Şeyh Said Sohbeti – 7

Parveke / Paylaş / Share

 

 

şeyh said sohbeti

     Laik – kemalist esaslar üzerine kurulan ve bunu ırkçı – şoven bir çizgide hayata geçiren Cumhuriyet rejimine karşı gerçekleştirilen ilk büyük kıyam hareketi olan 1925 Şeyh Said Kıyamı’nın aziz rehberi Palu’lu Şeyh Said’in Diyarbakır’da idam edilerek şehîd edilmesinin 87. sene-i devriyesini idrak ediyoruz.

     İslam ve Kürdistan tarihinin o büyük liderini saygıyla, minnetle, özlemle ve rahmetle anıyoruz.

     Şeyh Said Efendi ve kıyamını daha iyi anlayabilmek, kıyamın mesajını günümüz insanlarına en temiz ve doğru bir şekilde (kıyamın özünü ve gayesini saptırmadan) aktarabilmek için, UFKUMUZ sitesi olarak Şeyh Said ve Kıyamı üzerine konunun uzmanı olan iki isimle saatler süren bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşiyi de bir sohbet havasında ifa ettik.

     9 – 10 Haziran 2012 günü Diyarbakır Prestij Otel’de gerçekleştirilen geniş katılımlı kongre neticesinde kuruluşunu ilân eden ve kısa adı AZADÎ olan “Ji Bo Maf, Dad û Azadîyê Înîsiyatîfa Îslamî ya Kurdistanê” (Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan İslamî İnisiyatifi) vesilesiyle, Şeyh Said ve Kıyamı’nın uzmanı olan bu iki ismin Diyarbakır’da biraraya gelmesini UFKUMUZ sitesi okuyucuları için bir fırsat olarak gördük ve kendileriyle Şeyh Said ve Kıyamı üzerine bir sohbet tertip etmek istediğimizi ilettik. Sağolsunlar, bizi kırmadılar.

     Her ikisi de “AZADÎ İnisiyatifi Kurucu Üyesi” olan bu iki isimle Diyarbakır’daki Ufuk Kültür ve Eğitim Derneği (UFUKDER) merkezinde yaptığımız ve dernek üyelerinin de dinleyici olarak hazır bulunduğu bu güzel sohbetimiz, üç saatten fazla sürdü.

     Bütün yönleriyle Şeyh Said Efendi’yi, öncesi, gelişimi ve sonrasıyla Şeyh Said Kıyamı’nı konuştuğumuz bu sohbette, verdikleri değerli bilgilerle bizleri aydınlatan isimlerden biri, ömrünü Şeyh Said dâvâsına adamış, Şeyh Said’in mezar yeri ve “iade-i itibar” gibi konularda hukukî mücadeleler yapmış, TBMM’ye mektuplar yazmış, kendisi bizzat Şeyh Said ailesinden, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Tahir’in torunu olan Av. Muhammed Dara Akar.

     Diğer isim de, yıllardır Şeyh Said hakkında yaptığı araştırmalarıyla bilinen, şu anda da “Bütün Yönleriyle Şeyh Said ve Kıyamı” adlı geniş kapsamlı ve belgeli / kaynaklı verilerle hazırladığı kitabını yazmakla meşgul olan, denilebilir ki Şeyh Said’in kendi ailesindeki fertler haricinde Şeyh Said hadisesini en iyi bilen isim, aynı zamanda sitemiz yazarı da olan İbrahim Sediyani.

     İlgiyle okuyacağınız ve oldukça uzun sürecek olan, bölüm bölüm yayınlayacağımız bu dosya, ne sadece söyleşidir ne de sadece sohbet. İkisi birdendir ve bu diziyi takip ederken, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili çok detaylı bilgi sahibi olacak, ayrıca daha önce hiçbir yerde okumadığınız, duymadığınız bilgilerle karşılacaksınız.

     Şeyh Said’in torunu Av. Muhammed Dara Akar ve gazeteci yazar İbrahim Sediyani ile Diyarbakır’daki bu sohbeti, UFKUMUZ okuyucuları için sitemizin emektarları Fikri Amedî, Burhan Farqinî ve İdris Fidâ gerçekleştirdi.

     UFKUMUZ sitesi olarak, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili bugüne kadar yapılmış belki de en doyurucu, en kapsamlı ve ayrıntılı söyleşiyi / sohbeti okuyucularımızın istifadesine sunmanın haklı kıvancını yaşıyoruz.

     Doyumsuz sohbetin 7. ve son bölümünü ilginize sunuyoruz.

UFKUMUZ.COM

*

*    *  

02

     UFKUMUZ – Muhammed Dara Akar Hocam, kıyâm hareketi, sizin de bahsettiğiniz çeşitli sebeplerden ötürü arzu edilen başarıya ulaşamadı ve lider kesimin İran’a geçme kararı ve çabası var. O yolculukta da, Abdurrahman Paşa Köprüsü üzerinde yakalanıyorlar. Ancak kıyâm dağıldıktan sonra hemen böyle bir karar almıyorlar, sanırım. Kıyâm başarısızlığa uğrayınca, kıyâm önderleri devletle herhangi bir iletişimde bulunuyorlar mı? Bir talepleri oluyor mu?

     MUHAMMED DARA AKAR – Oluyor… Şeyh Said Efendi’nin böyle bir düşüncesi oluyor.

15

     Şöyle bir düşüncedir bu: Şeyh Said Efendi, kıyâm bastırıldıktan sonra rejimin Kürdistan’da kaliâmlar yapacağından korkuyor. Çünkü yani, neticede, Kürt halkı kıyâma tam destek vermiş. Yani her ne kadar birkaç tane aşiret rejimin yanında yer almışsa da, halkın genelinin desteği mücahîdlerden yana olmuş.

     Şeyh Said, şundan korkuyor: “Eğer devlet bizi ele geçiremezse, yani beni ve komutanlarımı bulup yargılayamazsa, bunun hıncını bu zavallı halktan alacak. Köyleri basıp yakacak, mazlum halkı katliâma uğratacak.”

     Korkusu bu.

     Bu korkusunu yanındaki komutanlarına da açıklıyor, söylüyor. Onlarla istişâre ediyor.

     Şeyh Said, komutanlarına diyor ki, “Eğer M. Kemal ve İsmet İnönü bize yazılı bir söz verirse, güvence verirse, halka karışılmayacak, köylülere eziyet edilmeyecek, kıyâma destek vermiş olsa bile gariban köylülerin kılına dokunulmayacak, ben bütün komutanlarımla birlikte gelip devlete teslim oluyorum. Bizi isterse idâm etsinler, buna razıyız. Allâh yolunda şehâdeti biz şerbet gibi içeriz. Gelip teslim oluyoruz ve asılmaya da hazırız. Fakat M. Kemal ve İsmet İnönü bize yazılı, resmî güvence verecek, halka dokunmayacağına, köylüleri öldürmeyeceğine dair. Ben kellemi fedâ etmeye varım. Devletin muhatabı benim. Endimi fedâ etmeye da hazırım. Ama M. Kemal ve İnönü bana namus sözü verecek, zavallı halka karışmayacağına dair.”

     Fakat yanındaki bazı komutanlar da diyor ki, Şeyh Said’e diyorlar ki, “Şeyhim, M. Kemal’in ne tehti var ne behti var. Bugün sana söz verse, dese ki ‘Ben köylülere, insanlara, Kürtler’e, aşiretlere, sivil insana dokunmayacağım. Şeyh Said gelsin, ben O’nu yargılayacağım’, bu sözü verse de bu söze güvenme” diyorlar.

     Yani Şeyh Said Efendi bu şeyi, güvenceyi almış olsaydı, yazılı bir güvenceyi, çünkü Şeyh Said Efendi baht ve namus şeyini bilen bir adam, yani M. Kemal’in gönderdiği bir temsilci söz verse, dese ki “Biz namus ve haysiyet sözü veriyoruz; biz hiçbir köylüye, hiçbir köye, hiçbir insana, sivile dokunmayacağız”… Buna inanabilse, güvenebilse, Şeyh Said’in zaten kendisi fedâ olmaya hazırdır.

04

     Nasıl ki… Bak bişey daha söyleyeceğim, bu da hiçbir yerde yok!…

     UFKUMUZ – Buyurun hocam…

     M. DARA AKAR – Bunu birçok yaşlı insan söylemiş…

     Şeyh Said Efendi’nin terkisinde atının, mektuplar var… Bir heybede, mektuplar var. Mektup. Kendisine yollanmış mektuplar var. Çeşitli cephe komutanlarının, çeşitli şeylerin böyle, şeyhlerin ağaların, yazdığı mektuplar var.

     Biliyorsunuz; kıyâm esnasında bunlar böyle sürekli mektuplaşırlardı. Şeyh Said sağa sola mektup gönderirdi, şeyhlerden, ağalardan ve aşiret resimlerinden, köylülerden O’na mektuplar gelirdi.

     Bu mektupların hepsi Şeyh Said Efendi’nin atının heybesinde duruyor.

     Abdurrahman Paşa Köprüsü!nde Şeyh Said Efendi’in ilk yaptığı şey, heybeyi alıp suya atmaktır. Eğer o…

     UFKUMUZ – Daha asker gelmeden mi?…

     AKAR – Asker O’nu kuşatmış…

     UFKUMUZ – Haa, kuşattıktan sonra?…

     AKAR – Asker kuşatmış… Kendi derdine düşmüyor, Şeyh Said Efendi, “Aman kendimi kurtarayım”, çünkü yanında bazıları var,  “Şeyhim” diyorlar, “Asker kuşatmış, biz saldıralım,” yani şey yapalım, “Biz de çatışalım, sen geriye çekil” yani…

     Şeyh Said Efendi’nin o an yaptığı şeyi size söyleyeyim: Heybeyi alıyor ve suya atıyor…

05

     UFKUMUZ – Çok güzel bir bilgi bu…

     AKAR – Eveeet… Heybeyi alıyor ve suya atıyor. Ve o heybe eğer suya atılmamış olsaydı, 47 insan değil, yüzlerce belki binlerce insan idam edilirdi belki.

     O kadar mektuplar yollanmış, iâşe sağlanmış, demiş ki “Ben sana şu kadar erzak yolladım, teknik malzeme gönderdim”, falan, bir sürü bilgiler var…

     Onların hepsini öldürürdüler, idam ederdiler, perişan ederdiler.

     Fakat Şeyh Said Efendi onlarca yüzlerce insanı bu şekilde kurtarıyor.

     UFKUMUZ – 15 Nisan 1925…. Dara Hocam, Şeyh Said Efendi’nin yakalanışı, gerçi çok şey yazılıp çizildi o gün neler yaşandığı hakkında. Sizden, yakalandığı günle ilgili hiçbir yerde yazılmamış, duyulmamış birşeyler öğrenebilir miyiz?

     AKAR – Tabiî, tabiî… Şeyh Said Efendi, özür diliyorum, mağlubiyet var. Dönmüşler, Mermer istikametinden Lice’nin oraya geliyorlar. İstikamet tabiî, Genç, Muş, ve İran tarafına gidecekler…

     Lice’nin oraya geldiğinde, Serdêli Hacı Mahmud, öyle diyorlar, Hecî Mahmud, bu adam da Şeyh Said’le beraber, İran’a geçmeye çalışan lider kafilenin içinde…

     1977 – 78’lerde vefât etti.

     Bu adam diyor ki, “Şeyhim, peki şimdi ne oldu? Dâvâmız bitti mi?”… Şeyh Said’e soruyor bunu, yakalanmadan önce…

     Bak bu çok önemli bir bilgidir… Ve bu adam, 1977 – 78’lerde, ben hatırlıyorum, çocuktum o zamanlar, öyle sohbet ederdi, tabiî çocukları var torunları var, yani tanıştırabilirim, birçok insan var, yayın bir bilgidir….

     Şeyh Said Efendi’ye soruyor, diyor “Şimdi ne oldu yani? Biz ne olduk? Bitti mi dâvâmız?”

     Şeyh Said Efendi diyor ki, “Hayır, hiç merak etmeyin! Kürdistan kurulacaktır.”

06

     UFKUMUZ – Bizzat Şeyh Said Efendi mi söylüyor bunu?…

     AKAR – Bizzat Şeyh Said Efendi söylüyor… Şeyh Said Efendi bağımsız bir İslamî Kürdistan istiyordu. Ve mâhkemede de şunu söylüyor, diyor ki, “Ben Diyarbekir’i alsaydım, şartım şuydu, ya Mustafa Kemal benim şartlarımı kabul ederdi, bizim muhtariyetimizi, muhtariyetimizi, ve bizim Şeriât-ı Ğarra’ya göre kendi kendimizi yönetme hakkımızı kabul ederdi, Diyarbekir’i aldıktan sonra bunu Ankara’ya teklif edecektik, ama bunu kabul etmedikleri takdirde biz kesinlikle müstakil Kürdistan Hükûmeti’ni ilân edecektik.”

     Nettir…

     UFKUMUZ – Şeyh Mahmud Berzencî de aynı dönemde Güney Kürdistan’da Kürdistan Hükümdarlığı’nı ilân ediyor…

     AKAR – Dur bakayım; bak ne oluyor…

     Şeyh Said Efendi’ye soruyorlar, diyorlar “Şimdi ne oldu yani? Biz ne olduk? Bitti mi dâvâmız?”

     Şeyh Said Efendi diyor ki, “Kürdistan kurulacaktır. Yalnız korkarım ki, bu Kürdistan, benim istediğim şekilde olmayacaktır. Kürdistan kurulacak ama bizim uğruna cihâd ettiğimiz Kürdistan olmayacak bu.”

     Soruyorlar, şaşırıyorlar, “Niye Şeyhim? Nasıl yani, nasıl olacak?” diye soruyorlar.

     Şeyh Said diyor ki, “Lice’de bir hânım başıaçık gelecek, çeşmeden suyunu alacak ve evine gidecek.”

     Bu Hecî Mahmo’yla iki tane Lice beylerinden, Haqqi Bey’le biri daha var, ismini şimdi unuttum, diyorlar ki, “Vallâhi biz buna izin vermeyiz! Öyle şey mi olur?” diyorlar. Şeyh Said onlara diyor ki, “Siz görmeyeceksiniz, aha şu görecek!”..

     Hecî Mahmo’yu işaret ediyor. Daha 16 – 17 yaşlarındadır Heci Mahmo. Diyor ki, “Sen de göreceksin”… Yani “Lice’de bir hânım başıaçık gelecek, çeşmeden suyunu alacak ve evine gidecek.”

     Ve bunu 1960’larda da millet söylüyordu, 70’lerde söylüyordu, 80’lerde bu köylüler bunu hep söylüyordu. Ve onlar hepsi yaşıyorlar şimdi. O tanıklar da yaşıyor; birçok insan bunu söylüyor…

07

     UFKUMUZ – Bu konuşma nerde geçiyor?…

     AKAR – Lice’de… Lice’nin altında…

     UFKUMUZ – Yani kıyâm bastırıldıktan sonra mı?…

     AKAR – Kıyâm bastırılmııış, Şeyh Said Efendi de artık şeye doğru, Bingöl’e doğru…

     UFKUMUZ – Abdurrahman Paşa Köprüsü’ne doğru gidiyorlar…

     AKAR – Oraya doğru, Şuşar Dağları’na doğru gidiyorlar, ordan İran’a geçecekler…

     Ve bunlar tabiî üzülüyor, diyorlar işte “Biz perişan olduk, dağıldık, şu bu oldu…”

     Şeyh Said Efendi diyor, “Yok, yok. Kürtler muhakkak serfiraz olacak. Kürdistan kurulacak, ama benim istediğim Kürdistan olmayacak. Korkarım ki Lice’de bir hânım başıaçık gelecek, çeşmeden suyunu alacak ve evine gidecek.”

     Şimdi diyelim ki yaşlılar bunu bu yıllarda söylemiş olsaydı, diyeceğiz ki, “Ya bu adamlar, işte seküler Kürt hareketlerine karşı oldukları için bunları söylüyorlar, Şeyh Said Efendi’ye bir mânâda iftira ediyorlar”, fakat bunu çok eskiden beri söyledikleri için, yani daha ortada bu seküler Kürt hareketleri falan yokken söyledikleri için…

     UFKUMUZ – Bunu öteden beri söylüyorlar yani?…

     AKAR – Öteden beri söylenen… Yani benim babam diyor, “Biz sürgünden döndüğümüz zaman, 1947 yılıydı”, düşünün yani, 1947 yılında falan söyleniyor bunlar… O zaman hakikaten Lice’de hâlâ başıaçık kadın yoktu…

     Şeyi görüyor Şeyh Said Efendi, bir tarih okuması yapıyor, gelecek okuması yapıyor, yani hayatın, tarihin, siyasetin, böyle insanları oraya doğru götürdüğünü görüyor, buna karşı ızdırâbını hissediyor…

     UFKUMUZ – Birşey söyleyebilir miyim, Hocam? Müsadenle… Şeyh Said Efendi burada, bu çıkacak seküler Kürt hareketlerinden ziyade, Kemalizm’in yaratacağı tahribata dikkat çekmiştir sanırım…

     AKAR – O da olabilir…

     UFKUMUZ – O da olabilir…

     AKAR – Evet, o da olabilir… Onu direk öyle anlamamak lazım..

08

     UFKUMUZ – Hocam, son olarak: Bediuzzeman Said-i Nursî’nin kıyâma destek vermediği, hatta karşı çıktığı, bu takiî ki tamamen Türk tarafının uydurması, bu tür iddiâlar için ne söylemek istersiniz?

     AKAR – Onu zaten söylemeye hiç gerek yok… Şeyh Said Efendi’nin suret-i kat’iyyede Bediuzzeman ile, Said-i Nursî Hazretleri ile kıyâmla alakalı bir görüşmesi yoktur.

     Hadise kış ayında oluyor. Ve Şeyh Ali Rıza Efendi, bu şey tarafında, diyelim ki kendisine yakın yerlerde imza topluyor, destek buluyor, falan… Fakat kış şartlarında mümkün değil, Bitlis tarafı ayrı bir bölgedir, yani Şeyh Said Efendi’nin kıyâmının bölgesi dışında bir bölgedir. Bugünün şartlarında olduğu gibi telefon yok, telgraf yok, bilmem şu yok bu yok, Üstâd Bediuzzeman da inzivâya çekilmiş, Ankara’dan bıkmış, sıtkı sıyrılmış, gelmiş orda inzivâya çekilmiş.

     Bediuzzeman’ın haberi bile yok! Olay olup bittikten sonra, kıyâm nerdeyse mağlubiyet noktasına gelmiş, Üstâd ondan sonra duyuyor.

     Bunu nerden biliyorum? Bizzat bizimkilere ifade ediyor.

     Abdulmelik Fırat amcam onlar Üstâd Bedizuzzeman Said-i Nursî’nin yanına gidiyorlar. Diyorlar ki, “Üstâd, siz niye katılmadınız, destek vermediniz?”. Bediuzzeman da diyor ki, “Benim haberim olmadı, haberim olduğunda öğrendim ki birader-i âzâmım Şeyh Said Efendi derdest edilmiş, yapacak bir şeyim yoktu, beni de aldılar getirdiler, Isparta’ya koydular.”

     O Kör Hüseyin Paşa, Bitlis hadisesidir, efendi! Bitlis, 1913 Bitlis Serhıldanı var. Şeyh Selim, evet,  Molla Selim ile Şeyh Şahabeddîn onlar, o hadisedir.

     UFKUMUZ – Yani Bediuzzeman’ın 1913 Bitlis Ayaklanması için söylediği sözleri, Şeyh Said Kıyâmı’na uyarlamışlar…

     AKAR – Evet… Hatta “Şuâlar”da var, diyor ki, “Birader-i âzâmım Şeyh Said ve rüfekâsı hakikî şehîddirler.”

     UFKUMUZ – “İntikamını aldım” hatta diyor…

     AKAR – Evet…Hatta diyor, “Türk devleti benim birader-i âzâmım Şeyh Said’i idam etti, ben de Türkler’den 1 milyon kişiyi Şeyh Said’in yoluna getirerek Türk devletinden intikamını aldım.”

     Bak, sözü görüyor musun? Yani “Türk devleti kendi kavmini dînsizleştirdi, ben de Türkler’den 1 milyon kişiyi İslam’ın yoluna getirerek Şeyh Said’in intikamını Türk devletinden aldım.”

     Bak şimdi, bu çok önemli… Şeyh Said Efendi birşey daha söylüyor… “Bir devlet kurma” projesi olmayan biri, bunu söyler mi peki? Kaynak var elimde, yazılı kaynak var…

     Diyorlar ki, istişâre ediyorlar yani, “Madem ki bu Mustafa Kemal bizim haklarımızı vermedi, o zaman bav ji xwere, law ji xwere..”

     “Bizi Türkler’le biraraya getiren bağ, İslam bağıdır. Fakat Türk devleti bu bağı ortadan kaldırdıktan sonra, madem böyle bir bağ kalmadı, o zaman biz de kendi devletimizi kuracağız.” Yani diyor ki, “Madem ki Şeriât kaldırıldı, İslamiyet yok, onlar Laiklik getirdi, öyleyse biz niye Türkler’e bağlı yaşayalım, biz de Kürdistan’da, kendi vatanımızda kendi devletimizi kuralım. Aramızda bir bağ kalmadığı halde daha niye onlara bağlı yaşayalım ki?”

     Şeyh Said Efendi, İslamiyet’i yaşamak için bir Kürdistan istiyordu. Anlatabiliyor muyum? Yani Kürdistan’ı kurmak için İslamiyet’i araç olarak kullanmamış.

     Çok doğal bir reflekstir. Diyor ki, “Bu benim evimdir. Kürdistan benim evimdir. Eğer Mustafa Kemal kendi evimde kendim gibi yaşamayı bana revâ görmezse, bağımı koparırım, kendi evimi kendime göre dizayn ederim.”

     Şeyh Said Efendi, Şeriât-ı Ğarra’yı, İslam ve Qûr’ân ahkâmını, hükümlerini yaşayabileceği bir coğrafya istiyor. Bir ev istiyor, bir devlet istiyor.

     Ve bunun için de diyorlar ki, “Şeyhim” diyorlar, bak daha o günden bunun tartışmasını yapmışlar, “Şeyhim, peki biz nasıl olacağız? Aç mı kalırız? Müstakil bir hükûmet kursak, başarabilir miyiz?”

     O yıllarda söylüyor Şeyh Said, diyor ki, “Bakır maden var”, bak, bakır madeninden bahsediyor, Maden ilçesinin kıymeti yani, Elâzığ’ın Maden ilçesi, “Bakır madenimiz var, şu var bu var, eğer bunlar işletilirse biz aç kalmayız.”

     Hasan Şiyar bunu söylüyor, Nureddin Zaza söylüyor, Osman Sabri hatırâlarında söylüyor. Birçok insanın kitaplarında var…

     UFKUMUZ – Hocam bir de resmî tarihin iftirası var Şeyh Said’e, diyorlar “Şeyh Said İngilizler’le işbirliği yapmış” 🙂 🙂 …

     AKAR – 🙂 🙂 🙂 O saçmalıklara bence hiç girmeye bile gerek, onu bahse konu etmenin de anlamı yok.

     Kıyâmda İngilizler’in ve başka yabancı güçlerin hiçbir dahline rastlanmadığını zaten Mustafa Kemal’ın arkadaşı İsmet İnönü itiraf ediyor, söylüyor.

     Mısto’nun arkadaşı İsmo söylüyor zaten… 🙂 🙂 🙂

     UFKUMUZ – 🙂 🙂 🙂 Şimdi bir arkadaşın iddiâsı var, ona da babası anlatmış, babası Şeyh Said’le yakından ilişkili bir zât, diyor ki, Şeyh Said’in üzerinde İngiliz parasının bulunması. Diyor, o zaman maddî olarak paraya ihtiyaçları varmış, Şeyh Said Efendi’nin de koyunları hayvanları çokmuş, İran’a götürmüş satmış. O zaman da İran’da İngiliz parası geçerliymiş.

     İBRAHİM SEDİYANİ – Suriye’de, Suriye’de!…

     UFKUMUZ – Suriye’de işte… O da o para üzerinde kalmış öylece, ve onunla yakalanmış…

     İBRAHİM SEDİYANİ – O parayı da oraya Amerika göndermiş haaa… 4 Dolar… 🙂 🙂 🙂

     UFKUMUZ – 🙂 🙂 🙂

     İBRAHİM SEDİYANİ – Pennsylvannia’dan göndermişler. Cemaat hakkında bilgi toplamak için. 🙂 🙂 🙂

     UFKUMUZ – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     MUHAMMED DARA AKAR – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     İBRAHİM SEDİYANİ – Amerika parayı Hillary Clinton’un çantasına koyup göndermiş. Hillary götürüp Fatih’te bizim İslamcılar’a vermiş. Onlar da getirip Şeyh Said’in mücahîdlerine teslim etmişler. Sonra da Fatih Camiî’nin avlusunda “Şeyh Said Kıyâmı’na destek gösterisi” düzenlemişler. 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     UFKUMUZ – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     MUHAMMED DARA AKAR – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     UFKUMUZ – İbrahim Sediyani Hocam, Şeyh Said ve beraberindeki mücahidler Abdurrahman Paşa Köprüsü’nü geçemiyorlar ve bizzat Şeyh Said’in bacanağı Binbaşı kasım’ın ihaneti sonucu yakalanıyorlar. Ancak başlarında Şeyh Said Efendi’nin kardeşi Şeyh Diyaddîn ve şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi’nin bulunduğu bir grup, İran’a geçmeyi başarıyor. İran’a hîcret eden mücahîdler nelerle karşılaşıyorlar? Başlarına neler geliyor?

     İBRAHİM SEDİYANİ – Allâh razı olsun…. Şeyh Sâîd Efendi, yakalanmadan önce aslında Güney’e, yani Irak Kürdistanı’na gitmek istiyordu. Ancak Suriye ve başkenti Dîmeşk, yani Şam, Fransız askerlerin işgali altında olduğu için İran’a geçmeye karar vermişti. Sonra yakalandığı için, bunu gerçekleştiremedi.

03

     Fakat geri kalan mücahîdler, sisizn dediğiniz gibi, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Diyaddîn ve Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza kuvvetlerine katılıp İran’a doğru ilerliyorlar. Bingöl, Solhan, Muş, Tatvan, Gevaş, Van, Özalp hattını izleyerek İran Kürdistanı’nın Xoy kentinde bulunan ve etrafı surlarla çevrili bir askerî kışlaya geliyorlar.

     İran’da o zaman Şâhlık rejimi vardır ve Şâh, laik – kemalist TC’nin bölgedeki en yakın müttefikidir. TC, Ali Rıza ve beraberindekilerin Türkiye Kürdistanı’ndan İran Kürdistanı’na geçtiğini İran Şâhı’na haber veriyor. Bu haberi alan Şâh hükûmeti tedbirini almış ve hazırlıklarını yapmıştır.

     “Hemen içinizden temsilci heyet gönderin, konuşalım” diye Şeyh Ali Rıza Efendi’ye haber veriyorlar. Şeyh Ali Rıza da yanına birkaç ağa alıp Şâh’ın temsilcisiyle görüşmeye gidiyor. Diğerleri de ellerinde silahları, aç ve sefil bir vaziyette kışlayı çeviren duvarın altında oturuyorlar.

     Şâh hükûmetinin temsilcilerinin gelen heyete söyledikleri ilk şart şudur: “Hepiniz elinizdeki silahları teslîm edin, ondan sonra gelin oturup konuşalım.” Şeyh Ali Rıza buna cevaben, “Bunların hepsi bir milletin ileri gelen ve kendini bilen insanlarıdır; bir gaye uğruna çıkmış, buraya gelmiş siyasî mültecîlerdir; bunlara bunu demek mümkün değildir; ben bunu onlara öneremem,” diyor.

     Bu yanıttan rahatsız olan temsilci bağırarak elindeki silahın dipçiğini Şeyh Ali Rıza’nın kafasına vuruyor. Şeyh Ali Rıza’nın kafasının her tarafı yara ve kanlar içinde kalıyor. Yanındakiler müdahale ediyor. Bunun üzerine Şeyh Ali Rıza, tekrardan bunlara diyor ki, “Ben onlara haber göndereyim, ama bunu hiçbiri kabul etmez. Önce silahımı teslîm edecek, daha sonra mı masaya oturacağım? Olacak iş mi bu? Ne diyeceksin? Bizi teslîm mi edeceksin, öldürecek misin? Bu bilinmiyor ki!”

     Bunu söyledikten sonra dışarı haber yolluyor. Ancak Kürdistan İslam savaşçıları, Şâh’a şu anlamlı cevabı veriyorlar: “Eğer biz silahlarımızı teslîm etseydik, Türk devletine eder, buraya hiç gelmezdik. Biz silahımızı vermemek ve özgür yaşayabilmek için, bu uğurda insanlarımızı fedâ ederek, şu anda buradayız!”

     İşte tam bu sırada dışarıya, “Şeyh Ali Rıza Efendi yaralandı!” haberi sızınca, Şeyh Ali Rıza’nın bu haberi duyan hizmetçilerinden biri çok hüzünlenip silah patlatıyor. Şâh rejimi bu ihtimali nazara alıp her tarafa makinâlı tüfekler ve toplar yerleştirmişti. Kale içindeki bütün Kürdistan mücahîdleri taranıyor, çoğu şehîd oluyor. Şehîd olanlardan biri de Şeyh Diyaeddîn idi.

     Şeyh Ali Rıza ve yanındakiler de esîr alınıyor. Ali Rıza Efendi müsaade isteyip, şehîdleri defnedip, dînî vecîbelerini yerine getirdikten sonra zindana getiriliyor.

     6 ay zindanda kaldıktan sonra, yanındakilerle beraber Sımko aşiretinin yanına gidiyorlar. Şeyh Ali Rıza, aşiretin ileri gelenleri ile konuşup, “Biz burada karargâh kuralım, Doğu Kürdistan’da, yani İran Kürdistanı’nda, Rojhılat’ta, buradan Türk devletine karşı gerilla savaşı başlatalım, siz de bizi destekleyin” deyince, bu, Sımko’yu rahatsız etmiş, saltanatının yıkılacağı ihtimaliyle Şeyh Ali Rıza’yı vurmayı düşünmüş, ancak aşiret karşı çıkıp, “Sen nasıl Şeyh Said Efendi’nin oğlunu vurursun?” diye tepki gösterebilirler deyip vazgeçmiştir.

     Şeyh Ali Rıza Efendi bunu hissedince selâmeti gitmekte görüp, Sımko’dan bir katır alıp Urmîye üzerinden Irak’a geçiyor.

     Urmiye, biliyorsunuz, Doğu Kürdistan’ın en büyük şehirlerinden biri. Kürdistan’ın bütün şehirleri içinde, ismi benim en çok hoşuma giden şehirdir, Urmiye.

     UFKUMUZ – Anlamı nedir?

     İ. SEDİYANİ – Süryanîce bir isim. “Su üzerindeki şehir” demek. “Ur”, şehirdir; “mia” ise su. Özgün haliyle “Urmia”. Tabiî biliyorsunuz, gölün üzerinde kurulmuş.

10

     UFKUMUZ – Evet, çok güzelmiş… Irak’a geçiyorlar?…

     SEDİYANİ – İran Kürdistanı’ndan Irak Kürdistanı’na geçiyorlar. Yani Rojhılat’tan Başur’a…

     Şeyh Ali Rıza Efendi, Irak Kürdistanı’nda 4 yıl boyunca Ehl-i Sünnet’in Şafiî mezhebi üzerine dersler veriyor. Şeyh Selahaddîn de askerî bir okula kaydoluyor.

     1932 yılında af çıkınca, yani kıyâmdan 7 sene sonra,  Şeyh Ali Rıza ve beraberindekiler, Türkiye Kürdistanı’na geri dönüyorlar, Bakur’a.

     Şeyh Said Efendi’nin oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi, Erzurum’a yerleşiyor, memleketine. Oradan çıkması da yasaklanıyor.

     Bu arada yine boş durmayan Şeyh Ali Rıza Efendi, yöredeki ağalar ve Xîlbaç aşireti ileri gelenleriyle “Partîya Şimalê Kurdistan” adında bir cemîyet kuruyor, yani “Kuzey Kürdistan Partisi”. Sonra, yapılan ihbarlar neticesinde Şeyh Ali Rıza Efendi yakalanıp, idamına karar veriliyor. Şeyh Selahaddîn Efendi’nin yaşı küçük olduğu için ileri atılıp, “Hayır, cemîyeti ben kurdum” deyince, idamdan vazgeçip Şeyh Selahaddîn’e 12 yıl hapis veriyorler. Cemîyete mensup 11 kişi de tutuklanıyor. Şeyh Ali Rıza, Ankara’da hapse atılıyor.

     Hatta bakın, Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi Ankara’da hapiste iken başından geçen çok ilginç bir olay vardır. Onu anlatayım size…

     UFKUMUZ – Buyurun hocam…

     SEDİYANİ – Şeyh Ali Rıza, Ankara’da hapiste iken başına gelen bir olayı şöyle anlatıyor:

     “Ben Ankara’da hapiste Qûr’ân okuyordum. O esnada Mustafa Kemal mahpusları teftişe gelmiş. Ben Qûr’ân okumaya devam ederken, iki gardiyan geldi ve bana dedi ki:

     – Kalk, Mustafa Kemal geliyor. Belki sana merhamet eder ve seni affeder.

     Ben dedim ki,

     – Ben ve babam bu Qûr’ân’ın yükselmesi için hayatımızı verdik. Başkasını, elimde Qûr’ân varken, ta’zimen nasıl kalkarım?

     Mustafa Kemal içeri girince gardiyanlar korkudan titriyor, ben ise Qûr’ân okumaya devam edip önünden kalkmayınca, Mustafa Kemal gardiyanlara,

     – Bu kim?, diye sordu. Onlar da,

     – Palulu Şeyh Said’in oğludur, diye cevab veriyorlar.

     O zaman Mustafa Kemal onlara döndü ve dedi ki:

     – Ehl-i ahîret ve dîyanet olmak isteyen Şeyh Said ve çocukları gibi, ehl-i dünya ve delâlet olmak istiyorsanız benim gibi olun! Eğer önümde kalkmış olsaydı, daha çok taciz ederdim.

11

     UFKUMUZ – Şeyh Said’in mahkeme sürecine gelelim hocam, son olarak…

     SEDİYANİ – Şeyh Said’in ilk sorgusu, 23 Mayıs 1925 günü yapılıyor. Müdde-i Umumî Ahmed Süreyya, bir yandan mücahîd âlimlerin sorgularıyla uğraşırken, beri yandan da iddiânameyi bir an önce hazırlamakla meşguldü. Zirâ İslamî kıyâmın önder âlimlerinin aralarında bulunduğu bu grup, mâhkemenin bakacağı en önemli dâvâ idi. Savcı Ahmed Süreyya, sanıkların tutuklu yargılanmalarını isteyerek, hazırlamış olduğu iddiânameyi mâhkeme başkanlığına verdi.

     İlk duruşma ise üç gün sonra, 26 Mayıs Salı günü Diyarbekir Sineması’nda kalabalık bir dinleyici kitlesi önünde başladı. Mâhkeme heyeti yerini aldı. İlkin sanıkların kimlik tesbîtine geçildi ve ardından Savcı Ahmed Süreyya, iddiânameyi okudu.

     Sonra Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit Kansu, Şeyh Said Efendi’nin sorgusunu yapmaya başladı. İşte sorular soruyorlar, Şeyh Said de cevap veriyor. Bunları zaten biliyorsunuz, her yerde yayınlanmış şeyler….

12

     UFKUMUZ – 28 Haziran 1925 günkü infazlarda 47 kişi idâm ediliyor. O idamlarda, insanın içini titreten, ilginç bir iki anekdot aktarabilir misiniz?

     SEDİYANİ – Şark İstiklâl Mâhkemesi Başkanı ve Denizli Milletvekîli Mazhar Müfît Kansu, dâvâ dosyasının ve evraklarının incelenmesinden sonra 28 Haziran 1925 tarih ve 1925 / 69 sayılı İstiklâl Mâhkemesi kararını teblîğ ediyor. Aynen şöyle:

     “Yapılan mâhkemelerden ve tetkiklerden, tekke ve zâviyelerin birer kötülük ve fesâd ocağı oldukları ve bu tekkelerle zâviyelerde şeyhlerin kendilerine Allâh süsü vererek halkı kendilerine taptırmak gibi, dînin kabul edemeyeceği fiiller işledikleri, mâhkeme huzurundaki ifâdelerinden anlaşılması dolayısıyla Şark İstiklâl Mâhkemesi, yargı bölgesi içindeki bütün tekkelerle zâviyelerin kapatılmasıyla kaldırılmasına karar vermiştir.

     Şeyh Sâîd’in vukua getirdiği müsallâh (silâhlı) isyan ve ihtilâl hareketlerine muhtelif şekil ve suretlerde karışıp katılarak isyânın devam ettiği haftalar ve aylar boyunca birçok şehir, kasaba ve köyleri, devlet ve hükûmet zabıtâ ve askerî kuvvetleriyle kanlı bir hârb halinde çarpışmak suretiyle zapt ve işgal eden ve ihtilâl bölgesindeki en mühîm vilayet ve merkezlerinden Diyarbekir şehrini dahi muhâsaraya ve orada dahi inat ve ısrarla harb ve katlden çekinmeyen, nihayet uğradıkları acz ve mahrumîyetlerden sonra tutuldukları günlere kadar birçok asker, zabit ve vatandaşları cerh, şehit, esîr eden, sirkatler, gaspler, yağmalar yapan ve yaptıran şahıslardan oldukları iddiâsıyla mâhkemeleri icra edilmiş olan 81 sanıktan Şeyh Said, Şeyh Abdullâh, Kâmil Bey, Baba Bey, Şeyh Şerîf, Fakih Hasan, Hacı Sadık Bey, Şeyh İbrahim, Şeyh Ali, Şeyh Celal, Şeyh Hasan, Mehmed Bey, Hanili Sâlih Bey, Madenli Kadrî Bey, Şeyh Şemseddîn, Darahini Tahrirat Kâtibi Tahir, Nahiye Müdürü Tayyîb ve avaneden 29 kişi idama mâhkum edilmiştir.”

13

     Şeyh Said’in Alevî hizmetkârı Çerko, mâhkeme kararıyla serbest bırakılmıştı. Çerko, lakabından da anlaşılacağı üzere Kürt değil Çerkes idi. Ve Alevî idi.

     Mâhkeme reisi, Çerko’nun beraatini teblîğ edince, Alevî bir Çerkes olan Çerko, tam ismiyle Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hâmîd salona giriyor ve kahramanca şöyle haykırıyor:

     “Şeyh Said’in olmadığı, İslamsız bir dünyada, benim için hayat haramdır. Zîllet altında yaşamaktansa, izzetlice idam sehbâsında ölmek daha evlâdır.”

     Çerko idam ediliyor… Kendi arzusuyla idam ediliyor. Mahkeme beraat ettirdiği hale, “Şeyh Said yaşamayacaksa ben de yaşamak istemiyorum” diyor ve kendi arzusuyla idam ediliyor.

     Kürt değil Çerkes üstelik; ve Sünnî değil Alevî üstelik… Kıyâm başlamadan önce de, Türk ordusunda jandarmaydı üstelik…

     UFKUMUZ – Allâh râhmet eylesin, mekânı cennet olsun inşallâh… Çok ilginç, çok hem de…

     SEDİYANİ – Diğer bir ibretâmiz ve hakikaten yürek burkan bir olay da, Seyyîd Abdulkadir ve oğlunun başına geliyor.

     Seyyîd Abdulkadir, o koca adam, hayatı mücadele ile geçmiş o yürekli adam, mâhkemede adetâ yalvarıyor, diyor ki, “Allâh rızası için beni oğlumdan önce idam edin. Gözümün önünde oğlumun asılmasına dayanamam. Beni oğlumdan önce asın ki, oğlumun darağacına çekilişini görmeyeyim.”

     Fakat bütün bu rica ve yalvarmalara rağmen arzusu kabul edilmiyor. Ve oğlundan sonra idam edilerek, oğlunun ipte sallanmasına gözleriyle şahid oluyor.

     Şeyh Said Efendi darağacına götürülürken, başı dik ve mağrurdur; gülümsüyor, dûâ okuyor. Yolda bir ara başını çevirip, mahkeme reislerine şunu söylüyor: “Zâlîmlerle ve katillerle elbet mâhşer gününde hesaplaşacağız. Boynuzsuz keçinin âhını boynuzlu keçiden alırlar. Bana şehâdeti nasib eden Allâh’a şükrediyorum. ŞUNU BİLİN Kİ, BENİM KANIM SİZİN İNKILABINIZI BOĞACAKTIR.”

     Daha sonra Şeyh Said, idâm sehbâsına götürülüyor. Dûâ okumaktadır. Şeyh Said dûâsını bitirince, askerler tarafından boynuna yağlı kemend geçiriliyor. Bu esnada Şeyh Said’e son isteği sorulduğunda, kâğıt kalem istiyor. Veriyorlar.

     Şeyh Said, eline kâğıt kalemi alıyor ve kâğıda Arapça olarak şunları yazıyor:

     “We lâ ubâlî bi sulbî fî cuz’u-ir râda, in kâne mesre’i fî- Allâh’i we fî’d- Dîn.”

     (Mücâdelem Allâh için ve Dîn için olduktan sonra, idam sehbâlarından korkum yoktur.)

     … Ve Şeyh Said Hazretleri, 28 Haziran’ı 29 Haziran’a bağlayan gece, saat 02:00’de darağacına asılarak idam ediliyor.

14  

     UFKUMUZ – İbrahim Sediyani ve Muhammed Dara Akar, saygıdeğer kardeşlerimiz, bu güzel sohbet ve verdiğiniz değerli bilgiler için ikinize de çok teşekkür ediyoruz.

     İBRAHİM SEDİYANİ ve MUHAMMED DARA AKAR – Asıl biz teşekkür ederiz. Sohebtten doyumsuz bir lezset aldık. Allâh sizleren razı olsun.

     UFKUMUZ – 1925 Kürdistan şehîdleri için, el- Fâtiha…

     “Elhamdulillâh’ir- Râbb’il- Âlemîn”…

     “Er- Rahmân’ir-Rahîm”…

     “Mâlik-i Yewm’id- Dîn”…

     “İyyâke na’budu we iyyâke nasteîn”…

     “İhdina’s- sirat’el- mustaqîm”…

     “Sirat’el- lezîne en’amte aleyhîm”…

     “Ğayr’il- meğdubî aleyhîm we lâ’d- dallîn”…

     “Âmin”…

≈ BİTTİ ≈

     Fikri Amedî – Burhan Farqinî – İdris Fidâ

     UFKUMUZ SÖYLEŞİ / DİYARBEKİR

     19 ARALIK 2012

15 - Kopie

Wê welatê do Saîdê xwe heye, do
Yêkî serê xwe do, yêkî omrê xwe do.
 
(Bu vatanın iki Said’i vardır, iki
Biri başını verdi, biri ömrünü verdi.)
 
Vanlı Molla Ali
 

Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir