Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi
Kürdistanlı Peygamberler – 99
■ İbrahim Sediyani
– geçen bölümden devam –
■ DÜNYADAKİ İNSAN YAŞAMININ İLK GÜNLERİ
Tarih: Yeryüzündeki insan yaşamının ilk günü.
Yer: Kürdistan. Bugünkü Diyarbakır (Diyarbekir; Amed) ilinde bulunan Hevsel Bahçeleri (Aden Cenneti).
Elinizdeki kitabın önceki bölümlerinde anlattığımız üzere, İbrahimî dînlere (Musevîlik, Hristiyanlık, İslam, Ézidîlik) ait kutsal kitaplarda (Tevrat, İncil, Kur’ân-ı Kerîm, Mushafa Reş) anlatıldığına göre, Tanrı ilk insanlar Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva (as)’yı yarattıktan sonra, dünyada bir “Cennet” yaratır ve Âdem’le Havva’yı oraya yerleştirir. (11768)
“Aden Cenneti”, Musevîlik’in kutsal kitabı Tevrat’ta “Gan- Eden” (גן עדן) şeklinde (11769), İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm’de “Cennet’ul- Adn” (جَنَّاتِ عَدْنٍۜ) şeklinde (11770) geçiyor.
Bu “Aden Cenneti”nin, bugünkü Kürdistan topraklarının kalbi durumundaki Diyarbakır (Diyarbekir; Amed) ilinde bulunan Hevsel Bahçeleri olduğunu, elinizdeki kitabın önceki bölümlerinde dînî – ilmî ve bilimsel – tarihî kanıtlarıyla net biçimde ortaya koymuştuk. Yeryüzündeki insan yaşamı, Diyarbakır’daki Hevsel Bahçeleri’nde başlamıştır. (11771)
Allah onları Hevsel Bahçeleri (Aden Cenneti)’ne yerleştirirken, onlara, Hevsel Bahçeleri’ndeki bütün ağaçların meyvesinden yiyebileceklerini söyleyip, ama sadece bir tane ağacın meyvesine dokunmamaları gerektiğini tembihler. (11772) Ancak Şeytan (veya yılan) ikisini de kandırır ve yasak meyveyi yerler. (11773) Böylece Âdem’le Havva Cennet’ten kovulurlar (11774) ve dünyadaki normal insan yaşamı bu şekilde başlar.
Bütün buraya kadar olan süreci, elinizdeki kitabın daha önceki bölümlerinde tüm ayrıntılarıyla anlatmıştık. Bu bölümde ise, Cennet’ten kovulduktan sonra Âdem’le Havva’nın ne yaptıklarını, neler yaşadıklarını anlatacağız. Yani yeryüzündeki insan yaşamının başlangıcını…
Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.
Tarih: Yeryüzündeki insan yaşamının ilk günü.
Yer: Kürdistan. Bugünkü Diyarbakır (Diyarbekir; Amed) ilinde bulunan Hevsel Bahçeleri (Aden Cenneti).
Hevsel Bahçeleri’nden dışarıya adımını atan Âdem ile Havva, yeryüzündeki yaşamına başlıyorlar. Hemen ilk iş olarak nehir kenarına yürüyorlar ve kendilerine gelebilmek için suyla yüzlerini yıkıyorlar.
Diyarbakır’da Dicle Nehri kıyıları…
Düşünün: Dünyadaki insan hayatının ilk günü. Henüz hiçbir yere insan eli değmemiş. Her yer doğal ve her şey bakir.
Bugünkü Diyarbakır (Diyarbekir; Amed) şehrini, ordaki Hevsel Bahçeleri (Aden Cenneti)’ni ve Dicle Nehri kıyılarını, henüz hiç insan eli değmemiş olarak düşünün.
O günden bu zamana dek geçen binlerce, onbinlerce, belki de yüzbinlerce yıllık insanlık tarihi boyunca pekçok büyük olaylar yaşayan, dönüşümler geçiren, siyasî ve toplumsal badireler atlatan, savaş ve barış, katliâm ve inşâ, esaret ve hürriyet, asimilasyon ve direniş, terör ve huzur, hüzün ve mutluluklara tanık olan bu kadim coğrafya, henüz bunların hiçbirini yaşamamış.
Henüz hiçbir ırk, milliyet, etnisite oluşmamış. Henüz hiçbir dîn, mezhep kurulmamış. Henüz hiçbir fikir, ideoloji, felsefe doğmamış.
Hiçbir yerleşim birimi kurulmamış. Hiçbir ev bile henüz inşâ edilmemiş. Hava kirliliği de yok. Trafik yok, fabrikalar yok, makinalar yok.
Henüz hiçbir ırmağa, dağa isim dahi verilmemiş.
Her yer doğal ve her şey bakir. Ortam o kadar güzel ki, aslında dünyanın bu geri kalanının, kovuldukları Cennet’ten pek bir farkı da yok. Baktıkları her tarafta envâ-i çeşit bitkiler, meyve ve sebzeler, gördükleri her yerde birbirinden ilginç farklı farklı hayvanlar.
Âdem ile Havva’nın çok mutlu olması lazım. Böyle bir ortamda, kim mutlu olmaz ki? Ama değiller işte, mutlu değiller. Aksine çok hüzünlüdürler, hatta perişan haldedirler. Durmadan ağlıyor, kahroluyorlar.
Çünkü günâh işlemişlerdir. Günâh işlemişler ve Cennet’ten kovulmuşlardır. Allah onları Cennet’ten kovmuştur.
Ağlıyorlar. Sürekli gözyaşı döküyorlar. Gözlerinden dökülen yaşlar, Dicle’nin akan suyuna karışıyor.
Âdem ile Havva’nın Cennet’ten çıkarıldıktan sonraki hayatları ile ilgili anlatılanlar ne Tevrat ne de Kur’ân kaynaklıdır. Bunlar çoğunlukla İsrailiyat’a ve apokrif (sahih olmayan) kabul edilen metinlere dayanmakta. Üstelik bu apokrif addedilen kitaplarda dahi, Cennet’ten çıkarıldıktan sonraki yaşamları hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamakta.
Eski bir Hristiyan ekstrakanonik eser olan, orijinali Etiyopya ve Eritre topraklarında konuşulan Ge’ez dilinde yazılmış ve 6. yy’a ait olan (11775) 2 ciltlik “Âdem ve Havva’nın Şeytan’la Mücadelesi” (አዳምና ሔዋን ከሰይጣን ጋር ያደረጉት ግጭት) kitabında anlatıldığına göre, Âdem ile Havva Cennet’ten kovulduktan sonra pekçok güçlükle karşılaşırlar. Allah onların ikametleri için kaya içinde bir mağara tahsis eder. Çeşitli sıkıntı ve güçlükler karşısında Allah her defasında yardımlarına gelir ve onlara, bütün iyilerin tekrar Cennet’e döneceklerini müjdeler; teselli için de Cennet’ten bazı hatırâlar verir. Allah’ın emri üzerine Mikail (Mixael) melek altın çubuklar, Cebrail (Gabriel) melek buhur, İsrafil (Rafael) melek ise mür getirir ve bunları Âdem’le Havva’ya verirler. Bu üç nesne, Hayat Ağacı’nın yanındaki kaynakta ıslatıldıktan sonra Âdem’e verilir. Âdem de bunları mağaraya koyar. Bu sebeple bu mağaraya “Hazineler Mağarası” (Ba’āta Mazāgebet) denilmiştir. (11776)
Hazineler Mağarası, Âdem ile Havva’nın Cennet’ten kovulduktan sonra Allah tarafından ikamet ettirildiği efsanevî ünlü mağaradır. “Âdem ve Havva’nın Şeytan’la Mücadelesi” adlı apokrif eserde, meleklerin getirip verdiği ve ilk insan çifti tarafından saklanan altın, tütsü ve mür içerdiği için bu mağaraya “Hazineler Mağarası” denmiştir. (11777) Ancak eser, Cennet’in aşağısındaki bir dağın yamacında bulunduğu söylenen mağaranın varsayılan fiziksel özellikleri hakkında çok az şey söyler ve Âdem ile Havva’nın oradaki yaşam tarzı hakkında hiçbir şey söylemez. Ancak eserin ilk ana bölümünün tamamı fiziksel mağaranın ayrıntılarına ayrılmıştır. (11778)
Âdem ile Havva’nın Cennet’ten kovulduktan sonra sığındıkları ve Allah tarafından kendilerine tahsis ettirilen bu mağara nerededir ve hangisidir?
Bunun, kovuldukları Cennet olan Hevsel (Aden) Bahçeleri’ne de yakın olan, Diyarbakır’ın Lice (Lıcê) ilçesine bağlı Örtülü (Şâh Werdiyan) köyündeki Birkleyn Mağaraları olduğuna inanılıyor. Dolayısıyla, yerel inanışa göre, Âdem ile Havva’nın yeryüzünde ilk yaşadıkları yer, Diyarbakır’ın Lice ilçesi. (11779)
Birkleyn Mağaraları hem jeolojik devir açısından hem de tarihsel olarak çok eskilere dayanır. Tersiyer dönemine ait Güneydoğu Toroslar’ın (6, 5 – 2, 5 milyon yıl önce) Kuvarterner’de (2, 5 milyon yıl öncesi 4. Jeolojik Zaman) kalkerlerin vadide çökerek suyun önünü tıkamasıyla, akarsuyun aşındırma, eritme ve çökeller oluşturması sonucunda bugünkü mağaralar oluşmuştur. Mezopotamya’ya hayat veren Dicle Nehri’nin ikinci kolu olan Birkleyn Çayı, birbirine paralel uzanan iki kayalığın içinden akarak üç muazzam mağara oluşturmuştur. Bu mağaralar ilk kez 1862 yılında keşfedilmiş ve incelenmiştir. (11780)
Yunan bilge Plínios ya da tam adıyla Gáios Plínios Sekúndos o Presvúteros (23 – 79), Dicle’nin doğu kolu olan Birkleyn geçidine “Ölülerin yeraltı dünyasına girdiği yer” adını vermişti. Birkleyn suyunun kaybolduğu bu tünel, “dünyanın bittiği yer” kabul edilirdi. Bu kaynağın tavaf ettiği üç mağarada ölümsüz olmayı isteyen Asur krallarına ait kabartmalar ve çivi yazılı kitabeler bulunmuştur. Asur kralları I. Tukulti-apil-Eşarra (? – M. Ö. 1076) ve III. Şulmanu-Aşarêd (M. Ö. 890 – M. Ö. 824), geçide kabartmalar bırakarak ölümsüz olmayı denediler. (11781)
Kaynaklarda o kadar ilginç şeyler var ki, insan araştırdıkça, okudukça gerçekten hayretler içinde kalıyor. Örneğin Ermeni tarihçiler ve araştırmacılar, Diyarbakır’ın eski tarihsel adı olan ve halen Kürtler tarafından kullanılan “Amed” isminin aslında “Adem” olduğunu, çünkü ilk insan Hz. Âdem’in burada hayata başladığını, fakat zamanla “Adem” ismindeki “d” ve “m” harflerinin yer değiştirerek “Amed” şekline dönüştüğünü söylüyorlar. Bunların söylediğine göre, Diyarbakır’ın Bağlar semtinde o zamanlar “Âdem’in bağları” varmış. (11782)
Aden ismi eskiden Diyarbakır için kullanılırdı. Eski Diyarbakır terminolojisinde Hevsel Bahçeleri’ne Aden Bahçesi denirdi. O bölgeye de “Deniz Kenarındaki Bahçeler” anlamında “Aden Bahçeleri” denilirdi. “Hevsel” sonradan takılan bir isim olup “atık suların akıtıldığı yer” (bizim “haram su” diye tabir ettiğimiz) anlamına gelmektedir. (11783)
Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, Kur’ân’daki ve Tevrat’taki “Aden Cenneti”nin kökeni olan Sümer Dili’ndeki “Edin”, Sümer metinlerinde Dicle ile Fırat arasındaki bölgenin adı olarak geçmektedir. Bir Sümer efsanesinde ise ilk insanların bu arazi üzerinde yaşadıkları belirtilmektedir. (11784) Sümer mitolojisinde Dilmun, aslanların öldürmediği, kurtların kuzuları kapmadığı, kuzgunların seslerini çıkarmadığı, oğlakların yabanî köpekler tarafından kapılmadığı emin bir yer olarak betimlenmektedir. Orası ağrıların, sıkıntı ve ıstırapların olmadığı, ihtiyarların ihtiyarlıktan yakınmadıkları, rahiplerin ağlamadıkları ve şarkıcıların ağıt yakmadıkları bir mutluluk diyarı olarak anlatılmaktadır. Ayrıca, ırmak kenarında Tanrılar’ın dolaştığı, cinselliğin olduğu bir yer olarak tasvir edilmektedir. (11785)
Aden kavramıyla çok ortak yönü olan mitsel Dilmun’un köklerinin Dilaman’la ilgili olduğu söylenir. Zerdüştîlik’in kutsal metinlerinden biri olan “Bundahisn”, Dilaman’ın Dicle’nin doğduğu kaynağın yakınlarında bir yerde olduğunu söyler. Dicle’nin doğduğu kaynak nerede? Elazığ (Mezire) ilimizin güneyinde, Hazar Gölü’nün güney sınırında başlayan mıntıka. Tam olarak Diyarbekir olan bu bölge Aden toprağı ile eşanlamlıdır. (11786)
Lice ilçesindeki Birkleyn Mağaraları’nın, kutsal kitaplardaki Aden Cenneti olan Diyarbakır il merkezindeki Hevsel Bahçeleri’ne yakınlığı gözönüne alınırsa, Âdem ile Havva’nın Cennet’ten kovulduktan sonra bu mağaraya sığınmış olmaları, mantığa aykırı gelmiyor.
Yine inanışa göre, Hz. Hızır (as) Birkleyn Mağaraları’na gelmiş, bu mağaralardan birinde akan, Cennet’ten çıkıp yine Cennet’e giden Dicle Nehri’nin kaynaklarından birini oluşturan ölümsüzlük suyundan içmiş ve ölümsüzleşmiş. Yine Hz. Hızır’ın bu mağaralarda Hz. Musa (as) ve Hz. Zûlkarneyn (as) ile görüştüğü rivayeti de oldukça yaygındır. (11787)
Birkleyn Mağaraları’nda ebabil kuşları da denilen dağ kırlangıçları yaşarlar. Bu kuşlar bahar aylarında Dicle Nehri’nin bir kolu olan Birkleyn Çayı’nın içinden aktığı karstik mağarada yuva yaparlar. Gece gündüz havada kalır ve uçarken uyurlar. Yalnızca üreme dönemlerinde kayalıklardaki ve binalardaki yuvalarında uyurlar. Sürüler halinde, tiz çığlıklar atarak uçarlar. (11788)
“Âdem ve Havva’nın Şeytan’la Mücadelesi” adlı apokrif eserde anlatıldığına göre, Âdem ile Havva yasak meyveyi yedikleri için çok pişmandırlar. İşledikleri günâh sebebiyle tevbe edip Cennet’e (Hevsel Bahçeleri’ne) tekrar girebilmek için suya (Dicle Nehri’ne) dalarlar, fakat Şeytan onları kandırır ve 40 gün dolmadan tekrar sudan çıkarır. Bu sebeple açlık, susuzluk, yorgunluk gibi sıkıntılara maruz kalırlar. Allah onlara ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarını öğretir. Şeytan ise ümitsizliğe itmek amacıyla içinde kaldıkları mağarayı ateşe verir, çeşitli şeylerle kendilerini korkutur, fakat Allah onları himaye eder. (11789)
Hayatta kalan versiyonları 3. yy’ın başından 5. yy’a kadar yazılmış olsa da (11790), eserdeki edebî birimlerin daha eski ve ağırlıklı olarak Yahudî kökenli olduğu düşünülen (11791), bilim insanları arasında orijinalin 1. yy’da Samî bir dilde (11792) yazıldığı konusunda yaygın bir fikir birliği bulunan (11793), Latince versiyonu olan “Vita Adami et Evae” (Âdem ile Havva’nın Hayatı) ise 9., 10. ve 12. yy’ların el yazmalarına dayanan 1878 tarihli bir baskı olan (11794) apokrif eserde ise, olay benzer ama biraz değişik anlatılır. Hikâye, Âdem ile Havva’nın Cennet Bahçesi’nden kovulmalarından hemen sonra başlar ve ölümlerine kadar devam eder. Âdem ile Havva, Cennet Bahçesi’nden kovulduktan sonra doğuya giderler ve orada 18 yıl 2 ay yaşarlar. (11795) Cennet’ten çıktıktan 6 gün sonra acıkırlar, ancak bulabildikleri tek yiyecek hayvanlar içindir. Allah’tan merhamet dilemek ve Cennet Bahçesi’ne geri dönmek için tevbe etmeye karar verirler. (11796) Allah onlara tevbelerini nasıl yapacaklarını açıklar: Allah’ın emrine göre; Havva o topraklarda (Kürdistan) kalacak ve Dicle Nehri’nde tam 40 gün yıkanacaktır. Âdem ise güneybatıdaki bugünkü Ürdün topraklarına kadar gidecek ve oradaki Erden Nehri’nde (günümüzdeki ismi Şeriâ Nehri, diğer adıyla Ürdün Nehri) tam 47 gün yıkanacaktır. Âdem Havva’yı Kürdistan’da bırakarak Ürdün’e gider ve orada Erden (Şeriâ; Ürdün) Nehri’ne girerek, akarsuyun içinde ve havzasında yaşayan tüm hayvanlarla birlikte Allah’a dûâ ederler. (11797)
Konunun tam burasında, önemli bir hususun atlanmaması için hususen belirtmemiz gerekiyor:
Buraya kadar anlattıklarımız, Âdem’le Havva’nın kovuldukları Cennet’in, yeryüzünde yaratılmış bir “Cennet” olduğunu kabul ettiğimizde geçerli olan bir anlatımdır. Fakat eğer Âdem’le Havva’nın kovuldukları Cennet’in, bu dünyada değil de, mânâ âlemindeki uhrevî “Cennet” olduğunu kabul edersek, o zaman karşımıza elbette ki bambaşka bir hikâye çıkar.
İlk insanlar olan Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın âhiret hayatındaki “Cennet”te mi yaratılıp sonra bu dünyaya gönderildikleri, yoksa bu dünyada bir “Cennet”te mi yaratıldıkları, 1500 yıl boyunca İslam âlimleri ve müfessirleri arasında tartışmalara konu olmuştur ve iki ayrı görüş oluşmuştur. Bazıları Âdem’le Havva’nın yaratıldığı Cennet’in âhiretteki Cennet olduğunu söylerken (11798), bazıları da Âdem’le Havva’nın yaratıldığı Cennet’in dünyadaki bir Cennet olduğunu söylemişlerdir (11799).
Bu konudaki tartışmaları ve her iki tarafın da ortaya koydukları ilmî delilleri (veya dayanakları), elinizdeki kitabın önceki bölümlerinde geniş bir şekilde işlemiştik. (11800)
Âdem’le Havva’nın yaratıldıkları ve hayata başladıkları Cennet, şayet yeryüzündeki bir “Cennet” ise, bu ilk insan çiftinin dünyadaki yaşamının ilk günlerinin hikâyesi, yukarıda anlattığımız gibidir. Yani dünya üzerinde insanlık tarihi bu şekilde başlıyor. Ve fakat Âdem’le Havva’nın yaratıldıkları ve hayata başladıkları Cennet, şayet âhiretteki Cennet ise ve ordan kovulduktan sonra yukarıdan bu gezegene indirilmişlerse, o zaman da karşımıza bambaşka bir hikâye çıkıyor.
Şimdi de ikinci ihtimali doğru kabul ederek (yani Âdem’le Havva’nın kovuldukları Cennet’in mânâ âlemindeki “Cennet” olduğunu varsayarak), bu ilk insan çiftinin dünya üzerindeki yaşamlarının nasıl başladığına bakalım…
Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.
İlk insan çifti olan Âdem ile Havva’nın yaratıldıkları ve sonra çıkarıldıkları Cennet’in, âhiret yurdundaki yani mânâ âlemindeki “Cennet” olduğunu söyleyen dînlerin başında Ezdaîlik (Ézidîlik) gelmektedir.
Dünyanın en eski dînlerinden biri (11801) olan ve günümüzde sadece Kürtler arasında yaşayan (11802) bir dîn olan Ezdaîlik inancına göre, Allah tarafından Hz. Âdem ve Hz. Havva yeryüzüne gönderilirken, onların dünyada bırakıldıkları ve hayata başladıkları yer, bugünkü Güney Kürdistan’da, Irak’ın kuzeyinde özerk bir bölge olan Kürdistan Bölgesi’nde, Ninova ilinin Şêyxan ilçesine bağlı kutsal Laleş mıntıkasıdır. (11803) Burası halen Ézidîler’in kutsal mekânıdır, çünkü yeryüzünde insanlık tarihi burada başlamıştır ve onların hacc merkezi olan Laleş Tapınağı da buradadır. (11804)
İlk insan çifti olan Âdem ile Havva’nın yaratıldıkları ve sonra çıkarıldıkları Cennet’in, âhiret yurdundaki yani mânâ âlemindeki “Cennet” olduğu, Kur’ân’da yer almamasına rağmen, garip bir şekilde, Müslümanlar’ın büyük çoğunluğunun inancı bu şekildedir. Müslümanlar’daki bu inanç ise Kur’ân hatta hadis kaynaklı değil, İsrailiyat kaynaklıdır.
Bir kısım Müslüman tarihçilerin naklettikleri, ancak Kur’ân ve sahih hadislerde yer almayan bazı rivayetlere göre, Cennet’ten yeryüzüne inme emri üzerine, Âdem babamız Güney Asya topraklarına, Hindistan’ın 31 km güneyinde yer alan ve Hint Okyanusu üzerinde bulunan bugünkü Sri Lanka (Seylan; Ceylon; Serendib) Adası’na, Havva annemiz ise Ortadoğu topraklarına, bugünkü Suudî Arabistan’ın batısındaki ve Kızıldeniz kıyısında yer alan Cidde’ye inmiştir. Daha sonra ikisi bugünkü Mekke-i Mükerreme şehri yakınlarındaki Müzdelife ve Arafat Dağı’nda buluşmuşlardır. (11805)
Âdem ile Havva’nın Cennet’ten kovulduktan sonra buluştukları yere “Arafat”, buluştukları güne de “arefe günü” denilmiştir. (11806)
İlginçtir ki, Müslümanlar’ın inancıyla uyumlu olarak, Ezdaîler (Ézidîler) de Âdem ile Havva’yı Mekke’deki Arafat Dağı’nda buluşturuyorlar. Ezdaîlik (Ézidîlik) dîninin kutsal kitabı Mushafa Reş’e göre, yeryüzünde birbirlerinin izini kaybeden Âdem ile Havva, sonra Arafat Dağı’nda tekrar buluşuyorlar. (11807) (Gerçi bu, İslam’dan buraya girmiş bir inanç olabilir. Sonuçta bu dînin bu inanç esaslarını koyan kişi olan Şeyh Adiyy bin Musafir, Lübnanlı Müslüman bir ailede doğmuş ve ömrünün bir kesitine kadar Müslüman yaşamış, hatta bir İslam sufî âlimi iken dînden çıkıp bu inancın temellerini atmış biri.)
