta basılan paralarda Raven motifi görülmektedir.

     940’ta kuzeni Óláfr Sigtryggsson (? – 980) York’ta O’na katıldı. 941’de Óláfr Guðrøðsson Mercia ve Doğu Anglia’yı işgal etti. York ve Canterbury başpiskoposları arabuluculuk yaptı ve Æþelstān’ın halefi olan I. Eadmund (921 – 46), Güneydoğu Midlands ve Lincolnshire’in çoğunu teslim etti. Óláfr Guðrøðsson’un 942’de öldüğü ve yerine Óláfr Sigtryggsson’un geçtiği muhtemeldir.

     945 yılında I. Eadmund Cumbria’yı işgal etti ve Strathclyde Kralı Dyfnwal ab Owain (? – 975)’in iki oğlunu kör etti. Ama bir yıl sonra, 946’da Eadmund, Pucklechurch’ta suikasta uğradı ve öldürüldü. Eadmund’un yerine Ædred (923 – 55) tahta geçti. Ædred hemen dikkatini Northumbria’ya çevirdi. 947’de Ædred, Anglo-İskandinav kasabası Tanshelf’e gitti.

     Kanlıbalta Eiríkr lakaplı Eiríkr Haraldsson (885 – 954), York’taki kötüleşen siyasî durumdan yararlanarak kendini kral ilan etti. Ædred’ın cevabı Northumbria’ya baskın düzenlemek ve Eiríkr’i kovmak oldu. Óláfr Sigtryggsson 950’den 952’ye kadar kral olarak yeniden tahta kuruldu. Óláfr Sigtryggsson’un egemenliği kısa sürdü, çünkü 952’de Kanlıbalta Eiríkr O’nu görevden aldı ve ardından 954’e kadar Northumbria’da hüküm sürdü.

     Britanya’daki İskandinav Viking hakimiyeti, Ædred’in kuvvetlerinin 954 yılında Stainmore Muharebesi’nde Kanlıbalta Eiríkr’i öldürmesiyle sona erdi. Bu tarihten sonra tüm bölge, İngiltere kralları tarafından atanan yerel soylulardan gelen kontlar tarafından yönetilmeye başlandı.

     Viking kralları, Jórvík Krallığı adını verdikleri bölgeyi 954 yılına kadar yaklaşık bir asır boyunca yönettiler. Aynı yıl son Viking Kralı I. Eiríkr Blóðøx (885 – 954) sınırdışı edildi ve krallığı Anglo-Sakson İmparatorluğu ile birleşti.

     Jórvík Krallığı 954 yılında İngiltere’ye dahil edildi, ancak bu, Jórvík (bugünkü York) şehrinin ekonomik başarısını ve yükselişini azaltmadı.

     975 yılında İngiltere Kralı Ædgar (944 – 75) aniden öldü. Halefiyet iki oğlu Şehîd II. Eadweard (962 – 78) ve Tedariksiz II. Æþelræd (966 – 1016) arasında çekişme konusu oldu. Eadweard kral oldu ancak 978’de şüpheli koşullar altında öldürüldü. Tedariksiz Æþelræd O’nun yerine hükümdar oldu ve 1002’de topraklarındaki Danimarkalılar’ın “sadakatsizce canına kıyacakları ve ardından tüm danışmanlarını öldürecekleri ve sonrasında krallığını ele geçirecekleri” söylendi. Buna karşılık Æþelræd, İngiltere’de yaşayan tüm Danimarkalılar’ın öldürülmesini emretti. Emirler 13 Kasım 1002’de yerine getirildi ve buna “St. Brice Günü Kâtliamı” deniyor.

     Katliâmın, Danimarka Kralı Sveinn Haraldsson Tjúguskegg (963 – 1014)’ı 1003’te İngiltere’yi işgal etmeye kışkırttığı düşünülüyor. Saldırı 1014’e kadar devam etti ve Tedariksiz Æþelræd ve ailesi sürgüne gönderildi. Danimarka Kralı Svend Tveskæg, aynı zamanda “İngiltere Kralı” olarak atandı. Ancak sadece beş hafta sonra vefat etti.

     Svend Tveskæg’in ölümünden sonra oğlu Knútr inn Ríki (995 – 1035), Danimarka ordusunun lideri oldu ve Tedariksiz Æþelræd İngiltere’ye döndü. Æþelræd Knútr’u İngiltere’den kovdu ve Danimarka’ya geri gönderdi. Daha sonra 1015’te Knútr inn Ríki, İngiltere’ye karşı seferi yeniden başlattı. Bu arada 1016’da Æþelræd öldü ve yerine oğlu II. Ēadmund Ironside (990 – 1016) geçti. Ēadmund ve kuvvetleri Ashingdon Muharebesi’nde Knútr inn Ríki tarafından kesin bir şekilde yenildi. Savaştan sonra Knútr inn Ríki, Ēadmund Ironside ile bir anlaşma yaptı. Buna göre Ēadmund “Wessex Kralı” olacak ve Knútr inn Ríki de İngiltere’nin geri kalanını yönetecekti.

     Ēadmund Ironside anlaşmadan sadece birkaç hafta sonra öldü. Knútr inn Ríki daha sonra tüm İngiltere’nin kralı oldu. İngiltere’yi, dönemin İskandinav sistemine dayalı bir yönetim sistemi kullanarak dört yarı bağımsız kontluğa böldü. Ancak bir İskandinav kralı tüm İngiltere’yi yönetiyor olsa da, Northumbria ülkenin geri kalanıyla iyi bir şekilde bütünleşmemişti.

     Sigurðr Digri (? – 1055), 1033 yılında Eiríkr Hákonarson (964 – 1024)’un yerine geçtiğinde, Northumbria’nın son “İskandinav Kontu” oldu. 22 yıl boyunca zorluk çekmeden hüküm sürdü.

     Knútr inn Ríki 1035 tarihinde öldüğünde, İngiltere, Danimarka, Norveç’in bir bölümü ve İsveç’in bir bölümünün kralıydı. O’nun ölümünden sonra I. Harald Harefod (1015 – 40) yeni “İngiltere Kralı” oldu. Fakat O da beş yıl sonra öldü ve böylece İngiltere topraklarındaki Viking hükümranlığı da yavaş yavaş sonlara doğru gitmeye başladı.

     Sigurðr Digri’nin 1055’teki ölümünden sonra, İngiltere Kralı Günâh Çıkartıcı Ēadƿeard (1003 – 66), Yorkshire’i yönetmesi için bir Batı Sakson olan Tostig Godwinson (1029 – 66)’u seçti. Fakat Ēadƿeard’ın tercihi Tostig Godwinson, yerliler arasında popüler değildi. 3 Ekim 1065’te Northumbria isyancıları York’u ele geçiririler, Tostig’i kanunsuz ilan ederler ve Northumbrialı Mōrcǣr (? – 1087)’ı yeni kontları olarak seçerler. Kuzeylilerin yeni kont seçimi, Ēadƿeard tarafından da kabul edilir.

     Günâh Çıkartıcı Ēadƿeard’ın 1066’daki ölümünden sonra II. Harold Godwinson (1022 – 66) “İngiltere Kralı” oldu. Saltanatının başlarında York’u ziyaret etti ve “Anglo-Sakson Kroniği”ne göre 1066 Paskalyası’nda Westminster’a geri döndü. Eylül 1066’da Tostig bu sefer müttefiki Norveçli Haraldr Sigurðarso (1015 – 66) ile birlikte sahneye geri döndü. 20 Eylül 1066’da müttefikler, kuzeyli kontlar Mōrcǣr ve Ēadƿeard’ı Fulford Muharebesi’nde yendi. York halkı şehri işgal etmeyen Tostig ve Haraldra boyun eğdi. Beş gün sonra Tostig ve Haraldr, Stamford Köprüsü Muharebesi’nde Harold Godwinson tarafından yenildi ve öldürüldü.

