19 Eylül 2011 tarihinde İran İslam Cumhuriyeti’nin başkenti Tahran’da, Tahran Sanat Enstitüsü bünyesindeki İslamî Uyanış Edebiyâtı tarafından organize edilen “Uyanış Dalgaları” adlı etkinlikte İbrahim Sediyani‘nin yaptığı konuşma…
* * *
Yoldaşım ve Hapishane Arkadaşım Vatikan Papazı
“Benim bedenim Qudüs’ten uzak. İnşallah ölmeden önce Qudüs’ü görmek bana nasip olur. Biz Qudüs’e yeniden girmek istiyoruz; eğer Allah bizimle beraberse bunu muhakkak başaracağız.”
Hilarion Capucci
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hamd; âlemlerin Râbbi olan, adaleti ve adaletle hükmeden kullarını seven Allâh’a…
Selam; O’nun gönderdiği tüm peygamberlere, hatem’ul- enbiyâ Hz. Mûhâmmed (saw)’e, mübârek ashâb-ı kîramına ve pak ehl-i beytine…
Sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim;
2010 yılı ortasında gerçekleşen Mavi Marmara hadisesi, hiç kuşkusuz 21. yüzyılın en önemli olaylarından biri olarak tarihin altın sayfalarına yazıldı. Gazze’ye insanî yardım götürmek amacıyla 27 Mayıs gecesi Antalya limanından hareket eden ve 31 Mayıs sabahı Akdeniz açıklarında siyonist İsrail deniz ordusunun korsan saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisi, ibretlerle dolu bir hadisedir.
36 farklı ülkeden, değişik dîn, mezheb, ırk, kavim, meslek ve sosyal sınıftan gelen 587 insan, içinde bir tane bile silâh olmayan sivil bir yolcu gemisiyle açık denizlerde yol alırken uluslararası sularda 4 savaş gemisi, 3 savaş helikopteri, 2 denizaltı ve 30 zodyaktan oluşan bir ordunun saldırısına uğradılar, birbuçuk saat boyunca kurşunlara ve bombalara hedef oldular, geminin güvertesinde saatlerce işkence gördüler, kendilerine ait tüm şahsî ve meslekî eşyaları yağmalandı, işgalci bir düşman gücün eline esir düştüler, çölün ortasındaki bir hapishaneye atıldılar.
Değerli kardeşlerim;
Mavi Marmara gemisinde toplam 587 yolcu ve bir de minik bir kuş vardı, bir sarı kanarya. Yolcuların yaşça en büyüğü 88 yaşında iken, en küçüğü de henüz 1 yaşında bir bebekti.
Azîz kardeşlerim, değerli misafirler;
Bugün size işte gemideki o en yaşlı yolcudan, 88 yaşındaki bir insandan bahsedeceğim, o insanla hem gemi yolculuğunda hem de İsrail hapishanesinde yaşadığım hatırâları anlatacağım.
Gemideki en yaşlı yolcu olan 88 yaşındaki bu insan, öyle sıradan biri değildi.
O bir papaz. Vatikan papazı.
Adı, Hilarion Capucci.
Filistin kökenli, Suriye vatandaşı ve Roma’da, Vatikan’da ikamet ediyor.
Hilarion Capucci, sürgünde yaşayan Qudüs Eski Başpiskoposu. 4 yıl İsrail hapishanelerinde yatmış. 32 yıldır sürgünde yaşıyordu. 32 yıldır ülkesi Filistin’e gitmemiş.
Ve 32 yıl aradan sonra, Mavi Marmara yolculuğuyla ülkesi Filistin topraklarına ayak basacaktı.
O, kendi vatanına 32 yıl aradan sonra özgür bir şekilde ayak basmak için bu yolculuğa çıkmıştı. Evet muradına erdi; 32 yıl aradan sonra vatanına ayak bastı. Fakat özgür bir şekilde değil, esir olarak, elleri kelepçeli bir şekilde ayak bastı.
Bu aziz insanla hem Antalya’da üç gün aynı spor salonunda birlikte oldum, hem Akdeniz sularında aynı gemiyle dört gün birlikte yolculuk yaptım, hem de siyonist işgal altındaki topraklarda iki gün aynı hapishanenin aynı koğuşunda birlikte yattım.
Gemi yolculuğu başlamadan önce, Antalya Kepez Spor Salonu’nda düzenlenen basın toplantısında, Hilarion Capucci tüm dünyaya şu mesajı vermişti: “32 yıldır kendi vatanımdan uzakta, sürgünde, Filistin halkından uzakta yaşamaya mahkum edildim. Bunca yıl aradan sonra Gazze’den başlayarak Filistin topraklarını ve Filistin halkını yeniden görmenin heyecanı ve mutluğunu ifade edecek kelime bulamıyorum. 32 yıl sonra ilk kez bu gemilerle Filistin topraklarına, kendi ülkemin topraklarına ayak basacağım.”
Capucci, “Ne kadar zorlu, ne kadar uzun süreli olursa olsun, İsrail işgaline karşı mücadele edip kendi vatanımıza kavuşma arzumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz” dedi. “Biz yardımları Gazze halkına teslim edip geri döneceğiz ama Qudüs, özgür ve bağımsız Filistin’in başkenti olana kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” sözlerini yüksek sesle haykıran Başpiskopos Hilarion Capucci’nin sözleri dinleyiciler tarafından dakikalarca ayakta alkışlandı. İsrail ne yaparsa yapsın, Allâh’ın yardımıyla galip geleceklerine inandıklarını söyleyen Capucci, “Allâh’ın yardım ettiği insanlara kim ne yapabilir ki?” diye sordu. Allâh’ın yardımıyla özgür ve bağımsız Filistin devletini, kendi devletlerini kuracaklarını söyleyen Capucci, “Başkenti Qudüs olan Filistin devletini kurana kadar mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
Bu sözleri bir papaz söylüyordu, kardeşlerim. Bir Vatikan papazı.
Hilarion Capucci, 27 Mayıs gecesi başlayan ve 31 Mayıs’taki siyonist korsan saldırıya kadar süren 4 günlük gemi yolculuğunda da, gemideki 587 insanın tamamı için müşfik bir baba, moral kaynağı olan bir bilge gibiydi.
Vatikan’da Bulunan Sürgündeki Qudüs Piskoposu Hilarion Capucci… Öyle bir insanla yolculuk yapmanın insana verdiği güven duygusunu kelimelerle anlatabilmem mümkün değil.
O, gemideki en yaşlı insan olarak, tüm aktivistlerin babasıydı. Kendisi de, gemideki tüm yolcuları kendi evlâtları ve kendi kızları olarak görüyordu.
Sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim;
Sevgi toplumunun güzel insanları;
Hilarion Capucci, gerçek anlamda bir erdem ve fazilet timsaliydi.
O, tertemiz bir kalbi olan bir insandı kardeşlerim.
O’nun yüreği o kadar temiz ve büyüktü ki, dîn, dil, ırk ayrımı yapmadan bütün insanları aynı şekilde seviyordu. O bir sevgi ağacıydı.
Evet, bir ağaç. Bir ağaçtı O. Öyle bir ağaç ki, bu ağacın gölgesi altında Müslüman, Hristiyan, Yahudî, Arap, Türk, Kürt, Fars, siyâh, beyaz, tüm insanlar oturup serinleyebilirdi.
Ben O’nda çok özel şeyler gördüm, kardeşlerim. O’nda “erdemli insan” olmanın tüm özelliklerini müşahade ettim.
Gemi yolculuğunda, o yaşlı haline rağmen, diğer yolculardan daha az uyur, onlardan daha az istirahate çekilirdi. O yaşlı haline rağmen, her zaman için etrafını saran gençlerle sohbet halindeydi. Onlara sabr, cesaret ve irade tavsiye ediyordu. Kadın – erkek, Hristiyan – Müslüman ayrımı yapmadan herkesle aynı tonda, aynı müşfik tavırla sohbet ederdi.
Değerli kardeşlerim;
Âzîz insanlar; saygıdeğer konuklar; san’at ve edebiyât âşıkları, cefakâr basın mensupları; ve Sanat Enstitüsü’nün kıymetli yetkilileri;
30 Mayıs akşamı, yani saldırıdan yarım gün önce, tacizler ve tehlike saatleri başlayacakken kılınan akşam namazında, çok ilginç bir şey olmuştu.
Dünya tarihinde belki de eşine benzerine raslanmayan bir davranış ortaya koydu, Hilarion Capucci.
Öylesine ibretâmiz bir hadise ki, hepimiz tam mânâsıyla şok olmuştuk.
Papaz Hilarion Capucci, cemaatle birlikte akşam namazı kıldı. Evet evet, yanlış duymadınız. Daha doğrusu O, kendi Hristiyanlık inancına göre dûâ ve ibadet etti ama, namaz kılan cemaatle birlikte saf tuttu.
Mavi Marmara gemisinde bulunan Papaz Hilarion Capucci, cemaatle birlikte akşam namazı kıldı. Vatikan’da Bulunan Sürgündeki Qûdüs Başpiskoposu Hilarion Capucci, gemide cemaatle kılınan akşam namazında cemaatle birlikte saf tuttu.
Vatikan’da ikamet eden, Filistin asıllı, Qûdüs Başpiskoposluğu yapmış, 4 yıl İsrail hapishanelerinde yatmış olan Papaz Capucci, namazda imâmın hemen arkasındaki ilk safta yerini aldı.
88 yaşında olan ve ayakta durmakta bile zorlanan Capucci’nin buna rağmen böyle bir eylem ortaya koyması, gemideki “onur ve izzet yolcularının” büyük takdir ve teveccühünü kazandı. Yaşı hayli ilerlemiş olan Capucci’ye her rükû ve secdeye gidişinde sağında ve solunda bulunan kişiler, düşmemesi için bir eliyle tutarak yardım ettiler.
Hilarin Capucci’nin bizleri şaşkınlığa uğratan, ve fakat bir o kadar da moral aşılayan davranışları, bunlarla da sınırlı değildi. Dediğim gibi, o bu hadisenin, Mavi Marmara hadisesinin başından sonuna kadar aktivistler için gerçek bir güç ve güven kaynağıydı.
Siyonist teröristler gemimizi ele geçirdikten sonra bize 7 saat boyunca gemide işkence ve eziyet ettiler. Bileklerimizi kelepçelediler, bizi saatlerce kızgın güneşin altında beklettiler, üzerimizde helikopterle taciz yaptılar, bütün eşyalarımızı yağmaladılar, fotoğraf makinâlarımızı, cep telefonlarımızı, dizüstü bilgisayarlarımızı, çoraplarımıza ve iç çamaşırlarımıza varıncaya kadar bütün kıyafetlerimizi yağmaladılar, Qûr’ân-ı Kerîm’leri fırlatıp yere attılar, kelepçeli bileklerle namaz kılanları taciz ettiler.
Gemideki 7 saatlik işkence ve eziyetten sonra İsdud limanına doğru hareket edildi. Saatler süren bir yolculuktan sonra, gemi işgal altındaki Filistin topraklarına vardı ve İsdud limanına yanaştı. Gemimiz siyonist işgal altındaki Filistin ülkesinin kıyılarına yanaştırıldığında, akşam namazına yarım saat kadar bir zaman kalmıştı.
Geminin içindeyken, bizimle birlikte olan Arap kökenli İsrail milletvekili Hanin Zuabi, bütün yolcuları “Sizin önünüze ne tür kâğıt koyarlarsa koysunlar, kesinlikle onların size uzattığı hiçbir kâğıda imza atmıyorsunuz” diye uyardı. Bizler de O ne söylese uyuyorduk; çünkü içimizde siyonistleri en iyi tanıyan O’ydu.
Gerçek ismi Arapça “İsdud” olan ve siyonist işgalcilerin “Aşdod” olarak andığı bu liman şehri, Gazze’nin kuzeyinde, Tel Aviv’in güneyinde, Qûdüs’ün ise batısında yer alıyor. Gazze – Qûdüs – Tel Aviv üçgeninin tam kesiştiği noktada, Akdeniz kıyısındadır. Tel Aviv’e 45 km, Gazze’ye 60 km, Qûdüs’e ise 83 km mesafede bulunuyor.
Gemi kıyıya yanaştığında bizi kalabalık bir deniz ordusu karşılamıştı. Bizler geminin penceresinden dışarıyı seyrediyorduk; siyonist teröristler “büyük bir zafer kazanmışlarcasına” biribirlerini kutluyorlardı.
Gemi kıyıya yanaşınca bizi hemen dışarı çıkartmadılar; en az bir buçuk – iki saat kadar gemide bekletildik. Sonra bizleri teker teker dışarı çıkardılar. Her yolcuyu, ellerini yeniden kelepçeleyerek tek tek dışarı çıkartıyorlardı. Dışarı çıkartırken hem ellerini kelepçeliyorlar, hem de sağından ve solundan bir asker tutuyordu. Ayrıca gemiden çıkardıkları her yolcunun tek tek fotoğraflarını çekiyorlardı. Dışarıda, limanda bizler için sorgu çadırları kurmuşlardı.
Gemiden çıkarttıkları ilk yolcu, Beled, yani Ulusal Demokratik Parti’den İsrail parlamentosu Knesset’e girmiş olan milletvekili bayan Hanin Zuabi oldu. 587 yolcuyu teker teker çıkardılar. Gemi Aşdod’a yanaştığında henüz aydınlıktı ama gemiden dışarı çıkartıldığımızda karanlık olmuştu.
Dışarıya çıkartılan her yolcu, Mavi Marmara’daki esir yolcular tarafından coşkulu bir şekilde alkışlanıyor ve alkışlarla gönderiliyordu. İsrail askerleri tarafından çıkartılan yolcu da alkışlayan yolculara el sallayarak çıkıyordu. Bu moral amaçlı “alkış” furyasını hanım kardeşlerimiz başlatmıştı ve hanımlar, esaret süresi boyunca erkek kardeşlerinin morallerini yüksek tutmak için her şeyi yapıyorlardı. Özellikle aralarında biri vardı ki, İranlı bir genç kız idi, adı Fatımâ Mûhâmmedali idi, yolculuğun başından esaretin sonuna kadar tüm yolcular için moral kaynağı olmuş, gemide elleri kelepçeli erkek yolcuları tek tek dolaşarak onlara su ikrâmında bulunmuş, aktif ve fedâkâr kişiliğiyle bütün yolcuların morallerinin yüksek tutulmasında başrolü oynamıştı. Genç bir aktivist olan bu kardeşimiz, ABD’den tek başına gelip gemiye binen İranlı Fatımâ Mûhâmmedali idi.
Sıra, papaz Hilaron Capucci’nin dışarı çıkartılmasına gelince, yine dünya tarihinde eşine benzerine rastlanmayan çok ilginç bir olay yaşanmıştı.
Siyonist askerler, ellleri kelepçeli 88 yaşındaki papazı iki kolundan tutup gemiden dışarı çıkartırken, yolcular papazı alkışladılar. Ve papaz Hilarion Capucci birden arkasını dönüp yolculara baktı. Birkaç saniye yol arkadaşlarına baktı ve sonra ne yaptı, biliyor musunuz?
Sağ kolunu havaya kaldırdı, sağ elinin başparmağı açıktı, yani şahâdet parmağı, sağ kolunu havaya kaldırdı, şahadet parmağını havaya dikti ve “Allâh-û Ekber” diye bağırdı.
Evet kardeşlerim, evet… Bir papaz, Vatikan papazı, “Allâh-û Ekber” diye haykırıyordu. Hem de elleri kelepçeli, her iki kolundan İsrail askerleri tuttuğu bir haldeyken.
32 yıldır sürgünde bulunan Qûdüs Eski Başpiskoposu Hilarion Capucci, 32 yıl aradan sonra kendi vatanına, Filistin topraklarına ayak basıyordu, esir olarak, elleri kelepçeli bir şekilde ayak basıyordu ve 32 yıl aradan sonra kendi vatanına ayak basarken, ilk sözü, “Allâh-û Ekber” oluyordu.
Gemiden dışarı çıkartıldıktan sonra sorgu çadırlarına götürülerek tek tek sorgulandık. Kimlik bilgilerimizi aldılar ve imzalamamız için bize bazı kâğıtlar uzattılar. Tabiî ki imzalamadık ve önümüze koyacakları hiçbir kâğıdı imzalamayacağımızı söyledik. Bu kâğıtları imzalamazsak bizi hapse atacaklarını söyleyerek tehdit ettiler. Fakat milletvekili Hanin bizi uyardığı için bu isteklerini her seferinde geri çevirdik.
Sorgu çadırlarındaki işlemler ve sorgular, işkenceden beterdi. Saatler sürmüştü. Oradaki “işlerimiz” bittiğinde geceyarısı olmuştu ve düşünün, hâlâ o aç ve bitab halimizle duruyorduk. Ayakta duracak halimiz yoktu; şehîdlerimiz, yaralılarımız vardı, eşyalarımız yağmalanmıştı. Normal olmayan bir duruma düştüğümüzden bu yana tam 24 saat geçmişti.
Geceyarısı bizi “tutsak araçlarına” bindirdiler. Onlar böyle diyordu ama biz “esir” ifadesini kullanıyorduk. 600 kişiye yakındık; bizler için onlarca araç tahsis etmişlerdi.
İstud kentindeki sorgu ve işlemlerden sonra bizi esir arabalarına bindirdiler ve cezaevine doğru yolculuk başladı. Bizi götürdükleri cezaevi, işgal altındaki Filistin ülkesinin güneyindeki, Arapça adı Bîr’el- Seb’â, İbranîce adı da Be’er Şeva olan kentindeki “Ela Cezaevi” idi. Fakat bizler oraya doğru götürülürken nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk. Bunu oraya gittikten sonra öğrendik. Çölün ortasında, Negev Çölü’nde kurulmuş bir cezaeviydi bu.
Be’er Şeva kentindeki Ela Cezaevi’ne konulduğumuzda sabah namazına az bir süre kalmıştı. Bütün tutsaklar abdest alıp cezaevindeki ilk namazlarımızı kıldık. Sonra bizleri hücrelerimize koydular.
Cezaevindeki her koğuşta yaklaşık 40 kişi kalıyorduk. Hücreler ise 4 ve 2 kişilikti. Bizi hücrelerimize tıktıkları saatlerde kapıları arkamızdan kilitliyorlardı; hücrede tek pencere vardı ve demir parmaklıklarla örülmüştü.
Sadece birkaç saatlik bir uykudan sonra tekrar uyandırıldık. Herkes hücrelerinden çıktı ve koğuşta 40 kişi bir araya geldik; herkes herkesle selamlaştı. Maşallâh; herkesin morali ve neş’esi oldukça yüksekti.
Bizim koğuş gazetecilerin, basın mensuplarının konulduğu koğuş idi. Koğuştakiler olarak ekserî aynı veya yakın meslekteki esirlerdik. Ela Cezaevi’nde, Vatikan’da İkamet Eden Sürgündeki Qudüs Eski Başpiskoposu Hilarion Capucci, İsveç Uppsala Üniversitesi Dinler Tarihi Öğretim Görevlisi Prof. Mattias Gardell, Yunanistan Gazze Gemisi Organizasyon Komitesi Başkanı Araştırmacı – Yazar Dimitris Plionis ve Türkiyeli, İspanyol, İrlandalı, Katalon, Yunan, İsveçli gazeteci ve televizyoncular, El Cezire ve diğer Arap televizyon ve gazetelerinin çalışanları, spiker ve yapımcıları ile aynı koğuşta kaldım.
Cezaevindeki ilk kahvaltıda buluştuk. Bize bir kahvaltı tabağı ve yanında da sebze verdiler. Sebzeler salatalık, havuç, kayısı gibi şeylerdi. Onların verdiği kahvaltıyı kimse yemedi. Hepimiz sadece hıyar ve havuç yedik.
Sabah namazından itibaren, artık başımızda orduya bağlı askerler değil, içişleri bakanlığına bağlı polisler vardı. Elbette siyonist siyonisttir ancak İsrail polisleri bize İsrail askerleri ile kıyas bile edilemeyecek oranda iyi davranıyorlardı. Hatta yanımıza gelip oturuyorlar, sohbet ediyorlardı. Nerdeyse arkadaş gibi olmuştuk. Bunda elbette en büyük pay, dışarıda dünyanın ayağa kalkmasıydı, fakat biz dışarıda neler olup bittiğinden habersizdik.
Bizler hapishanedeyken, dışarıda neler olup bittiğinden habersizdik. Türkiye’de ve dünyada yer yerinden oynuyor ama bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Gemide askerler tarafından gördüğümüz zûlüm ve işkencelerin hiçbirini cezaevinde görmedik. Fakat esir olmak, özgürlüğünüzün tamamen elinizden alınmış olması, hangi vakitte ne yapacağınıza hep başkalarının karar vermesi, hakikaten başlı başına bir işkence gibiydi zaten. Allâh yolunda yapılan bir seferden sonra esir düştüğümüz ve Rızâ-yı İlâhî için hapishanede olduğumuz için, orada yapacağımız dûâların kabul olacağına inanıyor ve hücrelerimizdeyken sık sık dûâ ediyorduk.
Cezaevinde olduğumuz sürenin benim açımdan en faydalı ve verimli yanı, Qudüs Eski Başpiskoposu Hilarion Capucci ile aynı koğuşta olmak, onunla birlikte olmaktı. Erdemli duruşuna, babacan tavırlarına, müşfik haline ve sevecenliğine Akdeniz’in masmavi sularında yaptığımız yolculuk esnasında hayran olduğum bu güzel yaşlı insanla hapishanede de aynı koğuşa düştüğüm için çok mutluydum.
İnanın kardeşlerim; sırf papaz Capucci ile birlikteydim diye cezaevi bana zor gelmedi.
Hapishanede Hilarion Capucci ile, bu güzel yaşlı insanla bol bol sohbet etme imkânı buldum.
Bir gün yine, ben Türkiye’den bizim İslamî camiânın yakından tanıdığı değerli yazar hocalarım Ramazan Kayan, Ahmet Varol, Mustafa Özcan, Nuri Yıldız ve Abdulkadir Ağlamaz ile bir masada oturup sohbet ederken, bir baktım ki Hilarion Capucci uzak bir köşede tek başına oturmuş, öylesine düşünüyor, tefekkür ediyor.
Hemen masadan kalktım ve yanına gittim.
Usulca yanına sokuldum ve eğilip dizinin dibinde oturdum. Hafifçe döndü ve sevgi dolu gözlerle bana baktı. Selam verdim, almak niyetiyle başını salladı.
O’na dedim ki, “Baba, ben Almanya’da yaşıyorum. Allâh nasib eder de burdan çıkarsak, özgürlüğümüze kavuşursak, Vatikan’a gelip seni ziyaret etmek istiyorum. Müsait olur musun? Vatikan’a yanına gelmek, seni ziyaret etmek istiyorum.”
Gözleri ışıl ışıl oldu.
Ellerini başıma koydu. Sevecen bir şekilde saçlarımı okşadı.
Ve bana aynen şu cevabı verdi:
“Siz hepiniz benim evlâtlarımsınız. Bir evlât babasını ziyaret etmek isterse, hiç izin istemesine gerek var mı?”
İbrahim Sediyani
TAHRAN SANAT ENSTİTÜSÜ
TAHRAN / İRAN
19 EYLÜL 2011
Tahran, 28 Şehrivar 1390