25 Nisan 2013 günü, Barzanî Vakfı’nın davetlisi olarak Güney Kürdistan’a, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne gittik. Barzanî Vakfı, İsmail Beşikci Vakfı’nı davet etmişti. 3 kişilik bir heyet olarak gittik. Heyette, İBV Başkanı İbrahim Gürbüz, sayman İshak Tepe vardı. Bizimle birlikte, Kürdistan Demokrat Partisi Ankara temsilcisi Ömer Miranî de geldi. Ayrıca, televizyon çekim ekibi olarak Önder ve kameraman arkadaşı da bizimle geldiler.
Hewlêr’e, İstanbul’dan kalkan bir uçakla gittik. İki saat kadar sonra, Uluslararası Hewlêr Havaalanı’na indik.
Havaalanında bizi Barzanî Vakfı’nın yöneticileri, heval Aziz ve heval Musa karşıladılar. Salonda bir süre dinlendik. Duvarda asılı, Serok Talabanî’yi ve Serok Barzanî’yi birarada gösteren fotoğraf dikkat çekiciydi.
Bir süre dinlendikten sonra otele, Divan Oteli’ne geldik. Otelde, Barzanî Vakfı yöneticileriyle program üzerinde konuştuk. Barzan’ı, Laleş’i ve Halepçe’yi ziyaret edecektik. Kale de ziyaret edeceğimiz mekânlar arasındaydı.
Havaalanından otele gelirken yolda Kürt bayraklarını, Kürt askerlerini, Kürt polis güçlerini, Kürt zabıta memurlarını görmek, duygulu anlar yaşamamıza neden oldu.
Otelde, bir terzi, benim, Mella İsak’ın ve İbrahim’in ölçülerin aldı. Bize pêşmerge kıyafetleri dikeceklerini söyledi. Renk beğenmemiz için birkaç parça kumaş da getirmişti.
26 Nisan sabahı, otele ölçülerimizi alan terzi arkadaş geldi. Benim kıyafeti hazırlamış, beni giydirdi. Kuşağın başlanması bir maharet gerektiriyor. Barzanîler’in kuşağı bağlama biçimi ayrı. Bir gün pêşmerge elbisesiyle dolaştım. Kefi eksikti. Arkadaşlar bana “Son Pêşmerge” diyorlardı.
Daha sonra Barzan için yola çıktık. Barzanî Vakfı’nın tahsis ettiği iki araba ile yola çıktık. Şoförler Hişyar Mustafa ve Fikri Abdurrahman Ali seyahat boyunca her zaman bizimle oldular. Gazateci Mirhac Mustafa da seyahat boyunca bizimle oldu.
Rudaw televizyon kurmaya çalışıyor. Rudaw ekibi, Gani ve arkadaşları da, havaalanında başlayarak seyahat boyunca bizimle oldular.
Kuzeye doğru ilerliyoruz. Şaklawa’dan geçtik. Yol gittikçe dağlara vuruyor, yükseliyor. Şoförümüz Hişyar Mustafa, pêşmergelik yapmış bir arkadaş. Bize, bazı yörelerde gerçekleşen, kendisinin de katıldığı çatışmalardan söz ediyor.
Öğleye doğru, Zap üzerinde bir kafede mola verildi. Orada, Felekeddîn Kakayî ve arkadaşları da bizim kafileye katıldı.
Barzan’a vardık. Her taraf yemyeşil. Halbuki bu bölge, bu köy, kaç defa yakılıp yıkılmıştı. Her taraf bombardımanlarla yerle bir edilmişti. Ormanlar kaç defa yakılmıştı… İşte şimdi, her taraf yine yemyeşil. Her taraftan ağaçlar, fidanlar fışkırıyor. Köyler yeniden kurulmuş. Canlı bir toplumsal yaşam var.
Mella Mustafa Barzanî’nin doğduğu evi ziyaret etmek istedik. Saddam Hüseyin döneminde ve daha önceki dönemlerde gerçekleştirilen bombardımanlarla her taraf yerle bir edildiği için, yapı, kalıntı bırakılmadığı için, ancak tahminî bir yer gösterilebildi. Bombardımanlar sırasında, evde kullanılan günlük eşyalardan, yani, tas, çanak – çömlek vs.’den de bir eser kalmamıştı.
Mella Mustafa Barzanî’nin kabrine vardık. Doğal bir mezarlık. Kanımca mazlum Kürtler’in, Kürdistan halkının mücadelesini en iyi bu mezarlık, bu mezarlığın doğallığı anlatıyor.
Ziyaretçi defterine duygularımızı dile getiren yazılar yazdık:
“Televizyonda bir yayın var. 50 – 60 saniye kadar sürüyor. Mella Mustafa Barzanî’nin ve pêşmergelerin silâhlarıyla birlikte ve yürüyerek dağdan inişini gösteriyor. Sonra bir mağaranın önünde mola veriyorlar. Pêşmergeler Barzanî’yle konuşuyor. Bazı konular hakkında bilgi veriyor. Bu görüntüler kişi olarak beni çok etkiledi. Bu görüntüler, insana büyük bir moral ve güç veriyor. Bu yayını her izlediğimde, duygularımda yükselme ve yücelme yaşıyorum.”
Bu duygularımı ziyaretçi defterin de yazmaya çalıştım.
Barzan’da Enfal Şehîdleri Mezarlığı da var. 500 civarında Enfal şehîdinin cenazesi buraya getirilip defnedilmiş. Kürtler’in, Barzanîler’in bu uğurda onbinlerce şehidi var.
Kabristana yakın bir yerde, ziyaretçiler için misafirhane, yemekhane, kütüphane, konferans salonu, çocuklar için oyun alanları vs. yapılıyor. İnşaat devam ediyor. Barzanî Vakfı’nın da buraya taşınması söz konusu…
Barzan’dan ayrılıp kuzeydoğuya doğru devam ettik. Mêrga Sor, Revanduz, Geliya Ali Beg…
Buralar turistik yöreler. Yeraltı nehirleri, dağlarda, bazı yerlerde dışarı çıkma fırsatı bulmuş. Oralarda, şelâleler, çağlayanlar oluşmuş. Doğa çok güzel. Turizm potansiyeli olan yöreler… Özellikle Arap turistlerin çok ilgisini çekiyor. Şaklawa da öyle. Şaklawa’da turizm, otelcilik çok gelişmiş.
Barzan’dan Mêrga Sor’a doğru gelirken Şenader Mağarası’nı da ziyaret ettik. Şenader Mağarası dağda, epey yükselmek gerekiyor. Muntazam yapılmış merdivenler yükselmeyi sağlıyor. Burada yapılan kazılar, kazılarda elde edilen bulgular buranın çok eski bir yerleşim yeri olduğunu gösteriyor.
27 Nisan’da Başkan Mesud Barzanî’yi ziyaret ettik.
Mesud Barzanî’nin Mella Mustafa Barzanî ile ilgili olarak anlattığı konu çok çarpıcıydı: Mella Mustafa Barzanî, dünya liderlerine mektuplar yazmış. Bunlardan bazıları kendilerine yazılan bu mektuplara cevap vermiş, bazıları cevap vermemiş. Ama Türk Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, bu mektubu hiç açmadan, okumadan, geldiği gibi iade etmiş.
Konferansa, 50 yıl önce, 1963 yılında, Yüksekova, Şemdinli yörelerinde askerlik yaparken yaşadığım bazı olayları anlatarak başladım. Bu anı, aslında, Güney Kürdistan’a bugünkü gelişin ikinci geliş olduğunu da göstermektedir. (Ek 1)
Bu anıdan sonra Kürt sorunuyla ilgili bir konferans verildi. (Ek 2)
Konferansın bitiminden hemen sonra, Selahaddîn Üniversitesi’nde “Sanat Tarihi” hocası olan Ferhad Pirbal, hızlı adımlarla kürsüye geldi. Hemen yere eğilip ayakkabılarımı çıkarmaya çalıştı. Çıkardı. Ayakkabıyı öperek ve izleyici kitleye hitap ederek “Bu ayakkabıyı Selahaddîn Üniversitesi’nin müzesine koyacağım” dedi.
Ferhad Hoca şöyle diyordu: “Osmanlılar 400 sene önce buralara geldiler. Buraları zaptettiler. Bu yerleri kendilere mülk yapmak için geldiler. İsmail Beşikçi de nihayet bu topraklara ayak bastı. Beşikçi, Kürtler şunu diyor: ‘Topraklarınıza, ülkenize sahip çıkın, dilinize kültürünüze sahip çıkın’. Kürdistan’a bu şekilde, bu niyetlerle ayak basma çok değerlidir. Bu bakımdan bu ayakkabı çok değerlidir. Bütün Osmanlı mülkünden daha değerlidir.”
İzleyiciler, bu tutumu coşkulu alkışlarla karşıladılar. Salon doluydu. Ayakta dinleyiciler de vardı.
28 Nisan’da Laleş’i ziyaret ettik. Ézidî babalarla, pîrlerle tanıştık. Ézidî uzmanlardan, Ézidî mabedi hakkında, Ézidî inanışı hakkında bilgi aldık. Ézidîler, Kürt toplumunun İslam’dan önceki inanışlarına, ibadetlerine ışık tutması bakımından dikkate değer bir gruptur. Arap Müslümanlar’dan, bazı Kürt Müslümanlar’dan çok eziyet, zûlüm gördüler. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Ézidîler’e karşı yürüttüğü politika çok daha olumlu. Bu yönetim alanında Ézidîler’in özgür bir şekilde yaşayacaklarını, özgürlüklerini genişletecekleri kanısındayım.
Laleş’te dostlarımızdan Nejdet Buldan’la görüştük. Bu da çok güzel, anlamlı bir görüşme oldu.
29 Nisan sabahında gazeteci Mirhac Mustafa ve Gani ile birlikte Sami Abdurrahman Parkı’nda dolaştık. Çok büyük bir park. Mimarî bakımdan çok iyi düzenlenmiş. Parkta, Şubat 2004’te, Kurban Bayramı’nda meydana gelen terör saldırısında yaşamlarını yitiren Sami Abdurrahman ve arkadaşlarının isimlerinin de yazılı olduğu bir anıt var.
Parkta Mesture Hanım’ın büstü çok dikkatimi çekti. 1805 – 1848 arasında yaşamış Erdelanlı bir şair. Gazeteci Gani, Mesture Hanım’ın hüzünlü yaşam öyküsünü de anlattı.
Daha sonra Kerkük üzerinden Süleymaniye’ye, oradan da Halepçe’ye gittik. Süleymaniye’ye giderken Çemçemal’den geçtik. Çemçemal’de Enfal şehîdlerini de ziyaret ettik.
Burada Enfal şehîdlerine ilişkin çok büyük bir mezarlık var. Bu mezarlıkta toplu mezarlar da var. Yol boyunca Kürt askerler kontrol noktalarında düzenli denetim yapıyorlardı. Kürt bayrakları her yerde dalgalanıyordu.
Süleymaniye’ye girişte, 10 km mesafedeki Baziyan’da Şeyh Mahmud Berzencî’nin bir anıtı dikilmiş.
Burada uzman bir arkadaş Şeyh Mahmud Berzencî’nin 1919’da Mayıs – Haziran aylarında İngilizler’le yaptığı savaş hakkında önemli bilgiler verdi. Savaşın cereyan ettiği alanları gösterdi. Şeyh Mahmud Berzencî’nin savaşı yönettiği, karargâh olarak kullandığı mağara da orada. Şeyh Mahmud Berzencî, İngilizler tarafından mağarada yakalanmış.
Süleymaniye’de Hero Xan’ı ziyaret ettik. Süleymaniyeli yazarlar, gazetecilerle tanıştık. Hero Xan’dan Almanya’da tedavi gören Serok Talabanî’nin durumunu görüştük. Serok Talabanî’nin sağlık durumunun düzelme yolunda olduğunu, hastanede tedavi gördüğü odada yürüyebildiğini, konuşabildiğini söyledi.
Halepçe’yi Enfal şehîdlerini ziyaret ettik. Burada çok toplu mezar var. Enfal şehîdlerini yaşatan, onları ölümsüz kılan bir anıt da var.
Sabahleyin Hewlêr’den Süleymaniye’ye giderken Kerkük yolunu kullanmıştık. Akşam, gece saatlerinde Hewlêr’e dönerken Doxan yolunu kullandık.
30 Nisan’da Kürdistan Parlamentosu’nu ziyaret ettik. Parlamento tatilde idi. Parlamentoda bazı tadilat işleri de vardı. Ama parlamento başkanını, başkan yardımcısını görme, konuşma fırsatı bulduk. Onlarla, bazı görevlilerle konuştuk.
Öğleye doğru Barzanî Vakfı’nı ziyaret ettik. Vakıf Başkanı Şeyh Aziz, başkan yardımcısı Musa oradaydı. Barzanî Vakfı ile İBV arasında bir protokol imzalandı.
Barzanî Vakfı’nın bulunduğu sokakta, vakfın tam karşısında bir kilise vardı. Küçük bir kilise. Kapısı açık. Giren çıkan var. Kilise sokakta, öbür binalar arasında görülebilir, fark edilebilir bir yapı.
Bu kiliseyi gördüğümde bende şu duygular ve düşünceler uyandı: İstanbul’da, Dolapdere’de bir kilise var, Ermenî kilisesi. Ama bu kiliseyi görünür, fark edilebilir kılmamak için kilisenin önüne, etrafına binalar yapılmış. Yüksek, derme çatma binalar. Bunlar kiliseyi gizliyor. Bu kilisenin kapısını bulmak bile zor. Taksim’deki Rum kilisesi de böyle. Anadolu taşrasındaki pekçok kilise ise zaten yakılmış, yıkılmış, harabe durumunda. Devlet Ermenîler’den, Rumlar’dan iz bırakmamak için yoğun bir çaba içinde olmuş. İstanbul’daki bazı kiliseler ise herhalde yıkılamadıkları için gizlenmeye çalışılıyor. Taşradaki, Erzurum, Artvin yörelerindeki bazı Gürcü kiliseleri ise yıkıntı içinde ama ayakta kalmış.
Hewlêr’de Barzanî Vakfı karşısındaki bu kilise bende bu tür duygular, düşünceler uyandırdı. Hewlêr’de Ankawa isimli bir semt var. Hristiyanlar’ın oturduğu bir mahalle. Orada Müslümanlar’ın mülk alması da yasakmış. Bunlar Hristiyanlar’ı koruyucu, onların rahatsız edilmelerini önleyici tedbirler. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Hristiyanlar’ın daha özgür bir yaşam içinde oldukları görülüyor.
Barış ve Demokrasi Partisi’nin Hewlêr’de bir bürosu var. Barzani Vakfı’ndan sonra burayı da ziyaret ettik.
Oradan da Sinem Xan’a gittik, Celadet Bedirxan’ın kızı Sinem Xan…
Sinem Xan, Selahaddîn Üniversitesi’ndeki konferansta bizi evine davet etmişti. Sinem Xan, Kürt millî değerlerine bağlı bir kadın. Evi müze gibi… 1927 Xoybun’un bayrağını Sinem Xan’ın evinde görmek insanda duygu yükselmesi, yücelmesi yaratıyor. Bu bayrak karşısında insanın duyguları düşünceleri yüceliyor, yükseliyor. Bu, Mahâbâd’da da dalgalanan bayrak… Kürdistan Bölgesel Yönetimi semalarında dalgalanan bayrak da bu bayrak…
Sinem Xan bize 1782 yılında, bir İtalyan tarafından yapılmış dünya haritası da gösterdi. Bu haritada Kürdistan da görünüyor. Bugün Kürtler’in yaşadığı alanlar üzerine “Kürdistan” yazılmış.
Sinem Xan’ın evinde Bedirxanîler’den kalan çeşitli eşyalar, kitaplar, belgeler de var.
Daha sonra Serhat Tepe’nin bürosuna gittik. Bu büroda bir zamanlar PKK’de mücadele eden arkadaşlar da çalışıyor; reklâm bürosu… Burada, Şemdinli taraflarında, Rubaruk, Girana Nehri, Benavik yörelerinde gerilla faaliyeti yürütmüş olan bir arkadaş da vardı. Bu arkadaşla sohbet fırsatı da buldum.
Akşam da bir otelde Nizamettin Taş ve arkadaşlarıyla sohbet ettik. Buraya oğlu Dara ile birlikte Yaşar Kaya da gelmişti. Şivan da o akşam Avrupa’dan Hewlêr’e gelmişti. Kısa bir süre Şivan’ı görmek ve sohbet etmek fırsatı buldum.
İstanbul’dan işadamı bir arkadaşımız Hewlêr’de bir apartman yapıyor. O apartmanın bir dairesini İBV’na bağışlıyor. O inşaatı da gördük. Hewlêr’de merkezî bir yerde. Apartman inşaatı tamamlanınca bağış işlemi de tamamlanacak.
1 Mayıs günü Başbakan Nêçirvan Barzanî’yi ziyaret ettik. Başbakanlık Hewlêr’de çok geniş bir alan üzerinde kurulu. Görüşmede başbakanlıkta görevli bazı bürokratlar da vardı.
Nêçirvan Barzanî genç, dinamik bir kişi. Türk yöneticilerle iyi ilişkiler kurmuş. Bu ilişkileri sağlamlaştırmaya çalışıyor. Görüşmelerin ilk yıllarında Kürdistan’dan söz etmesi Türk bürokratlar tarafından “şımarıklık” olarak algılanmış. Zamanla bu sözler doğal karşılanır olmuş. Nêçirvan Barzanî, Hewlêr merkezinde, İBV adına bir bina yapmak istediklerini, bunun için plan proje peşinde olduklarını söyledi.
Kuzey Kürdistanlı olup da bölgede iş yapan çok kişi var. Muşlu bir işadamı da var. Tuhafiye mağazası çalıştırıyor. Vakıf Başkanı İbrahim Gürbüz’e, İshak Bey’e ve bana çeşitli armağanlar da verdi.
O akşam Şiwan Perver’i kendi evinde bir defa daha ziyaret etme fırsatı bulduk.
2 Mayıs sabahı Hewlêr’den İstanbul’a hareket ettik.
* * *
EK 1
ASKERLİK DÖNEMİ
1962 – 1964 yılları arasında askerlik yaptım. Eğitim dönemi Tuzla, Yedek Subay Piyade Okulu’nda geçti. 59. Dönem (Ekim 1962 – Mart 1963).
O zaman becayiş (yer değiştirme) vardı. Becayişten yararlanarak ben Bitlis’e, dostum Yılmaz Öztürk Çorlu’ya, Süleyman Saim Tekcan Trabzon’a gitmişti.
Bitlis’te, 34. Piyade Alayı’na tayin edilmiştim. 34. Piyade Alayı, Bitlis – Tatvan Yolu üzerindeydi. Tuzla’daki altı aylık eğitimden sonra, Nisan 1963’te burada göreve başlamıştım. Üçüncü bölükte takım komutanıydım.
O dönem Irak’ta, Mella Mustafa Barzanî liderliğinde Kürtler’le Irak devleti arasında çatışmalar vardı. Bu çatışmalar nedeniyle sınırı korumak için, Bitlis, Muş, Bingöl, Erciş’teki piyade alaylarından iyi donanımlı bölüklerin Hakkari’ye, sınıra takviye gücü olarak gönderilmesi konuşuluyordu. Bir önceki yıl, yani 1962’de de böyle bir güç Hakkari taraflarına gönderilmiş.
Şöyle deniyordu: “Eşkiyalarla Irak devleti, Irak ordusu arasında çatışmalar var. Irak silahlı kuvvetleri, eşkiyalarla, haydutlarla yaptığı mücadele sırasında, onları sıkıştıracak. Eşkiyalar, sınıra kadar gelip Türkiye topraklarına sığınmak zorunda kalacaklar, İşte onların bu geçişlerine izin vermemek gerekir. Sınıra öyle sıkı önlemler alınmalı ki, bu eşkiyalar sınıra kadar geldiklerinde, onları yakalamak, Irak hükümetine teslim etmek mümkün olsun.
Bu haydutlar 1946 – 47’de de Irak devletine başkaldırmışlardır. O zaman Irak ordusu bu eşkiyaları sıkıştırmış, onlar da sınırı geçerek Türk topraklarına girmişler, Yüksekova’dan geçerek İran topraklarına varmışlar, daha sonra da Sovyetler Birliği’ne sığınmışlardı. Bugün sınırda öyle önlemler almalıyız ki 1947’deki durum tekrar etmesin.”
O dönemlerde Kürtler “haydut, eşkiya, hain, sergerde” diye anılıyorlardı. Mella Mustafa Barzanî’ye de “eşkiyaların başı” denirdi. Ben Bitlis’teki alayda sınıra sevk edilen bölükteydim. Asteğmendim, takım komutanıydım. Bölük, 21 Mayıs 1963’ten sonra, yani Talat Aydemir’in darbe teşebbüsünden sonra Van’a, oradan da Başkale’ye doğru hareket etmişti.
Bölük, Haziran’da bir süre Başkale’de konakladı. Daha sonra Haziran sonlarında Yüksekova’ya intikal etti, oradan da Şemdinli’ye… Temmuz’da Haruna – Tisi yörelerinde konakladı. Daha sonra bir süre de Şapatan’da konakladı. Şapatan, Derebanî, Sirinûs, Bembo, Nogaylan, Bigolta yörelerinde de kaldı.
Temmuz sonlarında Şapatan’dan Şemdinli’ye sevk edildi. Şapatan’dan Şemdinli’ye geçmek için yüksek bir dağı tırmanmak gerekiyordu. Ağustos’ta Şemdinli’den sınıra sevk oldu. Sınırı, Rubaruk’a varmak için Şapatan köyünden dağa tırmanmak gerekiyordu. Bu, ikinci Şapatan oluyor. Dağa tırmanmak gerekiyordu.
Daha sonra Nehrî köyüne iniyorsunuz. Nehrî’den sonra da Benavik, Besusin, Zerîn, Mavan üzerinden Rubaruk’a varıldı. Birlik uzun süre Rubaruk’ta konakladı. Şemdinli’den sınıra, Rubaruk’a kadar, 90 km kadar mesafe vardı. Birkaç defa dağlara tırmanıp indikten sonra Rubaruk’a varılıyordu, yürüyerek gidiliyordu. Ağır silâhları katırlar taşıyordu.
Sık sık keşfe çıkmak sözkonusu oluyordu. Halk nasıl yaşıyor, Irak’taki mücadeleyi nasıl algılıyor, ne ekiyor, ne biçiyor, ne alıyor, ne satıyor, devletin ve hükûmetin politkalarını, uygulamalarını nasıl algılıyor, orduya, jandarmaya, öğretmene, tahsildara, imama karşı tutumu ne gibi konuları anlamak için sık sık keşfe çıkmak sözkonusu oluyordu. O zaman muvazzaf teğmenler, astsubaylar keşif işlerini küçük bir askerî iş görürlerdi, keşfe çıkmak istemezlerdi. Bense bu görevi isteyerek yapıyordum. Keşif sırasında, yukarıda belirttiğim köyler yanında Girana’ya da uğruyordum. Burası da sınırda, sıfır noktasında bir köydü.
Bölüklere Hakkari’deki, Van’daki tugay karargâhlarından sık sık emirler gelirdi. Bu emirler de Mella Mustafa Barzanî ve Kürt güçleri için “Sıkıştırıldılar, yakalanmaları an meselesi, kaçıyorlar, Türk sınırlarına doğru kaçıyorlar, aç kaldılar, yiyecek bulamıyorlar…” şeklinde bilgiler verirlerdi. Dikkatli olunması, “sergerde”lerin geçişlerine izin verilmemesi, sınırda yakalanmaları istenirdi. Sınırda, takım komutanı olarak benim de sorumlu olduğum 8 – 10 km’lik bir bölüm vardı.
Temmuz ayı içerisinde bu emirlerde hiç sözkonusu edilmeyen bir durum gerçekleşmişti. Mella Mustafa Barzanî’ye bağlı Kürk güçleri değil, bu güçlerin mücadele ettiği Bradost aşireti mensupları Mavan taraflarından sınırı geçip Türkiye’ye sığındılar. O günlerde Bradost aşireti Irak hükûmetini destekliyor, Mella Mustafa Barzanî’ye ve güçlerine karşı mücadele ediyordu. Bunun için de Irak hükûmeti Bradost aşiretini maddî ve manevî olarak çok destekliyordu.
Bradostlar, Barzanî taraftarlarının sınırdaki köylerini yakıyorlardı. Barzanîler de Irak ordusuna karşı savaş yürütürlerken Bradostlar’a karşı da savaş veriyordu. İşte bu mücadele sırasında Bradostlar sıkışmışlar, sınır köylerini geçip Türkiye’ye iltica etmek durumunda kalmışlardı.
Bradostlar Irak hükûmetine dost güçler oldukları için Türkiye tarafından iyi karşılandılar. Liderleri Şeyh Reşîd hemen sınırdan alınarak Van’daki tugay komutanlığına götürülmüştü. O günlerde Şeyh Reşîd için “yaşlı, hasta bir kişi” deniyordu.
Bradostlar kadın – erkek, çoluk – çocuk, genç – ihtiyar, kalabalık bir grup olarak gelmişlerdi. Sürüleriyle, katırlarıyla, eşekleriyle, tavuklarıyla gelmişlerdi. Yaşam devam ediyordu. Aşağı mahalleden yukarı mahalleye geçmiş gibiydiler. Çadır kuranlar, hamur yoğurmaya başlayanlar, yemek pişirmek için çaba sarf edenler, çamaşır yıkayanlar, çocuklarını yıkayanlar… Yoğun bir faaliyet vardı.
Kadınlar üç taş buluyor, üzerine bir tencere oturtuyor, ocak yapıyordu. Bir grup kadın üç taş buluyor, üzerine bir sac oturtuyordu. Çocuklar kendi havalarındaydılar. Birbirleriyle itişip kakışıyorlardı. Yaşam dinamik bir şekilde sürüyordu. Çevredeki köylüler de yeni gelenlere karşı dostluk gösteriyordu.
Bir gün keşif yürüyüşü sırasında pêşmergelerle karşılaştık. 11 kişilik bir mangaydık, komutanları da bendim. Pêşmergelerle karşılaşınca çok şaşırdım. Pêşmergeler bazı şeyler söylüyorlardı ben hiç anlamıyordum. Çok zor durumda kaldım. O sırada bir asker “Teğmenin ben konuşabilir miyim?” dedi. Konuştu. Asker Kars’ın Arpaçay ilçesindendi ve pêşmergelerle çok rahat bir şekilde konuşuyor, anlaşıyordu. Pêşmergeler sınırı geçtiğimizi söylüyorlarmış. Geçerek birkaç kilometre ilerlemişiz. O günlerde sınırda ciddî önlemler, tel örgüler vs. yoktu, 5 – 6 kilometrede bir sınır taşları vardı.
Askerin, pêşmergelerin dediklerinden, neler konuştuklarından çok birbirleriyle konuşabilmeleri, anlaşabilmeleri dikkatimi çekmişti. Çünkü o dönemde, 27 Mayıs’tan sonra “Kürtler’in Türklük’ü, Türk olduğu” çok konuşulan bir konuydu. “Kürt diye bir halk yok, Kürtçe diye bir dil yok”, çok konuşulan konulardı. Devletin bu konuda yoğun bir propagandası vardı. Bunu basın, üniversite, yargı, devletin bu görüşünü çok yoğun bir şekilde, tartışmasız bir şekilde destekliyordu. Kürtçe diye bir dilin olmadığı, Kürtler’in birbirini anlamadığı, bir köyde yaşayanların komşu köyde yaşayanların dilini anlamadığı, bunun için Türkçe konuştukları vurgulanıyordu.
Mehmet Şerif Fırat’ın “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” isimli kitabı Millî Birlik Komitesi başkanı ve devlet başkanı Cemal Gürsel’in “önsöz”üyle yeniden yayımlanmıştı. Bu, Kürtler’in Türk olduğunu, Kürtçe diye bir dil olmadığını anlatan, ispatlamaya çalışan bir kitaptı. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından basılmış, üniversitelere, liselere, öğretmenlere ücretsiz olarak dağıtılıyordu.
Buradaysa Kars’ın Arpaçay ilçesinden bir askerle pêşmergeler çok rahat bir şekilde konuşup anlaşıyordu. Barzan veya Barzan’a yakın bu bölge ile Arpaçay arasında en az 700 km mesafe var. Bu olgu, resmî görüş hakkında, Kürtler, Kürtçe hakkında kafalarda bir kıvılcım etkisi yaratıyor.
* * *
EK 2
YAKINDOĞU’DA VE ORTADOĞU’DA KÜRTLER
1930 yılında Türkiye’de yayımlanan Milliyet gazetesinde bir karikatür yer alıyordu. Karikatürde Büyük Ağrı Dağı ile Küçük Ağrı Dağı arasında bir mezar yapılmış, mezar üzerine de “Muhayyel Kürdistan burada medfundur” (Hayalî Kürdistan burada gömülüdür) yazılmıştı. Mezar, beton dökülerek kapatılmıştı.
Son 40 – 50 yılda yaşanan olaylar, üzeri betonla kaplı bu mezarın parçalandığını, Kürtler’in dirildiğini göstermektedir. Bu sürecin temel dinamiği şüphesiz Kürtler’in güneyde, kuzeyde, doğuda, batıda kararlı bir şekilde sürdürdükleri mücadelededir. 1980’lerin ortalarında gerçekleşen ve hâlâ sürüp giden gerilla mücadelesine de elbette işaret etmek gerekir.
ABD ve koalisyon güçlerinin 20 Mart 2003’te Irak’a yaptıkları müdahaleyi ise dış dinamik olarak değerlendirmek gerekir. Bu müdahaleden sonra Saddam Hüseyin rejimi yıkılmıştır. Bu süreçte Baas Partisi, ordu, El – Muhaberat dağıtılmış, kitle imhâ silahları yok edilmiştir.
Belli başlı bu tehditlerin ortadan kalkmasıyla Kürtler’in önü açılmış, Kürtler’in kararlı mücadelesiyle “Federal Irak” anlayışı dile getirilmiş, bu anlayış doğrultusunda anayasa yapılmış, Kürdistan Bölgesel Yönetimi kurulmuştur. Bu artık uluslararası bir statüdür.
Böylece Yakındoğu’da 1920’lerde kurulan ve Kürtler’e herhangi bir statü vermeyen bu haritada çok önemli bir gedik açılmıştır. Güney Kürdistan’da yaşanan bu sürecin Kuzey Kürdistan’da Doğu Kürdistan’da ve Batı Kürdistan’da yaşayan Kürtler’i de etkileyeceği açıktır.
Bu iki dinamik, yani iç dinamik ve dış dinamik, biribirlerini etkileyerek, biribirlerini tetikleyerek Kürtler’i, Kürdistan’ı bugünkü duruma getirmiştir. Kürtler artık Ortadoğu’da, Yakındoğu’da çok önemli bir güçtür. Bölge yeniden düzenlenirken Kürt dinamiği artık dikkatlerden uzak tutulamaz.
1920’LER: MİLLETLER CEMİYETİ DÖNEMİ
Bu çerçevede 1920’lere bakmak gerekir.
1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde Kürtler ve Kürdistan bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Dönemin emperyal güçleri Büyük Britanya ve Fransa bunu Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle işbirliği, güçbirliği yaparak gerçekleştirmiştir.
1920’ler ulusların kendi geleceğini tayin hakkı anlayışının, halkları en çok etkilediği bir dönemdir. Sovyetler Birliği liderleri Lenin, Stalin, Troçki bu temel ilkenin yaşama geçmesi için önemli bir çaba içindedir. ABD başkanı Wilson yine böyle bir çaba içindedir. Böyle bir dönemde Kürtler’in ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması dikkate değer bir durumdur.
Bu, Kürtler’in ve Kürdistan’ın üçüncü bölünüşü, parçalanışı ve paylaşılışıdır. 1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde yaşanan bu süreç bize şunu göstermektedir: Bir ulus, tarihinin belirli bir aşamasında bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın hedefi olduğu zaman, o ulusun artık derlenip toparlanması zor olmaktadır. Bu artık kendini üreten, çoğaltan, derinleştiren, yaygınlaştıran bir etki yaratmaktadır.
İlk bölünmenin 16. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında gerçekleştiği biliniyor. O dönemde Osmanlı – İran savaşlarının Kürdistan’da yapıldığı, her iki tarafın da Kürtler’den oluşturduğu ordular olduğu, bu orduların İran adına ve Osmanlı adına birbirleriyle savaştıkları biliniyor.
İkinci bölünme 1812 – 1813, 1826 – 1828 İran – Rus savaşları sonunda gerçekleşmiş, İran İmparatorluğu sınırları içindeki Kürdistan’ın kuzey kesimleri Rus imparatorluğu’nun egemenliği altına girmiştir. Kafkasya’da Ermenistan ile Karabağ arasında 1923 – 1928 yılları arasında yaşam bulan Kızıl Kürdistan, bu toprakların bir kısmı üzerinde kurulmuştur. Gürcistan’da, Ermenistan’da ve Azerbaycan’da yaşayan Kürler’i yine bu durumla ilişkilendirmek gerekir.
Bölünme, parçalanma ve paylaşılma giderek aşiretleri, aileleri bölmekte, hatta aynı ailedeki kardeşler bölünmektedir. Güney Kürdistan’daki, Doğu Kürdistan’daki Kürtler’in Arap Alfabesi, Kuzey Kürdistan’daki Kürtler’in Latin Alfabesi’ni kullanmaları ve bu durumun sürüp gitmesi yine bu durumla ilgilidir.
Birinci Dünya Savaşı sonunda Milletler Cemiyeti, uluslararası barışı kurmak ve korumak için kurulmuştur. Uluslararası anlaşmazlıklar, devletlerarası anlaşmazlıklar, savaşa varmadan, barışçıl yollardan çözülsün diye kurulmuştur. Ama bu dönemde Kürtler ayakta oldukları halde, örneğin Güney Kürdistan’da Şeyh Mahmut Berzencî bunu sık sık gündeme getirmesine rağmen, Milletler Cemiyeti’ni kuranlar Kürt isteklerini dinlemek, duymak istememiştir. Kürtler ve Kürdistan bölünmüş parçalanmış ve paylaşılmıştır. Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da Kürtler’e hiçbir statü vermeyen bir statüko kurulmuştur.
Milletler Cemiyeti kendisinden bekleneni, yani uluslararası barışı kuramamış, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine engel olamamıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve savaştan sonra da uluslararası barışı kurma ve koruma anlayışı devam etti. 1945’te Birleşmiş Milletler bu doğrultuda kuruldu.
İkinci Dünya Savaşı sürecinde de Kürtler ayaktaydı. Mehâbâd Kürt Cumhuriyeti’nin kurulması ve yıkılması dikkate değer bir durumdur.
Ama Kürtler bu dönemde de Birlemiş Milletler’i kuranlara seslerini duyuramamışlardır. Birleşmiş Milletler’i kuranlar, örneğin İngiltere, Fransa, ABD, Sovyetler Birliği, Kürtler’i görmek istemedi, Kürt isteklerini duymak, dinlemek istemedi.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın siyasal çehresinde çok büyük değişiklikler oldu. Örneğin Afrika’da İkinci Dünya Savaşı’ndan önce sadece iki bağımsız devlet vardı, bugün 57 bağımsız devlet var ve bunlar 1950’lerde, 1960’larda bağımsızlık kazandılar ama Kürdistan’da hiçbir şey değişmedi. Kürtler’e herhangi bir statü vermeyen bu durumda hiçbir şey değişmedi. Bunların bilincinde olmak gerekir.
1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde kurulan uluslararası nizam, anti – Kürt bir uluslararası nizamdır. Birleşmiş Milletler’i kıranlar da bu anti – Kürt uluslararası nizamı aynen korumuştur. Bugün de bu anti – Kürt uluslararası nizam aynen korunmaktadır. Kürtler’in bu anti – Kürt uluslararası nizama karşı mücadelelerinin sürmesi ise çok önemlidir.
Anti – Kürt uluslararası nizam konusunda bazı olaylardan söz etmek yararlı olacaktır:
16 Mart 1988, Saddam Hüseyin rejimi Halepçe’de Kürtler’i zehirli gazlarla boğdu, soykırım yaptı. Bu soykırıma karşı dünyanın hiçbir yerinde bir tepki, eleştiri, suçlama yapılmaması dikkate değer bir durumdur. Ne Paris’te, ne Londra’da, ne Berlin’de, ne Washington’da, ne Kahire’de, ne Şam’da bu konuda bir yürüyüş, miting olmadı. Tel-Aviv’de bu soykırımı protesto eden bir miting, yürüyüş yapıldığına ise işaret etmek gerekir.
Halbuki Saddam Hüseyin rejimi “hangi gaz daha zehirlidir, hangi gaz kitlesel bakımdan daha çok ölüm yaratır” konusunda 1983’ten beri araştırmalar yapıyordu. Bunun için de subay olarak Kürt köylerini, cezaevindeki Kürt mahkûmları kullanıyordu. 1983’ten beri bu konuda yapılan deneyler sırasında katledilen Kürtler’in sayısı Halepçe’de bir anda katledilen Kürtler’in sayısından çok daha fazladır. Zamana ve mekâna yayılmış bir soykırım.
İslam Konferansı bu soykırımın yapıldığı günlerde Kuveyt’te toplantı halindeydi. Türkiye’yi 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren temsil ediyordu. O dönemde İslam Konferansı’nın 53 üyesi vardı.
İslam Konferansı’nın soykırım karşısında bir tepki göstermemesi, Saddam Hüseyin rejimini eleştirmemesi, suçlamaması dikkate değer bir konudur. O zaman Bulgaristan’da Türk azınlığa isim değiştirme, Türkler’e Bulgar isimleri verem operasyonları vardı. Bulgar hükûmeti Türkler’e “Bulgar isimleri alırsanız, Bulgaristan Komünist Partisi’nde ve Bulgaristan devlet bürokrasisinde görev alırsınız, görevde hızla yükselirsiniz. Ama Türk isimleriyle kalırsanız günlük yaşamınızda sıkıntılarla karşılaşabilirsiniz” diyordu.
İslam Konferansı Sonuç Bildirisi’nde bu tutumundan dolayı Bulgaristan eleştiriliyordu. Benzer bir nedenden dolayı Batı Trakya’daki Türkler’e yürüttüğü eğitim politikasından dolayı Yunanistan da eleştiriliyordu. Batı Trakya’daki Türk çocukları için Türkiye’de hazırlanmış bir alfabenin Yunan hükûmeti tarafından kabul edilmemesi, Yunan hükûmetinin bu konuda bizzat kendisinin hazırladığı bir alfabeyi kullanması, İslam Konferansı tarafından eleştiriliyordu.
Ama İslam Konferansı’nın Kürt soykırımına karşı küçücük bir tepkisi olmamıştı. Bu, uluslararası nizamın ne kadar anti – Kürt olduğunu, İslam Konferansı’nın ne kadar anti – Kürt olduğunu açıkça göstermektedir.
Bu soykırımdan iki ay kadar sonra, “Soykırım” konusunda Avrupa’da uluslararası bir toplantı düzenlendi. Bu toplantıya, “Soykırıma en çok maruz kalan biziz, Kürdistan” diyerek Kürtler de katılmak için başvuruda bulundu, ama Uluslararası Soykırım Toplantısı’nı düzenleyenler, “Siz devlet değilsiniz, bu toplantıya ancak devletler katılabilir” diyerek Kürtler’in başvurusuna olumlu cevap vermedi. Kürtler’e “Siz ancak Irak devleti adına katılabilirsiniz. Irak katılmanıza onay verirse katılabilirsiniz” dendi.
Bütün bunlar uluslararası nizamın ne kadar anti – Kürt olduğunu, her zaman Kürtler’e baskı yapan devletlerin çıkarının gözetildiğini göstermektedir. Kürtler’in, Kürtler’e soykırım yapmış bir devletin onayıyla böyle bir toplantıya katılabileceklerinin söylenmesi, uluslararası nizamın ne kadar anti – Kürt bir şekilde, adaletsiz bir şekilde kurulduğunu bir defa daha göstermektedir.
13 Temmuz 1989’da İran Kürdistan Demokrat Partisi lideri Abdurrahman Qasımlo ve iki arkadaşı Biyana’da bir otel odasında öldürüldüler. Bunu gerekleştirenler İranlı Pasdaran’dı. Onlar “görüşmeci” kılığında, “diplomat” kılığında İran hükûmeti tarafından gönderilmişlerdi. Devlet, Kürt sorunu konusunda Abdurrahman Qasımlo ile görüşmeler yapıyordu. Görüşmeler gizliydi, basına ve kamuoyuna açık değildi.
Bu otel odasında görüşmeye oturur oturmaz, “görüşmeci” kılığında, “diplomat” kılığında İran devleti tarafından görevlendirilen ve gönderilen pasdarlar tarafından katledildiler. Bu katliâmı gerçekleştirenler çok kısa bir süre içinde oteli terk ettiler. Çok kısa bir süre içinde Viyana’yı, Avusturya’yı terk ettiler. İran’da maddî ve manevî ödüllerle karşılandılar.
Abdurrahaman Qasımlo’nun eşi Helene Krulich, bu cinayet hakkında ceza dâvâsı açılması için Avusturya hükûmetine, savcılığa başvurdu. Avusturya hükûmeti bu konuda ceza dâvâsı açmak istemedi ama Helene Krulish bu konuda çok ısrarlı oldu. Fransız, Alman, Amerikan, İtalyan, İngiliz vs. yönetimlerinin yardımını isteyerek bir ceza dâvâsının açılması için çok çalıştı. Çeşitli devlet adamlarıyla görüşmeler yaptı. Bu ısrarlı takibat üzerine Avusturya hükûmeti bir soruşturma açtı, bu dosya sürüncemede kaldı ve kapatıldı.
Avusturya hükûmeti “İran’la ikili ilişkilerimiz bozulmasın” gerekçesiyle böyle bir dâvâ açmadı. Dâvâ açılırsa ilişkilerin yara alacağını düşünüyordu. Kürtler ise hiç önemsenmiyordu. Kürt kamuoyunu dikkate almak gereği duyulmuyordu.
Avrupa’nın ortasında, insan hakları anlayışının çok gelişkin olduğu bir yerde Kürtler’in hiç önemsenmemesi, Kürt duygularının, düşüncelerinin dikkate alınması gereğinin hissedilmemesi, üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulması gereken bir olaydır.
İran hükûmeti Avusturya’nın, Avrupa’nın bu duyarsızlığından yararlanarak bu sefer Berlin’de, Abdurrahaman Qasımlo’dan sonra İran Kürdistan Demokrat Partisi başkanı seçilen Sadık Şerefkendi ve arkadaşlarını 17 Eylül 1992’de bir lokantada katletti ama bu sefer Alman hükûmeti bu cinayet hakkında soruşturma açtı.
Almanya’da kanımca bir milyondan fazla Kürt yaşamaktadır. Birbuçuk milyon olduğu da söylenebilir ama Almanya Kürtler’i hâlâ “Kürt” olarak kabul etmemektedir. Türkiye’den gittiyse “Türk”, İran’dan gittiyse “Fars”, Irak’tan gittiyse veya Suriye’den gittiyse “Arap” olarak kaydetmektedir.
47 üyeli Avrupa Konseyi’ne bağlı üyeler Andorra’nın, San Marino’nun, Monaco ve Liechtenstein’in, yani bu dört devletin toplam nüfûsu ikiyüzbin kadardır. Yani bu dört devletin toplam nüfûsu Almanya’da yaşayan Kürtler’in beşte biri bile değildir. Bu da uluslararası nizamın ne kadar anti – Kürt olduğunu yine göstermektedir.
Irak’ta 2005 yılında Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasından sonra bu bölgeden Almanya’ya giden Kürtler’in artık “Kürt” olarak yazıldıkları da söylenmektedir. İngiltere, Fransa gibi devletlerde de Almanya’da yaşanan benzer durumlar cereyan etmektedir.
Burada önemli bir konuya daha dikkat çekmekte yarar vardır:
Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da Kürtler’in haklarını kısıtlayan, Kürtler’i baskı altında tutan, Kürtler’i şu veya bu şekilde asimile etmeye çalışan bütün devletler Müslüman devletlerdir. Bu devletler Kürtler’in haklarını, özgürlüklerini “İslam kardeşliği” sloganını kullanarak engellemeye çalışmaktadır. Irak’ta, İran’da, Türkiye’de, Suriye’de Kürtler millî haklar, özgürlükler talep ettikleri zaman hemen “İslam kardeşliği” sloganını gündeme getirmektedirler. Bu taleplerin “İslam kardeşliği” anlayışına aykırı olduğu, İslam’da kavmiyet gütmenin yasak olduğu vurgulanmaktadır. Bu devletlerde basın, üniversite, yargı gibi temel kurumlar da devletin bu görüşünü dile getiren düşünceleri savunmaktadır.
Bu bakımdan “İslam kardeşliği” sloganının değerlendirilmesinde ve Pakistan – Bengal halkının mücadelesinin incelenmesinde yarar vardır.
Yukarıda Halepçe Soykırımı’nda İslam Konferansı’nın nasıl duyarsız bir tutum sergilediğine dikkat çekilmiştir. Müslüman Bengal halkının Müslüman Pakistan yönetiminden hakları ve özgürlüklerini nasıl aldığı irdelenmesi gereken bir konudur.
Hindistan 1947’de bağımsızlık kazandı. Büyük Britanya’nın Hindistan’dan çekilmesiyle Güney Asya’da iki devlet ortaya çıktı: Hindistan, Pakistan.
Büyük Britanya’nın Hindistan’dan çekilmesi sürecinde Müslüman liderler, örneği Cinnah, Hint kurtuluş hareketi yöneticilerine, Hintliler’le birlikte yaşayamayacaklarını, Müslüman halkın dilinin ve kültürünün çok farklı olduğunu vurguladılar. Gandhi ile Nehru ile tartışmalar yaptılar. Sonunda Hindistan’la birlikte Pakistan da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı.
O zaman Pakistan iki parçalıydı. Bugünkü Pakistan’a “Batı Pakistan” deniyordu. “Doğu Pakistan”, Bengal halkının yaşadığı bir ülkeydi. Batı Pakistan’la Doğu Pakistan arasında 2001 km kadar mesafe vardı.
Bengal ülkesi de iki parçalıydı. Doğu Bengal’e “Doğu Pakistan” deniyordu. Batı Bengal ise Hindistan’ın bir eyaletiydi. Bugün de Batı Bengal, Hindistan’ın büyük eyaletlerinden biri. Başkenti Kalküta olan eyalet. Ganj Nehri’nin Hind Okyanusu’na döküldüğü alan. Hindistan’da federal bir yönetim var.
Pakistan ayrı bir devlet olarak kurulur kurulmaz, Müslüman Bengal halkı, Pakistan yönetiminden haklarını, özgürlüklerini istemeye başladı. O dönemde Müslüman Pakistan yönetimi Bengal halkının taleplerinin “İslam kardeşliği” anlayışına aykırı olduğunu vurguluyordu. “İslam’da kavmiyet gütmek yasaktır” diyordu. Bengal halkı da “Asıl sizin bize karşı yürüttüğünüz politika İslam’a aykırıdır. Haklarımızı, özgürlüklerimizi gasp ediyorsunuz. Bengal dilini yasaklıyorsunuz. Çocuklarımızı Urdu diline asimile etmeye çalıyorsunuz. İslam’a aykırı olan temel durum budur” diyordu.
Pakistan’da 1950’ler, 1960’lar, Eyüp Han dönemi, Yahya Han dönemi böyle geçti. Müslüman Bengal halkı Müslüman Pakistan yönetiminin Bengal’e uyguladığı politikaları, “Esas İslam’a aykırı olan budur” diye eleştirdi.
1970’lerde Bengal halkının mücadelesinde bir yükselme oldu. Bengal vatanı konusunda çok yoğun ve yaygın bir bilinç gelişti. 1971 baharında seçim yapıldı. Mucibur Rahman liderliğindeki Müslüman Avamî Birliği Partisi seçimlerde büyük başarı kazandı. Bengal halkı “kendi kendini yönetim” ve “kendi geleceğini tayin” anlayışı çerçevesinde kendi milletvekillerini seçmişti ama Yahya Han yönetimi bu seçimleri kabul etmedi. Bengal parlamentosunun toplanmasına engel oldu. Bengal parlamentosu toplanamadan dağıldı.
Bunun üzerine Pakistan yönetimine karşı silâhlı mücadele başladı. Ama bu süre zarfında Pakistan yönetimi Bengal’de devlet terörünü yaygınlaştırdı ve tırmandırdı. 300 bine yakın kayıp var. Pakistan ordusu Bengal’de katliâmlar yaptı.
Mücadelede Bengal halkının şöyle bir avantajı vardı: Hindistan sürece müdahale etti. Hint ordusu Bengal topraklarına girdi. Pakistan birliklerini esir aldı. 1971 sonunda bağımsızlık bu yolla elde edildi. Bengladeş, Hindistan, ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere gibi devletler tarafından tanındı. Bağısızlık elde edildikten sonra Hint ordusu Bengladeş’ten çekildi. O dönemde Hindistan başbakanı İndra Gandhi idi.
Şöyle bir değerlendirme yapılabilir: “İslam kardeşliği” anlayışı Kürtler’i çok kandırıyor. Kürtler de bu slogana çok kanıyor ama Müslüman Bengal halkı bu slogana kanmamış. Haklarını, özürlüklerini kazanmak için yoğun bir çaba içine girmiş. İbrahim Sediyani’nin “Kürtler’i Kandıran ama Bengal Halkını Kandıramayan İslam Kardeşliği” yazısı, bu bakımdan değerlidir. Kadir Amaç’ın da bu görüşü dile getiren yazıları vardır.
Bengal halkının mücadelesinin Türkiye Cumhuriyeti tarafından nasıl algılandığına da bakmak gerekir. Türkiye bu mücadele sırasında her zaman Pakistan devleti tarafında yer almıştır. Müslüman Bengal halkına hiçbir zaman destek vermedi. Bengal halkının haklı mücadelesini yürütenler “eşkiyalar, sergerdeler, haydutlar” olarak değerlendiriliyordu. Türk devleti Bangladeş’i, Pakistan Bangladeş’i tanıdıktan sonra tanıdı. 1975’te İslam Konferansı Toplantısı’nda…
Türk siyasal düşüncesinde bir görüş var: “Türkiye, Türk halkı bütün mazlum uluslara, ulusal kurtuluşları yönünde önderlik etmiştir. Onlara, ulusal kurtuluşları yolunda ilham vermiştir.” Türkiye’nin Bengal halkının mücadelesine karşı tutumu dikkate alındığında bu görüş hemen çürüyor. 1954 – 1962 Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesi sürecinde de Türkiye her zaman Fransa’nın yanında yer almıştır. Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesine hiçbir zaman destek vermemiştir.
Bugün Barış ve Demokrasi Partisi, PKK, Bask, IRA sürecinin, Güney Afrika’daki sürecin nasıl geliştiğini inceliyor. Kendisine bir yol bulmaya çalışıyor. Bu incelemeler değerli olabilir. Bunlar Kürt mücadelesine ışık tutabilir ama Kürt mücadelesine ışık tutabilecek esas eylem, esas örnek Pakistan – Bengal örneğidir.
Kısaca “Barış ve Çözüm Süreci”nden de söz edelim: Bütün savaşların bir gün sona ermesi ve barış yapılması kaçınılmazdır. Bu süreç ne kadar erken yaşanırsa, savaşan taraflar için o kadar iyi olur.
Burada “Barış ve Çözüm Süreci”yle ilgili bazı kuşkularımı ve endişelerimi dile getirmeye çalışacağım.
Barış ve Demokrasi Partisi’nin bir ay önce “Kürdistan’a Statü, Öcalan’a Özgürlük” gibi bir sloganı vardı. Bugünlerde Öcalan’a özgürlükten yine söz ediliyor ama Kürdistan’a statüden söz edilmiyor, bu slogan artık kullanılmıyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Sorun, silâhlı unsurların varlığıdır. Silâhlı unsurlar ülkeyi terk ederlerse sorun biter” diyordu. “Silâhlı unsurlar silâhlarını bırakıp bu ülkeyi terk etsinler” diyordu. Kandil’deki PKK yöneticileri, örneğin Murat Karayılan da şöyle söylüyordu: “Burası Kürdistan, bizim ülkemiz. Sen ülkemizi terk et. Biz piknik yapmak için mi dağa çıktık?” Kandil’deki yöneticiler bugün bu sözleri söylemiyorlar. “Başkanımız çekilin dedi, çekiliyoruz” diyorlar, “Başkanımıza inanıyoruz, güveniyoruz” diyorlar.
Barış ve Demokrasi Partisi’nin bir yıl öncesine kadar sık sık kullandığı bir sloganı vardı, “Münafık Erdoğan” sloganı. Bunu Diyarbakır, Batman, Van, Hakkari, İstanbul, Adana, Mersin, İzmir gibi alanlarda, Almanya’da, Kürtler’in yaşadığı her yerde, özellikle kadınlar ve çocuklar çok bağırırlardı. Şimdi ise bazı BDP milletvekilleri AKP’ye, hükûmete “Anayasayı birlikte yapalım” diyorlar. “Otuz küsûr milletvekili bizim var, 320 küsur milletvekili sizin var, anayasayı birlikte yapabiliriz” diyorlar. “Münafık Erdoğan”dan “Anayasayı birlikte yapalım”a nasıl gelindiği elbette dikkate değer bir konudur.
Statü elbette çok önemli bir konudur. Statü denildiği zaman, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden bağımsız devlete kadar çok geniş bir yelpazeden söz etmek mümkündür. Statü denildiği zaman en azından federasyon savunulmalıdır. Statü kazanılmadan Kürt / Kürdistan Sorunu’nun çözülmesi mümkün değildir.
Bunlar süreç hakkında kuşkuların kaynağı olan durumlardır. Halbuki “barış” denildiği zaman, gerillaların ülkeyi terk etmesi değil, Kandil’deki, Avrupa’daki Kürtler’in de ülkeye gelmesi anlaşılmalıdır. Buysa “genel af”fı gerekli kılar. Hükûmet açıklamalarındaysa bunlardan söz edilmemektedir. bilakis yeni karakollar yapılmaktadır. Korucu sayısını arttırma girişimleri sözkonusu olmaktadır. Bunların barış ortamının oluşmasına aykırı girişimler olduğu açıktır. Ayrıca Başbakan’ın, hükûmetin dili de barış dili değildir. Ona da işaret etmek gerekir.
PKK başkanı Abdullah Öcalan’la MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın görüştüğü, anlaştığı, mutabakata vardığı vurgulanmaktadır. Ama anlaşmanın içeriğinin belli olmadığı belirtilmektedir. Geri çekilme karşılığında ne gibi haklar kazanıldığının bilindiği dile getirilmektedir.
Bu görüşmelere müzakere demek doğru değildir. Burada sadece gerillanın belirtilen zaman içinde çekilmesi sözkonusudur. Şöyle bir beklenti olabilir: “Esir askerleri bıraktık, geri çekildik, hükûmet artık sorunun çözümü konusunda bir şeyler yapmalı, bazı adımlar atmalı.”
Başbakan’ın “Kürt sorunu diye bir sorun yoktur” görüşü çok olumsuz bir yaklaşımı ifade etmektedir. Hükûmet adım atmayabilir ama PKK, BDP statü konusunda, “kendi kendini yönetme, kendi geleceğini tayin etme” konularında ısrarlı olmalıdır. Anadilinde eğitim, Kürtçe mecburî eğitim, vazgeçilmemesi gereken bir hak olmalıdır.
KURDİSTAN POST
3 TEMMUZ 2013