     Dünya tarihinde “Viking Çağı”, günümüz tarihçilerinin genel kabulüne göre 793 yılındaki Lindisfarne Manastırı Saldırısı ile başlar, 1066 yılındaki Stamford Köprüsü Savaşı ile sona erer. Bu iki hadise arasındaki 300 yıllık uzun bir zaman dilimi “Viking Çağı” olarak adlandırılmaktadır.

     Az önce belirttiğimiz üzere, Vikingler egemenliğinde şehrin adı “Jórvík” idi. 1066 yılındaki Norman istilasından sonra bu isim “York” olarak değiştirilmiştir şehrin adı halen böyledir.

     Jórvík (bugünkü York), Vikingler için önemli bir ekonomik ve ticaret merkeziydi. İskandinav paraları Jórvík darphanesinde basılırken, arkeologlar kasabanın merkezi Coppergate bölgesinde çeşitli zanaat atölyelerine dair kanıtlar buldular. Bunlar, Jórvík’te tekstil üretimi, metal işçiliği, oymacılık, cam işçiliği ve mücevher yapımının hepsinin uygulandığını gösteriyor. Basra Körfezi (İran Körfezi; Fars Körfezi) kadar uzak yerlerden gelen malzemeler de keşfedildi ve bu da York şehrinin tâ o zamanlar uluslararası bir ticaret ağının parçası olduğunu gösteriyor. Viking yönetimi altında şehir, Kuzey Avrupa’daki kapsamlı Viking ticaret yollarının bir parçası olan büyük bir nehir limanı haline geldi.

     Arkeolojik kanıtlar, Jórvík’in gelişen atölyeleri ve köklü darphaneleriyle yoğun bir uluslararası ticarete sahip olduğunu gösteriyor. Jórvík (York), daha geniş İskandinav ticaret sisteminin bir parçasıydı; bir rota Shetland (Zetland) Adaları üzerinden Norveç’e, diğeri ise Dinyeper ve Volga nehirleri üzerinden İsveç’e, Bizans’a, Kürdistan’a ve tüm dünyasına gidiyordu.

     1066’daki Norman istilâsından sonra kuzey, birçok bölgesel isyanın ardından Fatih I. William (1028 – 87) tarafından tamamen harap edildi. Normanlar’ın İngiltere’yi işgalinden iki yıl sonra, 1068’de York halkı isyan etti. Başlangıçta başarılı oldular, ancak Fatih I. William’ın gelişiyle isyan bastırıldı. William hemen bir kalenin (muhtemelen şimdiki York Kalesi’nin) üzerine ahşap bir kale inşâ etti. 28 Ocak 1069’da, başka bir isyanın ardından kral, Ouse Nehri boyunca başka bir ahşap kale yaptırdı. Artık taştan yapılmış, yeniden inşâ edilmiş kalelerin kalıntıları bugün Ouse Nehri’nin her iki yakasında da görülebilmektedir.

     İlk taş katedral, bu ayaklanmada çıkan yangında büyük hasar gördü ve Normanlar yeni bir yere bir katedral inşa ettiler. 1070 yılında bölgeye gelen Norman Başpiskoposu Bayeuxlu Thomas (? – 1100), bugün Fransa’nın egemenliğinde olan Normandiya’daki Bayeux Notre-Dame Katedrali’ni örnek alarak, York’ta bir Norman katedrali inşâ etmeye başladı. Danimarkalılar kiliseyi 1075’te yıkmışlar, ancak 1080’den itibaren yeniden inşâ edilmiştir. Norman tarzında yapılmış, 111 m uzunluğunda, beyaz ve kırmızı çizgilerle çizilmiştir. Yeni yapı 1137’deki yangında hasar gördü ancak kısa süre sonra onarıldı. Koro ve mahzen 1154’’te yeniden düzenlendi ve tamamı Norman tarzında yeni bir şapel inşâ edildi.

     “Monkgate” (Keşiş Kapısı) ismi ilk olarak 1075 yılında, York Katedrali’ne bağlı keşişlere ithafen verilmiştir. O zamanlar cadde üzerinde, Monk Köprüsü yakınında bir St. Loy Hastanesi mevcut olabilir, ancak 1380’de kesinlikle bir cüzzam hastanesi vardı ve 1396 yılında yaklaşık 1610’a kadar ayakta kalan bir Maison Dieu inşâ edildi. Yolun üzerinde 12. yy’da Azîz Maurice Kilisesi (İng. St. Maurice’s Church) yapıldı. Şehrin Yahudî mezarlığı da cadde üzerindeydi.

     Ortaçağ’dan kalma Norman kalesinin artık harap olmuş kalesine genellikle Clifford Kulesi (İng. Clifford’s Tower) denir. Başlangıçta eski Viking şehri Jórvík’e hâkim olmak için, kendisi de Norman kökenli olup “İngiltere’nin ilk Norman kökenli kralı” olan ve “Piç William” olarak da anılan I. William’ın emriyle inşâ edilen kale, kapsamlı su savunmalarıyla büyük bir tahkimat haline gelmeden önce çalkantılı bir erken tarihe sahipti.

     Clifford Kulesi alışılmadık bir tasarıma sahiptir. İki katlı kule, dört dairesel loblu dört yapraklı bir plana sahip. Her bir lobun genişliği 6, 7 m olup duvarların kalınlığı 2, 90 m. Kulenin en geniş kısmı 24 m çapında. 6, 4 m genişliğinde kare bir kapı evi, iki lobun arasındaki güney tarafındaki girişi koruyor. Diğer lobların arasında savunma kuleleri bulunmakta. Büyük konsollar ve merkez bir iskele, büyük taş ağırlığını ve birinci katı destekliyor. York Kalesi’ne özgü bir tasarımdaki boşluklar, atış noktaları sağlıyor. Girişin üzerine, Galler’deki Harlech ve Chepstow kalelerinde olduğu gibi 4, 6 x 4, 3 m boyutlarında, “portcullis odası” olarak ikiye katlanan bir şapel inşâ edilmiş. Kulenin, kalenin zirvesinden daha fazla zemini görünür hale getirerek yandan ateş etmeyi iyileştirmeye yönelik bir deney olduğuna inanılıyor. İngiltere’de benzersiz olmasına rağmen kulenin tasarımı Fransa’daki Étampes Şatosu’na çok benziyor ve Yorkshire’deki Pontefract Kalesi’nin gelecekteki tasarımını etkilemiş olabilir. Kral III. Henry, proje için usta duvarcı Henry de Rayns (? – ?) ve baş marangoz Northamptonlu Simon (? – ?)’u işe aldı ve kulenin maliyeti, bu çalışma döneminde kaleye yapılan toplam harcamaların çoğunu oluşturuyordu.

     Clifford Kulesi, orijinal Ortaçağ surunun hayatta kalan en göze çarpan kısmıdır, ancak kalenin yan tarafındaki taş basamaklar moderndir. Dış avlu duvarının parçaları, güney kapı evinin bazı kısımları ve köşe kulelerinden biri de hayatta kalmıştır.

     York, Yorkshire ilçesinin merkezi haline geldi, bir başpiskoposun koltuğu oldu ve daha sonra 13. – 14. yüzyıllarda kraliyet yönetiminin alternatif bir koltuğu statüsünü aldı. O zamanlar önemli bir ticaret merkeziydi. Azîze Meryem Manastırı (İng. St. Mary’s Abbei) ve Kutsal Teslis Kilisesi (İng. Holy Trinity Church) gibi çeşitli dînî binalar inşâ edildi.

     Ocak – Şubat 1088’de St. Mary Manastırı yeniden kuruldu. 1126’da Canterbury ve York başpiskoposlukları eşit ilan edildi.

     4 Haziran 1137’de York Katedrali ve şehir, bir yangında ciddi şekilde hasar gördü, ancak katedral kısa süre sonra yeniden inşâ edildi. St. Peter Hastanesi’nin yerine St. Leonard Hastanesi yapıldı.