Müslümanlar’ın inancına göre, buluştuktan sonra her biri bir dağın zirvesine gitti. Âdem Safa Tepesi’nde, Havva da Merve Tepesi’nde 40 gün ağladılar. (11808) Bu İslamî gelenekte, Âdem tevbe edene kadar 40 gün ağladı, ardından Allah “Hacer’ul- Eswed” (Siyah Taş)’i indirdi ve onlara Hacc’ı öğretti. (11809)
Şimdi size çok ilginç birşey söyleyeceğim:
Âdem’in Cennet’ten kovulduktan sonra Sanherib yani Sri Lanka (Seylan) Adası’na indiğine dair bir inancın Müslümanlar’ın zihnine yerleşmesinden ötürü, tarih boyunca bazı Müslüman seyyahlar ve coğrafyacılar, Sri Lanka’daki bu yeri ciddi ciddi aramışlardır. (11810)
Bu bağlamda, 9. yy’ın ortalarında Çin ve Hindistan ülkelerine bir seyahat gerçekleştiren İranlı Beluc seyyah, tüccar ve yazar Sûleyman el- Tacir el- Sirafî (? – ?)’nin Hz. Âdem hakkında söyledikleri, bundan sonraki literatür üzerinde önemli bir etki yapmış gibi görünmekte. Sûleyman el- Tacir, Cennet’ten kovulan Âdem’in yeryüzünde üzerine indiği Rûhun Dağı’nın, Harkand Denizi (günümüzdeki ismi Bengal Körfezi) üzerinde yer alan Serendib (günümüzdeki ismi Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası’nda olduğunu söylemiştir. Dağ ve çevresinde kırmızı, sarı ve mavi yakut madenleri, ayrıca öd ağaçları, altın ve mücevher yatakları bulunur. Dağın tepesinde 70 zira (yaklaşık 35 m) uzunluğunda “Âdem’in bir ayağının izi” vardır. Rivayete göre O, öbür ayağını denize basmıştır. (11811)
Sûleyman el- Tacir’den yaklaşık yarım asır sonra, ünlü Kürt seyyah ve coğrafyacı İbn-i Xordazbe ya da tam adıyla Ebû Qasım Ubeydullah bin Abdullah bin Xordazbe (820 – 912) de, Âdem’in indiği dağın Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası’nda bulunduğunu “doğrulamıştır”. Burada, bir taşa kazılı halde Âdem’in ayak izi vardır. İbn-i Xordazbe’nin deyişiyle sözkonusu dağ, “gökyüzünde yürüyen bir dağdır.” Şüphesiz Kürt seyyah ve coğrafyacı, bu benzetmesiyle dağın eşsiz yüksekliğini anlatmak istemiştir. Dağda İbn-i Xordazbe’nin “brahman” olarak adlandırdığı Hint köleler bulunur. O ayrıca, mezkur dağ ve çevresinde renkli yakutların olduğunu söyler. Yine dağda öd ağacı, biber, ıtır, kişniş, misk faresi ve misk kedisi vardır. Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası’nda mevcut olan bir ateş vasıtasıyla bu cevherlerden ilaç yapılır. Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon)’in nehirlerinde kristaller, adayı kuşatan Hint Okyanusu’nda ise mercan yatakları bulunur. Âdem’in sadece bir ayağının uzunluğu 70 zirâ (yaklaşık 35 m) büyüklüğündedir. Âdem, diğer ayağını ise okyanusta bulunan 2 – 3 günlük mesafedeki başka bir adaya atmıştır. (11812)
Bu konuya ayrı bir bahis açan, Iraklı dünyaca meşhur ve “Araplar’ın Heredot’u” olarak tanınan (11813) Arap tarihçi, coğrafyacı ve seyyah El- Mesudî ya da tam adıyla Ebû Hasan ibn-i Ali Hûseyn ibn-i Ali el- Mesudî el- Huzelî (896 – 956), Allah’ın Âdem’i Hindistan yakınlarında Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon)’deki Rûhun Adası’na indirdiğini kaydeder. El- Mesudî’ye göre, Allah Havva’yı Cidde’ye, İblis (Şeytan)’i Yemame’deki Baysan’a, yılanı da bugünkü İran’ın İsfahan şehrine indirmiştir. Âdem’in üzerindeki Cennet yaprağı kuruyunca tozu Hindistan’a saçılır ve bir rivayete göre, adı geçen ülkenin toprağının bereketi buradan gelir. Mesudî, adanın ve dağın yukarıda iki seyyahın dikkat çektiği bitki ve değerli taşlar yönünden zenginliğine temas etmiştir. Farklı olarak O, Cennet’ten çıkarılan Âdem’in, beraberinde birçok bitki ve meyve fidesi olduğu halde gönderildiğini söylemiştir. Kelime anlamı “tanışmak”, “görüşmek” demek olan Arafat ise, ayrı ayrı yerlere indirilen Âdem ile Havva’nın buluştukları yerin adı olmuştur. (11814)
Arap coğrafyacı Şemseddîn ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Ebibekr el- Benna el- Beşşarî el- Maqdisî (945 – 1000) ise, Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası’nın 80 fersah uzunluğunda ve eninde olduğuna işaret etmiştir. Âdem’in indiği dağda 70 ziralık (yaklaşık 35 m’lik) bir ayak izi bulunmaktadır. Âdem öbür ayağını birbuçuk günlük ve bir gecelik uzaklıkta okyanusa basmıştır. O da, adada bulunan değerli taşlar ve bitkilere değinmiştir. Yazar, asıl detayı ise adada bulunan kâfur ağacı hakkında vermiştir. Beyaz gövdeye sahip olan bu yüksek ağaç türünün her birinin gölgesi altında 200’den fazla insan yaşar. (11815)
Sonraki zamanların seyyahları ile tarihçi ve coğrafyacıları da yukarıdaki bilgilere ve rivayetlere eserlerinde yer ayırmışlardır. Onlardan biri olan Fars coğrafyacı, fizikçi, jeolog, matematikçi ve astronom Ebû Yahya Zekeriyya bin Muhammed el- Qazvinî (1203 – 83), Harkand Denizi (günümüzdeki ismi Bengal Körfezi)’ndeki Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası’nın bitki ve çeşitli madenler yönünden zenginliğine değindikten sonra diğer kaynaklarda var olmayan bazı noktalara temas etmiştir. Qazvinî, Âdem’in mübarek ayak izinden ötürü Hz. Muhammed (sav)’in Mekke, Medine ve Mescid-i Aksa’dan sonra Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası’nın da Müslümanlar için bir uğrak yeri olduğuna dair sözünü aktarmıştır. O’nun deyişiyle, bir yağmur bulutu olmaksızın bu ayak izi ve çevresi her gün yağmur suyu ile temizlenmektedir. (11816)
“Seyyahların pîr-i fanîsi” olarak görülen (11817) dünyaca ünlü Berberî seyyah İbn-i Battuta ya da tam adıyla Ebû Abdullah Şemseddîn Bedreddîn Muhammed bin Abdullah bin Muhammed bin İbrahim Lewatî Tencî ibn-i Battuta (1304 – 69) da, Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Dağı’nın göklere kadar yükseldiğini söylemiştir. O, dünyanın en yüksek dağlarından bir olarak tarif ettiği bu dağı denizden dokuz günlük mesafe uzaklığından gördüğünü ifade etmiştir. Seyyah, diğer kaynaklardan farklı olarak buraya hangi yollardan ulaşılacağını açıklamış, çevresinde neler bulunduğu hakkında detay vererek bu gizemli yeri okuyucusunun gözünde âdeta canlandırmak istemiştir. İbn-i Battuta şunları söylüyor: “Âdem’in kutlu ayağı düz bir alanda yükselen siyah bir kaya içindedir. Ayak kayaya gömülmüş, derin bir oyuk bırakmıştır. Uzunluğu 11 karıştır. Eski zamanlarda Çin halkı buraya gelerek kayadaki ayak izinin başparmak ve devamını kırmışlar, Zeytun şehrindeki bir mâbede koymuşlardır.” (11818)
Sosyoloji (toplumbilim) ilminin kurucusu olarak kabul edilen Berberî sosyolog İbn-i Haldun ya da tam adıyla Weliyeddîn ebû Zeyd Abdurrahman bin Muhammed ibn-i Haldun el- Hadremî (1332 – 1406) ise, Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Dağı’nın yüksekliğini anlatmak isterken, hatalı olarak oranın yeryüzünün en yüksek dağı olduğunu söylemiştir. Ancak O, yukarıda Qazvinî’nin Mekke, Medine ve Mescid-i Aksa’dan sonra Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası’na biçtiği önemin tam aksi yönünde bir tespitte bulunmuştur. Zirâ İbn-i Haldun, her ne kadar Hz. Âdem ile ilişkilendirilse de, buraya mevcut bilgiler ışığında bir kutsiyet atfetmenin doğru olmayacağını söylemiştir. (11819)
Müslüman bilginlerin, hiçbir kutsal kitapta olmayan, neye dayanarak ortaya attıkları belli olmadan uydurdukları ve kendi aralarında tartıştıkları bu konu, özellikle de konunun içindeki komik ve eğlenceli Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası vurgusu, garip bir şekilde Hristiyan bilginleri de etkisi altına almış ve onlar da aynı minvalde tartışmalar yapmışlardır. Ortaçağ’da İslam dünyası ilmî açıdan Hristiyan dünyadan daha üstün ve ileride olduğu için, teolojik tartışmaların öncülüğünü de Müslüman âlimler yapıyor, doğal olarak.
Cennet’ten sürgün edilen Âdem ile Havva’nın dünyada indirildikleri yer Müslüman bilginler kadar, Hristiyan bilginleri de yeni bir heyecanın içerisine itmiştir. (11820) Ortaçağ’a ait bazı “seyahatname” türü eserlerin yazarları ki en meşhurları İtalyan Fransisken rahip ve kâşif Giovanni da Pian del Carpine (1185 – 1252), Flaman Fransisken misyoner ve kâşif Wilhelm von Rubruk (1248 – 93) ve Venedikli ünlü seyyah ve tüccar Marco Polo (1254 – 1324) hariç, Âdem ile ilişkilendirildiği için, okuyucularının merakını celbedeceklerini düşündükleri Cennet konusuna bir şekilde değinmişlerdir. İtalyan asker, rahip, misyoner, hukukçu ve doktor Giovanni da Montecorvino (1247 – 1328) ile Venedikli seyyah ve kâşif Odorico Mattiussi da Pordenone (1280 – 1331)’yi yukarıdaki isimler arasına dahil etmek mümkünse de, birincisinin zihninin bu mesele ile kısa süreli de olsa meşgul olduğu görülmekte. Zira Montecorvino, Yeryüzü Cenneti’ne ulaşmak için başarısız bir uğraşının olduğunu ifade etmiştir. (11821)
Katalon Domikan rahip, misyoner ve seyyah Jordà de Catalunya (1280 – 1330) ise, kendisinin gitmediği fakat “Hindistan Tertia” adıyla ilişkilendirdiği yerden söz açtığı sırada bu gizemli bahçeye temas etmiştir. Güvenilir kişilerin kendisine söylediklerinden hareketle, Katalon seyyah Cennet’i Hindistan Tertia ile Etiyopya (Habeşistan) arasına yerleştirir. (11822) Jordà de Catalunya’ya anlatıldığına göre; “Cennet’ten akan dört ırmak, altın ile değerli taşları beraberinde sürükler. Bu ırmaklardan birinin etrafında, başlarında yakutlar olan ejderhalar yaşar. Onlar nehre girerlerken, orada ikamet edenler sabırsızca onları beklerler ve 7 gün sonra bir ejderhanın yalnızca geride kemikleri kalınca, bu yakutları onun üzerinden alıp Etiyopya hükümdarı Prester John’a getirirler.” (11823)
İtalyan Fransisken rahip, misyoner ve seyyah Giovanni de’ Marignolli (1290 – 1357) ise bu konuda daha fazla detay vermiştir: “Tanrı Doğu’da Cennet’i yarattı ve Hindistan’ın ötesinde bulunan bu yerin adı Aden diye adlandırılır.” (11824) Marignolli Cennet’i, Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası kıyısından 40 İtalyan mili uzaklıkta bir yerde konumlandırır. O’nun tarif ettiği Cennet, oldukça yüksek bir dağın karşısındadır ve büyük bir deniz ile çevrilidir. Dolayısıyla resmedilen bu coğrafya, yeryüzünün en değerli yeridir. Cennet’ten akan su sesleri, çevrede yaşayanlar için çok da yabancı oldukları birşey değildir. Pınarın kaynağı dağda olup, Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) içerisinde dört kola ayrılır. Marignolli bu coğrafî betimlemelerden sonra esas noktaya temas eder. Zira mezkur coğrafyaya asıl önem kazandıran da, yaratılışın azîz hatırâsıyla olan ilişkisidir. (11825) Marignolli’nin deyişiyle, Âdem’in ayak izlerinin bulunduğu 2200 m yüksekliğindeki “Âdem’in Zirvesi”, “yeryüzünde Cennet’ten sonra en yüksek dağdır.” Burası Cennet’ten çıkarılan Âdem’in indirildiği ilk yerdir. (11826)
Özellikle Doğu Hristiyanlığı, adetâ yaratılışın başlangıcıyla ilişkilendirilen bu zirveye çok farklı bir anlam yüklemiştir. Burası hem dünyanın en yüksek yeri – ki bunun gerçekle yani bilimsellikle alakası yoktur – hem de dünyanın merkezi olarak kabul edilmektedir. (11827) Nitekim Romanyalı ünlü dînler tarihçisi, filozof ve yazar Mircea Eliade (1907 – 86) de bu durumu Hristiyanlık’taki “merkez algısı” ile anlamlandırmaya çalışmıştır. Apokrif metinlere göre, Âdem’in yaratıldığı ve Nûh Tufanı sonrası defnedildiği yer Golgotha (Yeruşalayim; Kudüs)’dır. Burası, aynı zamanda bir nevi “ikinci Âdem” olan ve yaratılışı yeniden başlatan Hz. İsa (as)’nın çarmıha gerildiği yerdir. İnanışa göre, İsa’dan boşalan kan, O’nun gerildiği haçın tam olarak altında bulunan Âdem’in kafatasının üzerine dökülmüştür. Bu, adı geçen dînler tarihçisinin sözkonusu “merkez algısı”nı embriyoloji ile anlamlandırmasına yol açmıştır: “Tanrı dünyayı bir cenin gibi yaratmıştır. Ceninin gelişimi nasıl merkezden başlıyorsa, Tanrı da dünyayı yaratmaya bu merkezden başlamış ve sonra onu farklı yönlere kaydırmıştır.” (11828)
Sözkonusu mekân, sadece Hristiyanlar ve Müslümanlar için önemli bir cazibe merkezi değildir. Orası tüm insanlık ile ilişkili olmasından ötürü, yüzyıllardan beri başka inançlara sahip olanların da mühim bir uğrak yeri olmuştur. Nitekim İtalyan Fransisken rahip, misyoner ve seyyah Giovanni de’ Marignolli de, “Âdem’in Zirvesi”nde bulunan bir Budist manastırına işaret etmiştir. (11829) Âdem’in ayak izleri, Budist sanatında, Budizm’in kurucusu Gautama Buda (M. Ö. 563 – M. Ö 483)’nın sembolü olarak işlenmektedir. Zirâ Venedikli tüccar ve seyyah Marco Polo, sözkonusu mekânın Budistler, Hristiyanlar ve Müslümanlar nazarındaki önemine dikkat çekmiştir. O’nun deyişiyle Müslümanlar, Serendib (Sri Lanka; Seylan; Ceylon) Adası’ndaki yüksek dağ üzerinde “Âdem’in anıtı”, Budistler ise “Buda’nın anıtı” olduğuna inanırlar. Aynı seyyah, zahitçe yaşayış bakımından Hz. İsa’ya eşdeğer gördüğü Hz. Buda’yı da övmekten geri durmamıştır. (11830) Marco Polo ayrıca, Müslümanlar’ın ve “putperestler” olarak adlandırdığı Budistler’in bu yüksek dağa tırmanışlarını, Hristiyanlar’ın İspanya’da, Santiago de Compostela’da bulunan “Azîz Yakub’un kabri”ni ziyaretlerine benzetmiştir. Hristiyan ve Müslüman birçok yazar, adanın değerli madenler yönünden zenginliğine dikkat çekmişlerdi. Marignolli ise bu konuda, kendisine göre yanlış bir algılamanın olduğunu söylemiştir. Zirâ O, insanların yakut, safir gibi değerli taşların esas kaynağını Âdem’in pişmanlıktan ötürü döktüğü gözyaşlarında aramalarını anlamsız bulmuş ve bu tür söylentileri “safsata” olarak nitelemiştir. (11831)
Kitabî ya da değil, çoğu inanca göre değerli olan şeyler yüksektedir. Bu durum, gerek Hristiyanlarca özellikle Ortaçağ’da var olan “Yeryüzü Cenneti” gerekse Âdem ile ilişkilendirilen ve aslında pek de yüksek olmayan zirve / tepe örneğinde karşımıza çıkmakta. Yaklaşık 2000 m civarındaki bir yükseklik o zaman için de aslında ortalama bir yüksekliktir. Ancak kutsal coğrafyaya atfedilen önem bu yükseltiyi katlar da katlar. (11832)
Örneğin Fransız seyyah Jean de Mandeville (1300 – 71)’nin duyduğuna göre, “Yeryüzü Cenneti sarp, kayalık ve dağlık olup kimsenin gece ve gündüz birşey görmeye muvaffak olamadığı bir yerdedir.” (11833) Hatta Mandeville, çok yüksekte olmasından ötürü Cennet’in Nûh Tufanı’ndan bile etkilenmediğini kanıtlama hissine kapılarak sınırları epey zorlamıştır. O, Yeryüzü Cenneti’nin bulunduğu yerin yüksekliğinin, Ay’ın etrafındaki çembere kadar ulaştığını iddiâ etmiştir. (11834)
Suriyeli Arap kültür tarihçisi, yazar ve yayıncı Rana Kabbanî (1958 – halen hayatta)’ye göre, Mandeville ve Marco Polo gibi gezginler, Hristiyanlar’ın Ortaçağ’da Müslümanlar’ın sürekli şehveti akıllara getiren Cennet’inden farklı bir Cennet’in izini sürmeleri için rehber olmuşlardır. Dolayısıyla yukarıdaki isimlerin eserleri içerisinde yer alan bu türden konular bilinçli bir tercihin ürünü olup, “ayrımcı Avrupa” yaklaşımının yansımasından başka birşey değildir. (11835)
“Âdem Tepesi”, Sri Lanka (Seylan; Ceylon; Serendib)’nın merkezinde bulunan 2243 m yüksekliğinde konik bir kutsal dağdır. (11836) Sri Lanka’nın başkenti Kolumbu’nun 72 km doğusunda yer alan dağ, Sabaragamuwa ilinin Ratnapura ilçesinde, “Sri Lanka UNESCO Dünya Mirası Alanı”nın Orta Dağlık Bölgesi’nin bir parçası olan Peak Wilderness Koruma Alanı’nda bulunuyor. Dağın Singalezce adı “Samenele Kande” (සමනළ කන්ද) olup “Kelebek Dağı” anlamındadır; Tamilce adı ise “Sivanolipāte Malai” (சிவனொளிபாத மலை) olup “Şiva’nın Işığının Dağı” mânâsına gelir.
