17 – 18 Kasım 2012 tarihlerinde İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) tarafından Bursa ilinin İznik ilçesinde düzenlenen “2. Kürt Forumu”nda İbrahim Sediyani’nin yaptığı konuşmanın TAM METNİ…
* * *
Kürt Sorununu Doğuran Süreç ve Tarihsel Sebepler
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.
Hamd, âlemlerin Râbbi olan Allâh’a…
Salat ve selam, O’nun gönderdiği peygamberlere, Resûl-i Ekrem (saw) ve pâk Ehl-i Beyt’ine…
Değerli kardeşlerim ve kızkardeşlerim;
Hepinizi selamların en güzeli olan Allâh’ın selamı ile selamlıyorum.
Burada, Bursa ilimizin bu şirin ilçesi İznik’te, eski gerçek ismi kurucusunun karısının ismi olan Nikaya’da, mavi bir “nazar boncuğu” gibi güzel olan İznik Gölü’nün kıyısında sizlerle birlikte olmaktan tarifsiz derecede mutluluk duyuyorum. Bu vesileyle, bizi – hem de hayatî derecede önemli ve anlamlı bir konuyu konuşmak vesilesiyle – bu güzel ortamda biraraya getiren İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER)’ne en kalbî teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.
Aranızda bu etkinliğe en uzaktan gelen benim. Yurtdışından dâvet edilen tek kişiyim. Ancak benim uzaklardan gelmem, sadece Almanya’dan gelip katılmış olmamla sınırlı değil. Ben çok daha uzaklardan geldim buraya. Çok çok uzaklardan geliyorum.
İki hafta önce Bangladeş’te, Arakan coğrafyasında, mazlum Rohingya halkının arasındaydım. Rohingya topraklarına bir haftalık bir gezi yaptım.
Size Bangladeş’teki Bengal kardeşlerinizden ve Arakan’daki Rohingya kardeşlerinizden selam ve muhabbet getirdim.
Gezinin bir gününde Bangladeş’in başkenti Dakka’da, iki gününde Bangladeş’in ikinci büyük şehri ve kadim Arakan vilayetinin başkenti Chittagong’da, dört gününde de Chittagong’a bağlı bir ilçe olan ve Hind Okyanusu kıyısında bulunan Kaksa Bajar’da ikamet ettim.
Bizim Rohingya topraklarına ayak basmamızdan hemen 24 saat sonra, yeni ve korkunç bir katliâm gerçekleştirildi. Dolayısıyla ırkçı – faşist Myanmar (Burma) devletinin ve devlet destekli fanatik Budist Raxine çetelerinin mazlum ve Müslüman Rohingya halkına karşı onyıllardır belli periyodlarla gerçekleştirdiği sistematik katliâmların sonuncusu, benim bizzat yaşadığım ve tanıklık ettiğim katliâm oldu.
Acımasızca katledilen insan sayısı 1640. Bunlardan 370 kişi boğazları kesilerek şehîd edilirken, 800 kişi evleri ateşe verilerek diri diri yakıldı, 400 kişi kurşunlanarak, 70 kişi de taşlanarak ve sopalarla dövülerek katledildi. Kurbanların büyük çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Yaralı sayısı ise 1000 civarında ve yarısından fazlasının durumu ağır. Toplam 33 köy ateşe verildi. Yakılan toplam arazi, 60 kilometrekarelik bir coğrafyaya tekabül ediyor. Yakılan ev sayısı 2920. Cayır cayır yakılan evlerde diri diri yanarak tümüyle yok olan onlarca değil yüzlerce aile var.
Arakan İslam toprakları ve Müslüman Rohingya halkı, şu anda korkunç bir soykırımla karşı karşıyadır. İnşallâh uzaklardaki o Rohingya kardeşlerimizin yaşadığı trajediye daha fazla duyarlı olalım, kamuoyu oluşturalım, Rohingya halkının acılarını ve mazlumiyet çığlıklarını bulunduğumuz topraklarda daha gür ve daha yüksek sesle duyuralım.
Sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim;
Kıymetli misafirler, saygıdeğer katılımcılar;
“Kürt Sorununu Doğuran Süreç ve Tarihsel Sebepler” konulu bir oturuma tebliğci olarak katılıp ve fakat konuşmama Arakan ve Rohingya ülkesinden bahsederek başlamam, belki birçoğunuza anlamsız gelmiş olabilir; oturduğunuz yerde beni dinlerken içinizden “Ne alaka?” diye sormuş olabilirsiniz.
Hayır; “Çok alaka”, “Yakın alaka” hem de, “Birebir alaka”…
Binlerce yıllık köklü bir tarihe ve medeniyete mensup âzîz Kürt milletinin bugün karşı karşıya olduğu sorunlarının, kimliksiz ve statüsüz durumlarının tarihî kökenlerini Kürdistan’ın batısındaki bir yerde, Marmara Bölgesi’nde tartışıp konuşurken, sözlerime “En doğudaki Kürdistan”dan, Rohingya’dan başlamakla aslında çok doğru bir giriş yaptım.
Hicaz (Mekke ve Medine) bölgesine ve Ortadoğu coğrafyasına oldukça uzak olmasına rağmen Arakan topraklarının “İslamlaşması”, çok erken tarihlerde, 8. yy’da başlar. Arakanlılar, 8. yy’da Müslüman olmuş bir halktır. Başka bir ifadeyle, İslam’ın doğduğu topraklara kendilerinden daha yakın olan halklardan bile daha erken bir tarihte İslam’la tanışmışlardır.
Arakan coğrafyasına yerli orijinal dilde “Rohingya”, Arakan halkına da “Rohingya halkı” denir.
Arakan’da ırkçı – faşist Myanmar (Burma) devletinin ve devlet destekli fanatik Budist çetelerin katliâmlarının yeniden başladığı Haziran ayından beri Arakan Sorunu ve Rohingyalılar, başta kendilerini – ve sadece kendilerini – “İslamî” olarak niteleyen çevrelerin medyası olmak üzere Türkiye’deki tüm medya, Arakan’dan ve Rohingya’dan bahsetmektedirler. Gazeteciler, yazarlar Rohingya’yı anlatan yazı ve makaleler kaleme almakta, akdemisyenler ve STK’lar sorunu tartışmakta, insanî yardım dernekleri raporlar hazırlamaktadırlar.
Fakat kirliliğin, yalanın ve utanmazlığın, hâyâsızlığın boyutu o derece ileri bir noktaya varmış ki, kendilerini – ve sadece kendilerini – “İslamî” olarak niteleyen bu – sözüm ona – araştırmacı, yazar, gazeteci ve insanî yardım İslamcılar, Rohingya tarihini anlatırken bir yalanı biribirlerine bakarak tekrar etmektedirler. O yalan, Arakan coğrafyasının Yemen topraklarından o topraklara giden Arap tüccarlar tarafından “Müslümanlaştırıldığı”, “Rohingya” isminin de Arapça’daki “Rahmet” kelimesinden türediği yalanıdır.
Yalan, yalaaaan!… Kocaman bir yalandır bu.
Buradaki “Yemen” kısmı doğrudur; fakat “Arap tüccarlar” kısmı balonlu bir yalandır.
“Rohingya” ismini Arapça’daki ve ne tarihî hakikatler ne de fonetik ve biçimsel olarak herhangi bir alakası olan “Rahmet” kelimesiyle ilişkilendirmek, tıpkı kemalist Türk resmî tarih tezinin “Adıyaman – Yediyaman” ya da “Nyagara – Ne Yaygara”, “Amazon – Amma Uzun” tezleri gibi gülünç ve temelsizdir.
Oysa Arakan ve Rohingya hakkında çalışmalar yürüten, araştırmalar ve eserler ortaya koyan bağımsız kaynaklar, Batılı ve Doğulu bilim adamlarının, tarihçilerin ortaya koyduğu bilimsel eserler, bize İslamcı yalanlarından tamamen farklı şeyler söylemektedirler. Bangladeşli tarihçi Mûhâmmed Eşref’ul- Alem Xan, Myanmarlı tarihçi Xin Maung Saw, Fransız sosyolog ve antropolog Jean Berlie, İngiliz tarihçi Michael Charney ve daha pekçok bilim adamının bu konuda kaleme aldıkları eserler, bize farklı bilgiler vermektedirler.
Biraz önce Arakan ve Rohingya toprakları için şöyle ilginç bir bilgi aktardım: Hicaz (Mekke ve Medine) bölgesine ve Ortadoğu coğrafyasına oldukça uzak olmasına rağmen Arakan topraklarının “İslamlaşması”, çok erken tarihlerde, 8. yy’da başlar. Arakanlılar, 8. yy’da Müslüman olmuş bir halktır. Başka bir ifadeyle, İslam’ın doğduğu topraklara kendilerinden daha yakın olan halklardan bile daha erken bir tarihte İslam’la tanışmışlardır.
İmdi… Bu nasıl olmuştur?…
Burada daha 8. yy’dan bahsediyoruz; yani 700’lü yıllardan. Herkes de gayet iyi bilir ki, o dönemde yeryüzünde “Müslüman kavim” olarak sadece Araplar ve Kürtler vardır. Araplar arasından çıkan bu yeni dînle, henüz Kürtler haricinde diğer kavimler doğru dürüst tanışmamışlardır bile.
Batılı ve Doğulu bilimsel kaynaklar, Arakan topraklarının 8. yy’da o topraklara giden Kürtler tarafından “İslamlaştırıldığını” söylemektedir.
Bunlar tüccar idiler. Öyle ellerinde kılıç, “Allâh Allâh” nârâlarıyla, önlerine çıkan kavimleri kılıçla kesip biçerek gitmemişlerdi oraya. Tüccar ve aynı zamanda teblîğci idiler.
Bir kısmı Kürdistan anayurdundan, Van’dan, Diyarbekir’den, Botan’dan, fakat önemli bir kısmı da Yemen topraklarından idiler.
Yemen mi dedim? Evet, Yemen dedim.
Ünlü İslam tarihçisi ve Cizreli bir Kürt olan El- Cezirî’yi okursanız, o tarihlerde Yemen topraklarında Botan topraklarındaki kadar Kürt yaşadığını ve bunların büyük kısmının ulemâdan, İslam âlimi olduklarını, o tarihlerde Yemen topraklarında Diyarbekir topraklarındaki kadar çok Kürt medreseleri bulunduğunu öğrenirsiniz.
Yemen topraklarının yüzyıllar boyunca saltanatçı ve kavmiyetçi Muaviye İslamı’na karşı Hak, Adalet ve Hürriyet şiârını yükselten Ali İslamı’nın direniş üssü olduğunu bilmeyen bir Müslüman’la, ben Asr-ı Saadet haricinde İslam tarihini konuşamam. Yemen’i bilmeyen, Yemen’i tanımayan bir Müslüman’la, 1500 yıllık İslam tarihinde sadece Peygamber Efendimiz (saw)’in hayatta olduğu Mekke ve Medine dönemlerini konuşabilirim.
Arakan coğrafyası ve Rohingya toprakları, ve bugünkü Bangladeş, 8. yy’da Asya’nın tââ ortasındaki o topraklara giden Kürt tüccarlar tarafından “İslamlaştırılmıştır.” Bunlar tüccar ve aynı zamanda teblîğci idiler.
Bir kısmı Kürdistan anayurdundan, Van’dan, Diyarbekir’den, Botan’dan, fakat önemli bir kısmı da Yemen topraklarından idiler.
Bölgede İslamî tebliğat çalışmaları yapan ve oradaki halkları “Müslümanlaştıran” bu Kürtler, o topraklara “Rohingya” ismini verdiler.
Neden bu ismi verdiler? Çünkü onların doğu tarafında gittikleri en uzak topraklardı, “en doğu” topraklardı.
Arakan için bugün hâlâ kullanılan “Rohingya” ismi, öz be öz Kürtçe bir isim ve “Güneşin Doğduğu Ülke” demektir.
“Güneşin Doğduğu Ülke”; Rohingya.
Gördüğünüz gibi bizim İslamcılarımız’ın uydurduğu “Rahmet” kelimesi ile bir alakası yok. Zaten fonetik ve biçimsel olarak bir bağ olması da mümkün değil.
“Rohingya” isminin hiçbir tarafını eğip bükmeye, çekip çevirmeye gerek yok. Olduğu gibi al; “Güneşin Doğduğu Ülke”; öz be öz Kürtçe.
İslam’dan önce hiçbir yerde bu isme rastlayamazsınız. O coğrafyanın ve orada yaşayan halkın Kürdistan ve Yemen topraklarından oraya giden Kürtler tarafından “Müslümanlaştırılması” sonrası bu isim kullanılmaya başlanıyor. Oranın halkı değil, oraya İslamî dâveti ulaştıran göçmen Kürt teblîğciler veriyorlar bu ismi o topraklara.
“Rohingya”; Güneşin Doğduğu Ülke.
İlk başta bu isim, sadece o topraklar için kullanılıyordu, coğrafî bir isimdi. Fakat Müslümanlar’ın verdiği bir isim olduğu için ve “İslamlaşma” ile beraber kullanılmaya başlandığı için, zamanla, bu yeni dîni, İslam’ı benimsemiş olan topluluk için de kullanılmaya başlandı. Yani hem o coğrafya için, hem de o coğrafyada yaşayan Müslüman kavim için. Dolayısıyla “Rohingya” ismi, hem coğrafî bir isim olarak Arakan’ı, hem de etnik bir isim olarak Arakan halkını tanımlayan bir kimlik oldu. Ve dikkat ederseniz, Arakan topraklarında Müslüman, Budist, Hindu, Hristiyan, farklı dînlere mensup insanlar vardır ancak “Rohingya”, sadece Müslüman olanlar için kullanılan bir nitelemedir.
Yanlış anlaşılmasın: Rohingya halkı Kürt değildir; bunu söylemiyorum; fakat ismi Kürtçe’dir ve Kürtler tarafından Müslüman’laştırılmıştır. 2, 5 milyonluk bu mazlum halkın konuştuğu Rohingya Dili ile Kürtçe arasında ise, şaşırtıcı benzerlikler vardır. Her iki dildeki sözcüklerin nerdeyse yüzde yetmişi aynıdır. İsteyen bunun araştırmasını yapabilir. Sonuçta ikisi de “ölü dil” değil ve hâlâ konuşuluyor. Günümüzde 40 milyon insan Kürt Dili’ni, 2, 5 milyon insan da Rohingya Dili’ni konuşuyor. İsteyen her iki dildeki tüm kelimeleri alıp kıyaslayabilir.
Bu da tarihsel süreç dikkate alındığında; İslam’ı kendilerinden öğrenip Müslüman oldukları Kürtler’in konuştuğu dilin etkisinde kalmaları elbette ki gayet doğaldır.
Şimdi bütün bunları niye anlattım?
Değerli kardeşlerim;
Bir zamanlar İslamî dâvete öncülük eden özgür ve bağımsız bir Kürt milleti vardı. Ve bu Kürt milletinin yaşadığı büyük bir Kürdistan vardı.
Kürtler’in İslam dîni ile tanışmaları ve Müslüman olmaya başlamaları, 637’den de önce, Hz. Peygamber (saw)’in sağlığında başlayan bir süreçtir. Kürtler, daha Hz. Mûhâmmed (saw) hayattayken İslam ile tanışıyorlar ve içlerinden bir kısmı Müslüman oluyor.
637, Kürtler’in toplu olarak Müslüman olma tarihidir. Fakat İslam ile tanışmaları ve peyderpeyh Müslüman olmaları, ondan da önce, Asr-ı Saadet zamanındadır.
Kürt sahabelerden bahsediyorum. Evet; yanlış duymadınız. Kürt sahabeler. Resûl-i Ekrem’le birlikte olan, Peygamber Efendimiz’in arkadaşı olan Kürt sahabeler.
Arap olmayan sahabelerin bir kısmını, siz iyi tanıyorsunuz. Bilâl-i Habeşî, Selman-ı Farısî gibi. İçlerinden Kürt olanlar da var ama ne hikmetse bunları kimse bilmiyor. Çünkü bilinmesi istenmiyor.
Kürtler’in ve Kürt coğrafyasının toplu olarak İslam ile şereflenmesi Hz. Ömer (ra) zamanında, 637 yılındadır. Bunu 639 olarak söyleyen kaynaklar da mevcuttur ancak doğrusu 637’dir. Başka bir ifadeyle, Allâh Resûlü’nün (anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun) vefâtının üzerinden henüz 5 yıl gibi kısa bir süre geçmişken Müslüman olmuşlardır.
Kürtler, Araplar’dan sonra Müslüman olan ilk halktır; aynı zamanda Kürdistan coğrafyası da Arap Yarımadası’ndan sonra İslam güneşi ile aydınlanan ilk coğrafyadır. Kürtler’in Müslüman olmasıyla, İslam ilk kez Arap Yarımadası’nın dışına çıkmış oldu; aynı zamanda Araplar’dan oluşan bir dîn olmaktan çıkıp evrensel, cihanşümûl karakteristiğine ilk somut adımı da atmış oluyordu.