     1154 yılında Ouse Köprüsü, sürgünden dönen York Başpiskoposu Yorklu William (? – 1154)’ı karşılamak için toplanan kalabalığın ağırlığı altında çöktü. 8 Haziran’da William öldü, görünüşe göre ayin sırasında zehirlendi.

     1182 yılında York’ta vatandaşlara tüzük verildi.

     1190 yılında York Kalesi’nde 150 yerel Yahudî’nin öldürüldüğü bir korkunç pogrom yaşandı. Birçok Yahudî, Hristiyan çetelerin eline düşmemek için intihar ederek öldü.

     Normanlar, İngiltere’ye ilk Yahudî topluluklarını getirmişti. Burada bazıları tefeci olarak özel bir ekonomik rol üstlenmişti. Bu önemli ama diğer açılardan yasaklanmış bir faaliyetti. İngiltere Yahudîleri önemli ölçüde dînî önyargılara maruz kalıyorlardı ve çoğunlukla Hristiyan nüfûsun çoğunluğunun saldırıları durumunda kendilerine koruma sağlayabilecek yerel bir kraliyet kalesinin bulunduğu kasaba ve şehirlerde çalışıyorlardı. Norman ve Angevin kralları, Yahudî mülklerinin ve Yahudîler’e borçlu olunan meblağların sonuçta krallığa ait olduğunu ve bir Yahudî’nin ölümü üzerine krala geri döneceğini belirledikleri için, Yahudîler’e kraliyet koruması genellikle veriliyordu.

     Dünyadaki ve İngiltere topraklarındaki sancılı süreç ve gergin ortam dînsel fanatizmi doğurmuş, dînsel fanatizm de bir dizi şiddet olaylarına yol açmıştır. Yahudî Katliâmı’ndan bir yıl önce, 1189’da I. Richard (1157 – 99), “İngiltere Kralı” olarak taç giymiş ve Haçlı Seferleri’ne katılma niyetini açıklamıştı. Bu, Yahudî karşıtı duyguları alevlendirdi. Kralın İngiltere Yahudîleri’ne saldırı emri verdiğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Gerginlikler York’ta ertesi yıl şiddete dönüştü. Güçlü Yahudî tüccar Lincolnlu Aaron (1125 – 86)’a borcu olan Richard de Malbis (? – ?), yerel bir çeteyi Aaron’un yakın zamanda ölen bir Yahudî çalışanının York’taki evine ve ailesine saldırmaya kışkırtmak için kazara çıkan bir evde çıkan yangından yararlandı.

     Şubat 1190’da Norfolk’taki Lynn Limanı’nda Musevîlik’ten Hristiyanlık’a geçmiş bir kişi, eski dîndaşlarının saldırısı üzerine bir kiliseye sığınmıştır. Yahudîler’in onu takip etmesi üzerine olaylar büyüyünce halk Yahudîler’e saldırmış ve evlerini yağmalamıştır. Bu süreçte denizaşırı ülkelerden gelen genç denizciler ve tüccarlar, öldürme ve yağmalamada daha gayretliyken, yerel halk “kral korkusuyla” biraz daha temkinli davranıyordu. Birkaç gün sonra haberler, doğudaki en önemli şehirlerden Norwich’e ulaştı. Haçlı Seferi’ne çıkmak için tedarikte zorlanan Hristiyanlar, “Hz. İsa’yı çarmıha germiş olan Yahudîler’in” zenginliklerine karşı öfke duymaktaydılar. 7 Mart 1190’da doruğa ulaşan kargaşa sırasında bir kaleye sığınan çok sayıda Yahudî katledilmiş, evleri yağmalanmış ve mülklerine el konulmuştur 7 Mart 1190’daki Stamford Fuarı’nda pekçok Yahudî katledildi ve 18 Mart’ta da Bury St. Edmunds’ta 57 Yahudî öldürüldü. Lincoln Yahudîleri ancak kaleye sığınarak kendilerini kurtarabildiler.

     Sık görülen “kan iftirası” vak’alarında, Yahudîler’in çocukları avlayarak kanlarını aldığını ve çocukların kanlarını Fısıh Bayramı’ndan önce “mayasız matsa” yapmak için kullandıkları söylenirdi. Haçlılar Üçüncü Haçlı Seferi için ayrılmaya hazırlanırken, dînsel fanatizm birçok anti-Hristiyan olayıyla sonuçlandı. Yahudî cemaatinin lideri Yorklu Josce (? – 1190), yerel Yahudî ailelerini kraliyet kalesine götürdü ve burada York şehrindeki ahşap kaleye sığındılar. Kalabalık kaleyi kuşattı ve polis memuru durumu tartışmak için kaleyi terkettiğinde, Yahudîler kalabalığın girmesinden ya da şerife teslim edilmekten korktukları için O’nun tekrar içeri girmesine izin vermediler. Polis memuru şerife başvurdu, kendi adamlarını çağırdı ve kaleyi kuşattı. Kuşatma, Yahudîler’in konumunun savunulamaz hale geldiği 16 Mart’a kadar devam etti.

      Saldırıların belki de en kötüsü York şehrinde yaşandı. Güneydeki salgın haberlerini duyan Richard Malebysse (1155 – 1209) adlı hukukçu başta olmak üzere, Yahudîler’e borcu olan yerel baronların yönlendirmesiyle Yahudî toplumu hedef alındı. Olaylarda çok sayıda Yahudî’nin evi yakılmış ve malları yağmalanmıştır. O geceki saldırılardan kurtulan Yahudîler, sabahleyin değerli eşyalarıyla birlikte yakınlarındaki Clifford Kulesi’ne sığınmışlar ve kale muhâfızı da onları korumak için elinden geleni yapmıştır. York’taki Yahudîler’in lideri Yorklu Josce, York Kalesi müdüründen, onları eşleri ve çocuklarıyla birlikte kabul etmesini istedi ve Clifford Kulesi’ne kabul edildiler. Ancak bu sırada kalenin dışında toplanan halk, Yahudîler’e Hristiyan olup vaftiz olmalarını, aksi takdirde öldürüleceklerini bildirmiştir. Clifford Kulesi, Hristiyan çeteler tarafından kuşatıldı. Kalede mahsur kalan Yahudîler’e, dînî liderleri Haham Rabbi Yom Tov ((? – 1190) tarafından dîn değiştirmek yerine kendilerini öldürmeleri tavsiye edildi. Haham Rabbi Yom Tov, çeteler tarafından öldürülmemek için toplu bir intihar eylemi önerdi ve ölümlerinden sonra vücûtlarının parçalanmasını önlemek için kale ateşe verildi. Birkaç Yahudî alevler arasında can verdi ama çoğunluk kalabalığa teslim olmak yerine kendi canına kıydı. Ancak bir avuç Yahudî, Hristiyanlık’a geçme sözü vererek teslim oldu, ancak onlar da öfkeli kalabalık tarafından öldürüldüler. Yorklu Josce, karısı Anna (? – 1190)’yı ve iki çocuğunu öldürerek işe başladı ve ardından Haham Yom Tov tarafından öldürüldü. Yom Tov ve Josce ahşap kaleyi ateşe verip kendilerini öldürmeden önce her ailenin babası, karısını ve çocuklarını öldürdü. Kendini öldürmeyen bir avuç Yahudî yangında öldü ya da isyancılar tarafından öldürüldü. Katliâm bittikten sonra saldırganlar, Yahudîler’in tahvillerinin saklandığı katedrale gitmişler ve oradaki bütün evrakları yakarak asıl maksatlarına ulaşmışlardır.

     Katliâmda toplamda 150 civarında Yahudî öldü. Kale, 207 Sterlin (£) maliyetle yüksekliği 4 m yükseltilen kalenin üzerine yine ahşap olarak yeniden inşâ edildi. (Clifford Kulesi ve 1190 yılındaki Yahudî Katliâmı hakkında geniş bilgi edinmek için bkz. Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 11)

     İngiltere Kralı John (1166 – 1216), hükümdarlığı sırasında York Kalesi’ni yoğun bir şekilde kullandı ve kaleyi kendi güvenliği için kişisel alanı olarak kullandı. Bu süre zarfında kale iyi durumda tutuldu. Bu dönemde, John’un York Kalesi’nde, düzenlenen İrlanda Seferleri sırasında alınan mâhkumlara atıfta bulunularak, kalenin zindan olarak kullanımına ilişkin ilk kayıtlar ortaya çıktı. 13. yy’a gelindiğinde, kalenin korunmasına yardımcı olacak şövalyelerin ve yaylı tüfekçilerin sağlanması karşılığında York çevresindeki çeşitli toprakların verildiği köklü bir kale muhâfızları sistemi mevcuttu.