Âdem Tepesi; Budistler, Hindular, Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından kutsal sayılır. Zirveye yakın 1, 8 m yüksekliğindeki bir kaya oluşumu olan “Śrī Pāda” (ශ්රී පාද) ile meşhurdur ve bu isim aynı zamanda dağın kendisi için de kullanılır. Singalezce bir isim olan “Śrī Pāda”, aslında Sanskrit kökenlidir ve “Kutsal Ayak İzi” anlamına geliyor.
Budist geleneğinde bu ayak izi Buda’nın ayak izi olarak kabul edilirken, Sri Lanka Hindu geleneğinde Hanuman veya Şiva’nın ve bazı İslam ve Hristiyan geleneklerinde ise Hz. Âdem’in ayak izi veya Hz. İsa’nın havarilerinden Azîz Tomãs (? – 72)’ın ayak izi olarak kabul edilir. (11837)
Dağ Budistler, Sri Lanka Hinduları ve bazı Müslümanlar ve Hıristiyanlar tarafından kutsal bir yer olarak saygı görüyor. Öne çıkmasını ve farkedilmesini sağlayan belirli niteliklere sahiptir, bunlar arasında baskın ve göze çarpan profili ve zirvedeki ayak izine benzeyen bir girinti içeren kaya parçası bulunur.
Dağ Budistler, Hindular, Müslümanlar ve Hıristiyanlar için bir hacc bölgesidir. Özellikle Budistler için önemli bir hacc yeridir. Hacılar, binlerce basamağı tırmanarak çeşitli zorlu rotaları takip ederek dağa tırmanırlar. Yolculuk en az birkaç saat sürer.
Budist Sinhale inanışlarına göre; her iyi Budist, hayatında en az bir kez bu dağa tırmanmalıdır. Hacc mevsimi Aralık ayı dolunayıyla başlar ve Mayıs ayındaki son dolunayla sona erer. Geleneksel olarak dağa geceleri tırmanılır. Böylece gündüz sıcağından kaçınıp, yerel halkın “Sadhu! Sadhu!” şeklindeki coşkulu haykırışları eşliğinde Güneş’in doğuşuna tanık olabilir ve batı yakasında dağın sisler içindeki üçgen gölgesini görebilirsiniz.
Dağ, Budist kaynaklarında, özellikle Buda’nın bu sutrayı dağın tepesinde vaazettiğini belirten Mahayana kökenli “Lankavatara Sutra” (लङ्कावतारसूत्रम्)’da “Malaya Dağı” olarak adlandırılır. Bu sutraya göre dağ, Rāskşasalar’ın hükümdarı ve Lanka’nın yöneticisi olan Rāvanā (? – ?)’nın meskeniydi. (11838)
Dağ aynı zamanda Tanrı Sumana’nın meskeni olarak görülür ve “Sumanakūta” (Sumana’nın Dağı) ve “Samenele Kande” (Samene’nin Dağı veya Kelebek Dağı) gibi bununla ilişkili çeşitli isimlerle de anılır. (11839) Budistler için ayak izi, Buda’nın Sri Lanka’yı ziyaret ettiğinde geride bıraktığı, Tanrı Sumana’nın daveti üzerine ibadetin sembolü olan sol ayağıdır. Dağ tepesini korumakla görevli olan Sumana’ya adanmış bir türbe (dünyadaki yaşamları boyunca manevî hayatlar geçirmiş ve barışçıl hizmette bulunmuş kişiler Sri Lanka Budistleri tarafından “Tanrılaştırılır”) ayak izinin yakınında bulunabilir. Tamil Hindular ise bunu Şiva’nın ayak izi olarak kabul eder. (11840)
“Encyclopædia Britannica”da Âdem Tepesi ile ilgili şunlar yazılıdır: “Uzun bir süre boyunca Âdem Tepesi Seylan’ın en yüksek dağı olarak kabul edildi, ancak gerçek araştırma onu deniz seviyesinden yalnızca 7353 ft yüksekte gösteriyor. Bu yükseklik, Doğu’nun her yerinden gelen hacıların uğrak yeri olarak özellikle dikkat çekicidir. Zirveyi taçlandıran yüksek kayadaki oyuk, Brahmanlar tarafından Şiva’nın, Budistler tarafından Buda’nın, Müslümanlar tarafından Âdem’in ayak izi olarak söylenirken, Portekizli Hristiyanlar Azîz Tomãs ve Etiyopya Kraliçesi Candace’nin hadımının çatışan iddiâları arasında bölünmüşlerdi. Ayak izi güzel bir çatı ile örtülüdür ve dağın yarısında tepenin zirvesinde bir türbe bulunduran zengin bir manastırın rahipleri tarafından korunmaktadır.” (11841)
Śrī Pāda, Buda’nın dağ zirvesini ziyaret ettiği belirtilen 5. yy tarihli “Mahawamsa” kroniğinde geçmektedir. “Rajavaliya” kroniği, 1. yy’da yaşamış Kral Valagamba (? – ?)’nın Hindistan’dan gelen istilâcılara karşı Âdem Tepesi ormanlarına sığındığını ve daha sonra Anuradhapura’ya geri döndüğünü belirtmektedir. Ünlü Çinli hacı ve Budist gezgin Faxian (337 – 422), 411 – 12 yıllarında Sri Lanka’da kalmış ve Śrī Pāda’dan bahsetmektedir, ancak gerçekten ziyaret edip etmediği açıkça belirtilmemiştir. “Mahawamsa”, Sri Lanka Kralı I. Büyük Vijayabahu (1058 – 1114)’nun dağa yaptığı ziyaretten tekrar bahsetmektedir. I. Vijayabahu’nın “Ambagamuwa” kaya yazıtında, kralın kendisinin dağa çıktığı ve dağdaki Buda’nın ayak izine taptığı kayıtlıdır. (11842)
Venedikli ünlü seyyah ve tüccar Marco Polo, 1298 yılında Sri Lanka’ya yaptığı seyahatinde Âdem Tepesi’nin önemli bir hacc yeri olduğunu belirtmiş ancak kayada bir ayak izinden bahsetmemiştir. (11843)
Dünyaca ünlü Berberî seyyah İbn-i Battuta, 1344 yılında Sri Lanka’ya yaptığı seyahatinde, Serendib adını verdiği dağın zirvesine tırmanmıştır. Açıklamasında, hacıların yardımı için bir merdiven ve zincirli demir direklerden bahsetmiştir. (11844)
İnsan geçmişte yaşamış, özellikle Ortaçağ’daki bu insanların yaptıklarını, söylediklerini okuduğunda, gerçekten hayretler içinde kalıyor. İnandıkları dîn ve kutsal kitapların açık ve net anlatımlarına rağmen, bunlar kendi hayâl dünyalarında bir senaryo kurguluyorlar ve sonra da ona gerçekmiş gibi inanıp, kendi kurguladıkları şeyin peşine düşüyorlar.
Kutsal kitaplarda, Tanrı’nın ilk insan çifti Âdem ile Havva için yarattığı Cennet’in (Aden Bahçesi’nin) yeryüzünde bir bahçe olduğu çok açık bir şekilde ortadadır. “Cennet’ten kovulma” ise, bildiğimiz o bahçeden kovulmadır. Ondan sonra yeryüzündeki insan yaşamı başlıyor. Fakat bunlar, o Aden Cenneti sanki âhiret hayatındaki uhrevî Cennet’miş gibi anlıyorlar ve böyle inanıp, “Âdem ile Havva dünyaya nasıl gönderildi, nereye gönderildi?” merakıyla araştırmalar, geziler yapıyorlar.
Halbuki ilk insan çifti Âdem ile Havva zaten dünyada yaratıldılar ve yeryüzü toprağından yaratıldılar. Başka bir âlemde yaratılıp bu gezegene gönderilmediler. Hem, böyle birşey nasıl mümkün olabilir ki? Uzay mekiğiyle mi dünyaya gönderildiler, paraşütle mi yeryüzüne indiler? Dünyaya indiklerinde üzerlerinde astronot kıyafetleri mi vardı? Çıplak veya sadece normal elbiseyle trilyonlarca galaksi ve trilyarlarca gezegen arasından nasıl seyahat edip buraya geldiler? Böylesine saçmalıklara ne yazık ki hakikat imiş gibi imân etmişler.
Eğer öyleyse, dünyaya gönderildiklerinde, yolda bütün gezegenleri ve galaksileri görmüş olmaları gerekirdi. Ama nedense onlar hakkında hiçbir bilgileri yok. Çocukları Kabil ve Habil’e de uzay ve evren hakkında hiçbir bilgi vermemişler.
Bu herşeyden önce fizik kurallarına aykırıdır, içinde bulunduğumuz evrenin yasalarına terstir. Aklın, mantığın, matematiğin kabul edemeyeceği bir şeydir.
Denilecektir ki; “Allah isterse her şey olur.” İyi de, o fizik ve matematik kurallarını koyan da Allah’tır, evrenin bu yasalarını koyan da Allah’ın kendisidir. Allah’ın yarattığı bu muazzam evren, bu yasalar çerçevesinde hareket eder. Allah, bizzat kendi koyduğu yasaları çiğner mi, kendi yasalarına aykırı davranır mı?
Yukarıdaki anlatımlardan, detaylıca araştırıp siz sevgili okularımıza aktardığımız süreçten de çok net biçimde anlaşılıyor ki, yaşananlar tam olarak şu aslında:
Geçmişteki bazı önemli Müslüman seyyahlar (Beluc seyyah, tüccar ve yazar Sûleyman Tacir, Kürt seyyah ve coğrafyacı İbn-i Xordazbe, Arap tarihçi, coğrafyacı ve seyyah El- Mesudî, Arap coğrafyacı Maqdisî, Fars coğrafyacı, fizikçi, jeolog, matematikçi ve astronom Qazvinî, Berberî seyyah İbn-i Battuta, Berberî sosyolog İbn-i Haldun) ve Hristiyan seyyahlar (İtalyan asker, rahip, misyoner, hukukçu ve doktor Montecorvino, Venedikli seyyah ve kâşif Pordenone, Katalon Domikan rahip, misyoner ve seyyah Jordà de Catalunya, İtalyan Fransisken rahip, misyoner ve seyyah Marignolli) yaptıkları dünya gezilerinde, Sri Lanka’ya da gitmişler. Bunlar Sri Lanka’da çok ilginç bir şeye tanık olmuşlar. Budistler’in ve Hindular’ın çok yüksekte olan bir dağına. Malaya Dağı’nın zirvesindeki Śrī Pāda adlı bu tepe, Budistler için de Hindular için de kutsal ve bir hacc yeri. Dağın tepesinde kocaman bir ayak izi var. Bir insana ait ama normal insan vücûdu hacminden çok büyük. Budistler bunun Buda’nın ayak izi olduğuna inanıyor; Hindular ise Tanrı Şiva’nın ayak izi olduğuna inanıyor.
Bu gizemli ve mistik olay, oraya seyahat eden Müslüman ve Hristiyan seyyahları ve âlimleri çok etkiliyor. Bunun ciddi biçimde etkisinde kalıyorlar. Yaşadıkları bu etkiyle, dağdaki kocaman ayak izini ve dağın önemini, tamamen kendi inançlarına yontup, bunun Hz. Âdem’in ayak izi olduğu “yalanını” yayıyorlar. (Saygısızlık ettiğimi düşünen olursa, tırnak işaretini bile kaldırırım. Evet; yalanını. Yalan çünkü.)
Eh yani, “Âdem’in ayak izini bulduklarına göre” (!), Allah kendisini uzay mekiğiyle dünyaya gönderirken, paraşütle indiği yer de Sri Lanka oluyor haliyle.
Konunun gelişim süreci tam olarak böyle ve mesele bu kadar basit aslında.
Bizim “radiallahu anh”lar, Sri Lanka’da Budistler’in ve Hindular’ın kutsal bir dağını görmüşler, ordaki kocaman ayak izi karşısında açıklama getiremedikleri büyük bir şaşkınlık yaşamışlar ve bu psikolojik sarsıntıyla adamların kültürünü çalıp, dağın hikâyesini onlardan araklayıp çarpıtarak, Âdem – Sri Lanka bağlantılı bir hikâye üretmişler. Yapabildikleri tek şey Müslüman âlimlerin yazıp söylediklerini takip etmek olan Ortaçağ gerici Hristiyan âlimleri de bu Müslüman âlimlerin söylediklerini tekrarlayıp genişletmiş, bir şekilde konuyu İsa’ya da bağlamaya çalışmışlar.
Olay bu kadar basit. Dağın aslında Âdem’le de İsa’yla da bir alakası yoktur. Esasında Âdem’in Sri Lanka’yla da bir alakası yoktur.
İlk insanlar olan Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın âhiret hayatındaki “Cennet”te mi yaratılıp sonra bu dünyaya gönderildikleri, yoksa bu dünyada bir “Cennet”te mi yaratıldıkları, 1500 yıl boyunca İslam âlimleri ve müfessirleri arasında tartışmalara konu olmuştur ve iki ayrı görüş oluşmuştur. Bazıları Âdem’le Havva’nın yaratıldığı Cennet’in âhiretteki Cennet olduğunu söylerken (11845), bazıları da Âdem’le Havva’nın yaratıldığı Cennet’in dünyadaki bir Cennet olduğunu söylemişlerdir (11846).
Âdem’le Havva’nın âhiret hayatındaki “Cennet”te yaratılıp sonra bu dünyaya gönderildiklerini savunanların en büyük dayanağı, “Kur’ân-ı Kerîm”de konuyla ilgili geçen “Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardı. Biz de ‘Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için yeryüzünde kalacak bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır’ dedik” (11847) âyetinde geçen “ehbitu” (اهْبِطُو) yani “inin” ifadesidir. Ancak Arapça’da “ehbitu” (inin) ifadesinin “bir yerden başka bir yere göç etmek” anlamında da kullanıldığını belirten pekçok İslam âlimi, özellikle Tevrat’taki âyetlere dayanarak ve Kur’ân’daki bazı “Cennet” tasvirlerinin tıpkı dünyadaki coğrafyalara, yeşillikler içinde ve güzel ırmakların aktığı bazı coğrafyalara benzediğini de hatırlatarak, Âdem’le Havva’nın bu dünyada yaratıldığını söylemişlerdir. (11848) Örneğin Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Musa (as)’nın halkına kızarak onlara “İhbitu Misren” (اِهْبِطُوا مِصْراً) yani “Mısır’a geri dönün” dediği âyette (11849) de aynı kelimenin, “ihbitu” (اِهْبِطُو) kelimesinin “bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya gitmek” anlamında kullanıldığını hatırlatan İslam âlimleri, Âdem’le Havva’nın dünyada yaratıldıklarını, Cennet’ten dünyaya gönderilmediklerini, dünyadaki bir “Cennet”te yaratıldıklarını söylemişlerdir. Dolayısıyla Âdem’le Havva’nın “Cennet”ten çıkarılması, dikey bir geçiş değil yatay bir geçiştir.
Türkiye’deki tarihselci İslam anlayışının önemli isimlerinden biri olan ilahiyatçı ve akademisyen Mustafa Öztürk (1965 – halen hayatta), Hz. Âdem’le Hz. Havva’nın âhiretteki Cennet’te değil, dünyadaki bir “Cennet”te yaratıldıklarını söyleyen İslam öncüleri arasında şu isimleri zikreder: Bizzat Hz. Muhammed’in sahabesi ve Peygamber Muhammed’in Kur’ân kâtibi olup Kur’ân kıraati ve tefsiri konusunda da sahabelere hocalık yapmış olan, bu nedenle “Ensar’ın efendisi” ve “Kur’ân okuyanların efendisi” olarak anılmış Ubeyy bin Ka’b (? – 654), ilk dönem tabiîlerinden Wehb bin Münebbih bin Kâmil es- San’ânî (654 – 732), Sünnî Hanefîlik mezhebinin imamı olup kısaca İmam-ı Âzam Ebû Hanife olarak bilinen Kürt âlim Ebû Hanife Numan bin Sabit bin Zuta bin Mah bin Marzuban el- Kufî (699 – 767), Maturidî mezhebinin kurucusu ve imamı Özbek müfessir ve fakih Maturidî ya da tam adıyla Ebû Mansur Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el- Semerkandî el- Maturidî (863 – 944), Mutezile akımının âlimlerinden ve bu akımın Kabiyye fırkasının öncüsü olan Afgan müfessir Ka’bî ya da tam adıyla Abdullah bin Ahmed bin Mahmud el- Belhî el- Ka’bî (886 – 931) ve Mutezile kelamcısı Ebû Mûslim Muhammed bin Behr el- İsfahanî (868 – 934). (11850)
Bu âlimler, eğer Âdem’le Havva’nın kovuldukları Cennet âhiretteki Cennet olsaydı oradan kovulmamaları gerektiği, çünkü o Cennet’e girenin bir daha oradan kovulmadığı, Şeytan’ın o Cennet’e girmesinin mümkün olmadığı, Âdem’in topraktan yaratıldığı ve toprağın da yeryüzünde bulunduğu, ayrıca Şeytan’ın onlara vesvese verirken kendilerine “ebedî kalacakları bir yurt” vaadinde bulunduğu ve demek ki o bulundukları Cennet’in ebedî bir yurt olmadığı gibi gayet mantıklı argümanlar seslendirerek, Âdem’le Havva’nın bu dünyada yaratıldığını ve bahsedilen “Cennet”in de bu dünyada olduğunu söylemişlerdir. (11851)
Aslında bu tartışmanın ve “Âdem’in yaratıldığı Cennet nerede?” sorusunun cevabını Hz. Muhammed’in hadis-i şerîflerinde bulmak mümkün. Sevgili Peygamberimiz, Kur’ân’daki “Cennet” ve “Cennet’te akan nehirler” ifadelerinin biri batınî biri zahirî olmak üzere iki anlamının bulunduğunu bildirmiştir. Batınî olan, âhiret hayatındaki Cennet ve orda akan nehirlerdir; zahirî olan bu dünyadaki Cennet ve orda akan nehirlerdir. (11852)
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Cennet” (جنة) kelimesinin farklı sûrelerdeki kullanımlarına baktığımızda da bunu görebiliriz. Dünyaca ünlü Fars filozof ve müfessir Fahreddîn Razî ya da tam adıyla Fahreddîn Muhammed bin Ömer bin Hûseyn bin Hesen bin Ali et- Temimî el- Bekrî er- Razî et- Taberistanî (1149 – 1210), Kur’ân’da “Cennet” kelimesinin müfret, tesniye ve cemi formunda 147 defa geçtiğini hatırlatır ve üç ayrı “Cennet”in olduğunu söyler. (11853) Aynı şeyi İslam tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tarihçilerinden biri olarak kabul edilen Mazenderî tarihçi Taberî ya da tam adıyla Ebû Cafer Muhammed bin Cerîr bin Yezid el- Amulî et- Taberî (839 – 923) de söylemektedir. (11854) Buna göre, birincisinde kelime, dünyadaki bağ, bahçe ve bostanları ifade etmektedir ki, Kur’ân’da bu anlamıyla 25 yerde geçmektedir. (11855) İkincisinde kelime, Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın geçici bir süre iskân ettirilip daha sonra oradan çıkartıldıkları yeri belirtmek için kullanılmaktadır ki konumuz olan “Cennet” de budur ve Kur’ân’da 6 yerde geçmektedir. (11856) Üçüncüsünde ise bildiğiniz gibi, insanların Allah’a olan imânı ve yaptıkları hayırlı âmeller neticesinde öldükten sonra âhirette ödül olarak yerleştirilecekleri ebedî saadet yurdudur ve yüzden fazla âyette geçmektedir. (11857)
Hz. Muhammed’in hadislerinde geçen “biri batınî (âhirette) biri zahirî (dünyada) olmak üzere iki ayrı Cennet olduğu” öğretisi, Yahudîlik’in medenî kanunu hükmündeki dînî kitabı “Talmud” (תלמוד)’da da geçmektedir. Yahudî bilginler, “Cennet Bahçesi” olarak adlandırılan iki tür ruhanî yer olduğu konusunda hemfikirdirler. İlki “Alt Gan Cenneti” (“gan” İbranice’de “bahçe” demektir) olarak bilinen oldukça karasal bir Cennet’tir, bol bereketlidir ve verimli bitki örtüsüne sahiptir. İkincisi ise “Üst Gan Cenneti” olarak bilinen göksel Cennet’tir, dürüst Yahudîler’in ve dürüst gayr-ı Yahudîler’in ölümsüz rûhları ölümden sonra oraya gidecek ve oradaki saadet yurdunda ebedî olarak kalacaklardır. Hahamlar “Gan” ve “Eden” arasında ayrım yapar. Âdem’in yalnızca “Gan”da yaşadığı söylenirken, âhiretteki Cennet’in hiçbir ölümlü göz tarafından görülmediği söylenir. Dolayısıyla Âdem’in ölmeden önce orayı görmesi mümkün değildir. (11858) Aynı inanç, Yahudî mistisizminde ezoterik bir disiplin, düşünce okulu ve kurallar bütünü olan “Kabbala” (קבלה)’da da geçmektedir. (11859)
Semavî dînlerdeki (İslamiyet ve Musevîlik) bu “öte âlemdeki her şeyin bu âlemde bir benzeşinin olduğu” inancının bu dînlere nereden girdiğinin izini sürdüğümüzde, yolculuk bizi yine Antik Kürdistan (Mezopotamya)’a götürüyor. Eski Mezopotamya Dînleri, gök ile yerin tam bir benzeşim halinde olduğunu söyler. Bunun anlamı, yalnızca yeryüzünde olan her şeyin bir biçimde gökte de var olduğu değildir, ayrıca yeryüzünde olan her şeye de gökte tamamen özdeş bir şeyin karşılık gelmesidir. Yeryüzündeki her şey, göktekinin bir modelidir. Ülkeler, nehirler, kentler ve tapınaklar, belli bir kozmik düzeyde gerçek anlamda var olurlar. Örneğin Dicle Nehri, Anunu yıldızında bulunurken, Fırat ise Kırlangıç yıldızında bulunmaktadır. Bu göksel düzeyde her şey gerçek anlamda vardır, yerdekiler ise onların yalnızca soluk ve iğreti imgeleridirler. (11860)
Türkiye’deki toplumcu ve devrimci İslamî düşüncenin önemli temsilcilerinden biri olan ilahiyatçı ve yazar Recep İhsan Eliaçık (1961 – halen hayatta), Kur’ân’da “Tâhâ” sûresinde geçen “Cennet” lafzını (11861), âhiret hayatında kavuşulacak olan Cennet değil, dünya hayatı içerisinde hazırlanmış olan “yemyeşil diyar” şeklinde açıklamaktadır. (11862) Aynı şekilde “ehbitu” ifadesini (emrini) de “inin” şeklinde değil, “dağılın” şeklinde ifade etmektedir. (11863) İhsan Eliaçık, devamında Hz. Âdem kıssasının detaylı bir şekilde anlatıldığı “Âraf” sûresindeki “Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’e yerleşin” (11864) âyetiyle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Öyle anlaşılıyor ki burada Cennet, ‘yemyeşil bir diyar, yeşillik ve ağaçlık bir bölge’ anlamındadır. Burası yeryüzünde bir bölgedir. Bu durumda ilk insan veya insanlar yeryüzünde yaratılmış olurlar; öbür dünyadaki Cennet’te yaratılıp bu dünyaya düşmüş değil. Yani insanlar, basbayağı yeryüzünün bağlık, bahçelik, yeşilliklerle dolu bir bölgesinde ortaya çıkmışlardır. Kıssada ‘Sen ve eşin Cennet’te iskân edin’ denmesi, insanların ortaya çıkıp çoğalmaya ve üremeye başladığı, insan yaşamının ilk tezâhür ettiği, sakinleri ilk insan toplulukları olan yeryüzündeki bağlık, bahçelik bir bölgeyi anlatmaktadır. Fakat bu yerin neresi olduğu konusunda rivayetler muhteliftir.” (11865)
Türkiye’de kelamî düşüncenin oluşmasında büyük emekleri olan ilahiyatçı ve İslam felsefesi profesörü Hüseyin Atay (1930 – 2023)’a göre de, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yaratılışı ile ilgili olarak Kur’ân âyetlerinde bahsedilen “Cennet” algısının yeniden dizayn edilmesi ve ilgili âyetteki bildirimin, “yeryüzünde yönetici olarak yaratılmış olan insanın konulduğu yer” olması gerekmektedir. Hüseyin Atay, ilgili âyeti değerlendirirken, yeryüzünde yönetici olarak yaratılmış olan insanın ilk olarak konulduğu yerin, herkesçe bilinen âhiretteki Cennet değil, Âdem ile Havva’nın yerleşim itibariyle bulundukları dünyadaki herhangi bir yer olduğunu zikretmektedir. Bu yaklaşımıyla insanın sorumluluğunu öne çıkarmış olan Atay, aynı şekilde insanın yaptıklarından sorumlu tutulduğu mekânın da “dünya hayatındaki bir yer”, yani “yeşillik içerisindeki bahçe” (Cennet) olması gerektiğini söylemektedir. (11866)
Aynı kanaatte olan ilahiyatçı Mehmet Okuyan (1965 – halen hayatta) da, “Hz. Âdem’in eşiyle birlikte yaratılıp bir süre bekletildiği ve daha sonra da oradan çıkartıldığı Cennet, âhirette mü’minlerin gireceği Cennet değil, dünyadaki bir bahçedir” demektedir. (11867)
Kutsal kitap Tevrat’ta, “Tekvin” (Yaratılış) bölümünde anlatıldığına göre, ilk insanlar olan Âdem ve Havva, Allah tarafından Aden Cenneti’ne yerleştirilmiş, sonra da bu cenneti sulamak için büyük bir ırmak yaratılmıştır. Dört kola ayrılan bu nehirlerden ikisi Pişon ve Gihon’dur, diğer ikisi de Dicle ve Fırat’tır:
וַיִּטַּ֞ע יְהוָ֧ה אֱלֹהִ֛ים גַּן־בְּעֵ֖דֶן מִקֶּ֑דֶם וַיָּ֣שֶׂם שָׁ֔ם אֶת־הָֽאָדָ֖ם אֲשֶׁ֥ר יָצָֽר׃ וַיַּצְמַ֞ח יְהוָ֤ה אֱלֹהִים֙ מִן־הָ֣אֲדָמָ֔ה כָּל־עֵ֛ץ נֶחְמָ֥ד לְמַרְאֶ֖ה וְטֹ֣וב לְמַאֲכָ֑ל וְעֵ֤ץ הַֽחַיִּים֙ בְּתֹ֣וךְ הַגָּ֔ן וְעֵ֕ץ הַדַּ֖עַת טֹ֥וב וָרָֽע׃
וְנָהָר֙ יֹצֵ֣א מֵעֵ֔דֶן לְהַשְׁקֹ֖ות אֶת־הַגָּ֑ן וּמִשָּׁם֙ יִפָּרֵ֔ד וְהָיָ֖ה לְאַרְבָּעָ֥ה רָאשִֽׁים׃ שֵׁ֥ם הָֽאֶחָ֖ד פִּישֹׁ֑ון ה֣וּא הַסֹּבֵ֗ב אֵ֚ת כָּל־אֶ֣רֶץ הַֽחֲוִילָ֔ה אֲשֶׁר־שָׁ֖ם הַזָּהָֽב׃ וּֽזֲהַ֛ב הָאָ֥רֶץ הַהִ֖וא טֹ֑וב שָׁ֥ם הַבְּדֹ֖לַח וְאֶ֥בֶן הַשֹּֽׁהַם׃ וְשֵֽׁם־הַנָּהָ֥ר הַשֵּׁנִ֖י גִּיחֹ֑ון ה֣וּא הַסֹּובֵ֔ב אֵ֖ת כָּל־אֶ֥רֶץ כּֽוּשׁ׃ וְשֵׁ֨ם הַנָּהָ֤ר הַשְּׁלִישִׁי֙ חִדֶּ֔קֶל ה֥וּא הַֽהֹלֵ֖ךְ קִדְמַ֣ת אַשּׁ֑וּר וְהַנָּהָ֥ר הָֽרְבִיעִ֖י ה֥וּא פְרָֽת׃
וַיִּקַּ֛ח יְהוָ֥ה אֱלֹהִ֖ים אֶת־הָֽאָדָ֑ם וַיַּנִּחֵ֣הוּ בְגַן־עֵ֔דֶן לְעָבְדָ֖הּ וּלְשָׁמְרָֽהּ׃ וַיְצַו֙ יְהוָ֣ה אֱלֹהִ֔ים עַל־הָֽאָדָ֖ם לֵאמֹ֑ר מִכֹּ֥ל עֵֽץ־הַגָּ֖ן אָכֹ֥ל תֹּאכֵֽל׃ וּמֵעֵ֗ץ הַדַּ֙עַת֙ טֹ֣וב וָרָ֔ע לֹ֥א תֹאכַ֖ל מִמֶּ֑נּוּ כִּ֗י בְּיֹ֛ום אֲכָלְךָ֥ מִמֶּ֖נּוּ מֹ֥ות תָּמֽוּת׃
“Rabb Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı.
Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon’dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon’dur, Kûş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir, Asur’un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat’tır.
Rabb Tanrı Aden Bahçesi’ne bakması, onu işlemesi için Âdem’i oraya koydu. O’na, ‘Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu, ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’” (11868)
Tevrat’taki bu âyetlerden, Âdem’in bu dünyada yaratıldığı ve bu gezegen üzerindeki bir “Cennet”e konulduğu anlaşılıyor. Çünkü; “doğuda” diyor, oysa öteki tarafta doğu – batı, güney – kuzey gibi yönler olmaz. “Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem’i oraya koydu” diyor, yani orayı yeni yaratıyor. Ama âhiret hayatındaki Cennet ve Cehennem, Âdem’den önce yok muydu? Vardı. Fakat bunu daha yeni yaratıyor ve ilk insanları oraya koymak için yaratıyor. Nehir isimleri veriyor ve bunlar bu dünyada, üzerinde yaşadığımız topraklarda akan ırmaklar. Ayrıca coğrafya isimleri de veriyor, sınırlardan bahsediyor.
Kutsal metinlerin tasvirinden net biçimde anlaşıldığına göre, Hz. Âdem’in yaşadığı coğrafya ile Hz. Nûh’un aynıdır. Tevrat’ta, Allah tarafından yaratıldıktan sonra ilk insanların Kürdistan’da dünya hayatına başladıklarını ve insanlık tarihinin Kürdistan coğrafyasında başladığını açık bir şekilde görmekteyiz.
Kutsal kitaplar Tevrat, İncil ve Kur’ân’da anlatıldığına göre, yaşadığımız gezegende insanlık tarihi, iki defa yeniden başladı. Biri ilk insanlar olan Hz. Âdem ve Hz. Havva ile (11869), biri de tüm yeryüzü küresel bir tufan yaşayıp sular altında kaldığında, sadece gemisine binip kurtulanlarla birlikte Hz. Nûh ile (11870).
İlginç olan şu ki, hayat her iki defasında da Kürdistan topraklarında başlamıştır. İlk insanların vatanı Kürdistan’dır ve insanlık, Kürdistan vatanından başlayarak tüm yeryüzüne yayılmıştır. (11871) İlk insanlar olan Hz. Âdem ve Hz. Havva dünya hayatına Kürdistan’da başlamışlar (11872), O’ndan 1626 yıl sonra (11873) gerçekleşen Nûh Tufanı hadisesi Kürdistan’ın Şırnak (Şehr-i Nûh) ilinde yaşanmış (11874), tüm semavî dînlerin atası olan Hz. İbrahim (as) ise Nûh Tufanı’ndan tam 293 yıl sonra (11875) Kürdistan’ın Şanlıurfa (Riha) ilinde (11876) bir mağarada doğmuştur.
Semavî dînlerin (Musevîlik, Hristiyanlık, İslam) ana kaynağı olan kutsal kitaplar (Tevrat, İncil, Kur’ân) konuyu açık ve net biçimde işlemekte, Âdem’i de Nûh’u da bize ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Üstelik kutsal kitaplar bunları anlatırken, açık biçimde coğrafya ismi de belirterek anlatmaktadır. Buna rağmen bu kadar kafa karışıklığı, Sri Lanka, Kudüs, Cidde saçmalıkları niye? Ne için bu amaç?
Semavî dînlerin bizzat ana kaynağı olan kutsal kitaplar önyargısız ve sağlıklı bir akılla okunduğunda, ayrıca onlarca dînî metin ve yüzlerce tarihsel kaynak ışığında konuya ilmî bir seviyede kalarak baktığımızda, şu hakikatler gün gibi ortadadır ve bu kadar bilgi, kaynak ve işarete rağmen inkâr edilmesi de artık pek mümkün görünmüyor:
* Allah’ın, yarattığı ilk insan çifti olan Âdem babamız ve Havva annemiz için kurduğu ve onları yerleştirdiği Cennet, Kürdistan’ın merkezi Diyarbakır’daki Hevsel Bahçeleri’dir. Hevsel Bahçeleri, Aden Cenneti’dir.
* Âdem’le Havva Cennet’ten kovulduktan sonra, Allah onlara bir mağara tahsis eder ve bu ilk insan çifti dünya hayatına bu mağarada başlarlar. Bu mağara, Diyarbakır’ın Lice ilçesinde bulunan Birkleyn Mağaraları’dır.
* Âdem ile Havva daha sonra birbirlerinden ayrılırlar. Havva annemiz Kürdistan’da kalır, Âdem babamız ise Ürdün topraklarına gider. 40 gün boyunca Havva Dicle Nehri kıyısında, Âdem de Şeriâ Nehri kıyısında ağlayarak tevbe ederler ve Hevsel Bahçeleri’nde işledikleri günâhtan dolayı Allah’tan af dilerler.
Merhametli olan Yüce Allah da Âdem’le Havva’yı affeder. Ancak Kürdistan’ı unutturmak için Cidde, Kudüs ve Sri Lanka’da ayak izi arayanları affeder mi, bilmem.
– devam edecek –
DİPNOTLAR:
(11768): Tevrat, Tekvin, 2:8 – 25 / İncil, Romalılar, 5:15 – 21 / Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 35; Âraf, 19; Tâhâ, 117 – 121 / Mushafa Reş, Yaratılış, bölüm 1
(11769): Tevrat, Tekvin, 2:8 – 17 ve 3:23 – 24; Yeşaya; 51:3; Hezekiel, 28:13 – 14, 31:8 ve 36:35; Yoel, 2:3
(11770): Kur’ân-ı Kerîm, Tewbe, 72; Râd, 23; Nahl, 31; Kehf, 31; Meryem, 61 – 61; Tâhâ, 76; Fatr, 33; Sâd, 50; Mü’mîn, 8; Saff, 12; Beyyine, 8
(11771): Bkz. Elinizdeki kitabın daha önceki “Cennet Nerede?” başlıklı bölümü
(11772): Tevrat, Tekvin, 2:16 – 17 / Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 35; Âraf, 19; Tâhâ, 120 – 121 / Mushafa Reş, Yaratılış, bölüm 1
(11773): Tevrat, Tekvin, 3:1 – 7 / Kur’ân-ı Kerim, Âraf, 20 – 22; Tâhâ, 115 ve 120 – 121
(11774): Tevrat, Tekvin, 3:23 – 24 / Kur’ân-ı Kerim, Baqara, 36; Âraf, 24 – 27; Tâhâ, 123 – 124
(11775): Solomon Caesar Malan, The Book of Adam and Eve: Also Called the Conflict of Adam and Eve with Satan, a Book of the Early Eastern Church, Translated from the Ethiopic, with Notes from the Kufale, Talmud, Midrashim and Other Eastern Works, s. 6, Williams & Norgate Publishing, Londra & Edinburgh 1882 / Robert Henry Charles, The Apocrypha and Pseudepigrapha of the Old Testament, cilt 2: “Pseudepigrapha”, s. 127, Clarendon Press, Oxford 1913 / Philip Jenkins, The Many Faces of Christ: The Thousand-Year Story of the Survival and Influence of the Lost Gospels, s. 144, Basic Books, New York 2015 / Eliot Weinberger, The Ghosts of Birds, s. 13, New Directions Publishing, New York 2016
(11776): Âdem ve Havva’nın Şeytan’la Mücadelesi, cilt 1, Etiyopya & Eritre 6. yüzyıl
(11777): Chris Len de Wet, The Unbound God: Slavery and the Formation of Early Christian Thought, Routledge Publishing, Londra & New York 2018
(11778): Ernest Alfred Thompson Wallis Budge, The Book of the Cave of Treasures, s. 1 – 38, The Religious Tract Society Publishing, Londra 1927
(11779): Şükran Budak, Diyarbakır’da Burası Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın Dünyaya Geldikleri İlk Yer Olarak Biliniyor, Bismil Haber, 15 Ocak 2024, https://www.bismilhaber.com.tr/diyarbakirda-burasi-hz-adem-ve-hz-havvanin-dunyaya-geldikleri-ilk-yer-olarak-biliniyor
(11780): Yusuf Kenan Haspolat, Kutsal Nehir Dicle ve Fırat, e-kitap, Ocak 2015, https://docplayer.biz.tr/29748759-Kutsal-nehir-dicle-ve-firat-prof-dr-yusuf-kenan-haspolat.html
(11781): Bejan Matur, Doğunun Kapısı Diyarbakır, s. 250, DKSV Yayınları, İstanbul 2009
(11782): Mıgırdiç Margosyan, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, s. 106, Aras Yayınları, İstanbul 2003 / Yusuf Kenan Haspolat, Kutsal Nehir Dicle ve Fırat, e-kitap, Ocak 2015, https://docplayer.biz.tr/29748759-Kutsal-nehir-dicle-ve-firat-prof-dr-yusuf-kenan-haspolat.html
(11783): Yusuf Kenan Haspolat, age
(11784): Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s. 200 – 201, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1990
(11785): Mircea Eliade, Histoire des Croyances et des Idées Religieuses, cilt 1, s. 80, Edité par Payot. Paris 1983 / Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s. 182, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1990
(11786): Andrew Collins, Meleklerin Küllerinden, s. 238 – 240 ve 294, Avesta Yayınları, İstanbul 2001 / Cevat Eroğlu, İsrail’in Beka Stratejisi, s. 48, Sayfa Yayınları, İstanbul 2003
(11787): Yusuf Kenan Haspolat, Diyarbakır Lice Birkleyn Mağarası, https://www.researchgate.net/profile/Yusuf-Haspolat/publication/354420811_Diyarbakir_Lice_Birkleyn_magarasi/links/61379030cf1e892b691a0680/Diyarbakir-Lice-Birkleyn-magarasi.pdf
(11788): age
(11789): Âdem ve Havva’nın Şeytan’la Mücadelesi, cilt 1, Etiyopya & Eritre 6. yüzyıl
(11790): James H. Charlesworth, The Old Testament Pseudepigrapha: Apocalyptic Literature & Testaments, cilt 2, M. D. Johnson, “Life of Adam and Eve: A New Translation and Introduction”, s. 252, Doubleday & Company Publishing, Garden City 1985
(11791): Hedley Frederick Davis Spark, The Apocryphal Old Testament, s. 143, Clarendon Press, Oxford 1984
(11792): James H. Charlesworth, The Old Testament Pseudepigrapha: Apocalyptic Literature & Testaments, cilt 2, M. D. Johnson, “Life of Adam and Eve: A New Translation and Introduction”, s. 251, Doubleday & Company Publishing, Garden City 1985
(11793): age, s. 252
(11794): Abhandlungen der Königlich Bayerische Akademie der Wissenschaften Philosophisch-Philologische Klasse XIV, 3, “Vita Adae et Evae”, Münih 1878
(11795): Vita Adami et Evae, bölüm 1 – 4, Münih 1878
(11796): Vita Adami et Evae, bölüm 1 – 8
(11797): Vita Adami et Evae, bölüm 9 – 17
(11798): Abdulqahir Bağdadî, Usûl’id- Dîn, s. 237, Dar’ul- Medine Neşriyat, Beyrut 1928 / İbn-i Qayyim el- Cewziye, Hadi’l- Erwah ilâ Bilad’el- Efrah, Neşriyat el- Medenî, Kahire 1977 / Seyyid Qutb, Fizilal’il- Qur’ân, cilt 1, s. 118 – 119, Birleşik Yayıncılık, İstanbul 1977 / Ebû Muîn Nesefî, Behr’ul- Kelam fî Aqaîd-i Ehl-i İslam, s. 91, Can Kitabevi, Konya 1978 / Sadeddîn Taftazanî, Şerh’ul- Akaid, s. 258, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982 / İbn-i Kuteybe, El- Maarif, s. 18, Şelale Yayınları, İstanbul tarihsiz / Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî, Tefhîm’ul- Qur’ân, cilt 1, s. 57, İnsan Yayınları, İstanbul 1986 / İmam Eşarî, El- İbane en Usûl’id- Diyâne, s. 42, Dar’un- Nefais Neşriyat, Beyrut 1994 / Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 170, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1994 / İmam Cûweynî, Kitab’ul- İrşâd ilâ Qawa’til- Edilleti fi Usûl-i İtiqad, s. 319, Kutub’is- Sekafiye Neşriyat, Beyrut 1996 / İmam Sawî, Cewheret’ut- Tewhîd Şerhi: Eşariyye Akaidi, s. 217, Katkan Matbaası, Ankara 2010 / Osman el-Ûşî, Emalî Şerhi, cilt 2, s. 67, Marifet Yayınları, İstanbul 2011
(11799): Ebû Muîn Nesefî, Behr’ul- Kelam fî Aqaîd-i Ehl-i İslam, s. 91, Can Kitabevi, Konya 1978 / Aliyy’ul- Qarî, Fıqh-ı Ekber Şerhi, s. 249, Çağrı Yayınları, İstanbul 1979 / Hakîm es- Semerkandî, Es- Sewad’ul- Âzam, s. 119 – 120, Furkan Yayınları, İstanbul tarihsiz / Sadeddîn Taftazanî, Şerh’ul- Akaid, s. 258, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982 / Ramazan el- Botî, Yaratıcı’nın Varlığı Yaratılanın Görevi – İslam Akaidi, s. 256, Madve Yayınları, İstanbul 1986 / İmam Maturidî, Risalet’ul- Aqaîd, s. 105 – 106, Beyan Yayınları, İstanbul 1998 / Osman el-Ûşî, Emalî Şerhi, cilt 2, s. 69, Marifet Yayınları, İstanbul 2011 / Pezdevî, Usûl’id- Dîn, s. 170, Mektebet’ul- Ezheriyye li’t- Turas Neşriyat, Kahire 2011
(11800): Bkz. Elinizdeki kitabın daha önceki “Cennet Nerede?” başlıklı bölümü
(11801): Simon Leser, The 8 Oldest Religions in the World, The Culture Trip, 24 Nisan 2018, https://theculturetrip.com/asia/articles/the-8-oldest-religions-in-the-world/
(11802): Vikipedi (Türkçe), “Yezdânizm” maddesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Yezd%C3%A2nizm / Wikipedia (İngilizce), “Yazdânism” maddesi, https://en.wikipedia.org/wiki/Yazd%C3%A2nism
(11803): Maximilan Bittner, Die Heiligen Bücher der Jeziden oder Teufelsanbeter, cilt 55, bölüm 4, s. 26 – 27, Kaiserlichen Akademie der Wissenschaften in Wien, Viyana 1913, http://dirokakurdistan.com/tr/wp-content/uploads/2018/10/pirtuk_ezdi.pdf / Jemal Nebez, The Kurdish Language From Oral Tradition to Written Language, Western Kurdistan Association Publications, Londra 2005, http://dirokakurdistan.com/wp-content/uploads/2018/12/Kurdish_Language.pdf
(11804): age / age
(11805): Taberî, Tarih-i Taberî, cilt 1, s. 121, Kahire tarihsiz / Mesudî, Mûruc’uz- Zeheb we Ma’adin’ul- Cewher, cilt 1, s. 60, Mektebet’ul- Asriyye Neşriyat, Beyrut 2005 / Salebî, Arais’ul- Mecalis, s. 21 ve devamı, Kahire 1955 / Yaqubî, Tarih ibn-i Wadih, cilt 1, s. 3, Necef 1939
(11806): Kurtubî, Câmi li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 2, s. 415, Beyrut 1988
(11807): Mushafa Reş, Yaratılış, bölüm 1
(11808): Brannon Wheeler, Mecca and Eden: Ritual, Relics and Territory in Islam, s. 25 ve 30, University of Chicago Press, Chicago 2006
(11809): age, s. 32, 39 ve 43
(11810): Murat Tural, Yeryüzüne Atılan İlk Adım: Âdem’in Tepesi ve Ayak İzi, Ortadoğu Araştırmaları Dergisi, sayı 1, s. 37 – 47, Haziran 2020, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1168731
(11811): Sûleyman el- Tacir el- Sirafî, Axbar’el- Sîn we’l- Hind (Doğu’nun Kalbine Seyahat: Çin ve Hind Ülkeleri Hatırâları ve İlaveleri), s. 17 – 18, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2012
(11812): İbn-i Xordazbe, El-Mesâlik we’l- Memâlik (Yollar ve Ülkeler Kitabı), s. 61, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2008
(11813): Encyclopaedia Britannica, John A. Haywood, “Al-Mas’ūdī” maddesi, University of Durham Press, Durham 1968 / Aram Ter-Ghevondyan, Արաբական Ամիրայությունները Բագրատունյաց Հայաստանում, s. 15, այաստանի Հանրապետության գիտությունների ազգային ակադեմիա, Ermenistan Cumhuriyeti Ulusal Bilim Akademisi Yayınları, Erivan 1965
(11814): Mesudî, Murûc’uz- Zeheb (Altın Bozkırlar), s. 37 – 38, Selenge Yayınları, İstanbul 2014
(11815): Maqdisî, Ahsen’ut- Takasîm (İslam Coğrafyası), s. 33, Selenge Yayınları, İstanbul 2015
(11816): Qazvinî, Âsâr’ul- Bilâd we Axbar’ul- İbâd, s. 85 – 86, Emir-i Kebir Neşriyat, Tahran 1373 / Hamdullah Mustewfî Qazvinî, Tarih-i Gûzide, s. 21, Emir-i Kebir Neşriyat, Tahran 1394 / Hamdullah Mustewfî Qazvinî, Nûzhet’ul- Qûlûb, s. 2 ve 196 – 197, Brill Publishing,
Leiden 1915
(11817): Mehmet Ali Beyhan, Geçmişten Günümüze Seyahatler ve Seyahatnameler, İbrahim Şirin, “Seyahatnamelerin Sosyo-Ekonomik, Sosyo-Kültür ve Düşünce Tarihi Yazımında Yeri ve Önemi”, s. 175, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2013
(11818): İbn-i Battuta, İbn-i Battuta Seyahatnamesi, s. 577 ve 583, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2015
(11819): İbn-i Haldun, Mukaddime, s. 233 ve 648, Dergâh Yayınları, İstanbul 2016
(11820): Iain Higgins, Writing East: The “Travels” of the Sir John Mandeville, s. 1, University of Pennsylvania Press, Philadelphia 1997
(11821): Giovanni da Montecorvino, Cathay and the Way Thither: Being a Collection of Medieval Notices of China, cilt 3, s. 62, Hakluyt Society Publishing, Londra 1914
(11822): Jordà de Catalunya, Mirabilia Descripta (Wonders of the East), s. 41, Hakluyt Society Publishing, Londra 1863
(11823): age, s. 42 – 43
(11824): Giovanni de’ Marignolli, Kronika Marignolova, Cathay and the Way Thither: Being a Collection of Medieval Notices of China, cilt 3, s. 220, Hakluyt Society Publishing, Londra 1914
(11825): age
(11826): age, s. 232
(11827): Aron Jakovlevich Gurevich, Categories of Medieval Culture, s. 68, Routledge & Kegan Paul Publishing, Londra 1985
(11828): Mircea Eliade, The Myth of the Eternal Return Or, Cosmos and History, s. 14 – 16, Princeton University Press, New Jersey 1991 / Mircea Eliade, Şamanizm, s. 336, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2014
(11829): Giovanni de’ Marignolli, Kronika Marignolova, Cathay and the Way Thither: Being a Collection of Medieval Notices of China, cilt 3, Hakluyt Society Publishing, Londra 1914
(11830): Marco Polo, Dünyanın Hikâye Edilişi, cilt 2, s. 176 – 179, İthaki Yayınları, İstanbul 2004
(11831): Giovanni de’ Marignolli, Kronika Marignolova, Cathay and the Way Thither: Being a Collection of Medieval Notices of China, cilt 3, s. 235, Hakluyt Society Publishing, Londra 1914
(11832): Murat Tural, Yeryüzüne Atılan İlk Adım: Âdem’in Tepesi ve Ayak İzi, Ortadoğu Araştırmaları Dergisi, sayı 1, s. 37 – 47, Haziran 2020, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1168731
(11833): Jean de Mandeville, The Travels of Sir John Mandeville: The Version of the Cotton Manuscript in Modern Spelling, s. 203 ve devamı, Macmillian Company Publishing, New York 1905
(11834): age
(11835): Rana Kabbanî, Avrupa’nın Doğu İmajı, s. 26 – 27, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 1993
(11836): Venerable S. Dhammika, A Pilgrim’s Guide, “Sri Pada: Buddhism’s Most Sacred Mountain”, Buddhist Studies: The Buddhist World, Buddha.Net, https://www.buddhanet.net/e-learning/buddhistworld/sri-pada/
(11837): Encyclopædia Britannica, cilt 5, “Ceylon” maddesi, s. 778, Cambridge University Press, Cambridge 1911 / Ronit Ricci, Islam Translated: Literature, Conversion and the Arabic Cosmopolis of South and Southeast Asia, s. 136, University of Chicago Press, Chicago & Londra 2011 / Daniel Capper, Roaming Free Like a Deer: Buddhism and the Natural World, Cornell University Press, New York 2022 / Bilal Muhammad, Sri Lanka: The Axis Mundi and the Cradle of Mankind, Berkeley Institute for Islamic Studies, sayı 3 – 6, 2018 / Seruwila to Sri Pada (Sacred Foot Print Shrine), Ancient Pilgrim Route Along the Mahaweli River in Sri Lanka, UNESCO resmî web sitesi, https://whc.unesco.org/en/tentativelists/5531/
(11838): William Edward Soothill – Lewis Hodous, A Dictionary of Chinese Buddhist Terms: With Sanskrit and English Equivalents and a Sanskrit-Pali Index, s. 402, Routledge Publishing, Londra & New York 2004 / Nandaka Maduranga Kalugampitiya, Rāvanā & Sinhala Buddhism: A Strained Relationship Ridden With Contradictions, Colombo Telegraph, 29 Temmuz 2015, https://www.colombotelegraph.com/index.php/ravana-sinhala-buddhism-a-strained-relationship-ridden-with-contradictions/
(11839): Daniel Capper, Roaming Free Like a Deer: Buddhism and the Natural World, Cornell University Press, New York 2022 / Venerable S. Dhammika, A Pilgrim’s Guide, “Sri Pada: Buddhism’s Most Sacred Mountain”, Buddhist Studies: The Buddhist World, Buddha.Net, https://www.buddhanet.net/e-learning/buddhistworld/sri-pada/
(11840): Ronit Ricci, Islam Translated: Literature, Conversion and the Arabic Cosmopolis of South and Southeast Asia, s. 136, University of Chicago Press, Chicago & Londra 2011 / Daniel Capper, Roaming Free Like a Deer: Buddhism and the Natural World, Cornell University Press, New York 2022 / Bilal Muhammad, Sri Lanka: The Axis Mundi and the Cradle of Mankind, Berkeley Institute for Islamic Studies, sayı 3 – 6, 2018 / Seruwila to Sri Pada (Sacred Foot Print Shrine), Ancient Pilgrim Route Along the Mahaweli River in Sri Lanka, UNESCO resmî web sitesi, https://whc.unesco.org/en/tentativelists/5531/
(11841): Encyclopædia Britannica, cilt 5, “Ceylon” maddesi, s. 778, Cambridge University Press, Cambridge 1911
(11842): Senarat Paranavitana, The God of Adams’s Peak, s. 11 – 22, Artibus Asiae Publishing, Ascona 1958
(11843): Henry Yule – Henri Cordier, The Book of Ser Marco Polo, cilt 2, s. 316 – 330, John Murray Publishing, Londra 1903
(11844): İbn-i Battuta, İbn-i Battuta Seyahatnamesi, cilt 4, s. 179 – 182, Publiée par la Société Asiatique, Paris 1858
(11845): Abdulqahir Bağdadî, Usûl’id- Dîn, s. 237, Dar’ul- Medine Neşriyat, Beyrut 1928 / İbn-i Qayyim el- Cewziye, Hadi’l- Erwah ilâ Bilad’el- Efrah, Neşriyat el- Medenî, Kahire 1977 / Seyyid Qutb, Fizilal’il- Qur’ân, cilt 1, s. 118 – 119, Birleşik Yayıncılık, İstanbul 1977 / Ebû Muîn Nesefî, Behr’ul- Kelam fî Aqaîd-i Ehl-i İslam, s. 91, Can Kitabevi, Konya 1978 / Sadeddîn Taftazanî, Şerh’ul- Akaid, s. 258, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982 / İbn-i Kuteybe, El- Maarif, s. 18, Şelale Yayınları, İstanbul tarihsiz / Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî, Tefhîm’ul- Qur’ân, cilt 1, s. 57, İnsan Yayınları, İstanbul 1986 / İmam Eşarî, El- İbane en Usûl’id- Diyâne, s. 42, Dar’un- Nefais Neşriyat, Beyrut 1994 / Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 170, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1994 / İmam Cûweynî, Kitab’ul- İrşâd ilâ Qawa’til- Edilleti fi Usûl-i İtiqad, s. 319, Kutub’is- Sekafiye Neşriyat, Beyrut 1996 / İmam Sawî, Cewheret’ut- Tewhîd Şerhi: Eşariyye Akaidi, s. 217, Katkan Matbaası, Ankara 2010 / Osman el-Ûşî, Emalî Şerhi, cilt 2, s. 67, Marifet Yayınları, İstanbul 2011
(11846): Ebû Muîn Nesefî, Behr’ul- Kelam fî Aqaîd-i Ehl-i İslam, s. 91, Can Kitabevi, Konya 1978 / Aliyy’ul- Qarî, Fıqh-ı Ekber Şerhi, s. 249, Çağrı Yayınları, İstanbul 1979 / Hakîm es- Semerkandî, Es- Sewad’ul- Âzam, s. 119 – 120, Furkan Yayınları, İstanbul tarihsiz / Sadeddîn Taftazanî, Şerh’ul- Akaid, s. 258, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982 / Ramazan el- Botî, Yaratıcı’nın Varlığı Yaratılanın Görevi – İslam Akaidi, s. 256, Madve Yayınları, İstanbul 1986 / İmam Maturidî, Risalet’ul- Aqaîd, s. 105 – 106, Beyan Yayınları, İstanbul 1998 / Osman el-Ûşî, Emalî Şerhi, cilt 2, s. 69, Marifet Yayınları, İstanbul 2011 / Pezdevî, Usûl’id- Dîn, s. 170, Mektebet’ul- Ezheriyye li’t- Turas Neşriyat, Kahire 2011
(11847): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 36
(11848): İbn-i Qayyim el- Cewziye, “Hadi’l- Erwah ilâ Bilad’el- Efrah” adlı eserinin 50. – 52. sahifelerinde bu kişileri tekfir eder ve onların İslam’dan çıktıklarını iddiâ eder
(11849): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 61
(11850): Mustafa Öztürk, Âdem, Cennet ve Düşüş, Milel ve Nihal, yıl 1, sayı 2, s. 169 – 171, Haziran 2004
(11851): agm
(11852): Buharî, Es- Sahih, Menaqib’ul- Ensar, Bab’ul- Mirac 42 ve Bed’ul- Xelq, Bab Zikr’il- Melaike 6 / Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, cilt 29, s. 370, hadis no 17833 ve s. 374, hadis no 17835, Muessese’tur- Risale, Beyrut 1999
(11853): Fahreddîn Razî, Tefsîr’ul- Kebir – Mefatih’ul- Ğayb, cilt 2, s. 147 – 152, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye Neşriyat, Beyrut 1971
(11854): Taberî, Cami’ul- Beyan fi Tewil’il- Qur’ân, cilt 1, s. 266 – 267, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye Neşriyat, Beyrut 1997
(11855): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 265 – 266; En’âm, 99 ve 141; Râd, 4; İsra, 91; Kehf, 32 – 40; Mü’mînun, 19; Furqan, 8; Şuârâ, 57, 134 ve 147; Sebe, 15 – 16; Yâsin, 34; Duhan, 25; Kâf, 9; Rahman, 46; Kalem, 17; Mearic, 35; Nebe, 16
(11856): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 35; Âraf, 19 – 22 ve 27; Tâhâ, 117 ve 121
(11857): Fahreddîn Razî, Tefsîr’ul- Kebir – Mefatih’ul- Ğayb, cilt 2, s. 147 – 152, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye Neşriyat, Beyrut 1971 / Taberî, Cami’ul- Beyan fi Tewil’il- Qur’ân, cilt 1, s. 266 – 267, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye Neşriyat, Beyrut 1997
(11858): Talmud, Erubin 19 a; Tamid 32 b, מן השמים לארץ רחוק או ממזרח למערב אמרו לו ממזרח למערב תדע שהרי חמה במזרח הכל מסתכלין בה חמה במערב הכל מסתכלין בה חמה באמצע רקיע אין הכל מסתכלין בה; Ta’an 10 a; Pesaxim 94 a, לְרַב יְהוּדָה לָא קַשְׁיָא: טְמֵא שֶׁרֶץ רַחֲמָנָא דַּחְיֵיהּ, דִּכְתִיב: ״אִישׁ אִישׁ כִּי יִהְיֶה טָמֵא לָנֶפֶשׁ״, מִי לָא עָסְקִינַן שֶׁחָל שְׁבִיעִי שֶׁלּוֹ לִהְיוֹת בְּעֶרֶב הַפֶּסַח, וַאֲפִילּוּ הָכִי אָמַר רַחֲמָנָא — לִידְּחֵי.; Beraxot 34 a, חַבְרוּתָא כְּלַפֵּי שְׁמַיָּא מִי אִיכָּא?! אִי לָא כַּוֵּון דַּעְתֵּיהּ מֵעִיקָּרָא — מָחֵינַן לֵיהּ בְּמַרְזַפְתָּא דְנַפָּחָא עַד דִּמְכַוֵּין דַּעְתֵּיהּ
(11859): Kabbala, Aggadat Şir ha-Şirim, s. 13 ve 55, Tekvin 1 tefsiri
(11860): Mircea Eliade, Babil Simyası ve Kozmolojisi, s. 22 – 23, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2002
(11861): Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ, 117
(11862): Recep İhsan Eliaçık, Nüzul Sırasına Göre Yaşayan Kur’ân, s. 230 ve 670, İnşa Yayınları, İstanbul 2008
(11863): age, s. 231 ve 671
(11864): Kur’ân-ı Kerîm, Âraf, 19
(11865): Recep İhsan Eliaçık, Nüzul Sırasına Göre Yaşayan Kur’ân, s. 535, İnşa Yayınları, İstanbul 2008
(11866): Hüseyin Atay, Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Çevirisi, s. 5, Atay ve Atay Yayınları, Ankara 2008
(11867): Mehmet Okuyan, Kur’ân-ı Kerîm’de Çok Anlamlılık, s. 186 – 187, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2013
(11868): Tevrat, Tekvin, 2:8 – 17
(11869): Tevrat, Tekvin, 1:26 – 31; 2:7 – 24 ve 3:1 – 24 / İncil, Markos, 10:6 – 9 / Kur’ân-ı Kerim, Baqara, 28 – 30; Âl-i İmran, 59; Nisa, 1; Âraf, 11 – 10, 189; Hicr, 26 – 28; İsra, 61; Kehf, 50; Tâhâ, 116 – 121
(11870): Tevrat, Tekvin, 6:5 – 22; 7:1 – 24; 8:1 – 22; 9:1 – 18 ve 10:32 / Kur’ân-ı Kerim, Âraf, 64 – 69; Yunus, 71 – 73; Hûd, 25 – 89; İsra, 3 ve 17; Meryem, 58; Mü’mînun, 23 – 30; Şuârâ, 105 – 120; Ankebut, 14 – 15; Saffat, 75 – 83; Qamer, 9 – 15; Hadid, 26; Nûh, 1 – 28
(11871): Tevrat, Tekvin, 2:10 – 15 ve 8:4 / Kur’ân-ı Kerim, Hûd, 44 / ayruca bkz. İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 161, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009
(11872): Tevrat, Tekvin, 2:10 – 15
(11873): Tevrat, Tekvin, 5:1 – 32 ve 7:11
(11874): Kur’ân-ı Kerim, Hûd, 44 / ayrıca bkz. İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 162 – 165, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009 / İbrahim Sediyani, Peygamber İsmi Taşıyan Kürdistan Şehirleri, Taraf Gazetesi, 23 Şubat 2014 / İbrahim Sediyani, Nûh Tufanı ve İnsanlık Tarihinin Başladığı Kürdistan, Taraf Gazetesi, 4 Mart 2014
(11875): Tevrat, Tekvin, 11:10 – 26
(11876): Tevrat, Tekvin, 11:27 – 32; 12:4 – 5; 28:10 – 19 ve 31:38 – 41 / ayrıca bkz. Seton Lloyd – William Brice, Harran, Anatolian Studies, Journal of the British Institute at Ankara, sayı 1, s. 77 – 111, Ankara 1951 / Davis S. Rice, Medieval Harran: Studies on its Topography and Monuments, Anatolian Studies, Journal of the British Institute at Ankara, sayı 2, s. 36 – 84, Ankara 1952 / İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 166 – 167, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009 / İbrahim Sediyani, Kadın Peygamberler, cilt 1, s. 51 – 55, Nefel Yayınları, Diyarbakır 2021 / İbrahim Sediyani, Peygamber İsmi Taşıyan Kürdistan Şehirleri, Taraf Gazetesi, 23 Şubat 2014
SEDİYANİ HABER
29 KASIM 2024