Âzîz kardeşlerim;
Bu bahsettiğim, Kürt halkının ve yaşadıkları toprakların toplu olarak İslam hidayetine kavuşmasıdır. Ancak bireysel bazda, daha iki cihan güneşi Hz. Muhâmmed (saw)’in sağlığında İslam ile ve Resûlullâh ile tanışıp Müslüman olan Kürtler vardır. Yani Kürt sahabeler.
Bunlar daha çok ticaret ile uğraşan, ticaret kervanlarıyla Mezopotamya’dan Hicaz’a gelip giden Kürt tüccarlardır. Bu Kürt sahabeler, aynı zamanda Hicaz’dan memleketlerine döndüklerinde, yeni tanıştıkları ve imân ettikleri dîni çevrelerinde anlatıyor, teblîğ ediyorlardı.
İlk Kürt sahabe, başka bir deyişle tarihte Kelime-i Şâhâdet getirip Müslüman olan ilk Kürt, Zozan isminde bir kadındır.
Nasıl ki Müslüman olan ilk kişi bir kadın (Hz. Hatice) ise, Müslüman olan ilk Kürt de bir kadındır.
Hz. Zozan annemiz.
Zozan’ın haricinde, yine önemli bir Kürt sahabe de Caban el- Kûrdî’dir. Ancak ne hikmetse, son yüzyılda İslam toplumunu etkisi altına alan kavmiyetçi ve inkârcı tesirlerden midir bilinmez, Caban el- Kûrdî’nin ismi kimi kaynaklarda Caban el- Surdî olarak geçer. Caban’ın oğlu Meymun el- Kûrdî de Müslüman olmuştur. Bunlar baba – oğul sahabeler idiler; Peygamber Efendimiz’in ashâbı ve arkadaşı idiler.
Caban el- Kûrdî, Resûl-i Ekrem tarafından Bazen bölgesine atanan bir validir. Kendisi aynı zamanda İslam’ın ilk valilerindendir. Peygamber Efendimiz (saw)’in belki de tartışmasız en meşhur ve en çok konuşulan hadisi olan şu hadis-i şerîfini nakleden kişi, Kürt sahabe Caban el- Kûrdî’dir: “Sizlere iki ağır emanet bırakıyorum, onlara sımsıkı sarılın: Biri Qûr’ân, öbürü de benim Ehl-i Beyt’im (veya Sünnet’im). Bu ikisi asla birbirinden ayrılmaz ve havzada birlikte bana gelirler.” Tirmizi bu hadisi Cabir bin Abdullâh’tan, o da Caban el- Kûrdî’den nakletmiştir.
Bunun gibi daha birkaç Kürt sahabe daha vardır. Tabiî bunlar daha İslam’ın ilk yıllarında bireysel olarak Müslüman olmuş Kürt sahabelerdir. Kürtler’in toplu olarak İslam’a girmesi, ikinci halife Hz. Ömer (ra) zamanındadır. Nitekim bugünkü Türkiye’nin en eski camiî de, Diyarbakır’daki Ulu Camiî’dir. Diyarbakır’daki cami, bugünkü Türkiye sınırları içindeki ilk camidir.
Sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim;
Dört Halife döneminden sonra başlayan saltanat dönemlerinde Kürtler’in İslam tarihinde büyük ağırlıkları olduğunu görüyoruz. 750 yılında, Ehl-i Beyt’le birlikte hareket ederek 89 yıllık Emevî yönetimine son veren Ebû Mûslim, Horasanlı bir Kürt’tür. Ebû Mûslim, Musul yakınlarındaki savaşta Emevî hükümdarı Mervan’ı yenerek onların hükümdarlığına son vermiştir ki, diğer bir ilginçlik de şudur ki, bu son Emevî hükümdarı Mervan’ın da annesi Kürt’tür.
Kürtler’in İslam’a hizmetleri değil paragraf paragraf, kitap kitap anlatılsa bitmez.
8. – 12. yüzyıllar arasındaki dönemler Kürtler’in İslam tarihinde en çok ön saflarda olduğu dönemlerdir. Orta Asya, Libya ve Yemen toprakları, Kürtler’in yaptığı fetihlerle İslam’laşmışlardır. Aynı şekilde bugünkü Pakistan ve Hindistan topraklarına, Bangladeş’e, Arakan yani Rohingya’ya İslam dâvetini götürenler de Kürt teblîğcilerdir. Bütün bu adlarını zikrettiğimiz coğrafyaları Müslüman’laştıranlar Kürtler’dir.
Kürtler yalnızca cihad, teblîğ ve ticaret alanlarında değil, ilim ve fen alanında da İslam’a ve insanlığa hatırı sayılır katkıda bulunmuşlardır. Ebu’l- Fida, İbn-i Athir, İbn-i Şeddadî ve İbn-i Kuteybe gibi tarihçiler, Suhreverdî ve Ayn’el- Qudat Hemedanî gibi filozoflar, İbn-i Faldan gibi gezginler, Safi’ud- Dîn Urmawî ve Mûhâmmed İbn-i Kâtip Erbilî gibi müzikologlar, İbrahim Mawsilî, İsmail Mawsilî ve Zeriyab gibi müzisyenler Kürt idiler.
Yine Kürt olan diğer şahsiyetler arasında mimar ve mühendis Munis, matematikçi ve gökbilimci Muhuddin Ahlatî, biyograf İbn-i Halikan, ansiklopedici İbn-i Nedim, âlim Ebû Hanife Ahmed Dinawerî’yi sayabiliriz. Tabiî isimlerini sayamadığımız daha onlarca değerli ilim ve bilim adamı mevcuttur.
İslam tarihinin en büyük komutanı da yine Kürtler arasından çıkmıştır. Selahaddin Eyyûbi Kürt’tür. Asıl ismi Yusuf olan ve İslam’a yaptığı hizmetler, İslam sancağının ve topraklarının korunması uğruna yaptığı cihadlardan dolayı Arapça’da “dînin onuru” anlamına gelen Selahaddin ismi kendisine sonra verilen Selahaddin Eyyubi, Hezbanî Kürtleri’ndendir ve Ravadiye Kürt aşiretinin Şadî koluna mensuptur.
Selahaddîn Eyyûbî, Kafkasya çıkışlı bir Kürt’tür. Botanlı Behdinanlı değil, Kafkasyalı bir Kürt’tür. Ve daha çarpıcı olan, Çerkesler arasında yetişmiş bir Kürt’tür. Savaşçı kişiliğini de büyük ölçüde aralarında büyüdüğü Çerkes halklarından alır.
Kürtler ve Çerkesler, Mısır’ı, Filistin’i ve tüm Ortadoğu’yu yüzlerce yıl birlikte yönettiler. Mısır topraklarında kurulmuş onlarca Kürt devleti ve onlarca Çerkes devleti vardır. Fakat bunları ne yazık ki pek kimse bilmemektedir.
Mısır’ı esaretten kurtarıp âbâd edenler Kürtler’dir. Kürtler bunu büyük çoğunluğu Abaza olan Çerkesler’le birlikte yapmışlardır.
Mısır Fatımî vezîri Şawer ibn-i Mucîr es- Sadî, rakibi olan diğer vezîr Dirğam ibn-i Âmîr el- Lahmî ile aralarındaki anlaşmazlıktan ötürü Selçuklu emîri Nureddîn Zengî’den yardım talebinde bulunur. Selâhaddîn, Mısır’da çok büyük kahramanlıklar gösterir.
Fatımî hâlifesi el- Adid, 13 Eylül 1171’de vefat edince, onun ölümüyle birlikte, 272 yıl süren Fatımî Devleti de tarihe karışmış oluyordu. Selâhaddîn Eyyubî, Mısır’da bir Cuma günü, Abbasî hâlifesi Mustazî bi Emrillâh adına hutbe okutturdu.
Selâhaddîn Eyyûbî, Mısır’ı ve Kahire’yi âdeta yeniden kurdu. Önceleri iki ayrı kent olan Kahire ve Fustat’ı tek bir sur içine alan ve hisarı yaptıran Selâhaddîn Eyyubî zamanında şehir önemli bir iktisat merkezi durumuna geldi ve batı ile güney yönlerinde gelişti.
Bugün Kahire’nin her yanında Selâhaddîn Eyyûbî’nin eserlerini ve izlerini görebilirsiniz. İsmi “Şara Selâhaddîn” (Selâhaddîn Caddesi) olan yolları, ismi “Midan-ı Selâhaddîn” (Selâhaddîn Meydanı) olan parkları, ismi “Mescîd’ul- Kûrdî” (Kürt Câmiî) olan câmiîleri Kahire’nin değişik değişik yerlerinde görmek mümkündür.
Selâhaddîn Eyyubî, Suriye, Lübnan, Filistin bölgelerini tamamen hâkimiyeti altına aldığı gibi, Mısır, Libya, Sudan’ın kuzeyi ve Yemen’i de devletinin sınırları içine almıştı. Selâhaddîn Eyyubî, her türlü engellemelere rağmen, 1183 yılında kardeşi el- Adid’i görevlendirerek Şam’da oluşacak bir İslâm Birliği Konferansı’na İslâm emîrlerini dâvet eder.
Selâhaddîn Eyyubî sadece dış düşmanlara karşı korkusuzca savaşan bir komutan değildir. Zira Selâhaddîn Eyyubî, bütün hayatı boyunca İslâm dünyasının birliğini ve vâhdeti sağlamak, tüm kavimleri ve halkları İslâm sancağı altında birleştirmek ve Şiî – Sünnî kardeşliğini tesis etmek için uğraşmıştır.
Selâhaddîn Eyyubî, 1193’te vefat etti. Öldüğünde, arkasında İran sınırından Doğu Akdeniz kıyılarına, Kürdistan coğrafyasından Yemen’e kadar uzanan geniş bir imparatorluk bırakmıştı.
Eyyubî İmparatorluğu’nun nasıl yıkıldığını Türkiye kamuoyu pek bilmemektedir. Daha doğrusu gerçek yıkılış sebepleri ülkemiz insanından gizlenmektedir.
Eyyubî ordusunun komuta kademesi, Kürtler’den ve Çerkesler’den oluşuyordu. Orduyu yönetenler Kürt ve Çerkes komutanlardı. Bu komutanların emrindeki askerler ise Araplar’dan ve “köle askerler” olan Türk kölemenlerden oluşuyordu.
Arap askerler “İslâm’a hizmet” duygusuyla bu orduda gönüllü olarak askerlik yapıyorlardı. Ama Türk askerlerin konumu böyle değildi. Türkler “kölemen” olarak tabir edilen köle askerlerden oluşuyordu ve orduda “paralı askerlik” yapıyordu. Yani maddîyat karşılığında.
İşte Eyyubî Devleti, orduda paralı askerlik yapan bu Türk kölemenler tarafından 1250 yılında yıkıldı. Türk kölemenler, Eyyubî Devleti’ni yıktıkları aynı yıl, hükümdarları Türk olan Memluklu Devleti’ni kurdular. (Selâhaddîn Eyyubî’nin vefatından 57 yıl sonra)
Ordusunun yönetim kademesi Kürtler’den ve Çerkesler’den oluşan Eyyubî Devleti’nin yıkılışından sonra, Kürtler dağılıp parçalandılar; yerine ikinci bir kuruluş ikâme edemediler. Ama Çerkesler kısa süre içinde toparlanmayı başardılar.
Çerkesler, 1257 yılında (Eyyubî Devleti yıkıldıktan 7 sene sonra) Mısır’ın başkenti Kahire’de bir Çerkes Devleti kurdular. O dönem kaynaklarında bu devlet, “Çerkes Sultanlığı” olarak da adlandırılır (1257 – 1517).
Mısır’da sürmüş olan Çerkes Devleti hakkında ne yazık ki Adiğe tarihinde herhangi bir bilgiye rastlanılmıyor. Bu konuda eldeki tek bilgi, Tsağo Nurî tarafından yazılmış bulunan “Müslüman Tarihi” adlı kitâbın sonunda yer alan kısa değinmelerdir.
İngiliz yazar Sir William, 1896’da Londra’da yazdığı “The Mameluke of Slave Dynaste of Egypt” isimli eserinde, Mısır’daki Çerkes sultanlarından uzun uzun söz eder.
Met Çunakıto İzzed Paşa’nın “Kafkasya Tarihi” kitâbını Arapça’ya çeviren ve Kahire’nin en tanıdık simâlarından biri olan Xahustıko Abdulhâmid, bu çevirisinde yer alan kendi ek yazısında şöyle der: “Elbette Mısır’da Çerkes sultanları dönemi, aynı zamanda Çerkes tarihinin de bir parçasıdır. Mutlaka bu dönem gereği gibi ele alınıp ayrıntılı bir biçimde incelenerek Çerkes tarihindeki yerini almalıdır.”
Çerkesler’i ilk olarak Mısır’a getirip yerleştirenler, Türkler’in Çerkesler’e kötülük yapmasından korkan Kürtler’dir.
“El- Mazaret’ul- İslâm’el- Asâr’ul- Arabîyye” adlı kitâbın dördüncü bölümünde, bu konu için şöyle denilir: “Eyyubîler köken olarak Tiflis yakınlarından ve Kafkasya çıkışlı Kürtler olduklarına göre ve üst düzey komutanlarının çok büyük bölümü Abaza kökenli Çerkes kişiler olduğuna göre, Kafkas halklarının Mısır’a gelişinin bu döneme denk gelmesi tesâdüf değildir.”
Ancak Eyyubîler döneminde başlayan Kafkas halklarının Mısır’a gelişi, daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir.
Kürtler’in Çerkesler’i getirip Mısır’a yerleştirmelerinin sebebi, Türkler’in Çerkesler’e kötülük yapmalarından, zûlmetmelerinden korkmalarıdır. Bunun için Kürtler, güven içinde yaşasınlar diye Çerkesler’i Mısır’a yerleştirmiş ve zaten fıtraten “savaşçı” bir karaktere sahip olan Çerkesler, Eyyubî Devleti’nde askerî bakımdan oldukça önemli bir yer almışlardır.
Hasan Ali İbrahim’in “Ortaçağ’da Mısır” adlı kitâbının 231’inci sâhifesinde bu konuya değinilmekte, daha önemlisi, tarihçi İbn-i İyas’ın 4 ciltlik “Bedaiğ’uz- Zuhur fî Weqaid’ud- Duhur” adlı eserinde bu konudan geniş biçimde söz edilmektedir.
Kıymetli kardeşlerim; değerli konuklar;
Selahaddîn Eyyubî ve komutası altındaki Kürt milletinin bütün bu anlattığımız hizmetlerin haricinde, bize kazandırdığı çok daha farklı ve sembolik bir güzellik de vardır. Fakat bu, mâlesef hiç söylenmemekte, konuşulmamaktadır.
Kürtler, İslam tarihinde bayraklarda “Hilâl” sembolünün kullanılmasını başlatan Müslüman kavimdir. İslam tarihinde ilk “Hilâlli bayrağı”, Kürtler dalgalandırmıştır.
Haçlı Seferleri’nden önce de Selahaddîn Eyyubî’nin bayrak veya sancak olarak kullandığı bir bayrağı vardı. Üzerinde kartal resmi olan bir bayraktı bu ve bu kartala “Selahaddîn Kartalı” denir, ki bu kartal, halen dahi bugünkü Mısır devletinin bayrağında ve bir de Irak Kürdistanı’nın Selahaddin şehrinin sembolü olarak kullanılır.
Haçlı Seferleri’nde ünlü Kürt komutan Selahaddîn Eyyubî, Haçlı ordusunun bayrağında “Haç” sembolü olduğunu görür. Bundan etkilenerek, O da emri altındaki Kürt İslam askerlerinin bayraklarında “Hilâl” sembolü kullanmalarını ister.
Aslında Selahaddîn Eyyubî’ye bu aklı veren de, çok ilginçtir, Haçlı ordusundan esir aldıkları üst düzey bir Fransız komutandır. Selahaddîn Eyyubî, Fransız komutana özellikle merak eder ve sorar, “Bayrağınızda niçin Haç sembolü var?” diye. O da, “Hristiyanlık sembolü olduğu için. Ordumuzun Hristiyan ordusu olduğu belli olsun diye” cevabını verince, Selahaddîn Eyyubî, “Aslında keşke biz de böyle bir uygulama yapsak. İslam’ı ifade etmek için bayrağımızda nasıl bir sembol kullansak acaba?” diye sesli sesli düşünürken, Fransız esir komutan O’na, “Siz de o zaman Hilâl sembolünü kullanın. İslamiyet’i anlatmak için Hilâl bence en ideal sembol” der.