     9 Temmuz 1212’de, vatandaşların kendi vergilerini toplamalarına ve bir belediye başkanı atamalarına izin veren kraliyet tüzüğü verildi (ilk bilinen 1217).

     Katedrallerdeki Gotik tarz, 12. yy’ın ortalarında ortaya çıktı. 1215’te Walter de Gray (? – 1255) başpiskopos oldu ve Canterbury şehrindeki Canterbury Katedrali’ne rakip olacak Gotik bir yapının inşâsını emretti. İnşaat 1220’de başladı. Kuzey ve güney geçişleri ilk yeni yapılardı; 1250’lerde tamamlanan her ikisi de Erken İngiliz Gotik tarzında inşâ edilmişti ancak oldukça farklı duvar yüksekliklerine sahipti. Ahşap bir kuleye sahip önemli bir merkezî kule de tamamlandı.

     Bir sonraki İngiltere Kralı III. Henry (1207 – 72) de kaleden yoğun bir şekilde yararlandı, ancak 1228 Noeli’ndeki ziyareti sırasında bir fırtına, kaledeki ahşap kaleyi yok etti. Görünüşe göre kale onarılmamış ve onun yerine iç avluya kralın kullanımı için bir binâ inşa edilmiş.

     25 Eylül 1237’de İngiltere Kralı III. Henry ile kayınbiraderi İskoçya Kralı II. Alaxandair mac Uilliam (1198 – 1249) arasında “York Antlaşması(Treaty of York) imzalandı.

     1244’te İskoçlar İngiltere’yi işgal etme tehdidinde bulunduğunda, Kral III. Henry kaleyi ziyaret etti ve yaklaşık 2600 Sterlin (£) maliyetle kalenin beyaz kireçtaşından yeniden inşâ edilmesini emretti. Çalışma 1245 – 70 yılları arasında gerçekleştirildi ve kuleli bir perde duvarın, iki büyük kuleli oldukça büyük bir kapı evinin, iki küçük kapı evinin, küçük bir su kapısının, şehre açılan küçük bir kapının, bir şapelin ve bir kilisenin inşâsını içeriyordu. İlk olarak Kral Kulesi, daha sonra Clifford Kulesi adı verildi.

     1295 yılında şehir, parlamentoya iki üye gönderdi.

     1298’den 1338’e kadar İskoçya Bağımsızlık Savaşları’nda York Kalesi, genellikle İngiltere üzerindeki kraliyet yönetiminin merkeziydi ve aynı zamanda askerî operasyonlar için de önemli bir üstü. Kral Edward, bu dönemde hem ulusal hazineyi (kalede) hem de şansölyeliği (manastırda) York’ta barındırıyordu.

     Kral III. Henry, kalenin geniş bir yelpazedeki mahkumları tutacak bir hapishane olarak rolünü genişletti. O sırada şerif hapishaneden sorumluydu ve yardımcısı genellikle tam zamanlı bir gardiyan rolünü üstleniyordu. Kalede aynı anda 310 kadar mahkum tutuluyordu. Mahkumların tutulduğu koşullar dehşet verici derecede kötüydü ve tutuklular arasında yaygın yaşam kaybına yol açtı. Hapishaneden kaçışlar nispeten yaygındı ve 1298’de 28 mahkumun firar etmesi gibi bunların çoğu başarılı oldu. İngiltere’de Tapınak Şövalyeleri Askerî Düzeni 1307’de feshedildiğinde, tutuklanan şövalyelerin çoğu York Kalesi’nde tutuldu. Eski tapınakçı mülkü olan kale değirmenleri aynı zamanda kraliyet kontrolüne geri döndü.

     Bir sonraki İngiltere Kralı I. Edward Longshanks (1239 – 1307), Yorkshire şerifine York şehrinde kanun ve düzeni sağlaması için geniş kapsamlı yetkiler verdi ve şerifler karargâhlarını Clifford Kulesi’ne kurdular. Hem I. Edward hem de oğlunun yönetimi altında İskoçlar’a karşı yapılan savaşlar sırasında York Kalesi, 1298 – 1338 arasındaki yılların neredeyse yarısı boyunca İngiltere’deki kraliyet yönetiminin merkezini oluşturdu. Pekçok Westminster kurumu, kale yerleşkesine yerleşerek kralı kuzeyden York’a kadar takip etti. Mevcut kale binaları tüm idarî kurumları barındırmaya yetmiyordu. Dönemin başında Avam Mahkemesi için kalenin içinde geçici bir bina inşâ edildi ve 1319 – 20 yılları arasında daha büyük ölçekte yeniden imar edildi. Maliye, Clifford Kulesi’ni devraldı. Kalenin kendisinden gelen taşkınları absorbe etmek için şehrin etrafındaki diğer binalara el konulması gerekiyordu. Kalenin bu amaçlarla yaygın olarak kullanılmasının bir sonucu olarak, York Kalesi’ndeki hukuk mahkemeleri, 1360’’lara kadar süren bir model olan Londra (İng. London)’daki mahkemelerle rekabet etmeye başladı.

     1316 yılında Goodramgate’de Lady Row inşâ edildi.

     20 Eylül 1319’da İskoçya Bağımsızlık Savaşı’nın ilkinde, York’tan gelen savunuculara karşı Myton Muharebesi’nde İskoçlar zafer kazndı. Birçok rahip ve York belediye başkanı öldürüldü.

     Bir sonraki İngiltere Kralı II. Edward (1284 – 1327), asi baronlarına karşı yürüttüğü kampanyada kaleyi bir hapishane olarak kullandı ve 1322 yılındaki Boroughbridge Savaşı’ndan sonra mağlup isyancı liderlerin çoğu York Kalesi’nde idam edildi.

     1335 yılında parlamento York’ta toplanır. Daha sonra normalde Westminster’da (Londra) toplanacaktır.

     Bir sonraki İngiltere Kralı III. Edward (1312 – 77), İngiltere’nin kuzeyinin ihtiyaçlarını karşılamak için altın ve gümüş paralar üretmek üzere York Kalesi’nde kalıcı bir darphane kurmaya karar verdiğinde, kale sonunda 1344’te kendi darphanesine sahip oldu. Tesisi kurmak için Avrupalı madenî paracılar York’a getirildi.

     Mayıs 1349’da “Kara Veba” olarak da bilinen “Kara Ölüm” York’a ulaşır. Şehir nüfûsunun % 50’si ölür.

     Kara Veba (Kara Ölüm), insanlık tarihinde kaydedilen en ölümcül salgındır. Avrasya ve Kuzey Afrika’da 75 – 200 milyon kadar insanın ölümüne yol açtığı düşünülmektedir. 1346 – 53 yılları arasında Avrupa’da zirveye ulaşan salgın, insanlık tarihinde kaydedilen en ölümcül salgındır. Hastalığın sebebi Yersinia pestis bakterisidir. Genellikle “hıyarcıklı veba” görülse bile, “pnömonik veba” ve “septisemik veba” da görülebilir.

     Bununla birlikte, 14. yy’ın sonuna gelindiğinde, kale avlusu öncelikle yerel ilçe idaresi tarafından işgal edilmişti. Mahkumların avlu etrafındaki çeşitli kulelerde tutulduğu bir hapishane olarak yaygın bir şekilde kullanıldı. Kalenin güvenliğini sağlamaya yönelik eski kale muhâfız sistemi, yerel muhafızlar kiralamak için yerel kraliyet topraklarından alınan kiraları kullandığı bir sisteme dönüşmüştü. York şehir, 1381 yılındaki Köylü İsyanı sırasında önemli bir huzursuzluğun yaşandığı yerdi.

     Şehir, 1396’da İngiltere Kralı II. Richard (1367 – 1400)’ın bir tüzüğüyle verilen ayrıcalıklar da dahil olmak üzere, merkezî hükümetten giderek artan bir özerklik kazandı. II. Richard şehre bir imtiyaz vererek, onu bir “ilçe tüzel kişiliği” haline getirdi.

     Nisan 1405’de Percy Hanedanı’nın kuzeyde başlattığı ve özel bir komisyon tarafından yargılandığı bir ayaklanmanın çöküşünün ardından, 8 Haziran 1405’te York Başpiskoposu Richard le Scrope (1350 – 1405) ve diğerleri York’ta idam edildiler.

     1434 yılında York şehrinde Mulberry Hall inşâ edildi.1453’te ise York Guildhall açıldı. 1460 yılında da St. William’s College kuruldu.

     1 Haziran 1464’te bir kez daha İngiltere ve İskoçya arasında “York Antlaşması” imzalandı.

     14 Mart 1471 tarihindeki Gül Savaşları’nda, ahttan indirilen İngiltere Kralı IV. Edward (1442 – 83), küçük bir kuvvetle Ravenspur’a çıktı ve York’u güvence altına almak için hızla yola koyuldu.

     1472 yılında batı kulelerinin tamamlanmasının ardından York Katedrali kutsandı. Katedralin tamamlanmasından sonraki yüzyılda önemli birkaç bina inşâ edildi.

     1538 yılında manastırların feshedilmesi kararı alındı. Aynı yıl York Fransisken Manastırı feshedildi. Bir yıl sonra ise St. Mary’s Abbey ve bitişiğindeki St. Leonard’s Hastanesi feshedildi. King’s Manor, Kuzey Konseyi’nin merkezi oldu.

     Ortaçağ ilerledikçe şehir daha da zenginleşti ve bu durum kentsel inşaat faaliyetlerine de yansıdı. 45 adet eski Ortaçağ kilisesinden 20’si az çok korunmuş durumda, ancak bu kiliselerden yalnızca sekizinde ayinler hâlâ yapılıyor. 1547’de 15 kilisenin kapatılması gerekti. Bu, o dönemde şehrin nüfûs kaybının bir göstergesiydi.

     York Kalesi, 15. ve 16. yy’larda bakıma muhtaç hale geldi ve giderek hem yerel suçlular hem de siyasî mahkumlar için bir hapishane olarak kullanılmaya başlandı. İngiltere Kralı VI. Edward (1537 – 53)’ın 1553’teki ölümünden sonra kale darphanesi kapatıldı.

     Kale giderek daha fazla yerel suçlular için bir hapishane ve siyasî infaz yeri olarak kullanılmaya devam etti. 16. yy’a gelindiğinde, “hainleri” York’ta idam cezasının verildiği yer olan Micklegate Bar’da öldürmek yerine, onları Clifford Kulesi’nin tepesinden asarak infaz etmek geleneksel hale gelmişti. Örneğin 1536’da siyasî lider Robert Aske (1500 – 37), Manastırların Dağıtılması’na karşı Lütuf Hac Gezisi protestosunun başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, İngiltere Kralı VIII. Henry (1491 – 1547)’nin emriyle York Kalesi’nde idam edildi. 16. yy’ın sonunda, Clifford ailesi (Cumberland Kontları), kalenin kalıtsal polis memurları oldu ve Clifford Kulesi bu sıralarda adını bu aileden aldı.

     Haziran 1616’da York’ta ilk su tesisatı kuruldu ve borulu su temini sağlandı.

     Parlamento ile ilişkisini kopardıktan sonra 1642 yılında İngiltere Kralı I. Charles (1600 – 49), York’te 4 aylığına (19 Mart – 3 Temmuz) bir mahkeme kurdu. 17 Mayıs’ta “Büyük Krallık Mührü” kendisine gönderildi.

     Reform öncesi döneme ait diğer envanterlerin çoğu Reform döneminin kaosunun kurbanı oldu. İngiliz Reformu, katedralin hazinelerinin çoğunun yağmalanmasına ve kilise topraklarının çoğunun kaybına yol açtı. İngiltere ve İrlanda Kraliçesi I. Elizabeth Tudor (1533 – 1603) döneminde, katedralden Roma Katolikliği’nin tüm izlerini ortadan kaldırmak için ortak bir çaba vardı. Mezarlar, pencereler ve sunaklar çok fazla tahrip edildi. İngiliz İç Savaşı (1642 – 51)’nda şehir kuşatıldı ve 1644’te Oliver Cromwell (1599 – 1658) güçlerinin eline geçti, ancak Thomas Fairfax (1612 – 71), katedralin daha fazla zarar görmesini engelledi.

     Savaş daha sonra Kraliyetçi grupların aleyhine döndü ve 23 Nisan 1644’te Parlamento güçleri York kuşatmasına başladı. Alexander Leslie (1580 – 1661) komutasındaki bir İskoç ordusu güneyden, Ferdinando Fairfax (1584 – 1648) komutasındaki Parlamento gücü ise doğudan geldi. 6 hafta sonra Edward Montagu (1602 – 71), York’a üçüncü bir birlik getirerek şehri kuşatan güçlerin sayısını 30.000’in üzerine çıkardı. Newcastle ve Tyne Dükü William Cavendish (1593 – 1676) kuşatma sırasında şehre komuta ederken, Albay Francis Cobb (? – ?) kalenin valisi olarak atandı. Bombardımanlara, duvarları yıkma girişimlerine ve kapılara yapılan saldırılara rağmen şehir Mayıs ve Haziran ayları boyunca dayandı. York’u rahatlatmak için gönderilen İngiltere Prensi Rupert (1619 – 82), takviye kuvvetleriyle yaklaştı ve akıllıca manevralar yaparak kuşatanları geri çekilmeye zorladı ve 1 Temmuz’da kuşatmayı kaldırdı. Ertesi gün, Parlamento güçleri York’un 6 mil batısındaki Marston Moor Muharebesi’nde Rupert’i mağlup ederek York’un ve kalenin teslim olmasını kaçınılmaz hale getirdi. 14 Temmuz’da şehir ve kale, Parlamento güçlerine teslim oldu.

     Parlamento daha sonra yerel belediye başkanı Thomas Dickenson (? – ?)’u Clifford Kulesi’nin valisi olarak atadı. Restorasyona kadar kalenin kontrolü belediye başkanlığı görevi görüyordu. Parlamentonun garnizon olarak kullandığı Clifford Kulesi’nin hapishane olarak kullanılmaya devam edilen avlu binalarından ayrılması için çaba gösterildi.

     İngiltere, İskoçya ve İrlanda Kralı II. Charles (1630 – 85)’ın restorasyonundan sonra, mülkün savaş öncesi sahipleri Clifford Kulesi üzerinde hak iddiâ etti ve sonunda mülkiyet hakkı verildi. Ancak orada bir garnizon konuşlandırılmaya devam edildi ve bu da mülk sahiplerinin mülkü fiilen işgal etmesini veya kullanmasını engelledi. Kulede onarımlar yapılarak barut ve saçmaların depolandığı şarjör haline getirildi. Kötü bir şekilde alüvyonla kaplanmış olan hendek durumunu eski haline getirmek için girişimlerde bulunuldu. Ancak bazı siyasî mahkumlar restorasyon döneminde kalede tutulmaya devam edildi.

     18 Nisan 1653’de Londra – York posta arabası ilk kez çalışmaya başladı.

     Savaştan sonra York, kuzeydeki eski üstünlüğünü yavaş yavaş geri kazandı ve 1660 yılına gelindiğinde Londra (London) ve Norwich’ten sonra İngiltere’nin üçüncü büyük şehri olmuştu.

     1660 yılında monarşinin yeniden kurulması ve 1688’de York’taki garnizonun kaldırılmasının ardından şehir, dîn adamlarının hâlâ önemli olmasına rağmen soyluların ve tüccarların hakimiyetindeydi. Leeds ve Hull’dan gelen rekabet ve Ouse Nehri’nin çamurla kaplanması, York’un bir ticaret merkezi olarak üstün konumunu kaybetmesine neden oldu, ancak zengin kuzeyliler için sosyal ve kültürel merkez olarak rolü artıyordu.

     1677 yılında York Su Tesisleri yeniden kuruldu.

     23 Şubat 1719’da şehrin ilk gazetesi olan “York Mercury”, yayın hayatına başladı.

     Nisan 1740’ta şehrin ilk hastanesi olan York County Hospital, Monkgate’de açıldı ve 1745’te daha büyük bir yere taşındı. Bina halktan gelen bağışlarla finanse edilmişti. Bu bina 1851’de aynı yerde genişletildi ve sonunda York Bölge Hastanesi açıldığında 1976’da kapatıldı.

     1744 yılında York Kraliyet Tiyatrosu (İng. York Theatre Royal) kuruldu. “St Leonard’s Place”de bulunan bu tiyatro. 1744’te Ortaçağ’dan kalma St. Leonard Hastanesi’nin bulunduğu alanda inşâ edilmiştir. Tiyatro ilk pandomimini 1862 yılında “The Sleeping Beauty” (Uyuyan Güzel)’nin prodüksiyonuyla yaptı. Kemerler ve duvarlar da dahil olmak üzere eski hastanenin bazı kısımları modern binada hâlâ görülebilmektedir. Sahnenin altında York tarihinin Roma döneminden kalma olduğuna inanılan bir kuyu yatıyor. (York Kraliyet Tiyatrosu ile ilgili daha fazla bilgi için bkz. Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 6)

     Nisan 1794’te “Foss Navigation Company” şirketi, Foss Nehri’nin ıslahına başladı. Monk Köprüsü inşâ edildi.

     1796 yılında, şehrin surlarının dışında, şehrin doğusunda bulunan ve manevî tedavi uygulayan, akıl hastaları için bir hastane olan The Retreat kuruldu.

     1801 yılındaki ilk nüfûs sayımında, York’un nüfûsu 24 bin 80 olarak belirleniyor. Sonra bu sayı 1811’de 27 bin 486’ya yükseliyor.

     1812 yılında yeni taş Foss Köprüsü tamamlandı.

     1821 yılında York’un nüfûsu, 30 bin 913 kişi. Yarısı erkek yarısı dişi.

     İki tane ırmağı olan bir şehirde elbette birçok köprü olur. Büyük nehir Ouse üzerinde 9 tane büyük köprü, küçük nehir Foss üzerinde ise 18 tane küçük köprü yer alıyor. Ouse Nehri üzerindeki 9 büyük köprü şunlardır: 1821 yılında inşâ edilen Ouse Köprüsü (karayolu), 1844 yılında inşâ edilen Scarborough Demiryolu Köprüsü (demiryolu ve yayayolu), 1863 yılında inşâ edilen Lendal Köprüsü (karayolu), 1871 yılında inşâ edilen Naburn Demiryolu Köprüsü (demiryolu ve yayayolu), 1881 yılında inşâ edilen Skeldergate Köprüsü (karayolu), 1963 yılında inşâ edilen Clifton Köprüsü (karayolu), 1976 yılında inşâ edilen A 64 – Outher Ring Road, Güney ve Doğu Köprüsü (karayolu), 1987 yılında inşâ edilen A 1237 – Outher Ring Road, Batı ve Kuzey Köprüsü (karayolu) ve 2001 yılında inşâ edilen Milenyum Köprüsü (yayayolu).

     1830 yılında Yorkshire Müzesi açıldı ve İngiliz Bilim İlerlemesi Derneği ilk toplantısını 1831’de burada düzenledi.

     1831 yılında York’un nüfûsu, 36 bin 340 civarında. Yarısı nehir kenarında yarısı varoşlarda.

     1836 yılında şehrin ilk birleşik polis gücü kuruldu. 29 Mayıs 1839’da “York & North Midland Railway”, şehrin ilk tren istasyonunu açtı. 17 Temmuz 1840’ta ise Wesleyan Centenary Chapel açıldı. 1842 yılında da ilk demiryolu inşaatına başlandı.

     1841 yılında York’un nüfûsu, 40 bin 333 kişi. Sonra bu sayı 1851’de 49 bin 899’a, 1861 yılında da ilk kez 50 bin barajını aşarak 58 bin 632’ye yükseliyor.

     Foss Nehri’ndeki tarama ve diğer iyileştirmeler, York’a nehir yoluyla un ithal edilmesini mümkün kıldı ve kale değirmenlerinin ekonomik önemi azaldı. 1856’da nehrin bu kısmındaki bir dizi iyileştirmenin parçası olarak kale değirmenleri nihayet yıkıldı. Kalenin su savunmasının bir kısmını oluşturan Kral Havuzu kurutuldu. Kalenin yakınında birkaç yeni köprünün inşâ edilmesiyle bölge hendekler yerine yollarla çevrili hale geldi.

     Demiryollarının tanıtılması şehirde mühendisliğin kurulmasını sağladı. 20. uy’ın başında demiryolları, 5500’den fazla kişiyi istihdam eden Kuzey Doğu Demiryolu’nun genel merkezini ve tesislerini barındırıyordu. Demiryolu, “Rowntree Kakao Fabrikası”nın genişlemesinde de etkili oldu. 1862’de Henry Isaac Rowntree tarafından kuruldu ve 1869’da hayırsever kardeşi Joseph Rowntree’ye katıldı. Bir diğer önemli çikolata üreticisi de “Terry’s” idi. 27 Ekim 1880’de York Tramways Company ilk atlı tramvay hizmetini başlattı. 1900’e gelindiğinde demiryolları ve şekerlemeler, şehrin iki büyük endüstrisi haline gelmişti.

     1871 yılında York’un nüfûsu, 67 bin 364 seviyesinde. Yarısı yaya yarısı trende.

     1877 tarihli “Hapishane Yasası” (İng. The Prison Act), İngiliz hapishane sisteminde reform yaptı ve ertesi yıl York Kalesi Hapishanesi merkezî hükûmetin kontrolüne geçti. Geri kalan mahkumların Wakefield Hapishanesi’ne nakledildiği 1900 yılına kadar ilçe hapishanesi olarak ve o tarihten itibaren tesis bunun yerine askerî hapishane olarak kullanılmıştır.

     1881 yılında York’un nüfûsu, 76 bin 97 olarak ölçülüyor.

     1882 yılında York Sanat Galerisi açıldı. Aynı yıl “Evening Press” gazetesi yayın hayatına başladı.

     1890 yılında hapishane komiserleri, Clifford Kulesi’ni “ulusal bir anıt” ilan etmeyi ve onu “tarihî bir yer” olarak korumayı kabul etti.

     1891 yılında York’un nüfûsu, 81 bin 802 kişi. Sonra bu sayı 1901’de 90 bin 665’e yükseliyor.

     1908 yılında şehrin ilk futbol külübü olan York City FC, amatör bir futbol kulübü olarak kuruldu. Daha sonra 6 Mayıs 1922’de profesyonel bir futbol kulübü olarak yeniden kuruldu.

     1911 yılında York’un nüfûsu ilk kez 100 bin barajını aşıyor: 100 bin 487 kişi. Sonra bu sayı 1921’de 106 bin 278’e yükseliyor.

     1926 yılında York Şeker Pancarı Fabrikası açıldı. Bu fabrika 2007 yılında kapandı.

     York Hapishanesi nihayet 1929 yılında kapatıldı. 1935’te Jakoben hapishane binaları da yıkıldı. Ağır Ceza Mahkemeleri binası artık York Kraliyet Mahkemesi’ne evsahipliği yaparken, eski Borçlular Hapishanesi ve Kadın Hapishanesi, modern bir giriş alanıyla birlikte artık Kale Müzesi. Bir zamanlar “Binicilik Gözü” olarak bilinen bu binaların arasındaki dairesel çim alan artık Castle Green veya “York’un Gözü” olarak biliniyor.

