(İbrahim Sediyani’nin 20 Kasım 2012 tarihinde Sakarya Dayanışma Derneği tarafından Sakarya il merkezi Adapazarı kentinde düzenlenen “Arakan Konferansı”nda yaptığı konuşmanın TAM METNİ)
* * *
Arakan’da Şiddet Değil, Soykırım Var!
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.
Hamd, âlemlerin Râbbi olan Allâh’a…
Salat ve selam, O’nun gönderdiği peygamberlere, Resûl-i Ekrem (saw) ve pâk Ehl-i Beyt’ine…
Değerli kardeşlerim ve kızkardeşlerim;
Hepinizi selamların en güzeli olan Allâh’ın selamı ile selamlıyorum.
İslam dünyasının bugünkü durumu, ne yazık ki içler acısı. Ümmet coğrafyaları adetâ kan ağlıyor. Bu durumun tabiî ki 150 – 200 yıllık bir geçmişi var.
Kimi İslam coğrafyaları iç savaşla boğuşuyor, kimi hâkim devletlerin zûlümleri altında inliyor, kimi de açlık, yoksulluk ve sefaletle boğuşuyor.
Âzîz kardeşlerim;
Allâh-û Teâlâ nasib etti ve son üç yıl içerisinde, her sene bir coğrafya olmak üzere, İslam coğrafyalarının yaşadığı trajedilere yakından tanıklık etme, bir gazeteci olarak, bir yazar ve seyyâh olarak yerinden gözlemleme şansı buldum.
2009 yılında siyonist İsrail rejimi Gazze’ye yönelik bir katliâm saldırısı başlattı. “Dökme Kurşun” adı verilen bu katliâmda çoğu çocuk olmak üzere binlerce Gazzeli katledildi. Gazze adetâ yerle bir edildi. Bir yıl sonra, 2010 yılında Gazze’ye doğru Mavi Marmara gemisi yola çıktı ve ben de o gemideydim. Filistin halkının 62 yıldır yaşadığı zûlmün ben de sadece 3 gününü, aynı o topraklarda yaşadım. İsrail askerlerinin kurşunlarına ve bombalarına hedef oldum, gözümün önünde arkadaşlarım öldürüldü, kucağımda Filistin için can veren insanlara gözyaşı döktüm, esir alındım, İsrail zindanlarında yattım.
Bir yıl sonra, 2011 yılında, üstelik Ramazan ayı olan Ağustos ayında Somali topraklarında açlık ve kuraklık felâketi başgösterdi. Yüzbinlerce insan açlık felâketinden kaçarak komşu Kenya topraklarına hicret etti. Günlerce süren ve yaya olarak yapılan bu “Ölüm Yolculuğu”nda, üç – dört çocuğunu birden kaybeden aileler oldu, anne ve babasını kaybeden çocuklar oldu. Bu trajik ve yürek burkan hadiseden sadece üç ay sonra Somali mülteci kamplarına gittim. Kenya’nın kuzeydoğusunda, Somali sınırı yakınında bulunan, Somali’deki açlık ve kuıraklıktan kaçan Somalili mültecilerin kaldığı ve dünyanın en büyük mülteci kampı olan Dadaab Mülteci Kampı’na gittim. Dört gün boyunca kampta yatıp kalktım. Somalili mültecilerin 21 yıldır yaşadığı ve halen de yaşamaya devam ettiği mülteci hayatının sadece 4 gününü, aynı o mülteci kampında yaşadım.
Bu sene, 2012’de ise, nasibimde bu sefer Arakan vardı. Haziran ayında Rohingya halkına yönelik saldırı ve katliâmlar yeniden başladı ve ben sadece dört ay sonra o topraklara gittim.
Fakat bu seferki ziyaret, acı bir hatırâ bıraktı bende. Çünkü Arakan topraklarına ayak bastıktan sadece 24 saat sonra bu son katliâmlar başladı. Dolayısıyla onyıllardır, 1938’den beri, 1942’den beri, hususen de 1968 askerî darbesinden ve Myanmar’daki askerî rejimin 1982 yılında çıkarttığı “Yeni Vatandaşlık Yasası”ndan beri sistematik olarak gerçekleştirilen bu saldırı ve katliâmların sonuncusu, benim bizzat yaşadığım ve tanıklık ettiğim katliâm oldu.
Kıymetli kardeşlerim;
İki buçuk yıl önce Akdeniz’in ortasında gözlerimin önünde savunmasız ve silâhsız insanların, en ileri teknolojiye sahip silâhlarla donatılmış bir deniz ordusu tarafından öldürülmesinin bende yol açtığı psikolojik ve duygusal travmayı daha üzerimden atamamışken, alnının ortasına kurşun yiyen Cevdet Kılıçlar’ın cansız bedeni, Çiğdem Topçuoğlu’nun eşi Çetin Topçuoğlu’nun cansız bedeni üzerinde gözyaşı dökmeleri, o sahneler halen dahi bazen geceleri rüyâma kâbus gibi girerken ve geceyarıları ter içinde uyanırken, şimdi de Arakan’daki katliâm vesileyle yaşadığım ve ondan kat be kat daha büyük olan bu travma, beni hem mânen hem madden büsbütün sarstı.
Arakan’a biz Kurban Bayramı vesilesiyle gitmiştik. Çünkü oradaki insanlar senede bir defa, sadece Kurban Bayramı’nda et yiyebiliyorlar. Kurban Bayramı haricinde et görmüyorlar.
Almanya’da bulunan WEFA adlı bir insanî yardım derneğinin gönüllüsüyüm. Arakan’a bu derneğin gönüllüsü olarak gittim. Almanya’nın Köln kentinde bulunan ve sadece insanî yardım alanında çalışma yürüten bir dernek. İsmi Almanca “Weltweiter Einsatz für Arme”, kısaca WEFA, hayır amaçlı kurulmuş bir dernek. Dünyanın diğer hiçbir ülkesindeki herhangi bir insanî yardım vakfıyla hiçbir organik bağı olmayan, tamamen bağımsız olarak kurulmuş ve bağımsız olarak çalışan bir dernek. Hayır faaliyetleri yürütüyor. Kurban kesimleri yapıyor, yoksullara, fakirlere yiyecek ve giyecek yardımları yapıyor, su kuyuları açıyor, yetim çocukların eğitim ve barınma ihtiyaçlarını karşılıyor. Dünyanın dört bir yanında böyle hayır çalışmaları yürüten, çok güzel işler yapan bir dernek.
Ancak biz Arakan topraklarına ayak bastıktan bir gün sonra, Myanmar Arakanı’nda katliâmlar başlayınca, bundan dolayı da Bangladeş Arakanı’nda da Bangladeş devleti “Olağanüstü Hal” ilan edince, bizim bu çalışmalarımız, ikinci plana düştü tabiî ki. Yüzlerce insanın diri diri yakılarak öldürüldüğü, yüzlerce insanın boğazlarının kesilerek vahşîce katledildiği, binlerce insanın sandallara binerek okyanus üzerinden komşu ülkelere kaçtığı bir ortamda, bizim “Kurban keseceğiz, su kuyuları açacağız, yetimhaneleri ziyaret edip çocukları sevindireceğiz”, bu tür çalışmalarımız ne yazık ki ikinci plana düştü. Çünkü katliâm var, insanlar öldürülüyor. Bunu dünyaya duyurmamız, başta Türkiye olmak üzere dünya kamuoyunu ayağa kaldırmamız lazım.
Sevgili kardeşlerim;
Asya kıt’asının güney sahillerinin tam ortasında yer alan ve oldukça stratejik bir konuma sahip Arakan coğrafyası, iklimi, bitki örtüsü ve doğal güzellikleri ile âdeta yeşil ile mavinin buluştuğu bir “yeryüzü cenneti”. Ancak Müslüman Rohingya halkı, bu cennetin içinde cehennemi yaşıyor. Diri diri yakılıyorlar. Hind Okyanusu kıyısında yaşadıkları için, kaçacak hiçbir yerleri de yok. Böyle bir durum.
Rohingya halkı, “Ateş” ile “Su” arasında kalmış durumda. O taraftan evleri ateşe verilip diri diri yakılıyorlar, bu taraftan da 6 kişilik sandallara 30 kişi birden binerek okyanus üzerinden kaçmaya çalışırken sandalları devriliyor veya batıyor, toplu halde boğularak can veriyorlar.
Rohingyalar, “Ateş” ile “Su” arasında tercih yapmak zorundadırlar. Ya ateşte diri diri yanarak can verecekler, ya da okyanus sularında boğularak. İki ölümden birini tercih etmek zorundadır, Rohingyalar: “Ateş” veya “Su”… Rohingyalar için üçüncü bir seçenek yoktur. Hele hele “hayatta kalmak” diye bir şans, hiç yoktur.
Arakan, yani orijinal ismiyle Rohingya, aslında bir ülkedir. Bağızmlığını kazanamamış, başka devletlerin egemenliği altında bulunan ve üç parçaya bölünmüş bir ülkedir. 20. – 21. yy siyasî arenasında “bağımsızlığını kazanamamış ülkelerden biri” olan, “yitik ülke” ve “kayıp coğrafya” olarak nitelenebilecek Arakan, bugünkü siyasî ve idarî haritada Myanmar (Burma) Birliği Cumhuriyeti, Bangladeş Halk Cumhuriyeti ve Hindistan Cumhuriyeti arasında üçe bölünmüş bir ülkedir.
Kadim Arakan topraklarının bugün doğu ve güney kesimi Myanmar (Burma), kuzeybatı kesimi Bangladeş, kuzey kesimi de Hindistan egemenliği altındadır. Arakan’ın batısı ise boydan boya Hind Okyanusu kıyılarıdır. Hind Okyanusu’nun uzantısı olan Bengal Körfezi kıyısındadır.
Rohingyalar, çok erken tarihlerde, daha 8. yüzyılda Müslüman olmuş bir halktır. Başka bir ifadeyle, İslam’ın doğduğu topraklara kendilerinden daha yakın olan halklardan bile daha erken bir tarihte İslam’la tanışmışlardır.
Arakan coğrafyasına yerli orijinal dilde “Rohingya”, Arakan halkına da “Rohingya halkı” denir. Buradaki Budist halk ise “Raxine” olarak adlandırılır. “Rohingya” ve “Raxine”, sadece etnik değil, aynı zamanda dînî bir ayrışmayı ifade eder. “Rohingya” denildiğinde Müslümanlar, “Raxine” denildiğinde Budistler kastedilir.
Rohingyalar, “devletsiz bir kavim”dir. Rohingyalar’ın bugünkü toplam nüfûsu 2, 5 milyon olarak ifade edilmektedir. Bu nüfûsun 1 milyonu Myanmar (Burma)’da, 700 bini Bangladeş’te, 500 bini Suudî Arabistan’da, 200 bini Pakistan’da, 111 bini Tayland’da, 30 bini Hindistan’da, 24 bini de Malezya’da yaşamaktadır.
Dünyanın en mazlum ve en temel insanî haklardan mahrum etnik topluluğundan biri olan Rohingyalar’ın Myanmar (Burma) egemenliği altında yaşayan 1 milyonluk nüfûsu “vatandaşlık” hakkına bile sahip değilken, Myanmar (Burma) dışında yaşayan diğer 1, 5 milyonluk nüfûsun büyük çoğunluğu da “mülteci” statüsündedir ve bunların dahi büyük çoğunluğu “kayıtsız mülteci” olduklarından bulundukları ülkelerde “kaçak” olarak kalmaktadırlar.
Rohingyalar’dan bahsederken, nüfûsu 2, 5 milyonun üzerinde olan bir etnik topluluktan bahsettiğimizi ve fakat gerek kendi öz topraklarında kalanlar ve gerekse başka topraklara hicret etmiş olanlar olsun, neredeyse tamamına yakınının kimliksiz, statüsüz yaşayan ve eğitim, seyahat ve mülk edinme gibi en temel insanî haklardan bile mahrum olan bir etnik topluluktan bahsettiğimizi hatırdan çıkarmamamız gerekiyor. Rogingyalar için, “dünyanın en mazlum milletinden biri” nitelemesinde rahatlıkla bulunulabilir.
Sevgili kardeşlerim;
Rohingya halkının bugün karşı karşıya olduğu mezalim, ki buna zûlüm diyemem, şiddet diyemem, baskı diyemem, katliâm diyemem, ancak soykırım diyebilirim ve hatta soykırım kelimesi bile hafif kalır, dünyada eşi ve benzeri yoktur. Rohingya halkının bugün yaşadığı trajedi, dünyanın diğer hiçbir yerinde hiçbir halkın yaşadığı trajediyle kıyas dahi edilemez. Dünyanın diğer hiçbir coğrafyası, hiçbir ülkesi, böyle bir trajedi yaşamıyor; yaşamsı da mümkün değildir. Rohingyalar, tıpkı bundan 500 yıl önce Yeni Dünya’da Kızılderililer’in karşı karşıya olduğu soykırıma benzer bir soykırımla karşı karşıyadırlar.
Değerli kardeşlerim ve kızkardeşlerim,
Arakan’daki iki ayrı etnik ve dînî topluluk olan Müslüman Rohingyalar ile Budist Raxineler, aslında yüzlerce yıl o topraklarda barış içinde, kardeşçe yaşıyorlardı. Fakat günün birinde o topraklara bir “Şeytan” ayak bastı. Mavi gözlü, sarı saçlı bir şeytan: Beyaz Adam…
Gittiği her yere kötülük götüren, ayak bastığı her toprağa fitne ve fesad tohumları eken, işgal ettiği her coğrafyada, orada yaşayan değişik topluluklar arasında etnik ve mezhebî düşmanlıklar oluşturan, iç savaşlar çıkartan, kabile savaşları çıkartan, 1492 tarihinden beri, yani 500 yıldan fazla bir zamandır dünyada başımıza gelen tüm kötülüklerin esas kaynağı olan, şu mavi gezegende başımıza gelen tüm felaketlerin baş müsebbibi olan gerçek bir şeytan: Beyaz Adam…
Yeni Dünya’daki milyonlarca Kızılderili’yi soykırıma uğratan, Afrika’da 400 yıl boyunca sürdürdüğü “insan ticareti” ile siyâhî halkları zincirlere vurup köleleştiren, 90 milyon ve tamamı eğitimli, elit, akademik kariyer sahibi Afrikalı’yı zincirlere bağlayarak zorla Amerika’ya götüren, 90 milyon Afrikalı’nın bu yolculuk esnasında hayatını kaybeden tam 75 milyonunun Atlas Okyanusu sularına atılarak köpekbalıklarına yem edildiği ve zincirlere bağlanıp gemilere bindirilen 90 milyon Afrikalı’nın sadece 15 milyonunun Amerika’ya sağ ulaşabildiği, onların da hayatlarının sonuna kadar kırbaçlarla dövülerek köle olarak çalıştırıldığı, Hiroşima’ya atom boması atarak gözünü kırpmadan 70 milyon insanı, üç gün sonra da Nagasaki’de 30 bin insanı, üç gün içerisinde atom bombasıyla 107 bin insanı hiç düşünmeden katleden, dünyada işgal edilmedik ve sömürmedik yer bırakmayan, Afrika ve Asya halklarını masa başında çizdiği “ulusal sınırlarla” bölüp parçalayan ve kurduğu ulus devletlerle biribirinden ayıran, daha bundan 20 yıl önce Srebrenitza’da dünyanın gözü önünde toplu katliâmlar yapan mavi gözlü ve sarı saçlı bir şeytan: Beyaz Adam…
Dünyadaki bütün felaketlerin, bütün savaşların, bütün etnik, dînî ve mezhebî düşmanlıklarının baş müsebbibidir, bu adam. Gittiği her yere kötülük götürmüştür.
Sevgili kardeşlerim;
Böyle konuştuğum için benim bir ırkçı olduğumu düşünebilirsiniz. Ama öyle değilim. Beni lütfen yanlış anlamayın. “Beyaz Adam” derken, burada bir ırkı değil, bir zihniyeti, daha doğrusu bir güç merkezini kastediyorum.
Şu ihtiyar gezegenimizin, üzerindeki masmavi gökyüzünün ve ışıl ışıl parıldayan yıldızların şimdiye dek gördüğü en güzel insan olan Malcolm X, hep bu şekilde konuşuyordu ve ben de böyle konuşmayı O’ndan öğrendim. Malcolm X, “Beyaz” kelimesi yerine “Şeytan” kelimesini kullanıyordu. “Şeytan” anlamında “Beyaz” diyordu ama Malcolm’u doğuran annesi de bir beyazdı. Beyazlardan bahsederken “Şeytan” diyen Malcolm X, bir beyaz olan annesinden bahsederken de “Annem bir melekti” diyordu.
Malcolm gibi evlatlar doğuran beyaz anne babalara benim de hiçbir sözüm yokur, elbette. Bilakis ellerinden öperim öyle anne babaların.
1826 yılında bugünkü Arakan ve Myanmar topraklarını işgal eden Beyaz Adam, yani İngiliz emperyalizmi, Burmalı bir topluluk olan Budist Takinler’e “İslam ve Rohingya düşmanlığını” aşılarlar. Daha sonra İngilizler’in bölgeden çekilmesiyle Burma’da iktidarı ele geçiren Takinler de, aynı düşmanlık duygularını Arakanlı bir Budist topluluk olan Raxineler’e aşılarlar.
Yani bugünkü “Rohingya düşmanlığı”, İngiliz işgalciler tarafından Burmalı bir Budist topluluk olan Takinler’e, Burmalı Takinler tarafından da Arakanlı bir Budist topluluk olan Raxineler’e aşılanmıştır. Sonuçta bu günlere kadar gelinmiştir.
“Müslümanlar’ın bu topraklara ait olmadığı, İslam’ın Myanmar için büyük tehlike oluşturduğu, İslam’ın varlığının ülkedeki Budist varlığı tehdit ettiği ve önlem alınmazsa ülkedeki Budizm izlerini silip yok edeceği” şeklinde ifadesini bulan bir tehdit ve düşmanlık aşısıdır, bu.
1938 ve 1942 tarihlerinde, başka bir ifadeyle İngilizler’in bölgeden çekilmesinden kısa bir süre sonra ve Myanmar’ın bağımsızlığını kazanmasından kısa bir süre önce, Arakan topraklarında Müslüman Rohingyalar’a karşı uygulanan iki korkunç katliâm, bu “yeryüzü cenneti” topraklarda binlerce yıldır var olan barış ve kardeşliği tümüyle bitiren acı hadiseler olmuştur.
1938 tarihinde, Müslüman Rohingya halkına karşı Budist çetelerin gerçekleştirdiği korkunç saldırıda binlerce Rohingya Müslüman öldürülmüş, 500 bin civarında Müslüman Rohingya da yerini yurdunu terk ederek komşu ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır.
28 Mart 1942 günü Minbya kentine bağlı Çonbilê köyüne saldıran Budist Raxineler ve Takinler, Müslüman Rohingyalar’ı kadın – çocuk ayrımı gözetmeden kılıç, şiş, bıçak ve baltalarla vâhşîce katlederler. Dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bu tahayyülü bile insanın aklî dengesini dumura uğratan katliâmda yüzlerce Rohingya kadınına tecavüz edildikten sonra vücûdları baltayla parçalanır, kundaktaki binlerce bebek şişlenerek öldürülür. Öyle büyük bir katliâmdır ki bu, bölgede akan ve binlerce cesedin döküldüğü Lemgo Nehri’nin suları kıpkırmızı akmaktadır.
İşledikleri acımasız katliâm ve tecavüzlerle yetinmeyen Budist Raxineler, katliâmdan sonra ayrıca bölgeyi yağmalarlar. Müslüman Rohingyalar’ın altın ve gümüş gibi değerli eşyalarına el konulurken, hayvanları, mahsulleri ve eşyaları da yağmacılara verilir. Evleri de ateşe verilir.
40 gün süren bu saldırı ve katliâmda toplam 150 bin Rohingya Müslüman acımasızca şehîd edilir.
4 Ocak 1948 tarihinde Myanmar (Burma) bağımsızlığını kazanır ve bugünkü Myanmar (Burma) Birliği Cumhuriyeti devleti kurulur.
Bu tarihten itibaren Müslüman Rohingya halkına karşı girişilen zûlüm ve katliâmlar, bizzat devlet eliyle veya devlet destekli Raxine çeteleri eliyle sistematik bir şekilde gerçekleştirilmektedir.
Myanmar (Burma) devleti kurulduğundan beri Müslüman Rohingya halkına karşı sistematik bir şekilde gerçekleştirilen bütün bu korkunç saldırıların hepsi de büyük katliâmlarla sonuçlanmış, her bir saldırıda yüzlerce ve binlerce Rohingya Müslüman en acımasız ve vâhşî bir şekilde şehîd edilmiş, yüzlerce ev ateşe verilmiş ve onbinlerce insan canını kurtarmak amacıyla göç etmek zorunda kalmıştır.
Bu acımasız ve gaddar saldırıların son ikisi, içinde bulunduğumuz 2012 yılında gerçekleştirilmiştir. Biri Haziran 2012’de, biri de Kurban Bayramı’nı idrak ettiğimiz Ekim 2012’de gerçekleştirilen her iki saldırıda da yüzlerce insan tavuk gibi boğazlanarak, binlerce insan da diri yakılarak öldürülmüş, onbinlece insan göç etmek zorunda kalmıştır.
2012 yılındaki ilk saldırılar olan Haziran ayındaki olaylar, 3 Haziran 2012 günü Arakan’ın başkenti, eski adı Akyab olan Sittwe şehrinden Maungdaw şehrine gitmekte olan 10 Rohingya Müslüman’ın fanatik Raxine Budistler tarafından yollarının kesilip vâhşîce katledilmesiyle başlamıştır.
Olaydan sonra yüzlerce Rohingya Müslüman, saldırıyı protesto etmek amacıyla Maungdaw şehrindeki Maungdaw Merkez Camiî’nde toplanırlar. Myanmar (Burma) polisi bu en doğal ve tamamen sivil gösteriyi “devlete karşı ayaklanma” olarak niteleyip gösteriye karışan Müslümanlar’ın cezalandırılmasını emreder. Burma polisi, Budist fanatiklerle birlikte camiye saldırıp onlarca Rohingya Müslüman’ı şehîd eder ve yaralarlar, geri kalanını tutuklayıp hapse atarlar.
Camideki temizlikten (?) sonra Myanmar (Burma) polisleri ve fanatik Budist Raxineler, Müslüman Rohingyalar’ın yaşadığı köy ve kentlere baskınlar düzenlerler. Saldırılarda 300’ün üzerinde Müslüman köy ateşe verilir, onlarca cami ve medrese yakılıp kül haline getirilir. Olaylarda 1000 civarında Rohingya Müslüman şehîd edilir; evleri ateşe verilen binlerce Rohingya Müslüman da ormanda yaşamak zorunda bırakılır. Binlerce Rohingya Müslüman sandallara binerek Naf Nehri ve Hind Okyanusu üzerinden komşu Bangladeş’e kaçmaya çalışır. Bu tehlikeli kaçış esnasında onlarca sandalın devrilmesi sonucu da yüzlerce Rohingya Müslüman da okyanus sularında boğularak can verir.
Olaylar bir ay kadar sürer.
Kıymetli kardeşlerim, değerli misafirler;
Ekim 2012’de, Kurban Bayramı arefesinde gerçekleşen son saldırı ve katliâmlar, bizim Arakan topraklarına ayak bastığımız tarihten hemen bir gün sonra başladı. Dolayısıyla, 1938 yılından beri sistematik olarak devam edegelen bu saldırı ve katliâmların sonuncusu, bizim bizzat tanıklık ettiğimiz katliâm oldu.
Olayların gelişimi şu şekilde oldu:
21 Ekim 2012 Pazar günü, başkent Sittwe, yani eski adıyla Akyab çevresinde Budistler Müslüman köylere saldırıp ateşe verdiler. Daha sonra bölgede huzursuzluğun artması üzerine 22 Ekim Pazartesi günü Müslümanlar’a haber gönderen Budistler, “Gelin bu sorunu kendi aramızda konuşup halledelim” dediler ve buluşma için adres belirttiler. Ertesi gün, 23 Ekim Salı sabahı Müslümanlar’ı temsilen bir grup, Budistler’in verdiği adrese gidiyor. Ancak olayların başladığı Haziran ayından beri bölgede herkesi kapsayan “sokağa çıkma yasağı” vardır. Hem Müslümanlar için hem Budistler için.
Müslümanlar can korkusundan dolayı kalabalık bir şekilde randevu yerine gitmeyi aklediyorlar, fakat bu sefer de aylardır “sokağa çıkma yasağı”nın bulunduğunu unutuyorlar. Müslümanlar randevu yerine gidince Budistler bu kez polis çağırıyorlar ve “Bakın Müslümanlar sokağa çıkma yasağını çiğnediler” diyerek şikâyet ediyorlar. Olay yerine olağanın çok üzerinde kalabalık bir polis ordusu geliyor. Müslümanlar ise polislere, kendilerini buraya çağıranların onlar olduğunu söylüyorlar ancak Budistler bunu inkâr ediyor. Polis Müslümanlar’ı suçlu buluyor ve tutuklamak istiyor. Müslümanlar buna karşı çıkınca arbede yaşanıyor. Sittwe çevresinde Müslümanlar’ın ikâmet ettiği 12 köy ateşe veriliyor. Randevu için oraya gitmiş olan Müslümanlar’ın tamamı boğazları kesilerek katlediliyor. Katliâmı Budist rahipler ile Myanmar polisi birlikte yapıyorlar.
Olaylar takip eden günlerde daha da büyüyerek devam ediyor.
Âzîz kardeşlerim;
Şimdi size son yaşanan, daha bir ay önce yaşanan katliâmın bilançosunu vereyim:
Acımasızca katledilen insan sayısı 1640. Bunlardan 370 kişi boğazları kesilerek şehîd edilirken, 800 kişi evleri ateşe verilerek diri diri yakıldı, 400 kişi kurşunlanarak, 70 kişi de taşlanarak ve sopalarla dövülerek katledildi. Kurbanların büyük çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Yaralı sayısı ise 1000 civarında ve yarısından fazlasının durumu ağır.
Toplam 33 köy ateşe verildi. Yakılan toplam arazi, 60 kilometrekarelik bir coğrafyaya tekabül ediyor. Yakılan ev sayısı 2920. Cayır cayır yakılan evlerde diri diri yanarak tümüyle yok olan onlarca değil yüzlerce aile var. Tümüyle yok olan aile sayısını tespit edebilmek imkânsız ancak 1640 mazlum şehîdin büyük çoğunluğunun evlerinde yakılarak öldürüldükleri ve onların da büyük çoğunluğunun kadın ve çocuk oldukları gerçeği, bu konuda bize bir fikir verebilir. Kurban Bayramı için “kurbanlık” olarak seçilen Müslüman Rohingya halkının okyanus yoluyla kaçmamaları için yakılan tekne sayısı 95.
Binlerce Rohingya Müslüman canını kurtarmak için ülkeden kaçmaya çalıştı. 15 bin kişi sandallara binerek ölüm yolculuğuna çıktı. Katliamdan kaçan binlerce Arakanlı, Bangladeş hükümetinin de kabul etmemesi nedeniyle Hind Okyanusu üzerinde bulunan ve Bangladeş’e ait olan Narikel Cincira adlı adaya ulaşmaya çalıştı. Adanın Bengal yerli dilindeki ismi olan “Narikel Cincira”, bu dilde “Hindistancevizi Adası” anlamına geliyor. Sadece 8 km² büyüklüğündeki bu ada üzerinde 7 bin kişilik bir nüfûs yaşıyor. Bangladeş’e ait olan Narikel Cincira adası, Bangladeş sahillerine 9 mil, Myanmar sahillerine ise sadece 8 mil mesafede bulunuyor.
Malezya’ya kaçmak için okyanus sularına açılan ve Rohingya Müslümanları’nı taşıyan bir tekne Hind Okyanusu üzerinde devrildi. Teknenin içinde 136 Rohingya Müslüman vardı; 130 kişi boğularak can verdi, sadece 6 kişi yüzerek kurtuldu.
Değerli kardeşlerim;
Onlarca yıldır her türlü zûlüm, saldırı ve katliâmlara maruz kalan Müslüman Rohingyalar, bizzat Birleşmiş Milletler tarafından da resmî olarak tescil edildiği üzere bugün “dünyanın en mazlum halkı” durumundadır.
Rohingyalar, kendi öz yurtlarında en temel insanî haklardan bile mahrum bırakılmışlardır.
54 milyon kişinin yaşadığı ve çok dînli, çok dilli, çok etnisiteli bir ülke olan Myanmar (Burma) nüfûsunun % 1, 9’u Rohingya’dır. Yani sayıları 1 milyon kadardır.
64 yerli etnik kökenin yaşadığı ülkede 200’ün üzerinde dil ve lehçe konuşulur.
Bunlar arasında Şanlar, Kayinler ve Rohingyalar devlet tarafından her türlü ayrımcılık ve dışlanmaya maruz bırakılmakta ve kendilerine “vatandaşlık” hakkı dahi verilmemektedir.
Aralarında başta Müslüman Rohingyalar olmak üzere bu etnik toplulukların en temel hakları olan “vatandaşlık” haklarının bile ellerinden alınmaları ve kendi öz yurtlarında “yabancı” muamelesine tabi tutulmaları, 1968 yılındaki askerî darbeye kadar uzanan bir sorundur. 1968 Askerî Darbesi’ne kadar Rohingyalar’ın elinde bulunan pekçok işletme, askerî darbeden sonra kamulaştırılarak Rohingyalar’ın elinden alınmış ve Rohingya halkı iktisadî yönden güçsüz duruma düşürülmüştür. Askerî rejimle yönetilmeye başlanan devlet kontrolündeki medya tarafından Rohingyalar “yabancı” olarak gösterilmeye başlanmış, ülke halkı buna inandırılmaya çalışılmış, devamında Arakan bölgesinde bile devlet kurumlarında görevli tüm Rohingyalar görevlerinden uzaklaştırılarak yerlerine Budistler yerleştirilmiştir.
1982 yılında çıkarılan “Yeni Vatandaşlık Kanunu” ile Rohingya halkı “millî unsur”, yani “Myanmar ulusu” kategorisinden çıkartılarak kendi öz yurtlarında birer yabancı, sığıntı konumuna düşürülmüştür. “Doğdukları ülkenin vatandaşı” olma hakları bile ellerinden alınan Rohingyalar, bugün dahi bu en temel insanî ve yurttaşlık hakkından mahrumdurlar.
Rohingyalar’a, üzerinde “Yabancılara aittir” yazılı beyaz renkte özel bir kimlik verilir. Bu kimlik sadece bilgi amaçlıdır. Tüzel anlamda hiçbir geçerliliği yoktur.
200’ün üzerinde farklı topluluğun yaşadığı ülkede, 1982 yılında çıkarılan “Yeni Vatandaşlık Kanunu”, Myanmar’da yaşayan sadece 135 topluluğu “millî unsur” kabul etmektedir. Rohingyalılar, bu 135 topluluğun arasında değildir.
Rohingya Müslümanlar’ın akşam 9’dan sonra sokağa çıkması, akrabalarını hatta komşularını ziyaret etmesi yasaktır.
Rohingyalar okul ve eğitim hayatında her türlü ayrımcılığa maruz kalmakta, “vatandaşlık” statüleri olmadığı için en temel insanî hakları olan yükseköğrenim hayatından bile mahrum bırakılmaktadır. Okullarda ve devlet kurumlarında gözle görülür ayrımcılık yapılırken, etnik azınlıkların dillerine, kültürlerine, kimliklerine ve tarihlerine yönelik inkârcı bir tutum sergilenmektedir.
Irkçı – şoven Myanmar devleti, tıpkı dünyadaki diğer ırkçı – şoven devletler gibi “Anadilde eğitim” ve “Anadilde savunma hakkı” gibi en temel insanî hakları tanımamaktadır.
Rohingya Müslümanlar’ın üniversiteye gitmesi yasaktır. En fazla liseye kadar okuyabilmektedirler.
Irkçı bir hüviyete bürünen ve bu özelliğini her geçen zaman daha fazla fanatizm boyutuna kaydıran Myanmar (Burma) devleti ve ordusu, ülkedeki etnik azınlıklara mensup kişileri zorla çalıştırmakta ve çalıştırdırdığı yerlerde dînî ve kavmî kimliklerini hedef alan aşağılayıcı muamelere maruz bırakmaktadır.
Arakan’ın özellikle kuzey kesimlerinde Müslüman Rohingyalar zorla evlerinden çıkartılmakta ve zorunlu işçi olarak çalıştırılmaktadır. Buna karşı çıkanlar ise en iğrenç ve insanlıkdışı işkencelere tabi tutulmaktadır.
Müslüman Rohingyalar’ın beton evler yapmaları yasaktır; evlerini ahşap yapmak mecburiyetindedirler. Üstelik bu evler “devlete ait evler” olarak kabul edilir ve kaza ile yangın çıkarsa, evde oturanlar “devlete ait evi yakmak” suçundan 6 yıla kadar hapis cezasına çarptırılır.
Bir Müslüman Rohingya, işyeri açamaz. Rohingya’nın işyeri açabilmesi için bir Budist’le ortaklık kurması gerekiyor. Budist, tek kuruş sermaye koymadan işletmenin % 50’sine sahip olmaktadır.
Rohingyalar, sahip oldukları hayvanlar için de her yıl devlete vergi ödemek zorundadırlar.
Rohingya Müslümanlar’ın devlet dairelerinde çalışmaları yasaktır. Bugün Myanmar devletinde bir tane bile Rohingya memur yoktur.
Rohingyalar’ın sabit telefon, cep telefonu, bilgisayar ve motorlu taşıt sahibi olma hakları yoktur. Rohingyalar’a bunların hepsi yasaktır.
Irkçı ve faşist Myanmar (Burma), Rohingya Müslümanlar’ın evlenmelerine dahi engel çıkartmaktadır. Rohingya bir erkek ile Rohingya bir kadının evlenebilmesi için ilk önce yerine getirmesi gereken bazı prosedürler vardır ve bunlar o kadar çetindir ki, Müslümanlar’ın evlenmelerini neredeyse imkânsız hale getirmektedir. Irkçı devletin bu politikasının amacı ise, gayet açıktır: Müslüman nüfûsunu azaltmak.
Rohingyalar evlenenebilmek için devletten izin almak zorundadır. Devlet, evlilik izni almak isteyen çiftlerden yüksek miktarda vergi alıyor. 50 bin Kyat ilâ 300 bin Kyat arasında değişen vergiyi hem damat hem gelin ayrı ayrı ödemek zorundadır. Kyat, Myanmar’ın para birimidir.
Bu vergiyi öde(ye)meyen çiftler evlenemezler! Üstelik, vergi ödendikten sonra bile en az 2 – 3 yıl beklemek zorundadırlar. Bazen bu vergi ödendiği halde 3 yıl sonra “red” cevabı gelmektedir; yani evlilik vergisini ödedikleri halde evlenmelerine izin verilmemektedir. Daha önce ödenmiş olan vergi de çiftlere geri ödenmemektedir, tabiî.
Arakan’da yaşayan pekçok genç Rohingya, sırf evlenebilmek için Bangladeş tarafına kaçmaktadır.
Arakan’da yaşayan Rohingya aileler, tüm aile bireylerinin yer aldığı fotoğrafı her yıl devlete teslim etmek zorundadırlar. Doğan her çocuk için ve ayrıca ölen her aile bireyi için devlete vergi verme zorunluluğu vardır.
Irkçı ve faşist Myanmar (Burma) devleti, Rohingya Müslümanlar’a “ülke içinde” dahi seyahat yasağı koymuştur. Rohingyalar’ın iki ayrı vilayet arasında seyahat özgürlüğü yoktur.
Rohingyalar’ın Arakan bölgesi dışına çıkması, Myanmar’ın diğer bölgelerini gidip gezmesi yasaktır. Arakan’ın başkenti Sittwe dışında bulunan ilçe, kasaba ve köylerde yaşayan Rohingyalar’ın – acil hastalık durumunda bile olsa – Sittwe şehrine girişleri yasaklanmıştır. Bir ilçede veya köyde yaşayan Rohingya’nın 15 – 20 km ötedeki komşu ilçe veya köye gitmesi, orayı ziyaret etmesi dahi yasaktır.
Rohingyalar seyahat edebilmek için “seyahat kartı” almak zorundadırlar ve bu da devlet tarafından türlü bahanalerle verilmemektedir.
Rohingyalar’ın ülkenin başkentini görmesi yasaktır. Myanmar’ın başkenti, 2005 yılından beri Ny Pyi Taw’dır. O tarihten önce başkent, 300 km güneyinde bulunan Yangun idi.
Şubat 2001 tarihinde 8 Rohingya Müslüman, “seyahat izni” alarak o zamanki başkent Yangun’a gitmek için trenle yolculuk etmiş, ancak yolda polis tarafından yapılan kimlik kontrolünde, “seyahat izinleri” olduğu halde “ülkenin başkentini ziyaret etme suçu”ndan (!) dolayı tutuklanıp mahkemeye çıkarılmış ve 7 yıl hapis cezasına çarptırılmışlardır.
Bir Rohingya, eğer hiçbir yere kaçmaz ve hicret etmezse, hayatı boyunca doğduğu vilayetin dışında hiçbir yeri göremez.
Irkçı – şoven Myanmar devleti, cemaatle namaz kılmak ve kurban kesmek gibi ibadetleri Rohingya Müslümanlar’a yasaklamıştır. Cemaatle namaz kılanlar tutuklanıp hapse atılır ve insanlıkdışı işkencelere tabi tutulur.
Myanmar devleti yeni cami inşaatına izin vermemekte, var olan camilerde de “cemaatle namaz kılmak” ve “dînî sohbetler tertiplemek” gibi suçları (!) tespit ederse o camiyi yıkmakta ve yerine Budist tapınakları inşâ etmektedir.
Cami ve medreselerin tamir ve onarımı yasaktır. Bu yasağı denetlemek için de mutad bir uygulama olarak cami ve medreseler yılda üç kez fotoğraflanmak zorundadır. İzinsiz tamir ve onarımın cezası 6 ay ilâ 6 yıl arasında değişen hapis cezasıdır. Myanmar’da son 20 yıl içinde bir tane bile yeni cami inşâ edil(e)memiş, var olan camilerin tamiratı dahi yapılamamıştır.
Arakan’daki İslamî izleri tamamen silmek isteyen Myanmar (Burma) devleti, Rohingya halkına, çocuklarına taktıkları “Mûhâmmed, Ahmed, Hatice, Aişe, Ömer, Osman, Ali, Fatımâ, Hasan, Hûseyn, Zeyneb” gibi isimleri değiştirmeleri için bile baskı yapmaktadır.
Asimilasyon politikalarını hayata geçiren ırkçı – şoven Myanmar devleti, Arakan bölgesindeki köy ve şehirlerin yerli Rohingya dilindeki isimlerini değiştirmekte, onlara resmî Burma dilinde uyduruk isimler vermektedir.
Irkçı – şoven Myanmar devleti, tıpkı dünyadaki diğer ırkçı – şoven devletler gibi köy ve şehirlerin yerli dildeki isimlerini değiştirmekte ve onlara resmî dilde uyduruk isimler vermektedir.
Irkçı – şoven Myanmar devleti, Müslüman halkın dîn ve ibadet özgürlüğüne yönelik uyguladığı baskı ve zûlmün aynısını ülkedeki Hristiyanlar’a ve hatta devletin ırkçı – şovenist yapısına ve azınlıklara uyguladığı zûlüm ve baskılara karşı çıkan Budistler’e dahi uygulamaktadır.
Myanmar devletinin ırkçı ve faşist politikalarına karşı çıktıkları ve zûlüm gören Müslüman ve Hristiyan halkların haklarını savundukları için bugün Myanmar cezaevlerinde yaklaşık 300 Budist rahip yatmaktadır.
Arakan topraklarında Myanmar (Burma) devletinin ve devlet destekli Budist Raxine çetelerinin Müslüman Rohingya halkına yönelik baskıları, zûlüm ve katliâmları, Rohingyalar’ın pekçok kez başta Bangladeş olmak üzere komşu ülke topraklarına hicret etmelerine yol açmıştır. Bu hicret, iki ülke arasında sınır olan Naf Nehri ve Hind Okyanusu / Bengal Körfezi üzerinde sandallarla gerçekleştirilmeye çalışılmakta, her denemede binlerce insan da su üzerinde bekletilerek veya bindikleri sandalların devrilmesi sonucu hayatını kaybetmektedir.
1962 yılında gerçekleştirilen katliâmlarda binlerce Rohingya acımasızca şehîd edilirken, onbinlerce Rohingya mülteci komşu Bangladeş’e, o zamanlar Doğu Pakistan idi, sığındı. Bölge daha önceki göçlerin etkisiyle Rohingya mültecilerle dolduğu için, bunların büyük çoğunluğu Batı Pakistan, yani 1971’den sonraki şimdiki Pakistan topraklarına götürülüp Sind eyaletine, Karaçi şehri ve civarına yerleştirildi.
Pakistan ve Hindistan topraklarında faaliyet gösteren İslamî cemaat ve hareketler, Arakanlı Rohingya halkının kurtuluşu için Myanmar devletine karşı “cihad” ilan etti.
1977 – 78 arasında “Kral Dragon Saldırıları” adı verilen saldırı ve katliâmlarda onbinlerce Müslüman Rohingya katledildi. Arakan’ın başkenti Sittwe civarındaki köylerde gerçekleştirilen korkunç katliâmlarda onbinlerce Rohingya Müslüman diri diri yakılarak, boğazları kesilerek, şişlenerek, taşlanarak ve kurşunlanarak acımasızca katledildi, yüzlerce Rohingya kadını tecavüze uğradı, kadın – çocuk ayrımı gözetilmeden binlerce Rohingya işkenceden geçirildi.
300 bin civarında Rohingya Müslüman bölgeden kaçarak komşu Bangladeş’e sığındı, onların boşalttığı evlere Budist Raxineler yerleşti.
1991 – 92 yıllarında Myanmar (Burma) devletinin ve devlet destekli Budist Raxine çetelerinin saldırı ve katliâmlarından kaçan 300 bin Rohingya Müslüman, komşu Bangladeş’e kaçtı.
Rohingya mültecilerin gönüllü ve güvenli bir şekilde anavatanları Arakan’a geri dönebilmeleri için 28 Nisan 1992 tarihinde Bangladeş ile Myanmar arasında BM aracılığıyla bir anlaşma imzalandı. Lakin öngörüldüğü şekilde Rohingya mültecilerin geri dönmeleri tarafsız yetkililerce izlenmedi ve dönüş sonrası durumlarının incelenmesi için gerekli tedbirler alınmadı.
1991 – 92 yılları arasında Bangladeş’e hicret etmiş 300 bin Rohingya mültecinin 23 bini 1996’da Myanmar’a geri gönderildi. Döndükten sonra akıbetlerinin ne olduğu bilinmiyor.
1996 yılında 15 bin Rohingya Müslüman, zûlüm ve katliâmlardan kaçarak komşu Bangladeş topraklarına hicret etti. Bunların 500 kadarı sınırda, yani su üzerinde durdurularak Myanmar’a geri gönderildi.
Bangladeş’e sığınan Rohingya mültecilerin büyük bir kısmı mülteci kamplarına alınmadı. Kamplara kabul edilmeyen Rohingyalar, Myanmar’a geri dönmektense kaçak olarak Bangladeş’te kalmayı tercih ettiler ve bir kısmı gecekondu bölgelerine sığınırken, önemli bir kısmı da ormanlara kaçıp ormanların içinde saklandılar. İnsanların diri diri yakıldığı ülkelerine dönmektense, ormanın içinde ağaç yaprakları yiyerek yaşamayı tercih ettiler.
1997 yılında 5 bin Rohingya Müslüman, zûlüm ve katliâmlardan kaçarak komşu Bangladeş topraklarına hicret etti.
2003 – 05 yılları arasında Bangladeş devleti ile kısa adı UNHCR olan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından 230 bin Rohingya mülteci Myanmar’a zorla geri gönderildi. Sözkonusu uygulama, UNHCR tarafından Mayıs 2003’te yürürlüğe konan “Kendi Kendine Yeterliliği Teşvik” programı çerçevesinde yürürlüğe konmuştur.
2009 yılı başında Rohingya Müslümanlar’a yönelik başlatılan yeni saldırı ve katliâmlar üzerine 200 bin Rohingya, Bangladeş devletinin mülteci kabul etmemesi üzerine sandallara binerek okyanus üzerinden Tayland’a hicret etmeye çalıştı.
Bunlardan 190 Rohingya mülteci, Tayland devleti tarafından gruplar halinde yeniden açık denizlere sevk edildi. Okyanus üzerinde 21 gün mahsur kalan ve gidecek hiçbir yerleri olmayan, üç hafta boyunca okyanus üzerinde aç ve çaresiz duran Rohingya mülteci aileler, 21 gün mahsur kaldıktan sonra Endonezya egemenliği altındaki İslam coğrafyası olan, yani “Endonezya’nın Arakan’ı” durumundaki Açe Sumatra coğrafyasından yola çıkan Müslüman denizciler tarafından kurtarıldı.
Endonezya’ya getirilen Rohingyalı mülteciler, Endonezya devleti tarafından sağlık kontrolünden geçirildi. Birçoğunun vücûdunda işkence izleri tespit edilince, Endonezya devleti, ülkelerine sığınan Rohingya mültecilere işkence yaptığı gerekçesiyle Tayland devletini kınadı. Tayland, işkence iddiâlarını ilk başta kabul etmedi. Fakat Endonezya devleti işkenceyi rapor halinde ispatlayınca, Tayland Başbakanı Abhisit Vejjajiva, mültecilere işkence yapıldığını itiraf etmek zorunda kaldı.
Takip eden günlerde yine onlarca Rohingya mülteci, Tayland devleti tarafından gruplar halinde 5 ayrı bota bindirilerek tekrar açık denizlere sevk edildi. Şubat 2009 sonunda Rohingya mültecilerin bindirildiği ve okyanus sularına bırakılan 5 bottan 4’ü battı, biri de karaya oturdu. Mültecilerin tamamı boğularak hayatını kaybetti.
Aynı şekilde Tayland devleti tarafından gruplar halinde botlara bindirilerek açık denizlere bırakılan 250 Rohingya mülteci de, Hindistan’ın Andamen adasından gelen Hintli denizciler tarafından kurtarılarak Hindistan’a götürüldü. Hindistan devleti Rohingya mültecileri kabul edip sahip çıktı.
İçinde bulunduğumuz 2012 yılında biri Haziran ayında, biri de Kurban Bayramı günlerine denk gelen Ekim ayında olmak üzere Myanmar’dan Bangladeş ve Malezya’ya iki Rohingya mülteci akını gerçekleşti.
Sevgili kardeşlerim;
Onyıllardır özyurtları Arakan’da ırkçı – faşist Myanmar (Burma) devletinin ve devlet destekli fanatik Budist çetelerin saldırı, zûlüm ve katliâmlarına maruz kalan ve BM tarafından da resmî olarak “dünyanın en mazlum halkı” ilân edilen Müslüman Rohingya halkı, canını kurtarmak için yukarıda ayrıntlarıyla verdiğimiz göç hareketleri sonucu periyodik olarak komşu veya bölge ülke topraklarına hicret etmektedir.
Toplam sayıları 2, 5 milyon olan Rohingya nüfûsunun 1, 5 milyonu vatanlarından uzakta, mülteci hayatı yaşamaktadır. Yani dışarıda mülteci hayatı yaşayan Rohingyalar’ın sayısı, Rohingya topraklarındaki Rohingya sayısından daha fazladır.
Rohingya mültecilerin büyük çoğunluğu komşu Bangladeş’teki mülteci kamplarında “yaşamaktadır.”
Bangladeş topraklarında 2’si kayıtlı, yani resmî; BM denetiminde, 2’si de kayıtsız, yani kaçak, illegal olmak üzere 4 tane Rohingya mülteci kampı vardır. Bunların dördü de biribirlerine yakın ve “Bangladeş Arakanı” olan Chittagong il sınırları içinde, Myanmar sınırına oldukça yakındır.
Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda ziyaret etme şansı bulduğum bu kamplar şunlardır:
1991 yılındaki göç esnasında kurulan “Kutupalong Mülteci Kampı”, bölgede kurulan ilk Rohingya mülteci kampıdır. Kayıtlı ve BM denetimindedir.
Kampta toplam 9 bin Rohingya mülteci kalmaktadır. Bu ise aşağı yukarı 1250 Rohingya aileye tekabül etmektedir.
Chittagong ilinin ilçeleri olan Kaksa Bajar ve Teknaf ilçeleri arasında bulunmaktadır. Teknaf’ın 80 km kuzeyinde, Kaksa Bajar’ın 30 km güneyindedir. Myanmar (Burma) sınırına sadece 3 km mesafededir.
Kutupalong köyünde bulunduğu için ismi “Kutupalong Mülteci Kampı” şeklindedir.
Köyün ismi olan “Kutupalong”, Bengal dilinde “Kürsüde Oturan Hoca” anlamına gelmektedir. Kutub: âlim, hoca; palong: kürsü, oturak.
Bir zamanlar burada çok meşhur ve ilmiyle, sohbetleriyle nam salan bir hoca varmış. Bu hoca, çok ilginç ve hemen dikkat çeken bir kürsünün üzerinde oturur, o ilginç kürsünün üzerinde insanlara vaaz verirmiş. Onun vaazlarını dinlemek için civar köylerden ve bölgelerden insanlar akın akın buradaki camiye gelirmiş. İnsanlar, oraya giderken “Kürsüde oturan hocanın köyüne gidiyorum” diye diye köyün ismi halkın dilinde “Kürsüde oturan hocanın köyü”, yani Bengal dilindeki söylenişiyle “Kutu(b)palong = Kutupalong” şeklinde yer etmiş ve ismi böyle kalmış.
1991 yılındaki göç esnasında kurulan bir diğer mülteci kampı olan “Noyapara Mosuni Mülteci Kampı”, bölgede kurulan ikinci Rohingya mülteci kampıdır. Kayıtlı ve BM denetimindedir.
Kampta toplam 19 bin Rohingya mülteci kalmaktadır. Bu ise aşağı yukarı 3 bin 500 Rohingya aileye tekabül etmektedir.
Chittagong ilinin ilçeleri olan Kaksa Bajar ve Teknaf ilçeleri arasında bulunmaktadır. Teknaf’ın 15 km kuzeyinde, Kaksa Bajar’ın 95 km güneyindedir. Myanmar (Burma) sınırını çizen Naf Nehri kıyısındadır.
Noyapara köyünde bulunduğu için ismi “Noyapara Mosuni Mülteci Kampı” şeklindedir.
Köyün ismi olan “Noyapara”, Bengal dilinde “Yeni Pazar” anlamına gelmektedir. Noya: yeni; para: pazar.
“Mosuni” ise, Bangladeş’te sık sık yağan ve her yağdığında binlerce insanın ölümüne yol açan “muson yağmurları”dır.
1995 yılındaki göç esnasında kurulan “Leda Mülteci Kampı”, bölgede kurulan üçüncü Rohingya mülteci kampıdır. Kayıtsızdır. Kaçak, yani illegal bir kamptır.
Kampta toplam 11 bin Rohingya mülteci kalmaktadır. Bu ise aşağı yukarı 2 bin 250 Rohingya aileye tekabül etmektedir.
Chittagong ilinin ilçesi olan Teknaf yakınındadır. Teknaf’a sadece 5 km mesafede, Myanmar (Burma) sınırını çizen Naf Nehri kıyısındadır.
Teknaf yakınında ve Teknaf’a bağlı Leda köyünde bulunduğu için hem “Teknaf Leda Mülteci Kampı”, hem de kısaca “Leda Mülteci Kampı” adıyla anılır.
Köyün ismi olan “Leda”, köyün kurucusu ve ilk muhtarı olan bir kadının ismidir. Köy, Leda adında bir kadın tarafından kurulmuştur.
1996 yılındaki göç esnasında kurulan “2. Kutupalong Mülteci Kampı”, bölgede kurulan dördüncü – ve şimdilik son – Rohingya mülteci kampıdır. Kayıtsızdır. Kaçak, yani illegal bir kamptır.
1991 yılında gelen mülteciler ilk resmî kamp olan Kutupalong Mülteci Kampı’nı doldurunca, yeni gelenler BM tarafından kampa alınmadı. Geri dönmek istemeyen ve çaresiz kalan Rohingya mülteciler, resmî kampın hemen yanında kaçak olarak bu illegal kampı kurdular.
Kampta toplam 60 bin Rohingya mülteci kalmaktadır. Bu ise aşağı yukarı 12 bin Rohingya aileye tekabül etmektedir.
Kayıtsız ve kaçak olan “Kutupalong – 2 Mülteci Kampı”, tamemen bakımsız ve mültecilerin sefalet içinde bulunduğu bir kamptır. Bakımı “Allâh’a emanet”tir; içerideki Rohingya mülteciler “Allâhâ emanet” bir durumdadırlar.
Kaçak olduğu için kamptaki ailelere dışarıdan yapılan tüm insanî yardımlar da kaçak olarak ve cezaî işlemler, hatta yakalanma halinde hapis cezası göze alınarak yapılır.
Böyle olduğu için bizler de kampa gece karanlığında, kimse görmeden kaçak olarak girdik ve askeriye ya da polis tarafından fark edilmemek için kamptan çıkana kadar yüksek sesle konuşmamaya dikkat ederek ziyaret ettik.
Bangladeş’te bugün toplam 700 bin Rohingya mülteci yaşamaktadır. Bunların 28 bini BM denetimindeki resmî kamplarda, 71 bini de ğayr-i resmî kamplarda barınmaktadır. Yani mületci kamplarında yaşayan Rohingyalar’ın sayısı toplam 99 bindir.
Kamplarda kalmayan Rohingya mültecilerin sayısı ise 601 bindir.
Farklı tarihlerde ve değişik göç dalgalarıyla ülkeye sığınmış ve fakat kamplara kabul edilmemiş olan bu Rohingya mültecilerin bir kısmı gecekondu semtlerine veya civar köylere dağılarak Bengal halkıyla karışmış, önemli bir kısmı ise belli mıntıkalarda toplanarak ayrı yerleşim birimleri, yani sıfırdan yeni köyler kurmuşlardır.
İşte bu durumun bir sonucu olarak, bugün Bangladeş’ın güneydoğu vilayeti, yani Myanmar sınırındaki vilayeti olan Chittagong il toprakları dahilinde bulunan onlarca değil yüzlerce Rohingya mülteci köyleri mevcuttur. Bu köyler kaçak olarak kurulduğu için çoğunun isimleri haritada bile geçmezken, zaten köy sakinleri olan Rohingya mülteciler de ülkede kaçak olarak kaldıklatından kimliksiz ve statüsüz yaşamakta, çocuklarını okula gönderme, hatta hastalandıklarında sağlık ocaklarına ve doktor muayenesine gönderme hakları dahi bulunmamaktadır.
Bangladeş’in güneydoğu vilayeti olan Chittagong il toprakları dahilinde bugün itibariyle 100 kadar Rohingya mülteci köyü vardır. Bunlar – dediğimiz gibi – kayıtsızdır ve çoğunun haritada isimleri geçmiyor.
Bu Rohingya mültecilerin birçoğunu ziyaret etme şansı buldum. Gidip köy halkıyla sohbet ettiğim, hasbihal ettiğim bazı Rohingya köyleri şunlardı: Hatacari, Dûhezarî, Chnuati, Blizerfarar, Purbo Brindabonki, Goni Şikterpara, İnani, Panuatek, Suankali, Şeblafo Furanbara, Barbuna, Şefuridib, Bangla Bajar, Noakali, Şehibir Herd Yuniyen ve Saharcagabundu.
Kendi kurdukları köylerde yaşayan Rohingyalar toprağı sürmeye, meyve ve sebze yetiştirmeye, kendi kendilerini idare etmek için çalışmaya başlamış durumdadırlar. Kurban Bayramı haricinde et görmezler.
Değerli kardeşlerim;
Onyıllardır özyurtları Arakan’da ırkçı – faşist Myanmar (Burma) devletinin ve devlet destekli fanatik Budist çetelerin saldırı, zûlüm ve katliâmlarına maruz kalan ve BM tarafından da resmî olarak “dünyanın en mazlum halkı” ilân edilen Müslüman Rohingya halkı, canını kurtarmak için yukarıda ayrıntlarıyla verdiğimiz göç hareketleri sonucu periyodik olarak komşu veya bölge ülke topraklarına hicret etmektedir.
Toplam sayıları 2, 5 milyon olan Rohingya nüfûsunun 1, 5 milyonu vatanlarından uzakta, mülteci hayatı yaşamaktadır. Yani dışarıda mülteci hayatı yaşayan Rohingyalar’ın sayısı, Rohingya topraklarındaki Rohingya sayısından daha fazladır.
Bu 1, 5 milyonluk göçmen nüfûsun yarısına kadar Bangladeş topraklarına sığınırken, diğer yarısı da bölgedeki diğer ülkelere dağılmış durumdadır.
Hindistan topraklarında 30 bin Rohingya mülteci yaşamaktadır.
Diğer ülkelere nazaran Rohingya mültecilere daha insanca ve kardeşçe yaklaşan Hindistan Cumhuriyeti devleti, Rohingya mültecilerin çoğuna kimlik vermiş, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamış durumdadır.
Pakistan topraklarında 200 bin Rohingya mülteci yaşamaktadır.
1962 yılında gerçekleştirilen katliâmlarda binlerce Rohingya acımasızca şehîd edilirken, onbinlerce Rohingya mülteci komşu Bangladeş’e, yani o zamanlar Doğu Pakistan, sığındı. Bölge daha önceki göçlerin etkisiyle Rohingya mültecilerle dolduğu için, bunların büyük çoğunluğu Batı Pakistan (1971’den sonraki şimdiki Pakistan) topraklarına götürülüp Sind eyaletine, Karaçi şehri ve civarına yerleştirildi.
Diğer ülkelere nazaran Rohingya mültecilere daha insanca ve kardeşçe yaklaşan Pakistan İslam Cumhuriyeti devleti, Rohingya mültecilerin çoğuna kimlik ve pasaport vermiş durumdadır. Pakistan devletinin Rohingya mültecilere kucak açıp onlara bu hakları vermesine en önemli sebep, ülkedeki İslamî cemaat ve hareketlerin bu yönde Pakistan devletine yaptıkları baskılar olmuştur.
Pakistan’daki İslamî cemaat ve hareketler, ülkelerine sığınan Rohingya mültecilerin eğitim, barınma gibi her türlü ihtiyaçlarını gönüllü olarak karşılamış, Rohingya çocuklarını en güzel okul ve medreselerde okutmuş, tüm eğitim masraflarını karşılık beklemeksizin karşılamıştır.
Pakistan’da ayrıca 1 milyon 600 bin civarında da Bengal yaşıyor.
Tayland topraklarında 111 bin Rohingya mülteci yaşamaktadır.
Myanmar’ın diğer, yani doğu tarafındaki komşusu olan Tayland’a sığınmış olan 111 bin Rohingya mülteci, Myanmar sınırında kurulmuş 9 ayrı Rohingya mülteci kampına yerleştirilmiş durumdadır.
Tayland’daki 9 mülteci kampında yaşayan Rohingyalar, çok kötü şartlar altında barındırılmakta, birçoğu işkeneceye tabi tutulmakta, gıda ihtiyaçları yetersiz karşılanmakta veya hiç karşılanmamaktadır.
Myanmar’ın batı komşusu Bangladeş’teki 4 tane Rohingya mülteci kampına bu derece yoğunlaşmış ve gündemleştiren Türkiye ve dünya kamuoyu ve insanî yardım kuruluşları, Myanmar’ın doğu komşusu Tayland’daki 9 tane Rohingya mülteci kampından ise tamamen habersizdirler. Halbuki Tayland’daki Rohingya mülteci kamplarının durumu, Bangladeş’teki Rohingya mülteci kamplarının durumundan çok daha kötüdür.
Türkiye ve dünyadaki insanî yardım kuruluşlarının Tayland’daki Rohingya mülteci kamplarından – ki sayıları 9 tanedir – haberleri dahi yoktur.
Malezya topraklarında 24 bin Rohingya mülteci yaşamaktadır.
Farklı ülkelere hicret eden Rohingya mülteciler içinde durumları en iyi olanlar bunlardır. Malezya devleti hem Müslüman, hem güçlü / zengin, hem de Rohingya mültecilere yönelik oldukça insanî ve kardeşane bir yaklaşım içindedir.
Suudî Arabistan topraklarında 500 bin kadar Rohingya mülteci bulunmasına karşılık, durumları hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Ne oldukları, nasıl oldukları bilinmiyor. O kadar araştırdım, hiçbir yerde hiçbir bilgiye rastlamadım.
Âzîz kardeşlerim;
Arakan’da yaşanan sorun ya da “Arakan Sorunu”, sivil toplum örgütlerinin ya da insanî yardım gönüllülerinin, gazetecilerin ve yazarların çözebileceği bir sorun değildir. Devletler ve uluslarası güçler mutlaka inisiyatif almalı ve sorunun çözümü, zûlüm ve katliâmların durması, mazlum Rohingya halkının hem özgürlüğüne hem de temel insanî haklarına kavuşması için çaba göstermelidir.
Türkiye, İran, Mısır, Malezya gibi güçlü Müslüman devletler mutlaka inisiyatif almalı, aralarındaki siyasî ve mezhebî ihtilafları bir tarafa bırakıp Arakan İslam coğrafyası ve Müslüman Rohingya halkı için güçbirliği yapmalıdır.
Türkiye, İran, Mısır, Malezya gibi güçlü Müslüman devletler sorunu uluslararası platforma, Birleşmiş Milletler’e taşımalıdır. Bu o kadar sıkıntılı bir iş değildir; zirâ bizzat Birleşmiş Milletler, kendi resmî raporunda Rohingyalar’ı “dünyanın en çok zûlüm gören halkı” ilan etmiştir zaten.
İlk yapılması gereken, Myanmar (Burma)’da 1968 yılındaki darbeyle yönetimi ele geçiren askerî rejimin 1982 yılında çıkarttığı “Yeni Vatandaşlık Kanunu”nun uluslararası baskı yoluyla iptal ettirilmesi ve başta Rohingya halkı olmak üzere vatandaşlık hakları ellerinden alınan etnik toplulukların vatandaşlık haklarının geri verilmesinin sağlanması olmalıdır. 2014 yılında Myanmar’da genel seçimler yapılacağını da hatırlatalım, bu arada.
Bizler şu anda bu konferansta biraraya toplanmış, Arakan’ı konuşurken, sizler şu anda beni dinlerken, ABD Başkanı Barack Obama Myanmar’da. Evet, şu anda Myanmar’da, Obama. Ve tarih boyunca ilk kez bir ABD devlet başkanı Myanmar’ı ziyaret ediyor. Asya turuna çıkmış, dün Tayland’daydı, bugün Myanmar’a geçti; birkaç ülke daha gezip dönecek.
1968 yılındaki askerî darbeden bu yana ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında, Myanmar’da serbest seçimler yapıldı. Ancak askerî vesayet, aynı anayasa ve tabiî ki aynı saldırı ve katliâmlar olduğu gibi devam ediyor.
Myanmar devletinin ırkçı politikalarına son vermesi sağlanmalı ve fanatik Budist çetesinin saldırıları durdurulmalı, Myanmar demokratikleştirilmelidir. Hatta Myanmar devleti Rohingya halkından “resmî özür” dilemeye zorlanmalıdır.
Saldırı ve katliâmlardan dolayı özyurtlarını terkedip başta Bangladeş olmak üzere komşu ve civar ülkelere sığınmış olan 1, 5 milyonluk Rohingya mültecilerin ülkelerine güvenli ve huzur içinde dönmeleri sağlanmalı, gıda ve giyim gibi insanî yardımlar Myanmar tarafında yapılmalıdır.
Bunların gerçekleşmemesi, Myanmar devletinin buna yanaşmaması halinde İslam ülkeleri Myanmar ile olan tüm siyasî ve iktisadî ilişkilerini kesmeli, diplomatlarını sınırdışı etmeli, kendi diplomatlarını geri çekmelidir.
İslam ülkeleri birleşip Myanmar devletini uluslararası toplumdan izole etmeye çalışmalı, tıpkı geçmişte, Apartheid rejimi zamanında Güney Afrika Cumhuriyeti devletine yapıldığı gibi, Myanmar Birliği Cumhuriyeti devletinin de tüm uluslararası organizasyonlardan, başta Olimpiyat Oyunları, Dünya Kupası ve Asya Kupası olmak üzere tüm uluslararası spor organizasyonlarından men edilmesi sağlanmalıdır.
İslam İşbirliği Teşkilâtı bünyesinde Arakan için özel bir masa kurulmalı ya da özel bir birim oluşturulmalı, bu birim yalnızca mazlum Rohingya halkına yönelik çalışmalar yürütmelidir.
Myanmar’ın yeraltı ve yerüstü kaynakları, başta ABD emperyalizmi ve Beyaz Adam olmak üzere tüm küresel güçlerin iştahını kabartan bir konu olduğundan, ülke ve kıyıları oldukça stratejik bir noktada bulunduğundan, ABD, Rusya, İngiltere, Çin, Hindistan, Japonya gibi “dış güçler”in hemen hepsi bölgeye yerleşme ve Myanmar limanlarına demir atma ideası taşıdıklarından, İslam ülkeleri atacakları tüm adımlarda dikkatli ve hesaplı davranmalı, attıkları adımların emperyalist güçlerin çıkarlarıyla örtüşmemesi ve hatta bu çıkarlara hizmet etmemesi için azamî dikkat göstermelidir. Çünkü insanî ve haklı kaygılarla bile olsa hesaplanmadan veya yanlış hesaplanarak atılan adımlar, kısa vadede somut rahatlamalar sağlayabilir ancak uzun vadede yüzyıllarca tamir edilemeyecek büyük hasar ve yıkımlara sebebiyet verebilir. Tarih, bu tür öykülerle doludur.
Asya’daki diğer Budist devletlerle ve Budist liderlerle ilişkiye geçilerek güçbirliği yapmanın yolları bulunmalı, onların da Arakan’daki Budist vahşetine tepki göstermeleri sağlanmalıdır. Örneğin her ikisi de Nobel Barış Ödülü sahibi olan Tibet dînî lideri ve “Ta Lai Bla Ma”, yani bilinen şekliyle Dalai Lama sıfatı taşıyan Tenjin Gyatşo ile Myanmarlı kadın düşünür-aktivist Aung San Şuuy Gyi, ilk etapta akla gelebilecek isimlerdir.
Kıymetli kardeşlerim;
Bütün bu önerdiğimiz çaba ve uğraşların hiçbiri “güç gösterisi yapmak, büyük devlet olduğunu göstermek, efelik taslamak, bölgeye ağabeylik yapmak” gibi sadece kendisinin inandığı ve sadece kendi inanmasının mutlu olmasına yettiği kibir duyguları ve siyasî hesaplarla değil, gerçekten samimî, çözüme yönelik ve sorunun çözümünü isteyen insanî kaygılarla yapılmalıdır. Zirâ birinci yol, sorunun çözümü bir yana daha çetrefilli hale gelmesine yol açmakta, bugüne dek defaatle ispatlandığı üzere hedef alınan devletin daha fazla tahrik olup zûlüm ve vahşet katsayısını daha da arttırmasından başka bir işe yaramamaktadır.
Allâh’ın selamı, râhmeti ve bereketi üzerinize olsun, kardeşlerim.
Özgür bir ülke ve erdemli bir dünya dileğiyle.
İbrahim Sediyani
SAKARYA DAYANIŞMA DERNEĞİ
ADAPAZARI – SAKARYA
20 KASIM 2012
SAKARYA DAYANIŞMA DERNEĞİ
(Arakan Konferansı, 20.11.2012)