Bu fikir, Selahaddîn Eyyubî’nin çok hoşuna gider. Ve o andan itibaren Kürtler, üzerinde “Hilâl” sembolü bulunan bayraklar kullanırlar ve bu bayraklarla Haçlılar’a karşı cihad ederler. Nitekim kutsal Qûdüs şehrini Haçlılar’dan geri alan Selahaddîn Eyyubî’nin muzaffer ordunun komutanı olarak şehre girerken ilk yaptığı iş, Qubbe’tüs- Sahra’nın kubbesinde bulunan “Haç” amblemini söküp yerine “Hilâl” amblemini dikmesi olmuştur.
Selahaddîn Eyyubî komutasındaki Kürt İslam ordusunun dalgalandırdığı bayrağın rengi sarıydı. Bayrağın üzerindeki “Hilâl” ise yeşil renkteydi. Yani sarı zemin üzerine yeşil Hilâl.
Bu bayrak, sarı zemin üzerinde yeşil Hilâl sembolü bulunan bu bayrak, ilk kullanılmaya başlandığı yıllarda Batı’da, yani Avrupa’da ve Haçlı dünyasında “İslam Hilâli” olarak adlandırılıyordu, ancak İslam dünyasında ise bu bayrak “Kürt Hilâli” ismiyle anılıyordu.
Yani İslam tarihinde dalgalandırılan bu ilk “Hilâlli bayrak”, İslam dünyasının dışında “İslam Hilâli” olarak nitelenirken, Ümmet coğrafyasında, Müslümanlar’ın kendi aralarında ise “Kürt Hilâli” olarak isimlendirilmişti.
“Kürt Hilâli”, kısa sürede diğer Müslüman topluluklar tarafından da benimseniyor ve kullanılmaya başlıyor. Ki bugün, tâ Cezayir’den Malezya’ya varıncaya dek onlarca Müslüman ülke, kavim ve topluluk tarafından bayraklarda “Hilâl” sembolü kullanılmaktadır. Bunlardan biri de, Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Değerli kardeşlerim;
Kürtler ve Kürdistan’ın tarihteki yerini anlatmak, dünyadaki diğer tüm milletleri anlatmaktan daha uzun sürer. Çünkü, anlata anlata bitirilemez.
Bugün Kürdistan topraklarındaki, asimilasyon politikaları sonucu isimleri zorla değiştirilmiş ve onlara masa başında uyduruk Türkçe isimler verilmiş şehir ve köylerin eski gerçek isimlerini incelediğimizde bile, evet sadece buna baktığımızda bile, karşımıza muazzam bir “Risalet ve Medeniyet Tarihi” çıkmaktadır.
Bu asimilasyon politikası hem bölgenin kavmî kimliğini ve dilini, varlığını, hem de bölgenin İslamî dinamiklerini yok etmeyi amaçlamaktaydı. Bakınız, Doğu ve Güneydoğu’daki yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini incelediğinizde, daha ilçelere ve köylere kadar inmeden, daha ilk etapta illere baktığınızda bile İslamî bir kimlikle karşılaşırsınız.
Kürt illerinden üçü peygamber ismi, biri de sahabe ismi taşımaktadır. Şırnak’ın gerçek ismi Şehr-i Nûh’tur ve Hz. Nûh (as)’in kabri de buradadır. Yine Hz. Nûh’un gemisi Cûdî Dağı’na oturmuştur ki Cûdi’nin adı Qûr’ân-ı Kerîm’de, Hûd sûresinin 44. âyetinde geçmektedir. Yine Urfa’nın gerçek ismi de Riha’dır ve Hz. İbrahim (as)’in adından geldiği kuvvetli bir ihtimaldir. Urfa’nın ilçesi var, Harran diye. Harran, Hz. İbrahim’in kardeşinin adıdır. Tewrat’ta ismi geçiyor. Aynı şekilde Bitlis’in gerçek ismi Zûlqarneyn’dir. Bununla birlikte, Diyarbakır’ın gerçek ismi de Diyarbekir’dir ve adını, Hz. Ömer (ra) tarafından Medine’den İslam daveti için bölgeye gönderilen ve 637 yılında Kürt halkının İslam ile şereflenmesine vesile olan sahabe Bekr ibn-i Vail’den almaktadır.
Dolayısıyla, bölgedeki yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini istemek, hem yapılan bir zûlme ve asimilasyona, bir halkın varlığını, dilini ve tarihini inkâr politikalarına karşı çıkma adına, hem de coğrafyamızın İslamî kimliğini ve isimlerdeki İslamî dinamikleri koruma adına Müslümanlar açısından büyük bir zarurettir. Medine ismi, Kahire ismi, Dar’us- Selam ismi veya İslamâbâd ismi ümmet için ne anlam ifade ediyorsa, Diyarbekir ismi de odur. Hatta daha fazlasıdır.
Âzîz kardeşlerim;
Şimdi bu aynı milletin, tarihsel süreç içinde kaderinin nasıl da ters döndüğüne bakalım:
XV. yy’da ve XVI. asrın başlarında Kürdistan İslam toprakları, İran Safewî Şâhlık Devleti’nin egemenliği altındaydı.
Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta geçmesiyle beraber Osmanlılar, tamamen bir “siyaset-i şarqîyye” (= doğu siyaseti) izlemeye başlamış ve bütün uğraşılarını Doğu üzerinde yoğunlaştırmışlardır.
Bu dönemde Sünnî Osmanlılar’la Şiî Safewîler arasındaki siyasî gerginliğin giderek artması üzerine, Safewî yönetiminden rahatsız olan Sünnî Kürtler’de Osmanlılar’la bir olarak Safewîler’e karşı koyma eğilimi ortaya çıkar. Bu eğilimin güçlenerek Kürtler’le Osmanlılar arasında siyasî bir ittifaka dönüşmesinde meşhur Kürt âlimi Mewlânâ İdris-i Bitlisî’nin büyük etkisi olur.
Tahta çıktıktan hemen iki yıl sonra Yavuz Sultan Selim, ilk seferini, mezhebî gerekçelerle İran üzerine yapar. Osmanlı İmparatorluğu ile İran Safewî Şâhlığı arasında Tuşba (Van)’ın Ebex (Çaldıran) ilçesinde yapılan ve tarihe Çaldıran Savaşı (1514) olarak geçen bu harbi Şâh İsmail yönetimindeki İran Safewîleri kaybeder ve Osmanlılar Tebriz’e girer; Yavuz Sultan Selim, burada adına hutbe okutur. Tebriz Sarayı’nın çok kıymetli eşyaları ile birlikte, halkından binlerce zanaatçı, tüccar ve bilim adamını İstanbul’a gönderir.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kürdistan, Osmanlılar’ın hakimiyeti altına girer. Osmanlılar, oldukça stratejik noktalarda bulunan Diyarbekir (Diyarbakır), Mêrdîn (Mardin) ve Kemax (Kemah) kalelerini alırlar.
Yavuz döneminde Kürdistan’da kurulan hükûmetler ve emirlikler içişlerinde tamamen serbest bırakılmışlardır. Emir öldüğünde başa kimin geçeceği gibi konulara Osmanlı asla karışmamış ve içişlerinde tam bir serbestlik içinde hareket edebilmişlerdir. Bu bölgelere “Kürt Hükûmeti” denirdi. Merkezî hazineye ipotek ödemezdi ve herhangi bir biçimde düzenli askerî hizmetlerle yükümlü değillerdi.
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Seferi’nden döndükten sonra Anadolu’daki Alevîler’le de savaşmaya devam ederek binlercesini kılıçtan geçirir. Çaldıran dönüşünde Anadolu’da katliâm yapan Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, 40 bin dolayında Anadolu Alevîsi’ni öldürür.
Hemen akabinde Osmanlılar, burada varlığını sürdüren Dulkadir Beyliği’ni ortadan kaldırırlar ve Memluklular ile komşu olurlar. Böylece İran’ın ipeklilerinin ve Tebriz’den Doğu’nun diğer ürünlerinin Halep ve Bursa’ya getirilmesi olanağı, Osmanlı hazinesine yeni gelir kaynakları sağlamış olur. Yavuz Selim, bu durumda İran’ın batıya olan zengin ipek ticaretini istediği zaman kesebilecekti.
Çaldıran Savaşı, Osmanlılar ile İran arasında uzun yıllar sürecek olan kanlı savaşların başlangıcı oluyordu. Zaten kısa bir süre sonra Şâh İsmail, Tebriz ve Azer-i Badegan (Azerbaycan)’ı geri alacaktır.
Yavuz Selim zamanında doruk noktaya ulaşan mezhepçi yönetim, 1520 yılında tahta geçen Kanunî Sultan Süleyman tarafından devam ettirilir ve Kanunî, saltanatının yedinci yılında kendisine karşı Şiî bir isyanın oluşmasına engel olamaz.
Bu savaşlar her iki taraf için de zararlı oluyordu. Bu nedenle Osmanlılar ile İranlılar ilk kez resmî bir antlaşma imzalarlar. 1555’te imzalanan Amasya Antlaşması’na göre İran Safewî Devleti, Erivan, Tebriz ve Kürdistan’daki iddiâlarından vazgeçerek buraları Osmanlılar’a bırakır.
Amasya Antlaşması, aynı zamanda tarihteki ilk “Osmanlı – Kürdistan Özerklik Antlaşması”dır. İmza töreninde, Safewîler’e karşı Osmanlı’yı desteklemiş olan tüm Kürt beyleri hazır bulunurlar.
Osmanlı devleti ile Kürdistan beyleri arasında imzalanan Amasya Antlaşması’na göre;
1 – Kürt emirleri atalarından kendilerine intikal eden Kürdistan topraklarında, bağımsız olarak kendi kendilerini yönetecek, geleneksel düzenlerini koruyacaklardır. Bu emirlikler eskiden olduğu gibi babadan oğula intikal edecektir.
2 – Osmanlılar bir yabancı devletle savaştığında Kürdistan beyleri kuşanmış silâhlı süvarîleriyle Osmanlı ordusuna katılarak savaşacaklar ve dışarıdan bir saldırı olursa ortak düşmana karşı koyacaklar; aynı şekilde Osmanlılar da Kürtler’i düşmanlarına karşı koruyacaklardır.
3 – Kürdistan eyaletindeki emirler Osmanlı devletine her yıl, tespit edilecek bir vergi ödeyeceklerdir.
Osmanlı İmparatorluğu ile İran – Safewî Şâhlığı arasında süregelen bütün bu savaşlar silsilesinde başrolü hep “toprak” oynar, ki bu Hayik (Ermenistan), Azer-i Badegan (Azerbaycan) ve Kürdistan (Gülistan) üçgenidir. Nisbî de olsa zaman zaman Doğu Lazistan ve Güney Gürcistan da etkilenmedi değil.
1623 yılında, IV. Murad’ın tahta geçişiyle beraber, Kürdistan, yeni bir sosyo – politik sürecin içine girer.
IV. Murad, sert yöntemlerle ilk başta isyancıları itaat altına alır. Başta Sadrazam Topal Receb olmak üzere çok sayıda sipahî ve yeniçeriyi ortadan kaldırır. Kendisi tiryaki derecesinde içki müptelâsı olduğu halde IV. Murad, memlekette içkiyi, tütünü ve sigarayı yasaklar, gece sokağa çıkma yasağı getirir. Devrin bilginlerine raporlar hazırlattırır.
IV. Murad, Revan Seferi neticesinde Revan ve Kuzeydoğu Kürdistan’ı ele geçirdiğinin hemen akabinde meşhur Bağdad Seferi’ne çıkar. Bu sefer sonucu Bağdad’ı İran’ın elinden alır ve Osmanlı – İran arasında 1639 yılında Qasrê Şêrîn (Kasr-ı Şirin) Antlaşması imzalanır. Bu antlaşmaya göre;
1 – Azerbaycan ve Revan İran’a bırakılacak,
2 – Güney Kürdistan ve Bağdad Osmanlılar’ın olacak,
3 – Osmanlı ile İran arasında Zağros Dağları sınır kesilecektir.
Kasr-ı Şirin Antlaşması halen geçerliliğini koruyan bir antlaşmadır ve bugünkü Türkiye – İran sınırı burada belirlenmiştir.
Antlaşmadan sonra IV. Murad geri döner.
Osmanlı padişâhı IV. Murad, 1639 tarihinde meşhur Bağdad Seferi’ne giderken yolda Diyarbekir’e uğrar. Bağdat Seferi öncesi Kürdistan ulemâsından biat almak isteyen IV. Murad, Diyarbekir’de birkaç gün konaklar.
IV. Murad Diyarbekir’deyken, Seyyîd Haşîm’in uzaktan amcasıoğlu olan akrabası Azîz Mahmud Urmevî’nin evinde misafir olur.
Seyyîd Haşim, 1925 tarihinde laik – kemalist rejime karşı kıyam eden Şeyh Said’in dedesinin dedesinin dedesidir.
IV. Murad, Diyarbekir ve çevresindeki âlimlerden biat almak için bir ziyafet verir ve bölgedeki tüm İslam âlimlerini, şeyhleri ve ağaları yemeğe dâvet eder. Lakin Seyyîd Haşîm ve bazı âlimler, Bağdad’daki Müslümanlar’ın kanının akmasına vesile olmamak için bu dâvete icabet etmezler. Seyyîd Haşîm, maiyetindeki gücüyle sefere iştirak etmediği gibi, IV. Murad’ın ahlakî zaafiyetleri ve içkiye olan düşkünlüğünden ötürü O’na biat etmez.
Ancak Seyyîd Haşîm, bölgenin en önemli isimlerinden biridir ve IV. Murad’ın Bağdad Seferi’nin dînî ve şer’î açıdan meşrûluğunu tasdik ettirmek için Seyyîd Haşîm’in biatını alması şarttır. Zaten IV. Murad bu amaçla Diyarbekir’e gelmiş, Diyarbekir’de konakladığı günlerde bilinçli olarak Seyyîd Haşîm’in amcasıoğlu Azîz Mahmud Urmevî’nin evinde kalmıştır ki, bu davranışı bir nevî “jest” olarak algılansın ve biat alma konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamasın.
Ancak ziyafete dâvet edilen Seyyîd Haşîm bu yemeğe iştirak etmeyince, IV. Murad kendisine, evine bizzat elçiler göndertir ve Sultan’a biat etmesi teklif edilir. Seyyîd Haşîm ise IV. Murad’ın elçiler yoluyla gönderdiği biat isteğine şu sözlerle karşılık verir:
“Ben, idaresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!”
Bu duruma oldukça sinirlenen IV. Murad, aynı teklifi birkaç defa daha göndertir ama her seferinde olumsuz cevap alır. Seyyîd Haşîm’in yanısıra bölgedeki diğer âlimlerden de hiçbiri Sultan’a biat etmez. Aynı şekilde, Kürdistan’ın ileri gelen ailelerinden biri olan Bedirhanî ailesi ve bunlardan başka bazı şeyh ve aileler de padişâh IV. Murad’ın çağrısını geri çevirirler.
IV. Murad, Kürdistan ulemâsından biat alamadan Bağdad Seferi’ne çıkmak zorunda kalmıştır ki, biat alınmadığı için bu sefer zaten ğayr-i meşrû bir seferdir ancak Sultan Murad buna rağmen sefere gitmekten caymaz.
Kürdistan ulemâsından biat alamadığı için onlara karşı öfkeli ve hınçla dolu olan IV. Murad, Bağdad Seferi akabinde İran Safewî Devleti ile Kasr-ı Şirin Antlaşması’nı da Kürt ulemâsına hiç sormadan ve Kürt mîrlerine danışmadan imzalar. Osmanlı ile İran arasında 1639 yılında imzalanan ve tarihte ilk kez Kürdistan topraklarını parçalayıp ikiye bölen bu antlaşma, Kürtler’e hiç danışılmadan imzalanmıştır.
1639 yılı, Kürdistan toprakları ve bu topraklar üzerinde binlerce yıldır yaşayan Kürt halkı için bölünmüşlük ve parçalanmışlık ile geçen acı tarihinin başlangıcıdır. Çünkü bu tarihte, günümüzde İran Kürdistanı’nın Kirmanşâh vilayetine bağlı bir Kürt kenti olan Qasrê Şêrîn’de Osmanlı ile İran arasında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile birlikte Kürdistan toprakları tarihte ilk kez ikiye bölünüp parçalanır. Kürdistan’ın batısı Osmanlı’nın, doğusu da İran’ın payına düşer.
300 yıl sonraki Lozan Antlaşması’yla 5 parçaya bölünecek olan Kürdistan, ilk kez orada, 1639’da iki parçaya ayrılır. Kasr-ı Şirin Antlaşması ile birlikte ilk kez aynı dili konuşan, hatta akraba olan insanlar biribirlerinden kopartılırlar.
Kürdistan topraklarının iki ayrı devlet arasında bölünüp üleştirilmesi, Kürdistan’da irşâd ve tedrisat faaliyetleriyle meşgul olan İslam âlimlerinde, o dönemler halkın tartışılmaz öncüleri olan ulemâ kesiminde isyan derecesinde büyük bir hoşnutsuzluğa yol açar. Öyle ki, bu parçalanmaya duyulan tepki ve öfkenin fiilî bir isyana dönüşmesi için sadece bir kıvılvım yeterlidir.
İşte Kürdistan’daki ulemâ ve fukehânın, şeyh ve mollaların Osmanlı ve İran’a bu derece tepkili oldukları ve Kürtler arasındaki hoşnutsuzluğun bu derece ileri boyutta olduğu bir zamanda, Osmanlı padişâhı IV. Murad zaten Bağdad’dadır ve İstanbul’a dönerken eyaletin merkezi Diyarbekir’e uğramak isteyecektir.
Büyük bir felâketin bas bas “geliyorum” diye bağırması demektir bu.
Kürdistan eyaletinin o zamanki başkenti Diyarbekir’de yaşamakta olan Seyyîd Haşîm, bu tepkilerin başını çekmektedir.
IV. Murad, Bağdad Seferi’nden dönerken, beklendiği gibi Diyarbekir’e uğrar. Fakat bu seferki gelişi, tamamen intikam almak, hesap sormak ve kendisine biat etmeyi reddeden Seyyîd Haşîm’e haddini bildirmek amaçlıdır.
Bağdad Seferi’ne giderken uğradığı Diyarbekir’de Seyyîd Haşîm’in amcasıoğlu Azîz Mahmud Urmevî’nin evinde misafir olan IV. Murad, Bağdad Seferi dönüşünde Diyarbekir’e yeniden uğradığında ise Kabî (Bağıvar) mahallesinde bir eve misafir olur.
IV. Murad, Diyarbekir’deki bu ikinci konaklamasında yeniden ziyafet tertip eder. Diyarbekir’in Kabî (Bağıvar) mahallesinde verilen bu seferki yemek, Bağdad Seferi Zaferi’ni ve Kasr-ı Şirin Antlaşması’nı kutlamak içindir.
IV. Murad, bir yandan Kabî semtinde yemek verirken, bir yandan da emrindeki orduya, Çılsıtun (Kırkdirek) köyünde yaşayan ve gidişte kendisine biat etmeyen Seyyîd Haşîm’i tüm ailesiyle birlikte kılıçtan geçirmelerini, medresesini taş üstünde taş kalmamacasına yıkmalarını, Çılsıtun köyünü insanlarıyla komple ateşe verip yakmalarını, hatta civar köylerin de tamamen yakılıp yıkılmasını emreder.
Tarih, Haziran 1639…
Yer, Diyarbekir’e bağlı Bismil ilçesinin Çılsıtun köyü…
IV. Murad’ın verdiği emir yerine getirilir ve Çılsıtun başta olmak üzere Bismil’in köyleri katliâma uğrar. Canını kurtarabilen birkaç çocuk ve kadından başka, herkesin canına kastedilir. Köyler boşaltılıp yıkılır ve köy halkından sağ kalanlar sürgün edilir.
Suçları (!) saltanatı kabul etmemek, saltanata ve saraya değil, Qûr’ân ve Sünnet’e dayalı bir İslamî yönetim istemek, ülkeleri Kürdistan’ın parçalanmasına, aile ve akrabaların biribirlerinden kopartılmasına rıza göstermemek, kendi topraklarında, kendilerine yapılan zûlmü onaylamamak ve İslâmdışı kültürü özümseyememek. Bunun cezası da katliâm ve sürgün, kan ve şehâdet…
Osmanlı padişâhı IV. Murad, 1639 senesinde, yani Bağdad Seferi’ni yapıp İran’la Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalayıp döndükten sonra uğradığı Diyarbekir’de korkunç bir katliâma imza atar. Yüzlerce savunmasız insan acımasızca kılıçtan geçirilir. Onlarca köy yakılıp yıkılır. Çılsıtun Katliâmı’nda, padişâha biat etmeyi reddeden halkın rehberi Seyyîd Haşîm, bütün ailesiyle birlikte katledilir. Seyyîd Haşîm’in kendisi, hânımı ve çocukları kılıçtan geçirilir.
Bu olaya “İkinci Kerbelâ” adı verilir. Sebebi ise, tıpkı Kerbelâ’da Hz. İmam Hüseyin (as) ve yârenleri katledilirken, katliâm emrini veren Yezid’in sarayda ziyafet vermesi örneğinde olduğu gibi, Seyyîd Haşîm ve diğer âlimler ile insanlar Çılsıtun’da katledilirken, katliâm emrini veren IV. Murad’ın Kabî’de ziyafet vermesidir.
Bu korkunç katliâmdan Seyyîd Haşîm’in sadece bir çocuğu sağ olarak kurtulur. Henüz 5 yaşında bir çocuk olan en küçük oğlu Hüseyin.
İşte, 1925 tarihinde laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirilen İslamî halk ayaklanmasının âzîz rehberi Şeyh Said, 1639 yılındaki o katliâmdan sağ kurtulan tek çocuk olan 5 yaşındaki Hüseyin’in soyundan gelmektedir.
1639 Çılsıtun Katliâmı’nda Seyyîd Haşîm ailesiyle ve medresesindeki onlarca talebesiyle birlikte katledilir, köyler yakılıp yıkılır ve çocuk – kadın ayrımı gözetilmeden yüzlerce insan öldürülür. Hatta öyle ki, IV. Murad’ın Diyarbekir’e ilk uğradığında evinde misafir olduğu ve ziyafet verdiği Azîz Mahmud Urmevî de ailesiyle birlikte kılıçtan geçirilir. Bu korkunç katliâmda hızını alamayan IV. Murad, bölgede yaşayan küçük bir dînî azınlık olan Zerdüştler’i bile kılıçtan geçirtip katleder.
Haziran 1639’da kendisine “Ben, idaresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!” diyerek biat etmeyi reddeden Seyyîd Haşîm’i ailesiyle birlikte katleden Osmanlı padişâhı IV. Murad, bu acımasız katliâmı gerçekleştirdikten sadece 8 ay sonra, 8 Şubat 1640’ta içkiden ölür.
Âzîz kardeşlerim;
20. yy başına kadar Kürdistan, bu şekilde “iki parça” olarak giriyor.
20. yy başında, Birinci Dünya Savaşı (1914 – 18) öncesinde Osmanlı topraklarında, Kürtler tarafından biri 1900 yılında, ikisi 1908 yılında, biri 1910 yılında, dördü de 1912 yılında olmak üzere toplam sekiz tane cemiyet kurulmuştur.
Bunlardan Kürdistan Azm-i Kavî Cemiyeti, Kürtler tarafından kurulan ilk cemiyettir ve ismi Arapça’da “Kürdistan Güçlü İrade Cemiyeti” anlamına gelir. 1900 yılında imparatorluğun başkenti İstanbul’da kurulmuştur.
Cemiyetin kurucuları şunlardır: Kürdîzâde Ahmed Ramiz Bey, Diyarbekirli Fikri Efendi, Mustafa Hacı Ömer, Molla Ahmed Xasî, Liceli Molla Said, Molla Yusuf Hoşînî ve Gonigli Halife Selim.
Cemiyetin kurucuları olan bu yedi isimden dördü Kûrmanc, üçü de Zaza’dır. Bu isimlerden Diyarbekirli Fikri Efendi, Mustafa Hacı Ömer, Liceli Molla Said ve Molla Yusuf Hoşînî Kûrmanc, Kürdîzâde Ahmed Ramiz Bey, Molla Ahmed Xasî ve Gonigli Halife Selim ise Zaza’dırlar.
Bu kişilerin ortak özelliği, hepsinin de medrese eğitimli ve İslam âlimi olmalarıdır.
Cemiyetin başkanı Diyarbekirli Fikri Efendi, en faal yöneticisi ise Kürdîzâde Ahmed Ramiz Bey’dir. Cemiyetin aktif üyelerinden biri de Bediüzzeman Said-i Nursî’dir.
Burada dikkatlerden kaçırmamamız gereken enteresan bir nokta da şudur ki, İslamî çizgide Kürdistanî bir mücadele stratejisi ortaya koyan bu cemiyet, tüm kurucuları, yöneticileri ve üyeleri İslamî şâhsiyete sahip ve Kürt millî duyguları gelişkin insanlardan oluşmasına rağmen, o dönemde Enver Paşa ve M. Kamâl gibi isimlerin öncülüğündeki İttihad ve Terakki Cemiyeti henüz “Batıcı ve laik yüzünü” göstermediği için, İttihad ve Terakki’yi kendilerine yakın görmekte, İstanbul Hükûmeti’ne ise muhaliftirler. Bir nevi, 1912 yılında Makedonya’da faaliyet gösteren Ohri Cemiyet-i Hususiye-i İslamiye’nin düştüğü aynı hataya düşmektedirler.
Cemiyetin en aktif üyelerinden biri de Bediüzzeman Said-i Nursî’dir. Cemiyetin tüm çalışmalarına katılmış, ülkenin her tarafında gönüllü olarak “Müslümanlık” ve “Kürtlük” gibi iki gaye için faaliyet yürütmüştür. O günkü cemiyetin aktif bir üyesi olarak Said-i Nursî, millî hisleri kuvvetli ama dînî hassasiyetleri zayıf olan Kürtler’e “İslamî bilinç”, dînî hisleri kuvvetli ama millî hassasiyetleri zayıf Kürtler’e de “Kürdistanî bilinç” kazandırmaya çalışan biri olarak, cemiyetin en ilginç ve dikkat çekici ismi olarak karşımıza çıkmaktadır.
O dönemler “Kürt Said” nâmıyla tanınan Bediüzzeman Said-i Nursî el- Kûrdî, yaşamı boyunca, Kürt dâvâsı güden hemen hemen bütün yapılanmaların içerisinde aktif olarak yer almış, siyasal, kültürel ve yardım faaliyetleri yürütmüştür. Örneğin Said-i Nursî’nin doğrudan üye olduğunu bildiğimiz 4 Kürt örgütü bulunuyor: Kürdistan Azm-i Kavî Cemiyeti, Kürdistan Teâvun ve Terakki Cemiyeti, Kürt Neşr-i Maarifî Cemiyeti ve Kürdistan Teâli Cemiyeti. Ancak o zamanki tüm bu Kürt hareket ve cemiyetlerinin ideolojik olarak İslamî düşünce yapısına uygun ve bu çizgide yapılanmalar olduklarını da akıldan çıkarmamak gerekiyor, tabiî ki.
Said-i Nursî, Kürdistan Azm-i Kavî Cemiyeti’nin arzusu üzerine, mahallî Kürt kıyafetleri giyerek, boynunda dürbün, belinde tabanca ve kama, ayağında lapçin ve başında da poşu olduğu halde İstanbul’a gelmiş, büyük bir cür’etle Padişâh II. Abdulhamîd’e cemiyetin “Said” imzası altında yazdığı ve Kürtçe öğretim yapacak okullar açılmasını talep eden dilekçeyi Padişâh’a sunmuştur. Said-i Nursî bu hareketi neticesinde II. Abdulhamîd tarafından tımarhaneye atılmıştır. Daha sonra O’nun aslında büyük bir âlim olduğu anlaşılınca serbest bırakılıp kendisine maaş bağlanması teklif edilir ancak Bediuzzeman Said-i Nursî bunu reddeder. Üstâd Bediuzzeman bu yaşadıklarını “İki Mekteb-i Musibetin Şahâdetnamesi” adıyla 1911 yılında kitap olarak kaleme alıp yayınlar. İki mektepten kastettiği, o günlerde atıldığı tımarhane ve hapishanedir. Eserin bir diğer adı ise, “Divan-ı Harb-ı Örfî ve Said-i Kûrdî” dir. Çünkü aynı tarihlerde 31 Mart Vak’âsı dolayısıyla Örfî İdare Mahkemesi’nde yaptığı Sokratvari ünlü savunmaya da bu kitapçıkta yer vermiştir. Said-i Kûrdî, kitabında bu hatırâsını şu şekilde anlatır: “İstediğim nokta, Kürtlük namus ve haysiyetini muhafazâdır… Ey Kürtler! Tımarhaneyi kabul ettim ama Kürtlük’e leke vurmamak için irade-i padişâhı ile maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.”
Kürdistan Teâvun ve Terakki Cemiyeti ise, sürgünde bulunan Kürt âlim ve aydınlarının, II. Meşrûtiyet (24 Temmuz 1908)’in ilân edilmesiyle birlikte sürgünden dönüp İstanbul’a yerleşenleri tarafından kurulmuş olup, ismi Arapça’da “Kürdistan Dayanışma ve İlerleme Cemiyeti” anlamına gelmektedir. 19 Eylül 1908 tarihinde İstanbul’un Gedikpaşa mahallesinde kurulmuştur.
Cemiyetin kurucuları şunlardır: Şeyh Ubeydullâhzâde Seyyîd Abdulkadîr, Emin Ali Bedirhan Paşa, Ferik Şerif Paşa, Damat Müşir Ahmed Zülkîf Paşa, Babanzâde Zihnî Paşa, Dr. Mehmed Şükrü Sekban, Naim Baban ve Mutkili Halîl Hayalî.
Cemiyetin başkanlığına, Kürt İslam tarihinin büyük lideri, 1879 – 81 arasında önce Osmanlı Sultanlığı’na sonra da İran Şâhlığı’na karşı ayaklanan Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin oğlu olan ve Şeyh Ubeydullâh Kıyâmı’nda babasıyla birlikte cihâd eden Şeyh Ubeydullâhzâde Seyyîd Abdulkadîr seçildi. Hem de, “ömür boyu başkan” sıfatıyla.
Kürdistan Teâvun ve Terakki Cemiyeti’nin başkanlığına seçilen Seyyîd Abdulkadîr, hem büyük ve saygın bir İslam âlimi ve aydını ve hem de Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin oğlu olduğu ve babasıyla birlikte bu kıyâmlarda yer aldığı için “ömür boyu başkan” sıfatıyla onore edilmişti. Peygamber Efendimiz (saw)’in soyundan gelen bir seyyîd olup Şeyh Tâhâ’nın oğlu olan Şeyh Ubeydullâh Nehrî, Çolamerg (Hakkari) ilinin Şemzînan (Şemdinli) ilçesindendir ve 1879 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı, 1881 yılında da İran Qacar Şâhlığı’na karşı kıyâm etmiştir. Bir Nakşîbendî şeyhi olan ve kendi döneminin en önemli İslam âlimlerinden biri olan Şeyh Ubeydullâh Nehrî, tarihte “Bağımsız Kürdistan” ülküsünü zikrederek ayaklanan ve “Kürdistan İslam Devleti” adını telaffuz eden ilk kişidir.
Şeyh Ubeydullâh Nehrî (1827 – 83)’nin oğlu olan Seyyîd Abdulkadîr, Kürdistan Teâvun ve Terakki Cemiyeti’nin başkanlığına seçildi. Seyyîd Abdulkadîr’in bir ilginç özeliği de, Seyyîd Tâhâ ile birlikte I. Dünya Savaşı yıllarında Mısır’ın başkenti Kahire’de kurulan İstihlas-ı Kurdistan Cemiyeti ( = Kürdistan’ın Kurtuluşu Cemiyeti)’nin de kurucularından olmasıdır.
Babasıyla birlikte bir süre Hicaz’da, Taif’te sürgünde de yaşamış olan Seyyîd Abdulkadîr, sonra da İstanbul’a gelip yerleşmişti. Seyyîd Abdulkadîr’in Kürtler üzerinde oldukça büyük bir etkisi vardı. “Ayan Meclisi” üyeliği de yapan Seyyîd Abdulkadîr, “Hürriyet ve İtilâf Fırkası”nın da kurucusuydu. Seyyîd Abdulkadîr, 4 Mart 1919 tarihinde kurulan 1. Damat Ferid Hükûmeti’nde de “şurâ-yı devlet reisi” (= danıştay başkanı) olarak görev almıştı.
Ancak daha sonra Damat Ferid ve hükûmeti ile ters düştüler. Hükûmet üyeleri Seyyîd Abdulkadîr’i “Kürt devleti kurmaya çalışmakla” suçlarken, Seyyîd Abdulkadîr de hükûmeti “Kürdistan bölgesini Ermenîler’e vermekle” suçladı. Görüşmelerin sonunda bir uzlaşma noktası bulunmuştu: Özerk Kürdistan!.. Yöreye Seyyîd Abdulkadîr’in onaylayacağı valiler atanacaktı. İstanbul’da yaşanan bütün bu gelişmelerden, daha bu zamanda Şeyh Said’in haberi vardı. 1925 Kıyâmı’nın rehberi Şeyh Said’i Halep’ten İstanbul’a gelen ve Seyyîd Abdulkadîr ile görüşmeler yapan oğlu Şeyh Ali Rıza haberdar ediyordu.
Başkanlığını Seyyîd Abdulkadîr’in yaptığı Kürdistan Teâvun ve Terakki Cemiyeti, 19 Eylül 1908 tarihinde İstanbul’da kurulunca, aynı yıl içinde Diyarbekir şubesi de kuruluyor. Cemiyetin “Diyarbekir Şube Başkanlığı” görevini Diyarbekir Müftüsü Suphi Efendi yapıyor. Cemiyetin gerek İstanbul’daki merkez yöneticileri gerekse Diyarbekir şube yöneticileri arasında Kürt şeyh ve bey ailelerinden nüfûzlu kişiler, askerler ve bürokratlar bulunuyor. Cemiyet daha sonra Hınıs, Muş, Bitlis, Van, Hakkari, Musul ve Süleymaniye gibi Kürt şehirlerinde de şube açıyor.
Cemiyetin programı şöyle: “Okullar açmak, Kürtler’i idarî ve yargı görevlerine atamak, Kürtçe dilini “resmî dil” olarak kabul ettirmek, Kürdistan’ın muhtelif şehirlerinde üniversiteler açmak, anadilde siyasî gazete ve dergiler çıkarmak, mecliste Kürt temsilcilerinin de sürekli olarak bulunmasını sağlamak ve Kürdistan’da ekonomiyi canlandırmak”…
Cemiyet tüzüğünün ilk maddesinde, cemiyetin kuruluş amacı şöyle belirtiliyordu: “İslam’ın yüce hükümlerine uygun ve milletin saadeti ile vatanın selametine kefalet eden anayasanın (Kanun-i Esasî’nin) yararlı ve güzel kurallarını, bu gerçekleri bilmeyen birtakım Kürtler’e anlatmak; Osmanlılık’ın yüce vâsıflarını daima korumakla beraber dîn ve devletin ilerleme ve yaşamasının biricik aracı olan meşrûtiyet ve meşveret düzeni korunup sürdürüldükçe, Kürtler’in yüce hâlifelik makamı ve büyük sultanlığa olan güçlü bağlılıklarını sağlamlaştırmak; vatandaşları olan Ermenî, Nasturî ve diğer Osmanlı kavimleri ile iyi geçinip uyuşmalarını bir kat daha güçlendirmek ve arttırmak; kabileler ve aşiretler arasındaki bazı anlaşmazlıkları giderip nefret duygularını ortadan kaldırmak ile tümünün bir meşrû merkez birliğinde ilerlemek için elele vermelerinin vasıtâlarını sağlamak; eğitim, kültür, sanayiî, ticaret ve tarımı yayıp geliştirmek temel maksatları üzerine bu hayır cemiyeti kurulmuştur.”
Cemiyetin tüzüğünde ayrıca “Kürtçe eğitimi kolaylaştırmak için Kürt dilini yazıp kitap haline getirmek, Kürtçe dilbilgisi kitabı ve mükemmel bir sözlük hazırlatmak, Kürtçe ders kitapları yazımını ikrâmiyeler vererek teşvîk etmek” amaçları belirtilmiştir. Tüzüğün diğer bir maddesi ise şöyledir: “Şimdiye kadar basılmış ve basılmamış ne kadar yararlı Kürtçe eser varsa derleyip toparlayarak yayımlamaya ve okutmaya, Kürt edebiyâtının bir tarihçesini hazırlayıp kitap haline getirerek yayımlamaya özen gösterilecektir.”
Kürt tarihi üzerine yaptığı değerli araştırmalarıyla bilinen sevgili Altan Tan’a göre bu cemiyet, “Kürtler’in 20. yy başlarındaki taleplerini derli toplu ve makul istekler çerçevesinde medenîce ortaya koyması ve bu konuda bir ilk olması nedeniyle önemlidir.”
Nitekim cemiyet, kurulduktan iki ay kadar sonra, 9 Kasım 1908’de “Kürt Teâvun ve Terakki Gazetesi” adıyla bir gazete çıkarmaya başlıyor. İstanbul’da basılan bu gazete, Kürdistan şehirlerine de ulaşıyordu. Gazete haftalık olarak yayınlanıyor ve 8 sayfa çıkıyordu. Gazetede Kürt dilinin önemini, konuşulmasını, yazılmasını dile getiren pekçok makale kaleme alınıyor, ayrıca Ahmed-i Xanî (1651 – 1707)’nin “Mem û Zîn” (= Mehmed ile Zeyneb) adlı ölümsüz eseri de Türkçe’ye çevriliyordu.
Bediuzzeman Said-i Nursî el- Kûrdî’nin öngörüsü doğrultusunda Kürdistan Teâvun ve Terakkî Cemiyeti, Kürtler’in üç büyük aşireti olan Bedirhanî, Şemdîranzâde ve Babanzâde aşiretlerini biraraya getirerek Kürdistan’daki bölünmüşlüğü ortadan kaldırmayı önemli ölçüde başarmıştı. Derneğin sadece Bitlis şubesinin üye sayısı 80 bin kişi olarak kaydedilmektedir. Ancak gazetesi sadece 9 ay yayın yapabildikten sonra kapatıldı. Cemiyet de aynı şekilde Selanik merkezli İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin baskıları sonucu 1912 yılında kapandı.
Ve sonra, I. Dünya Savaşı… 4 yıl süren, insanlık tarihinin o ana dek gördüğü en büyük, en geniş ve en korkunç savaş.
28 Temmuz 1914 tarihinde başlayıp 4 yıldan fazla sürdükten sonra 1 Eylül 1918’de sona eren, “insanlık” (!?) tarihinde tüm dünyanın savaştığı ilk savaş, dünya tarihinin o ana dek yaşadığı en büyük savaş olan bu korkunç boğazlaşma, 17 milyon insanın hayatına mal oldu. 70 milyon insanın silâh altına alındığı bu acımasız savaşta tam 40 devlet direk ve dolaylı olarak savaşın içinde yer aldı.
Savaşa Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın yanında girdi.
Başta Avrupa devletleri olmak üzere dünya devletlerinin ve büyük güçlerin dünyayı ele geçirmek, daha çok yer sömürmek, daha fazla toprak ve yeraltı / yerüstü zenginliklerine sahip olmak amacıyla başlattığı ve 4 yılda ancak durabilen I. Dünya Savaşı’na, o zamanlar zaten devleti perişan, halkı da ondan kat be kat daha perişan olan Osmanlı İmparatorluğu, bir avuç maceraperest ve Alman hayranı paşanın ihtiras ve sürüklemesiyle Almanya’nın yanında girdi.
Ancak savaş, Osmanlı Devleti ve özellikle de halkımız için gerçek anlamda emsalsiz bir felâket olmuştu. Bu büyük felâket, yalnızca Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Mağrîb coğrafyalarında kaybedilen devâsâ toprak kayıpları ile sınırlı kalmamış, kaybedilen milyonlarca insanımız, milyonlarca yaralı, sakat, dul ve yetim, bir hiç uğruna yok edilen devlet hazinesi ve perişan hale getirilen ülke ekonomisi, ayrıca toplumda oluşturduğu sosyal ve rûhsal problemlerle birlikte, her açıdan büyük bir yıkım ile neticelenmişti.
Farklı dîn, mezhep, ırk, kavim ve dilden insanların yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman halkı olan Kürtler, 1911 – 12 Trablusğarb Savaşı ile başlayıp 1912 – 13 Balkan Savaşları ile devam eden ve 1914 – 18 Dünya Savaşı’nın sonuna kadar 7 yıl süren kanlı ve sıcak günlerde, bu büyük felâket zamanlarında devleti ve milleti hiçbir süreçte yalnız bırakmadı ve hemen her cephede canları ve kanlarıyla düşmanlara karşı savaştı. Art arda patlak veren Trablusğarb, Yemen ve Balkan Savaşları ve bunlardan hemen sonra başlayan Cihan Harbi’nde pekçok Kürt, Osmanlı ordusunda görev aldı. Kürtler, Osmanlı ordusuna kayda değer bir insan gücü sağladılar. Binlerce Kürt asker, Sarıkamış’taki 3. Ordu’da ve diğer cephelerde hayatını kaybetti. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı kuvvetlerinin büyük bölümü Kürtler’den oluşuyordu.
Merkez üssü Elâzîz’deki Murat Nehri kıyısında bulunan 11. Tümen ve merkez üssü Musul’da bulunan 12. Tümen tamamen Kürtler’den oluşuyordu. Ayrıca Erzurum’da konuşlanmış 9. Tümen’in ve Sivas’ta konuşlanmış 10. Tümen’in asker ve subaylarının çoğu Kürt’tü. Bununla da kalmayan Kürtler, çok sayıda sınır birliği, jandarma ve güvenlik güçleriyle birlikte 135 yedek süvarî bölüğü oluşturmuşlardı.
Mezopotamya’nın güneyindeki Şuaybe Muharebesi’nde yer alan Şeyh Mahmud Berzencî ve diğer Kürt liderlere bağlı çok sayıda gönüllü de cihad çağrısına olumlu yanıt vermişti (Şeyh Mahmud Berzencî, daha sonra 1921 yılında Güney Kürdistan’da “Kürdistan Krallığı” kuracak, bu devlet üç yıla yakın yaşayıp 1924 yılında yıkılacaktır). Büyük aşiret güçleri, Rus ordusuna karşı Osmanlı toprakları ve Osmanlı Kürdistanı’nda savaşmakla yetinmemiş, Osmanlı’nın dışında olan İran Kürdistanı’nda da yabancı emperyalist güçlere karşı vatanlarını korumak için savaşmıştı. 4 yıl süren dünya savaşında cephede düşmana karşı savaşırken hayatlarını kaybeden Kürt sayısı 300 bin civarındadır. Savaş boyunca yaşanan ve savaştan sonra genişleyerek devam eden açlık ve salgın hastalıklar sonucunda da 500 bin sivil Kürt hayatını kaybetmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın Kürdistan’a maliyeti, 300 bini muharîb olmak üzere 800 bin Kürd’ün hayatı olmuştur.
Ermenî Tehcîri’ni bütün ayrıntılarıyla anlatan Batılı kaynaklar, Birinci Dünya Savaşı süresince devam eden Kürt göçünden – her nedense – bahsetmezler. Aynı dönem içinde özellikle Erzurum – Bitlis – Kars hattında yaşayan yüzbinlerce Kürt insanı, Rus ve Ermenî zûlmünden kaçarak Ege ve Akdeniz bölgelerine, Urfa ve Anteb dolaylarına göç etmek zorunda kaldı. Savaş boyunca Osmanlı’ya karşı savaşan İtilâf Devletleri ve – başta Kızılhaç olmak üzere – uluslararası yardım örgütleri, Ermenî ve Rumlar’ın yaşadıkları acılarla yakından ilgilendi. Ancak Kürtler’in uğradığı felâket, uluslararası kamuoyunda hiçbir yankı bulmadı. Kürtler konusunda yıllarca şartlanmış Batı kamuoyu, her türlü başvuruya kayıtsız kaldı.
O yıllarda Kürtler tarafından yayınlanan “Jîn” (= Hayat) dergisinde Abdurrahîm Rahmî (Zapsu), bu durumu şu satırlarla kaleme alıyordu:
“Kürtler’in evleri, konakları, birkaç kibrite kurban edildi. Tarlaları ekecek kollar yok olmuş, toprakları sürecek mandaları, öküzleri, katır ve atları Savaş Vergileri Dairesi toplamış. Sabanlar, çift araç ve gereçleri, arabalar kışın soğuk günlerinde elbisesiz, çıplak savaşan zavallı askerlere kömür görevi yaptılar, yemek kazanları kaynattılar. Koyun sürüleri yok; iki ayaklı kurtlar tarafından parçalandılar. 120 hanelik köyden 10 kişi ancak hayatta kalabildi.”
Muhacirîn Müdüriyeti’nin kayıtlarına göre, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918)’nden sonra Kürdistan’dan 650 bin kişilik bir nüfûs Batı Anadolu vilayetlerine sevk edilmiştir.
Kürtler, I. Dünya Savaşı’nda Türkler’le beraber omuz omuza bütün cephelerde cansiperane savaştılar. Bu savaşanlar arasında sadece İslam kardeşliğine inanan (günümüz tabiriyle) “İslamcı” aydınlar değil, o günün şartlarında kavmiyetçi fikirlere sahip (günümüz tabiriyle) “ulusalcı” Kürtler de vardı. Modern Kürt Ulusçuluğu’nun kurucusu olan ilk birkaç aileden biri sayabileceğimiz Cemilpaşa ailesinin bütün gençleri bu savaşta Osmanlı topraklarını savunmak için cephede yer aldılar ve emperyalist düşman ordularına karşı savaştılar. Çünkü ecnebîler vatanı işgal etmişti. “Aile içi mes’eleler” (Kürtler’in Türk, Laz, Arap ve diğer kavimlerle münasebetleri) bir tarafa bırakılmalı ve İslam toprakları Haçlı ordularından kurtarılmalı, yabancı güçler vatandan kovulmalı, Müslüman ümmetinin can, mal ve namusu için cenk edilmeliydi. Bu bahsettiğimiz Kürt entellektüel ve aristokat aileleri, Modern Kürt Ulusçuluğu’nun fikir babaları ve öncüsü olan ailelerdir ve bağımsız Kürdistan talebini seslendiren kişilerdir. Avrupa’nın değişik şehirlerinde üniversite öğrenimi gören Diyarbekirli Cemilpaşa’nın oğulları İbrahim ve Cevdet ile torunları Ekrem, Kadri ve Şemseddîn Cemilpaşa, 1914 yılında, yani savaş başlayınca derhal İstanbul’a dönerek savaşa gitmek için gönüllü olarak Osmanlı birliklerine katıldılar.
Oysa bu kişilere devlet tarafından o zamana kadar, (günümüz tabiriyle) “bölücü, ayrılıkçı, vatan hâini” gözüyle bakılıyordu.
Diyarbekirli Cemilpaşa’nın İstanbul Harbiye Mektebi’nden mezun oğullarından Miralay Naim Bey Çanakkale’de, Miralay Besim Bey ile küçük oğlu İbrahim ise Hasankale’de Ruslar’la savaşırken şehîd oldular. Ekrem Cemilpaşa’nın kardeşi Şemseddîn de Bağdad’da İngilizler’e karşı savaşırken şehîd oldu. Kadri Cemilpaşa ise Rus cephesinden Filistin cephesine gönderildi, esir düştü, ancak yıllar sonra Diyarbekir’e dönebildi.
İbrahim Cemilpaşa’nın ölümü ise hepsinden daha trajiktir. Daha bir yıl önce Almanya’nın Bayern (Bavyera) eyaletinin başkenti München (Münih) şehrinde üniversiteyi bitiren İbrahim Cemilpaşa, Kürtler’in ilk elektrik mühendisidir. Avrupa’da kalıp hayatını kurtarmak yerine, hem de mezun olduktan sadece bir yıl sonra, ülkesine dönüp Osmanlı topraklarının savunması için savaşarak Hasankale’de şehîd olmayı tercih etmiştir.
Burada tekrardan hatırlatmak istiyoruz ki, sözünü ettiğimiz bu Diyarbekirli Cemilpaşa ailesi, o dönemin Avrupa’da eğitim gören aristokrat ve entellektüel Kürt çevrelerinin öncü isimleriydiler ve isimlerini okuduğunuz bu kişiler, “Bağımsız Kürdistan” ideali üzerine şekillenen modern Kürt Ulusçuluğu fikrinin başlatıcıları, fikir babaları ve öncüleridirler. Savaştan önce devlet tarafından (günümüz tabiriyle) “bölücü, ayrılıkçı, vatan haini” olarak görülüyorlardı. Onlar bütün hayatları boyunca bağımsız bir Kürdistan devleti için mücadele etmiş insanlardır. Fakat Birinci Dünya Savaşı başlayınca ve bu savaşta Osmanlı toprakları yabancı işgaline uğrayınca, Cemilpaşa ailesinin bütün gençleri bu savaşta Osmanlı topraklarını savunmak için cephede yer aldılar ve emperyalist düşman ordularına karşı aslanlar gibi savaştılar.
Diyarbekir’de 40’tan fazla köy sahibi olan Cemilpaşa ailesinin hiçbir maddî sıkıntıları olmayan gençlerinin İsviçre, Almanya ve Belçika’daki rahat ve üstelik elit hayatlarını bırakarak vatan savunması için ülkelerine dönüp ölümü seçmeleri ibret vericidir.
Bu dönemde sadece Kürt köylüleri değil, Kürt ağa, molla ve şeyhleri de aynı tavrı sergilediler. Gözünün görebildiği her şeyi vurabilmesi ile ünlü, Sêhrd (Siirt) ili Misrîye (Kurtalan) ilçesinden Pêncinera aşireti reisi Bışarê Çeto da aşiretine mensub yüzlerce kişiyle birlikte şehîd oldu. Yaşadığı dönemin en saygın Nakşibendî şeyhlerinden olan Zûlqarneyn (Bitlis) ili Norşîn (Güroymak) ilçesinden ve “Şeyh Hazret” adıyla anılan Şeyh Mûhâmmed Ziyaeddîn Norşinî ve kardeşleri ile Bediuzzeman Said-i Kûrdî ile arkadaşı Çolamerg (Hakkari) ilinden Abdurrahîm Rahmî (Cüneyt Zapsu’nun dedesi), Kürtler’den milis alaylar düzenleyerek Ruslar’a karşı savaştılar.
Ruslar’ın top mermisiyle yaralanan Şeyh Hazret’in bir kolu kesildi; kardeşi Mûhâmmed Said şehîd oldu. Said-i Nursî (el- Kûrdî) ve arkadaşı Abdurrahîm Rahmî Zapsu yaralanarak Ruslar’a esir düştüler; ancak seneler sonra esaretten kurtularak Sakartvelo (Gürcistan)’nun başkenti Tbilissi (Tiflis) üzerinden Zûlqarneyn (Bitlis)’e dönebildiler.
Birinci Dünya Savaşı (1914 – 18) sonrasında Osmanlı topraklarında, Kürtler tarafından Cumhuriyet’in kuruluşuna (1923) kadar, ikisi 1918 yılında, ikisi 1919 yılında, biri 1920 yılında, biri de 1921 yılında olmak üzere 6 cemiyet, bir de yine 1919 yılında olmak üzere bir siyasî parti ve yine aynı yıl bir kulüp kurulmuştur.
1918 tarihinde İstanbul’da kurulan “Kürdistan Teali Cemiyeti”nin adı Arapça’da “Kürdistan İlerleme Cemiyeti” anlamına gelmektedir.
Cemiyetin kuruluş nizamnamesindeki adı “Kürdistan Teali Cemiyeti” olmasına ve resmî olarak da bu isimle varlık göstermiş olmasına rağmen, Cumhuriyet tarihi boyunca hazırlanan tüm resmî belgelerde ve okullarda adı “Kürt Teali Cemiyeti” olarak geçmektedir.
30 Aralık 1918 tarihinde Dahiliye Nazareti’ne (= İçişleri Bakanlığı) verilen bir dilekçe ile kurulan cemiyetin kendi iç tüzüğünde ise kuruluş tarihi olarak 19 Kasım 1918 tarihi geçmektedir.
Cemiyet, İstanbul’un Cağaloğlu semtinde, Sıhhat ve İçtimaî Muawenet Umum Müdürü Dr. Abdullâh Cevdet Bey’in apartmanında, Seyyîd Abdulkadîr ve arkadaşları tarafından kuruldu.
Seyyîd Abdulkadîr’den, I. Dünya Savaşı öncesi kurulan Kürdistan Teâvun ve Terakki Cemiyeti’nin de başkanlığını yaptığı için, biraz önce bahsetmiştim. Ancak yeniden bir hatırlatma yapmakta fayda var: I. Dünya Savaşı bittikten sadece bir ay sonra kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin başkanlığına getirilen Seyyîd Abdulkadîr, Çolamerg (Hakkari) ili Şemzînan (Şemdinli) ilçesinden Şehîd Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin oğludur.
Kürt İslam tarihinin büyük lideri, 1879 – 81 arasında önce Osmanlı Sultanlığı’na sonra da İran Şâhlığı’na karşı ayaklanan Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin oğlu olan Şeyh Abdulkadîr, bu kıyâm hareketinde babasıyla birlikte cihad etmiştir. Şeyh Ubeydullâh Nehrî, 1879 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı, 1881 yılında da İran Qacar Şâhlığı’na karşı kıyâm etmiştir. Bir Nakşîbendî şeyhi olan ve kendi döneminin en önemli İslam âlimlerinden biri olan Şeyh Ubeydullâh Nehrî, tarihte “Bağımsız Kürdistan” ülküsünü zikrederek ayaklanan ve “Kürdistan İslam Devleti” adını telaffuz eden ilk kişidir.
O’nun oğlu olup, 1908 yılında Kürdistan Teâvun ve Terakki Cemiyeti’nin “ömür boyu” başkanlığına, 1918 yılında da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin başkanlığına seçilen Seyyîd Abdulkadîr, 28 Haziran 1925 tarihinde Diyarbekir’de Şeyh Said ile birlikte asılıp idam edilen 47 kişiden biridir. Hem kendisi, hem de oğlu idam edilmiştir. Şeyh Said Kıyâmı sona erip 28 Haziran 1925 gecesi Diyarbekir Dağkapı Meydanı’nda yanyana dizilen 47 idam sehpasından ikisi, Seyyîd Abdulkadîr ve oğlu içindi. Üstelik Seyyîd Abdulkadîr, gözünün önünde kendi oğlunun ipe çekilmesine dayanamayacağını söyleyerek, oğlundan önce asılmak istediğini o kadar rica etmesine rağmen, oğlundan önce idam edilmeyerek oğlunun idamına şahîd olmuştur.
Burada iki önemli ayrıntıyı dikkatlerden kaçırmamak gerekiyor:
1 – Cemiyeti kuran isimlerin tamamı I. Dünya Savaşı günlerinde ve yabancı işgali zamanında Haçlı saldırılarına karşı kahramanca savaşmış, Osmanlı İslam topraklarını işgalden kurtarmak için Ruslar’a, İngilizler’e ve Fransızlar’a karşı direniş hareketleri organize edip halka cihad çağrıları yapmıştır. Şimdi ise, savaş bittikten hemen sonra, yeniden “aile içi mes’eleler” için biraraya gelmiş, Kürt halkına ve Kürdistan’a hizmet için örgütlenmişlerdir.
2 – Cemiyetin kurucuları ve yönetim kurulundaki isimlerin büyük çoğunluğu, İslam âlimleri ve dînî önderlerdir. Hem “İslamî hassasiyetleri”, hem de “Kürtlük hassasiyetleri” son derece yüksek insanlardırlar. Cemiyetin başkanı Seyyîd Abdulkadîr’i detaylıca anlattım. Diğer isimlerde de benzer özellikler bulunuyor. Örneğin Berzencîzâde Abdulwahîd, üç yıl sonra Güney Kürdistan’da kurulacak ve 1921 – 24 arası varlık gösterecek olan Kürdistan Krallığı’nın devlet başkanı Şeyh Mahmud Berzencî’nin oğludur. Hayrizâde İbrahim, “Şeyh’ul- İslam” derecesinde büyük bir İslam âlimidir. Mustafa Zihni Paşa, Mekke ve Medine’nin, kutsal Hicaz topraklarının eski valisidir. Bediuzzeman Said-i Kûrdî’yi ise anlatmaya gerek yok sanırım.
Bediuzzeman Said-i Kûrdî’nin bu cemiyetin üyesi olduğu, Şeyh Said Hadisesi’nde Diyarbekir’deki Şark İstiklâl Mahkemesi’nin 1925’teki yargılaması sırasında da belirtilir. Şark İstiklâl Mahkemesi’nin açıklamalarına göre Said-i Nursî el- Kûrdî, cemiyet içinde yükselerek Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üç numaralı ismi olmuştur.
Cemiyeti kuran 70’e yakın kişiden 8’i Bedirhan ailesine, 6’sı da Baban aşiretine mensuptur.
Cemiyet İstanbul’da kurulduktan hemen sonra kısa süre içinde Kürdistan’ın farklı şehirlerinde 19 ayrı şube açar. Hızlı bir şekilde örgütlenen, Müslüman ve yurtsever Kürt halkının büyük teveccühüne mazhar olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin – resmî belgelere göre – dinî hassasiyetleri yüksek ve medrese geleneğinin köklü olduğu Bitlis ilinde kısa bir süre içinde 34 bin kayıtlı üyesi olmuştur. Cemiyetin İstanbul’daki kayıtlı üye sayısı ise 15 bine ulaşmıştır.
Dr. Abdullâh Cevdet Bey’in oğlu, cemiyetin Harput Şubesi’nin açılışına bizzat katılmış ve şubenin yönetim kuruluna seçilmiştir.
Kürdistan Teali Cemiyeti içinde kısa zaman içinde fikir ayrılıkları doğmaya başladı ve iki ayrı kanat oluştu. Radikal kanadı Bedirhanîler temsil ediyor ve bağımsız bir Kürdistan istiyorlardı. Seyyîd Abdulkadîr ise tüm İslamcı Kürtler gibi ayrılıkçılığa karşı çıkıyordu. Cemiyet başkanı Seyyîd Abdulkadîr, “Türkler’in şu düşkün zamanında onlara darbe indirmemiz, Kürtlük şiârına yakışmaz” diyor, “Şimdilik Türkler’e yardım etmekliğimiz lüzûmunda” ısrar ediyordu. Ki Seyyîd Abdulkadîr, 1920’deki Sevr Antlaşması’na da karşı çıkmıştır.
Seyyîd Abdulkadîr, cemiyet üyeleriyle yaptığı istişâre toplantısı sonunda “cemiyetin ortak kararı” olarak İstanbul Hükûmeti’ne iki maddeden oluşan bir öneri sundu:
1 – Osmanlı camiâsı içinde kalması koşuluyla Kürdistan’a otonomi verilmesi.
2 – Bu otonominin ilânı ve uygulanması için etkin tedbirlerin alınması.
Kürdistan Teali Cemiyeti, Osmanlı devleti tarafından “zararlı cemiyetler” listesine alınmıştır. Hatta Mustafa Kemal Atatürk cemiyet için, “Amacı, yabancı devletlerin himayesinde bağımsız bir Kürt devleti kurmak” suçlamasında bulunmuştur.
Cemiyet, kurulduktan iki yıl sonra, 11 Ekim 1920 tarihinde Osmanlı devleti tarafından kapattırılır.
I. Dünya Savaşı sona erdikten sonra, başını İngiltere ve Fransa’nın çektiği galip devletler, Ortadoğu’yu paylaşma ve dünya haritasına yeniden şekil verme çalışmalarına hız kazandırdılar. Böylece ardı ardına toplantılar düzenlenip barış (!) antlaşmaları imzalanmaya başlandı.
Bunlar arasında en önemlilerinden biri olan Paris Barış Konferansı, 18 Ocak 1919 tarihinde Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlendi.
Almanya’ya karşı savaşı kazanmış olan İtilâf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya) ile onların yanında yer alan devletlerden müteşekkil 32 devletin temsilcilerinin katıldığı bu konferans, ne ilgiçtir ki, Alman İmparatorluğu (1871 – 1918)’nun kuruluş yıldönümüne tesadüf ediyordu.
Paris Barış Konferansı’nda Doğu Trakya ile İzmir ve çevresi Yunanistan’a, Boğazlar ile Lazistan ve Kürdistan toprakları da Rusya’ya veriliyordu. Ancak Rusya’nın savaştan çekilmesiyle, Rusya’ya bırakılan toprakların yeniden paylaştırılması gerekiyordu. Bu da Doğu’da Osmanlı’dan kopartılarak bir Ermenistan Devleti ile Kürdistan Devleti kurulması kararına yol açtı.
Paris’te meydana gelen bu gelişmeler, Kürt aydınları arasında tartışmalara yol açar. Her zaman olduğu gibi tartışmada iki taraf vardır: “Osmanlı’dan ayrılmaktan ve ‘Kürdistan’ adıyla bağımsız bir devlet kurmaktan yana olan, çoğu Avrupa’da eğitim görmüş, laik ve seküler bir dünya görüşüne sahip bazı ulusalcı / millîyetçi Kürtler” ile “Kürtler’in bütün haklarının tanındığı ve Kürtler ile Türkler’in eşit hak ve kimliklere sahip olduğu bir çatı altında Müslüman Kürt ve Türk halklarının yüzyıllarca olduğu gibi birlikte yaşamaya devam ettiği bir otonom / federal devletten yana olan İslamcı Kürtler.”
Osmanlı’dan ayrılmaktan ve bağımsız Kürdistan kurmaktan yana olan millîyetçi Kürt aydınların başında Bedirhani, Baban ve Cemilpaşa ailelerinin Avrupa’da eğitim görmüş ferdleri gelirken, Türkler’le birlikte ve fakat onlarla “eşit haklara ve eşit kimliklere sahip olarak” yaşamaktan yana olan, Müslüman Türk ve Kürt halklarının kaderlerinin ortak olduğuna (veya olması gerektiğine) inanan İslamcı Kürt aydınlarının başında da Bediuzzeman Said-i Nursî el- Kürdî, Mûkslu Hamza, Babanzâde Naim Bey, Mehmed Sıddıq ve Seyyîd Abdulkadîr geliyordu. Kürt önde gelen aydınları arasında, Osmanlı’dan kopup ayrı bir Kürdistan devleti kurmaya en fazla karşı çıkan, Türkler’le birlikte yaşamaktan en çok yana olan, hem I. Dünya Savaşı’nda Rus ve İngiliz işgalcilere karşı vatanı korumak için kahramanca savaşmış, hem de Sevr Antlaşması’na en şiddetli bir şekilde tepki göstermiş olan isim, şu ibretâmiz olaya bakın ki, laik – kemalist Türk devletinin okullarında çocuklara “zararlı cemiyet” olarak okutulan Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin başkanı Seyyîd Abdulkadîr’dir. Seyyîd Abdulkadîr, 1919’daki Paris Barış Konferansı’na karşı çıktığı gibi, 1920’deki Sevr Antlaşması’na da karşı çıkmıştır.
O dönemde hatta bırakın İslamcı Kürt aydınlarını, ulusalcı / millîyetçi Kürt aydınlarının dahi büyük bir çoğunluğu birlikte yaşamaktan yanaydı; düşmana karşı verilen savaşta da vatan savunması için gönüllü olarak ve herkesten önce cepheye koşmuşlardı. O dönemde Kürt millîyetçiliği belki de şimdikinden bile çok daha kuvvetliydi, ancak bu millîyetçilik “ayrılıkçı” bir eksende değil, “hak sahibi olma ve Kürt halkının her açıdan gelişip dünya milletleri içinde saygın bir yer kazanması” ekseninde gelişiyordu. Diğer bir nokta da, o dönemde Kürt millîyetçiliği ideolojik olarak şimdiki gibi sosyalist / Marksist bir çizgide değil, İslamî bir çizgide yürüyordu. Türkler’le tüm bağları koparıp ayrı bir devlet kurma fikrinde olan Kürt aydınlarının sayısı çok azdı.
Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin başkanı Seyyîd Abdulkadîr ayrılmaya karşı ve Türkler’le birlikte yaşamaktan yanaydı. Paris Barış Konferansı’ndan hemen sonra, bu anlaşmaya tepki göstermek amacıyla Bediuzzeman Said-i Nursî el- Kürdî, Ahmed Arif ve Mehmed Sıddıq, o dönem çıkan “Vakit” gazetesinde Kürt halkı adına ortak yazılar yazıyor, Türkler’in ve Kürtler’in birlikte maruz kaldıkları Rus – Ermenî saldırılarına atıfta bulunarak Kürt ve Türk halklarını “bu en zor dönemde” birlik olmaya çağırıyorlardı:
“Dört buçuk asırdan beri (= Kürtler’in Türkler’le birlikte Osmanlı yönetimi altında yaşadıkları dönem) İslam’ın fedâkâr ve cesur taraftarı olarak yaşamış ve dînî geleneklere bağlılığı gaye bilmiş Kürtler, henüz beşyüz bin şehîdin kanları kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hatırâlarını teessürle anarken, İslamiyet’in zararına olarak tarihî ve hayatî düşmanlarımız ile barış antlaşmaları imzalamak suretiyle dînlerine aykırı hareket etmezler.
Bu nedenle, Kürt millî vicdanı bu gibi anlaşmaları imzalayanları tanımadığını ve emellerinin dîn ve millîyetlerini birleştirmek olduğunu bildirmesine aracı olunmayacak.”
Paris Barış Konferansı’ndan bir buçuk yıl sonra, Osmanlı topraklarını paylaşmak için Batılı emperyalist güçler bu kez 10 Ağustos 1920 tarihinde yine Paris’te, Paris şehir merkezinin sadece 10 km batısındaki Sèvres (= Sevr) kasabasında bulunan Ulusal Seramik Müzesi’nde toplanarak Sevr Antlaşması’nı imzaladılar.
Sevr Antlaşması’na göre Siirt’in kuzeyinden başlayarak Karadeniz’de Giresun’un doğusuna kadar olan bir alan “Ermenistan” olarak belirleniyordu. Bu duruma doğal olarak en büyük tepkiyi Kürtler gösterdi. Çünkü Kürtler’in binlerce yıldır yaşadıkları toprakların büyük kısmı “Ermenistan” olarak kabul ediliyordu. Hem İslamcı Kürtler hem de millîyetçi / ulusalcı Kürtler Sevr Antlaşması’nı protesto ettiler ve şiddetle karşı çıktılar.
Kıymetli kardeşlerim;
1918 Mondros Mütarekesi, 1919 Paris Barış Konferansı ve 1920 Sevr Antlaşması derken, beklenen felâket geldi ve emparyalist Haçlı güçleri Anadolu İslam topraklarını işgale başladı.
Bu dönemde Osmanlı aydınlarının bir kısmı, içinde bulunulan kötü şartlar nedeniyle işgalci Batı devletleriyle iyi geçinilmesi gerektiğini ileri sürerek İngiliz veya Amerikan mandasını utanmadan savunurken, bir kısım yürekli ve onurlu aydınlar ise, şartlar ne olursa olsun, her halükârda bir “kurtuluş savaşı” verilmesi gerektiğini düşünüyordu.
Aynı dönem içerisinde Kürt aydın ve ileri gelenleri kendi aralarında hararetli toplantılar düzenliyor, memleketin içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan çıkarılması için çaraler arıyorlardı. Laik ve kavmiyetçi fikirlere sahip küçük bir azınlık dışında Kürtler’in ezici çoğunluğu Türkler’le birlikte bir kurtuluş savaşı vermekten yanaydı.
İsmet (İnönü) Paşa’nın aradan yıllar geçtikten sonra belirttiği gibi, “Kürtler, millî mücâdelenin devamınca canla başla gayret gösterdiler.”
Mustafa Kamal (Atatürk) Paşa, 1916 yılında Diyarbekir’de 16. Ordu’da görev yapmış, bu sırada pekçok önemli Kürt aşiret lideriyle yakınlık kurmuştu. Nitekim Samsun’a çıktıktan sonra “doğu vilayetleri”nden aldığı sinyallere güvenerek Kürdistan’daki bazı önemli isimlere, örneğin Cemil Paşazâde Kasım Bey’e (ki kendisi Kürt millîyetçisidir) telgraflar göndererek, Cemil Paşazâde Kasım Bey’i millî mücadele konusunda bilgilendirdi ve yardımlarını talep etti. Cemil Paşazâde Kasım Bey, Mustafa Kamal Paşa’nın telgrafına olumlu yanıt verdi. Zaten Kürt aşiretleri de “Dîn ve vatan uğruna verilecek her türlü mücadeleye hazır olduklarını” Kâzım Karabekir Paşa’ye bildirmişlerdi. Mustafa Kamal, telgraflarında kullandığı “Anasır-ı İslam” (İslam Unsurları) kavramına millî mücadele boyunca büyük vurgu yaptı. 1 Mayıs 1920 tarihli meclis konuşmasında, “Meclis-i âlinizi teşkil eden zevât yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürt, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamîye’dir, samimî bir mecmuâdır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği, hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-i İslam’a münhasır değildir. Anasır-ı İslamîye’den mürekkep bir kütleye aittir” diyordu. Bu siyaset Kürtler arasında olumlu yankı buluyordu.
Henüz laik – kemalist temeller üzerinde, İslamî tüm değerlere savaş açan ırkçı ve şovenist bir rejim kurulmadan önce, Anadolu insanının Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Arap, elele ve kardeşçe “Allâh-û Ekber” feryâd û figânlarıyla vatan savunmasına koşup işgalci emperyalist güçlere karşı kahramanca savaştığı bu dönemde M. Kamal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı “İslam’ın Kurtuluşu” olarak niteliyordu. Örneğin Atatürk, Maraş savunmasında çok büyük başarı gösteren bir kadın milise gönderdiği telgrafta, verilen mücadelenin “İslamî amaçlar uğruna ve İslam topraklarını korumaya yönelik” olduğunu söylüyor, sözkonusu hânım direnişçiyi “İslam savaşçısı” diye niteliyor.
David McDowall ise Kürdistan halkının millî mücadeleye katkısını şöyle anlatır: “Sonbahar geldiğinde Mustafa Kemal’in propagandası çok sayıda aşireti hızla O’nun etrafına döndürmüştü. O yılın sonunda birçok nüfûzlu, saygın kentli Kürd’ün yanısıra, en az 70 Kürt aşireti Kemal’den yana olduğunu açıkladı. Bunlar, işgal tehlikesinin en büyük olduğu Kürdistan bölgesinde yaşayan aşiretlerdi ve en önemlileri güneyde Millî, doğuda ise Celalî ve Heyderan aşiretleriydi.”
Mustafa Kamal Paşa, Erzurum ve Sivas kongrelerine Kürtler’den pekçok temsilci dâvet etti. Sivas Kongresi’nden birkaç gün sonra Malatya’daki Hacı Kaya Ağa ve Şatzâde Mustafa Ağa’ya çektiği telgrafta şunları söylüyordu, M. Kamal: “Sizler gibi dîndar ve namuslu büyükler var olduğu müddetçe Türk ve Kürt biribirinden iki öz kardeş olarak yaşamaya devam edecektir. Türkler ve Kürtler, hiç şüphesiz Makam-ı Hilâfet etrafında sarsılmaz bir vücûd halinde, dahilî ve haricî düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacaktır.”
İngiliz hükûmeti tarafından bölgeye gönderilen Binbaşı Noel, Kürt şeyhlerinin (kendi ifadesiyle) “gerçek birer Türk dostu” olmalarına şaşırmış ve üzülmüştü. 1919 yılında Londra Hükûmeti’ne gönderdiği raporda şunları söylüyordu: “Türkler yoğun olarak Pan – İslamik çizgide çalışıyorlar. Bütün Kürt aşiretleri toplu halde Mustafa Kemal’in kollarına atılacaklardır.”
26 Şubat 1921’de İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan Lord Curzon da Kürdistan’daki durumu gözetleyip araştırdıktan sonra şu tesbiti yapıyordu: “Kürtler’in istedikleri şey, asırlardan beri olduğu gibi Türkler’le kardeş gibi yaşamaktan başka birşey değildir. Kürtler’le Türkler arasında bir İngiliz’le bir İskoç arasındaki farktan ziyade bir fark bulunmadığını beyan ediyorlar.”
Fakat o dönemi ve o dönem Anadolu insanının Kürd’üyle ve Türk’üyle içinde bulunduğu duygu halini sanırım en güzel anlatan, Hollandalı sosyalbilimci Martin van Bruinessen. Kürtler hakkında pekçok ciddî araştırması bulunan Martin van Bruinessen, o dönemi şöyle anlatıyor: “İslam, I. Dünya Savaşı yenilgisi üzerine Haçlı galipler ve yerli Hristiyanlar karşısında Türkler’i ve Kürtler’i birleştirmiş bir öğedir. Birçok Kürt, bu harekette gönüllü olarak yer aldı. Çünkü bu, Müslümanlar’ın Müslüman olmayanlara karşı savaşıydı.”
Mustafa Kamal Atatürk, “TBMM Başkanı” sıfatıyla El- Cezîre (Cizre) Cephesi Kumandanı Nihat Paşa’ya 27 Haziran 1920 tarihinde “Kürdistan Hakkında 5 Maddeden Oluşan Bir Talimat” (Buradaki “Kürdistan” ifadesi bizzat M. Kamal Atatürk’ün kendisine ait) gönderiyor. M. Kamal burada açıkça Kürdistan’dan bahsetmekte ve Kurtuluş Savaşı başarılı olduktan sonra Kürdistan’da mahallî idare (= özerklik) kurulup Kürdistan’ın içişlerinde serbest ve kendi kendini yöneteceğini vaad etmektedir. Atatürk’ün aşağıya aldığımız bu mektubundaki bütün ifadeler bizzat kendisine aittir; mektupta tek kelime bile ekleme / çıkarma / değiştirme yapmadan olduğu gibi aktarıyoruz. Birlikte okuyalım:
“Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti’nin El- Cezire Cephesi Kumandanlığı’na talimatıdır.
1. Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahallî idareler kurulması iç saiyasetimizin gereğidir. Kürtler’in oturduğu bölgelerde ise hem iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahallî bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.
2. Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etme hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre, Kürtler’in bu zamana kadar mahallî diareye ait teşkilâtlarını tamamlamış reisler ve ileri gelenleri bu amaç adına bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerin açıldıkları zaman, kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını, Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilân etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu amaca dayanan siyasete yönelmesi El Cezîre Cephesi Kumandanlığı’na aittir.
3. Kürdistan’da Kürtler’in Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizler’e karşı düşmanlığını silâhlı çarpışmayla değiştirilemeyecek bir dereceye vardırmak ve yabancılarla Kürtler’in birleşmesine engel olmak, adım adım mahallî idareler kurulması sebeplerini açıklamak ve böylece bize yürekten bağlanmalarını sağlamak, Kürt reislerinin, mülkî ve askerî makamlarla görevlendirilerek bize bağlanmalarını sağlamlaştırmak gibi genel çizgiler kabul olunmuştur.
4. Kürdistan iç siyaseti El- Cezîre Cephesi Kumandanlığı tarafından birleştirilecek ve idare edilecektir. Cephe Kumandanlığı bu konuda Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’yla haberleşir. Vilayetler tarafından izlenecek hareket çizgisini düzenleyecek ve birleştireceğinden, mülkî memurların yöneticilerinin bu husutaki merciî de cephe kumandanlığıdır.
5. El Cezîre Cephe Kumandanlığı, idarî ve adlî veya malî değişiklik ve düzenlemeye gerek gördükçe, bunun uygulamasını hükûmete tavsiye eder.
El Cezîre Cephesi Kumandanı Nihat Paşa Hazretlerine
Kişiye Özeldir.
Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti tarafından zât-ı devletlerine özel olmak üzere Kürdistan hakkında düzenlenen talimat, yukarıda olduğu gibi bildirilir.
Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal.”
Mustafa Kamal Paşa, sonradan geliştireceği Türkçü, nasyonalist, hatta materyalist dilin aksine Kurtuluş Savaşı yıllarında alabildiğine İslamcı / Halifeci bir dil kullandığı için Kürtler’i rahatlıkla kazanabiliyordu. Bunun içindir ki, “Halife’nin esaret ve hakaretten kurtulmasını savunarak millî mücadeleyi destekleyen fetvâ”yı imzalayanlar arasında Diyarbekir (Diyarbakır), Gırê Sor (Siverek), Rîha (Urfa), Tıl Muzin (Viranşehir), Miya Farqîn (Silvan), Zûlqarneyn (Bitlis), Xezan (Hizan), Tuşba (Van), Bazîd (Doğubeyazıt), Gihadîn (Diyadin) ve Xînûs (Hınıs) gibi Kürt yoğunluklu bölgelerin müftülerinin de isimleri yer alıyordu. Hatta Diyarbekir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin reisi olan Cemilpaşazade Mustafa Bey, Mustafa Kamal’ın “Mehdî” olduğuna inanmış ve bu fikri yayar olmuştu.
İlk mecliste 70 kadar Kürt temsilci vardı. Mustafa Kamal konuşmalarında sık sık Türkler’i ve Kürtler’i, milleti oluşturan “Anasır-ı İslam”ın iki kardeşi olarak sayıyordu.
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Kurtuluş Savaşı’nda da kaderlerini Türkler’le bir kabul eden Kürtler Maraş, Anteb ve Urfa’da Fransızlar’a karşı destanlar yazdılar. Anteb müdafaasının efsanevî ismi “Kara Yılan” da Kürt’tü. Urfa’da 12 eşraf ve aşiret reisi ünlü “Onikiler Meclisi”ni oluşturararak Urfa direnişini örgütlediler. Savaşı birlikte kazandılar.
Ruslar’ın Diyarbekir’i ele geçirmek için üç yol seçeneği vardı: Zûlqarneyn (Bitlis) yolu, Çêwlîk (Bingöl) yolu ve Pasur (Kulp) yolu. En önemlisi Diyarbekir’in Pasur (Kulp) ilçesinden geçen yoldu. Buradan geçebilirlerse Diyarbekir’i rahatlıkla ele geçirebilirlerdi. 8. Fırka hazırlandı. Diyarbekir Kulp’ta bulunan 7 tane aşiretin 14 yaşından büyük bütün ferdleri eline silâh alıp direnişe katıldı. Şeyh Mûhâmmed Emin komutanlığında Rus işgalcilere karşı direniş başladı. Boğazın iki yakasına siperler kazındı. Ruslar Pomak mevkiîne gelince ateş başladı. Rus işgalciler, Kulp halkının şanlı direnişi karşısında büyük zayiât vererek geri çekildi. Bu çatışmada Kulplular 6 bin 500 şehîd verdiler. Ruslar’dan ise 16 bin askeri esir aldılar.
Rus yazar ve subay Avyarov, olayı tarihteki benzer bir hasideyi hatırlatarak şöyle anlatıyor: “Aslında bu, Rus işgalcilerle Kulplular’ın ikinci karşılaşması. Yaklaşık yüz yıl önce de, 13 Temmuz 1828’de Kürtler’in yine burada Ruslar’a karşı önemli bir hamlesi var. Kürtler Kulp’ta Rus İstavrol Alayı üzerine saldırıda bulunuyor. Ruslar’ın 3 bin hayvanıyla askerî iaşelerini ele geçiriyor. Kürtler 1801 yılından önce Asya milletleri içinde cengâverlikleriyle şöhret bulmuş bir milletti.”
Hatta öyle ki, inanması hakikaten güç ama gerçek, 15 Mayıs 1919 tarihinde ülkenin en batısındaki İzmir işgal edildiğinde, buna ilk ve en büyük tepkiyi diğer herhangi bir Ege şehri değil, ülkenin en doğusundaki Diyarbekir göstermiştir. İzmir işgal edildikten sadece 48 saat sonra Diyarbekir’in Miya Farqîn (Silvan) ilçesinden Milletler Cemiyeti (= Birleşmiş Milletler)’ne bir telgraf gidiyor. Silvanlılar aynı mektubu Sadaret Makamı’na ve İtilâf Devletleri (= İngiltere, Fransa, Rusya) temsilcilerine de gönderiyor. “Silvan halkı adına Silvan Belediye Reisi Ahmed Hilmî ve Silvan Müftüsü Abdurrahmân” imzasını taşıyan mektup şöyle (Silvanlılar’ın BM’ye gönderdiği bu mektupta İzmir şehrimizden bahsederken kullandıkları duygu yüklü ifadelere özellikle dikkat ederek okuyalım):
“Yunanistan’ın bütün Osmanlı vatanı arasında rûh kadar büyük önemi olan gözbebeğimiz İzmir ve dolaylarını ilhâk tasavvuru ve işgal etmeye başladığını teessür ile haber aldık.
İnsanlık ve adalete büsbütün aykırı gördüğümüz bu harekete gerek adaletsever devletlerin ve gerekse bütün İslam unsurlarının kayıtsız kalamayacağı fikrini bildirmekle birlikte, Osmanlı vatanından bölünme ve ayrılma kabul etmeyen ve 600 yıldan beri Osmanlı vatanından olan ve Osmanlılar’ın diğer Müslüman unsurlarıyla birlikte çeşitli musibet ve tecavüzlere uğrayan İzmirimiz’in bir karış toprağını bile ziyana razı olamayacağımızı bütün medeniyet alemine büyük acılı kalbimize tercüman olarak teblîğine aracı olmanızı ve İtilâf Devletleri’nin de bu hususa adaletle bakmalarını 30 bin nüfûs adına rica ve talep eyleriz.”
Bitmedi… Bir gün sonra, 22 Mayıs günü Diyarbekir şehir merkezinde halk İzmir’in işgalini protesto eden gösteriler düzenliyor. Diyarbekir Belediye Salonu’nda toplantılar düzenleniyor. İzmir’in işgalini protesto için mitingler ve BM ile dünya devletlerine çekilecek telgraflar konuşuluyor. Belediye binası önünde halkın geniş katılımıyla büyük bir miting düzenleniyor.
Tam üç buçuk yıl işgal altında kalan “Ege’nin incisi” İzmir, 9 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtuluyor. Şimdi de İzmir’in kurtuluşunun Diyarbekir’de nasıl karşılandığına bakalım. O günkü bir Diyarbekir yerel gazetesinin 11 Eylül 1922 günkü, yani İzmir’in kurtuluşundan sadece iki gün sonraki baskısından aynen aktarıyoruz:
“Güzel şehrimiz İzmir, düşman işgalinden kurtuldu. Bu zafer, Diyarbekir’de büyük şenlik ve törenlerle kutlandı. Ordumuzun sevgili İzmirimiz’e girdiği, Diyarbekir’de sabah erkenden top atışlarıyla ilân edildi. Diyarbekir halkı bu günü bayram ilân etti. Şehir şevkten, sevinçten derhal harekete geçti. ‘Allâh-û Ekber’ sedâları göğe yükseldi. Minarelerden tekbîr nidâları, salavât-ı şerîfe sedâları gök kubbesine doğru yükselmeye başladı. Caddelerde bütün dükkânlar, resmî daireler, hususî evler millî bayraklarla, şarkın güzel halılarıyla, gelin odaları gibi donatılmıştı. İktisadî meslekleri temsil eden esnaf heyetleri, her biri kendi mesleğinin bayrağı arkasında yürüyerek belediyeye doğru geliyorlardı. Bu kadar muhteşem bir toplantı ve bu kadar güzel bir resmî geçit Diyarbekir’de ilk defa vuk’ûa geliyordu. Geceleyin cami minaeleri kandillerle, daireler fenerlerle donanmıştı. İkinci gün çarşılar ipekli kumaşlarla, çiçekli halılarla tezyin olunmuştu. Halk ilk günkü bayrama doyamadıkları için, bir gün daha iktisadî işleri durdurdular; bir gün daha içtimaî hayat, vecdli bir hayat yaşadılar. İnşaallâh yakında sevgili Edirnemiz’e de kavuşarak bir de Edirne bayramı yaparız.”
Evet… Diyarbekir halkının İzmir’in kurtuluşu için sevinçten düzenlediği şenlikler, yaptığı bayram ve şehirdeki coşku, nerdeyse bizzat İzmir’deki kadar büyük. Bir de temenni var; o sıralar henüz işgal altında olan Edirne’nin de bir an önce kurtulması ve şu anda “İzmir bayramı” yapılan Diyarbekir’de bir de “Edirne bayramı” yapılması…
Kurtuluş Savaşı’nda Diyarbekir’in çok büyük bir rolü var. Hatta öyle ki, “öncülük” derecesinde bir rol bu. Millî mücadelenin ilk önemli adımı olan, Kürdistan illerindeki millî kuruluşları doğuran kongreler (Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi) ile cemiyetlerin (Şarqî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) temeli bulunan, 1918 yılı sonlarında İstanbul’da kurulan Vilâyet-i Şarqîyye Müdafaa-i Hukuk û Millîye Cemiyeti’nin bilinen kurucularından çoğu Diyarbakırlı idi.
Muhterem kardeşlerim;
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp 29 Ekim 1923 tarihinde yeni bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Müslüman tebaada “iki büyük kırılma” meydana getirdi ve bu, son yüz yıllık yakın tarihimizin en büyük “iki travması” oldu:
1 – İslamî esasları eksen alan bir yönetim anlayışından laik / ğayr-i İslamî bir yönetim biçimine geçildi. Elbette ki geçmiş dönemdeki İslamî yönetimin mutlak mânâda kâmil bir İslamî yönetim olup olmadığı tartışılabilir; ancak sonuçta İslamî bir nizam vardı ve bunun başında da tüm İslam dünyasının bağlı bulunduğu bir Halife bulunuyordu. Fakat yeni rejim Halifelik kurumunu ve onunla birlikte İslamî tüm değerleri devlet yönetiminden uzaklaştırdı.
2 – “İslam milleti” olgusu yerine “Türk milleti” olgusu yerleştirildi ve ülkede yaşayan Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Gürcü, Rum, Ermenî, tüm kavmî kimlik ve renklere karşı savaş açıldı. Bilhassa ülkedeki en büyük kavmî unsur olan Kürtler için, tarihlerinin en sancılı dönemi başlıyordu. Bundan böyle “Anasır-ı İslam” değil “Yüce Türk Milleti” vardı ve üstelik ülkede yaşayan herkes “Türk”tü, olmak zorundaydı.
Yeni kurulan rejim, “iki temel fobi” üzerine bina edilmişti: İslam düşmanlığı ve Kürt düşmanlığı.
Cumhuriyet’in hemen arefesinde imzalanan Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) temsilcileri ile Birleşik Krallık (İngiltere), Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), Yugoslavya, Belçika, Portekiz ve Japonya temsilcileri arasında, Lausanne Üniversitesi’nin salonunda imzalandı.
Lozan Antlaşması, devletin en önemli dönüm noktalarından biridir. Kürtler açısından da aynı derecede öneme sahiptir. Lozan’da alınan kararlar, o tarihten sonraki tüm siyasî gelişmeleri doğrudan etkiledi ve mevcut statükonun temeli de orada atılmış oldu.
Lozan’da TBMM heyetine İsmet (İnönü) Paşa başkanlık etti. Diyarbekir milletvekili Zülfü Tiğrel de Kürtler’in taleplerini dile getirmek üzere, bir anlamda “Cumhuriyet’in Kürt temsilcisi” rolüyle Lozan’a götürüldü (Zülfü Tiğrel, Süleyman Nazif’in dayısıoğlu ve aynı zamanda kayınbiraderi idi). Diyarbekir milletvekili ve Nafia (Bayındırlık) Bakanı Feyzi Pirinççi (Cahit Sıtkı Tarancı’nın amcazâdesi) de Zülfü Tiğrel’i her konuda destekledi.
Lozan’da en fazla tartışma yaratan konular, ülkedeki ğayr-i müslim azınlıkların hakları ile Kürt mes’elesi ve bununla beraber TBMM tarafından Misak-ı Millî sınırları içinde ilân edilmiş olan Musul’un statüsüydü. Özellikle Musul mes’elesinin çözümünün daha ileri bir tarihe bırakılarak Lozan Antlaşması’nın imzalanması TBMM’de sert tartışmalara neden oldu. Antlaşmaya imza yetkisi vermeyen Meclis feshedilerek yeniden seçimlere gitme kararı alındı. Buna rağmen muhaliflerin nisbeten ayıklanmış olduğu yeni meclis ve hükûmette de sorunlar yaşandı.
Lozan’da en fazla fırtına koparan konuların başında, Kürtler’in azınlık olup olmadıkları tartışmalarıydı. Lozan’daki görüşmeler devam ederken, aynı tartışmalar TBMM’de de yaşanır.
Lozan görüşmeleri sırasında Ankara’da Meclis kürsüsüne çıkan Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, “Bendeniz Kürdoğlu Kürd’üm” dedikten sonra şöyle konuşur:
“Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiçbir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün mânâsıyle bize hak vermek isteyenlere iade ettik. Nasıl ki El- Cezire Cephesi’nde çarpıştık, nasıl ki Türkler’le beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz.”
Nitekim aynı Yusuf Ziya Bey, daha önce de belirttiğimiz üzere, 3 Kasım 1922 tarihinde Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada, Sevr’i bir “paçavra” olarak nitelemiş ve Türk – Kürt kardeşliğini vurgulamıştı.
Yusuf Ziya Bey, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biridir ve Azadî isimli cemiyetin de kurucusudur. Yeni rejimin gerçek ırkçı – şovenist yüzünü henüz göstermediği bu dönemde Sevr’i “paçavra” olarak niteleyen, Lozan’da Kürtler’e “sanki Anasır-ı İslam’dan ayrı bir milletmiş gibi” bazı haklar ve özel statüler verilmesine şiddetle karşı çıkan, tüm Kürtler’i Türkler’le birlik olmaya çağıran bu insan, yeni rejimin ırkçı ve şovenist gerçek yüzü ortaya çıktıktan sonra “Bağımsız Kürdistan” için mücadele eden bir insan haline dönüşecek, 14 Nisan 1925 tarihinde, yani Şeyh Said Kıyamı henüz devam ettiği bir sırada laik – şovenist rejim tarafından idam edilip katledilecektir.
Irkçılık ve şovenizm temelleri üzerine kurulu asimilasyoncu ve inkârcı bir rejimin, böyle bir insanı bile hangi durumlardan hangi durumlara sürüklediğini ve nelere mecbur ettirdiğini göstermesi bakımından, Yusuf Ziya Bey’in hayat hikâyesi gerçek anlamda bir ibret vesikâsıdır.
Ve bütün bu yaşananların doğal bir sonucu olarak, 1925 yılında yaşanan Şeyh Said Kıyamı.
Sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim;
1925 tarihine kadar yaşayan bu süreç ve o tarihte gerçekleşen Şeyh Said hadisesi sonrası başlayan katliâmlar, inkâr ve imhâ süreci, işte bugün, içinde bulunduğumuz zamanda “Kürt Sorunu” olarak tanımlanan, ancak gerçekte bir “Kürdistan Sorunu” olan bu sorunun tarihsel gelişim sürecidir.
Bugünkü “Kürt / Kürdistan Sorunu”nun ana parametrelerini şu şekilde sıralayabiliriz:
– Kürdistan ülkesi, beş parçaya bölünmüştür. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Ermenistan arasında beş parçaya bölünen Kürdistan halkı, aralarına “ulusal sınırlar” çizilerek ve dikenliteller örülerek biribirinden ayrılmış, akraba akrabadan kopartılmıştır.
Dolayısıyla “Kürt / Kürdistan Sorunu”, aynı zamanda Ümmet coğrafyasının bölünmüş olmasıyla ilgili bir sorundur. Yani “Kürt / Kürdistan Sorunu”, daha çok İslamcı ve muhafazakâr çevrelerin iddiâ ettikleri gibi, çözüme kavuşturulması halinde Ümmet’i bölecek bir sorun değil, tam aksine, böyle bir sorunun halihazırdaki varlığı ve realitesi, Ümmet’in bölünmüş olmasından kaynaklanan bir sorundur. Dolayısıyla Kürdistan’ın bölünmüşlüğünün ortadan kaldırılması ve Kürdistan ülkesinin yeniden yêkvücûd olması, Ümmet’i bölmeye yarayacak bir dönüşüm olmayacak, ki Ümmet zaten bölünmüştür, bilâkis Kürdistan’ın birleşmesi ve Kürdistan’ı beş parçaya bölen sınırların ortadan kaldırılması, Ümmet’in bölünmüşlüğüne son verecek olan cihanşümûl bir dönüşümün ilk adımı veya adımlarından biri olacaktır.
– Kürdistan ülkesinin her parçasında, Kürt milletine karşı ayrı zûlümler uygulanmıştır.
Bu kimi zaman Dersim, Ağrı, Koçgiri, Enfal, Halepçe gibi katliâmlarla, kimi zaman da kimliğin inkârı, dilin yasaklanması, coğrafî yer isimlerinin zorla değiştirilmesiyle yaşatılan farklı zûlüm çeşitleridir. Dolayısıyla Kürdistan ülkesine ve âzîz Kürt milletine yönelik egemen devletler tarafından uygulanan zûlüm, katliâm ve inkâr politikalarına karşı çıkmak, yalnızca Kürdistan halkının bizden beklediği davranış değil, aynı zamanda İslam ve Qûr’ân’ın, Allâh ve Resûlü’nün bize emrettiği tavırdır.
– Beş parçaya bölünen Kürdistan ülkesinin özellikle en büyük parçasında, yani bizim de yaşadığımız Türkiye Kürdistanı’nda “Kürt / Kürdistan Sorunu”, sorunun hak ve özgürlükler bağlamında hususen iki parametre üzerine oturmaktadır: Biri “Kürtçe anadilde eğitim” ve biri de “Kürtçe yer isimlerinin iadesi”.
Tabiî her ikisinin de ve bunlar haricindeki diğer tüm farklı boyutlarının da adaletli ve hakkaniyetli bir çözüme kavuşması için, herşeyden önce “Kürt kimliğinin anayasal olarak tanınması” gerekmektedir.
– “Anadilde eğitim”, Allâh-û Teâlâ tarafından bahşedilmiş fıtrî, ilahî ve insanî bir haktır ve bu sağlanmadan, sorunun çözümüne yönelik başkaca hiçbir adımın atılması mümkün değildir.
İçinde “Kürtçe anadilde eğitim”in bulunmadığı bir çözümü, bırakın Kürt millî bilincine sahip Kürt entelijansiyasını, dağda koyun otlatan Kürt çobana ve evinin önünde yayık sallayan köylü Kürt kadınına bile kabul ettirmeniz mümkün değildir.
– Yukarıda “Anadilde eğitim” için söylediklerim, aynı şekilde “Coğrafî yer isimlerinin iadesi” konusunda da geçerlidir.
Zirâ az önce de bahsettiğim üzere, “Kürtçe anadilde eğitim” ve “Kürtçe eski köy ve şehir isimlerinin iadesi”, evet bu ikisi, Türkiye’deki “Kürt Sorunu”nu iki ana parametresidir. Türkiye’deki “Kürt Sorunu” ile ilgili diğer tüm mevzûlar, bu iki ana mevzûdan sonra gelmektedirler.
– Dolayısıyla, BİR: Kürtçe, ilkokuldan başlayarak üniversite bitimine kadar “eğitim dili” olmalıdır.
Hem ilâhî dînlerin hem de evrensel hukukun kabul ettiği tek çözüm yolu budur. Kürt milletinin bu talebi, dünya üzerindeki tüm dîn, hukuk, felsefe ve ideolojilere göre haklı olan bir taleptir. Kürt milletinin bu talebini haklı olarak görmeyen dünyadaki tek ideoloji, Türkiye’de egemen olan laik – kemalist ideolojidir. Kürt çocuklarına Kürtçe’yi “seçmeli dil” olarak öğretmek, Kürtler’e hakarettir. Çocuklar okullarda “seçmeli ders” olarak kendi anadillerini değil, başka bir dili öğrenirler. Dolayısıyla Kürtçe okullarda “seçmeli ders” olarak öğretilebilir, evet, fakat Kürt çocuklarına değil, anadilleri Türkçe olan Türk çocuklarına. Anadilleri Kürtçe olanların çocukları zaten ilkokul çağına kadar sadece Kürtçe konuşmakta, hiç Türkçe bilmemekte ve Türkçe’yi ilkokulda öğrenmektedirler. Devlet istiyorsa ve uygun görüyorsa, Türkçe’yi haftada iki saat “seçmeli ders” yaparak Kürt çocuklarına öğretebilir. Bunda hiçbir sıkıntı yoktur. Fakat Kürtçe’yi haftada iki saat “seçmeli ders” yaparak Türk çocuklarına öğretmelidir.
– Ve İKİ: Asimilasyon politikaları sonucu isimleri zorla değiştirilip uyduruk Türkçe isimler verilen yerleşim birimlerinin, köy ve şehirlerin Kürtçe gerçek isimlerinin tamamı iade edilmelidir. Hem de hemen!…
Yaşadığımız ülkede yüz yıla yakın zamandır egemen olan şoven siyasa, bu topraklara ve üzerinde yaşayan insanlara öyle bir utanç bıraktı ki, bu, yalnız kendi yüzlerimizi kızartan değil, çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız, nesilden nesile sürecek olan bir utançtır.
Bu topraklarda Türkçe dışındaki hiçbir dile yaşam hakkı tanımayan ırkçı rejim, Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Ermenîce, Rumca, Çerkezce ve Arapça olan tüm yer isimlerini haritadan silmiş, onlara uyduruk Türkçe isimler vermiştir. Bu ülkedeki tüm şehirler, tüm köyler Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Ermenîce, Rumca, Çerkezce ve Arapça isimlerle kuruldukları ve halen dahi yerli halk tarafından bu isimleriyle anıldıkları halde, bunların tamamı resmîyetini kaybetmiş durumdadır.
Cumhuriyet tarihi boyunca 28 bin isim zorla değiştirilmiştir. Asimilasyon amaçlı olarak değiştirilmiştir. Bunların 12 bin 211 tanesi köy isimleridir. Ülkede ismi değiştirilmeyen nerdeyse bir dönümlük bir toprak parçasının bile kalmadığı, 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin ismin zorla değiştirildiği, haritadan silindiği, yok edildiği bu “asimilasyon politikası”, bu topraklar üzerinde yaşanan en büyük utançtır.
Bu utanç, aynı zamanda, hiç abartmasız, hak ve adalet mefkumundan uzaklaşmamış, vicdanı körelip kararmamış, erdem ve fazilet melekelerini yitirmemiş herkesin rahatlıkla kabul edeceği üzere, Kızılderili soykırımı ve Afrika’daki “insan ticareti”nden sonra, insanlık tarihinin en yüzkızartıcı 3. büyük suçudur. Tarihin en büyük 3. soykırımıdır.
Bunun insanlık tarihinde, dünya tarihinde ikinci bir örneği yoktur, olmamıştır.
Bu zûlme karşı çıkmak, köylerin ve şehirlerin gerçek isimlerini geri istemek için, illâ da belli bir kavme veya dünya görüşüne mensub olmak gerekmiyor.
İnsan olmak yeterlidir.
Allâh’ın selamı, râhmeti ve bereketi üzerinize olsun, kardeşlerim.
Özgür bir ülke ve erdemli bir dünya dileğiyle.
İbrahim Sediyani
İNSAN HAKLARI VE MAZLUMLAR İÇİN DAYANIŞMA DERNEĞİ (MAZLUM – DER) 2. KÜRT FORUMU
İZNİK – BURSA
17 KASIM 2012