     1931 yılında York’un nüfûsu, 112 bin 402 kişi. Sonra bu sayı 1941’de 123 bin 227’ye çıkıyor.

     Dünyanın o zamana dek gördüğü en büyük ve korkunç savaş olan II. Dünya Savaşı (1939 – 45)’nda Britanya ve İngiltere de çok kötü etkilendi.

     Savaşın tüm şiddeti ve acımasızlığıyla sürdüğü 1942 yılında York şehri, “Baedeker Blitz”in bir parçası olarak Alman “Luftwaffe” (Hava Kuvvetleri) tarafından bombalandı; 92 kişi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı. Baskında hasar gören binalar arasında York Tren İstasyonu, Rowntree’s Fabrikası, Poppleton Road İlkokulu, St. Martin-le-Grand Kilisesi, Bar Manastırı ve 1960’a kadar tamamen bakımsız bırakılan Guildhall vardı.

     Büyük Savaş’tan sonraki ilk nüfûs sayımı 1951 yılında yapıldı ve York’un nüfûsu 135 bin 93 olarak belirlendi.

     Bizim Nevzat’ın dükkânının da bulunduğu “Shambles Market”, York şehrinin merkezinde kurulan günlük bir pazar. 1950’li yıllarda “Shambles”ın yanındaki geniş bir alanın temizlenmesinden sonra, “Little Shambles” (Küçük Shambles) olarak bilinen caddenin tamamı da dahil olmak üzere “Shambles”ın büyük bölümleri yıkıldığında oluşturuldu.

     1955 yılına kadar şehrin ana pazarları “Parlamento Caddesi” ve “Azîz Sampson Meydanı”ndaydı. O yıl, “Azîz Sampson Meydanı”ndaki pazar kapatıldı ve “Parlamento Caddesi”ndeki pazar yalnızca Cumartesi günleri açılacak şekilde kuruldu. Yerinden edilmiş pazar tezgâhlarına “Newgate”, “Jubbergate” ve “The Shambles” arasında yeni temizlenen bir alanda yer teklif edildi. Bugün, çarşı yerinde bulunan tarihî binaların yıkılması, tarihî dokunun büyük bir kısmı tahrip edildiği için duyarsızca görülüyor. (Shamble Market’i gezip hakkında daha ayrıntıılı bilgi edinmek için bkz. Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 8)

     1961 yılında York’un nüfûsu, 144 bin 585 kadar. Yarısı işçi yarısı tüccar.

     1963 yılında York Üniversitesi (İng. University of York) kuruldu. İlk kurulduğunda 200 öğrenciyle eğitim hayatına başlayan York Üniversitesi, zamanla genişleyerek, 30 bölüm ve merkezden oluşan geniş bir alanda hizmet veren bir kurum haline gelmiştir. York Üniversitesi, bugün tüm Birleşik Krallık’taki kişi başına düşen en yüksek araştırma gelirine sahiptir.

     Turizmin ortaya çıkmasıyla York’un tarihî çekirdeği şehrin en önemli varlıklarından biri haline geldi ve 1968’de “koruma alanı” olarak belirlendi.

     1971 yılında York’un nüfûsu, 154 bin 749 yerli. Yarısı cahil yarısı tahsilli.

     27 Eylül 1975’te, başkent Londra (London) dışındaki ilk ulusal müze olan York Ulusal Demiryolu Müzesi açıldı.

     1976 yılında New York Hastanesi açıldı.

     1981 yılında York’un nüfûsu, 158 bin 170 kişi olarak tespit ediliyor.

     31 Mayıs 1982 tarihinde, Vatikan’da Katolikler’in ruhanî lideri olan Papa II. Ioannes Paulus ya da gerçek adıyla Karol Józef Wojtyła (1920 – 2005), Birleşik Krallık ziyaretinin bir parçası olarak York şehrini ziyaret etti. 200.000 kişi Knavesmire’daki York Hipodromu’nda âyin için toplandı.

     Nisan 1984’te Coppergate Alışveriş Merkezi (İng. Coppergate Shopping Centre) ve Jórvík Viking Merkezi (İng. Jórvík Viking Centre) açıldı. Önemli bir Viking müzesi olan Jórvík Viking Centre, sadece York’un değil, tüm Britanya’nın en güzide müzelerinden biridir. (NOT: Jórvík Viking Merkezi’ni önümüzdeki günlerde gezip siz sevgili gönüldaşlarımıza tanıtacağız.)

     9 Temmuz 1984 günü York Katedrali’nde büyük bir yangın çıktı. Katedral, sabahın erken saatlerinde güney kanadında ciddi alevlere maruz kaldı. İtfaiyeciler, binanın geri kalanını yıkımdan kurtarmak için güneydeki çatıyı onbinlerce galon su dökerek kasıtlı olarak yıkmaya karar verdi. Kuzey Yorkshire’in dört bir yanından toplam 114 itfaiyeci yangına müdahale ederek yangını kontrol altına alırken, katedralin personeli ve dîn adamları binadaki tarihî eserleri korumak için koştu. Güneye bakan gül pencerenin camı sıcaktan kırıldı, ancak kurşun onu birarada tutarak restorasyon için indirilmesine olanak sağladı. Daha sonra yapılan bir araştırma, yangının çatının üstündeki metal bir elektrik kutusuna düşen yıldırım çarpmasından kaynaklanma ihtimalinin % 80, kundaklamadan kaynaklanma ihtimalinin % 10, yangının bir elektrik arızasından kaynaklanma ihtimalinin de % 10 olduğunu buldu. Bazı gelenekçi Anglikanlar, yangının, görüşleri heterodoks olduğunu düşündükleri David Edward Jenkins (1925 – 2016)’in “Durham Piskoposu” olarak yakın zamanda kutsanmasından duyulan ilahî hoşnutsuzluğun bir işareti olduğunu öne sürdüler. Yani, “Tanrı cezalandırdı.”

     1991 yılında York’un nüfûsunu, 172 bin 847 olarak ölçtüler. Yarısı dîndar yarısı seküler.

     Roma döneminde Ouse ve Foss ırmaklarını çevreleyen arazi bataklıktı ve bu da bölgenin savunulmasını kolaylaştırıyordu. Şehir, Ouse Nehri’nden gelen su baskınlarına eğilimlidir ve nehir boyunca duvarlar içeren geniş bir sel savunma ağına ve kaldırılabilir bir bariyere sahip. York eskiden yüksek sel riskiyle karşı karşıyaydı ancak artık kapsamlı bir sel koruma sistemi var.

     Ouse Vadisi geniş ve düz bir ovadır. Nehrin drenaj havzasındaki yoğun yağışlar, yerleşim yerlerinde şiddetli su baskınlarına neden olabiliyor. Son yıllarda birkaç kez York, Selby ve aradaki köyler sular altında kaldı. Hem Ouse hem de Foss’un York’tan akması nedeniyle tarihi boyunca su baskını belgelenmiş ve büyük bir sorun olmuştur. Sel felâketinin 1263, 1316, 1564, 1625, 1638, 1947, 1978, 1982, 2000, 2007, 2010 ve 2015 yıllarında meydana geldiği biliniyor.

     1989 yılında York şehir merkezinde Foss Nehri’nin ağzına bir bariyer yerleştirildi. Maksat, Ouse Nehri sular altında kaldığında su Foss Nehri’nin yukarısına akıp şehri sular altında bırakmasın. Sel, tipik olarak 3300 km2’lik bir alanı kaplayan Ouse’un (Swale, Ure, Nidd) havza alanının yukarısındaki şiddetli yağış nedeniyle meydana geliyor, genellikle.

     Şehir, 300’den fazla evin sular altında kaldığı Kasım 2000’de 375 yılın en kötü selini yaşadı. Kasım 2000’deki su baskınları deniz seviyesinden 5, 4 m yüksekliğe ulaşmıştı.

     2001 yılında York’un nüfûsu, 181 bin 131 kişi. Sonra bu sayı 2011’de 198 bin 51 kişiye yükseliyor. 2001 sayımına göre York şehir nüfûsunun % 75’i yani dörtte üçü Hristiyan’dı. Ancak on yıl sonra, 2011 sayımında bu oran % 60’a düşmüştür. York’ta Hristiyanlık dışındaki dînlere (Yahudîlik, İslam, Budizm) mensup olanların oranı, İngiltere’nin ulusal ortalamasının altındadır; ancak “dînsiz” (Deist, Ateist) nüfûs, İngiltere’nin ulusal ortalamasının üzerindedir. Ayrıca İslam merkeziyle bağlantılı bir cami de bulunmaktadır. York’ta Budizm gelenekleri de temsil edilmektedir. Yani bizim Nevzat’ın kıldığı namazlar olmasa, Tanrı bu şehri helak edecek ama, Nevzat’ın hatrına birşey yapmıyor.

     York, Haziran 2007’de “Avrupa Şehirleri Pazarlaması” (European Cities Marketing) tarafından “Avrupa’nın Yılın Turizm Şehri” seçildi ve 130 diğer Avrupa şehrini geride bırakarak birinci oldu. İsveç’teki Göteborg ikinci, İspanya’daki Valencia üçüncü olmuştu. Zirâ York’ta birçok tarihî bina ve diğer yapılar, örneğin bir katedral, kale ve şehir surları bulunmaktadır.

     York ayrıca 2010 yılında “Condé Nast Traveller Okuyucuların Seçimi Ödülleri”nde ziyaret edilebilecek en güvenli yer seçildi.

     Modern York’un bakımında 34 koruma alanı, 2084 listelenmiş bina ve 22 planlanmış antik anıt bulunmaktadır. Her yıl binlerce turist, Roma ve Viking kalıntıları ve Georgian mimarîsiyle serpiştirilmiş, hayatta kalan ortaçağ binalarını görmeye gelir.

     Mart 2012’de “York’s Chocolate Story” (York’un Çikolata Hikâyesi) adlı meşhur çikolata müzesi açıldı.

     2013 yılında pazarda büyük bir “Zaza İhtilâli” gerçekleşti. “Ulan İngilizler ticaret yapar da biz Kürtler yapamaz mıyız?” diyen Nevzat Töre kardeşimiz, “NT Leatherbags” (NT Deri Çantaları) adlı işyerini kurdu. İşyerinin ismi, kendi isminin başharflerini taşıyor. 10 yıldır faaliyet halinde. Pazar, 2014 yılında yaklaşık 1.600.000 Sterlin (£) maliyetle yenilendi. Bölgenin en ünlü caddesine ithafen buraya “Shambles Market” (Karmakarışık Pazar) adı verildi. Yenilenen pazarda hafif bir artışla 86 tezgâh ve 7 büfe vardı; büfelerin çoğu yiyecek satıyordu. O dönemde York Belediyesi, Cumartesi pazarına aşırı talep olduğunu ancak diğer günlerde yedek tezgâhların bulunduğunu belirtmişti. Çiftçi pazarları gibi özel etkinlikler için pazarın bir bölümü bir çadırla kaplandı.

     2015 yılı Noel (25 – 26 Aralık) döneminde York’teki nehirlerin su seviyesi 5, 2 m’ye ulaşmıştı. York’un güneyindeki Kelfield, Riccall, Wistow ve Cawood köylerinin çevresindeki alçak araziler “taşkın yatağı” olarak belirlendi, çünkü buradaki mülklere zarar verebilirdi.

     Aralık 2015’te sel daha kapsamlıydı ve büyük aksamalara neden oldu. Aşırı etki, İngiltere Başbakanı David William Donald Cameron (1966 – halen hayatta)’un kişisel ziyaretine yol açtı. Şehrin içinde ve çevresinde bulunan arazilerin çoğu, tarım dışında kalkınma için su baskınına fazlasıyla yatkın olan taşkın ovalarında bulunuyor. Kenarlar Ouse boyunca uzanan sel çayırlarıyken, sokaklar şehrin çeşitli yerlerinde bulunan açık ortak otlaklardır.

     2018’de “The Sunday Times” gazetesi, York’u İngiltere’deki genel “yaşanacak en iyi yer” olarak değerlendirdi ve şehrin, “miras ve yüksek teknolojinin mükemmel karışımı” ve “havalı kafeler, destinasyon restoranları, yenilikçi şirketler ve ayrıca İngiltere’deki en hızlı internete sahip mini bir metropol” olduğunu vurguladı. Sonuç, Ağustos 2018’de bildirilen bir “YouGov” anketinde doğrulandı ve katılımcıların % 92’si York’u diğer 56 İngiliz şehrinden daha çok beğendiğini söyledi.

     York aynı zamanda “Ebedî Şehir” olarak da anılır ve tarihî binalarıyla ünlüdür.

     York’un kentsel alanları, şehrin ortamını ve tarihî karakterini korumak için kırsal alanlarda ve çevredeki köylerin bazı kısımlarında gelişmeyi kısıtlayan bir yeşil kuşakla çevrilidir. Yeşil kuşak, şehrin neredeyse tamamını ve dış köylerini çevreler ve Kuzey Yorkshire’a kadar uzanır.

     Şubat 2020’deki sel felâketinde 1200 hektardan fazla alanın sel suyu altında kaldığı tahmin ediliyordu. Bu da büyüklüğü İngiltere’nin en büyük doğal gölü Windermere ile karşılaştırılabilir hale getiriyor.

     Bazı yıllar yaşanan sel felâketlerin köprülerde oluşturduğu izler hâlâ duruyor. Lendal Köprüsü aşağıdan yukarıya doğru, bir yere kadar koyulaşmış durumda, duvarı siyahlaşmış. Bunlar, geçmişteki sel baskınlarının oluşturduğu izler.

     2000, 2007, 2010 ve 2015 yıllarındaki sel felâketlerini, misafiri olduğum ve birlikte gezdiğim Nevzat kardeşim bizzat yaşamış. Yani o hadiselerin canlı tanığı.

     2021 yılında yapılan son nüfûs sayımında York’un nüfûsu, 202 bin 800 kişi.

     3 Ağustos 2023’te, York’taki bir Yahudî cemaatine, 1190 yılındaki Yahudî Katliâmı’ndan bu yana ilk hahamın atanması duyuruldu.

     Bundan sadece bir gün sonra ise, York tarihinin en önemli hadisesi vuku buldu. Kürt seyyah İbrahim Sediyani (1972 – ∞), 4 Ağustos 2023’te İngiltere’yi ve York’u ziyaret ett. Gititkten bir gün sonra ise, 5 Ağustos günü York şehrinin her tarafını yürüyerek gezdi.

     York’un, dünyadaki üç şehirle arasında “kardeş şehir” bağı bulunuyor. Bunlar; Fransa’nın Dijon şehri (1953’ten beri), Almanya’nın Münster şehri (1957’den beri) ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin Nanjing şehri (2016’dan beri).

     York hakikaten çok güzel bir şehir. Tarih var, kültür var, dîn var, etnik ve kültürel çeşitlilik var, sanat var, edebiyat var, mimarî var, sosyal hayat var, tabiât var.

     İngiltere’nin en güzel şehirlerinden biri hatta belki de en güzeli olan York, Kuzey Denizi kıyısına 65 km, İrlanda Denizi kıyısına 140 km, Manş Denizi kıyısına 442 km, başkent Londra’ya 340 km, Galler sınırına 183 km, İskoçya sınırına ise 220 km mesafede bulunuyor.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 15

York, 5 Ağustos 2023

 


Parveke / Paylaş / Share

One Reply to “Güneş’in Batmadığı İmparatorluğa Mezopotamya Güneşi’ni Taşıyorum Viking Bilgelerin Desteğiyle – 17”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir