Aktüel Gelişmeler

Parveke / Paylaş / Share

 

 

 

 

 

     Son bir aydır Rojava’da yaşanan olaylar İslamî düşünceyi ve eylemi yakından ilgilendirmektedir. “Irak İslam Devleti”, “Bilad’eş- Şam”, “El Nusra”  isimli örgütler, İslam devleti kurmaya çalışmaktadır. Bunun için Rojava’yı, Batı Kürdistan’ı  seçmiştir.  İslam devletini Rojava’da kurmayı tasarlamaktadır. El Nusra’ya bir “İslam devleti” lazımsa, bunu neden kendi ülkesinde değil Kürdistan’da gerçekleştirmeye çalıştıkları, dikkate değer bir konudur.

     El Nusra’nın Türkiye tarafından desteklendiği çok açıktır. Türkiye’de, devlet ve hükûmet, El Nusra’ya maddî ve manevî olarak çok yardımcı olmaktadır. El Nusra’nın Afganistan’dan, Çeçenistan’dan, Tunus’dan vs. gelen üyeleri, “cihadcılar”, Türkiye yoluyle Suriye’ye, Kürdistan bölgesine geçmektedirler.

     El Kaide’ye bağlı el Nusra’nın Kürtler’le savaşında en önemli ilişki Türkiye’nin bunlara verdiği maddî ve manevî destektir. El Nusra’yı silahlandıran da Türkiye olmaktadır. Bu, Türkiye’de devlet ve hükûmetin, Suriye politikasıyla, Rojava politikasıyla yakından ilgili bir durumdur. Bu politika bir bütündür.  Bu politikanın esası, Beşar Esad rejiminin yıkılmasını, ama bu süreçde Kürtler’in de hiçbir şey elde etmemesini hedeflemektedir.

     Rojava konusunda çok değerli analizler yapan Hüseyin Turhallı’nın yazılarında bu açıkça görülmektedir (www.kurdistan-post.eu). Devlet – hükûmet, Rojava’da böyle bir politika yürütürken Türkiye’de barış süreci ilerleyebilir mi? Hükûmetin, Kürtler’e karşı barbarlık yapan El Kaide’ye böylesine destek vermesi barışçıl bir ortam bırakır mı? El Kaide’ye bağlı El Nusra’ya böylesine destek, PKK – devlet savaşının Suriye’de, özellikle de Rojava’da  devam ettiği anlamına gelmez mi?

     Türkiye, Suudî Arabistan, Katar gibi devletler Özgür Suriye Ordusu’nu silahlandırmaya çalışıyorlar. ÖSO’nun silahlandırılması, El Kaide’nin, El Nusra’nın da silahlandırılması demektir. Zirâ bu örgütlerin ÖSO içinde önemli yerleri vardır.

     Rojava’da Kürtler’e karşı savaşan El Kaide’nin, El Nusra’nın, barbar bir savaş yürüttüğü,  her türlü insanî öğeyi, ahlâkı hiçe saydığı açık bir şekilde görülmektedir. Esir aldıkları Kürt savaşçıların üzerine benzin döküyorlar, diri diri yakıyorlar, ve bu süreçte, acıdan, ateşten kavrulan insanların iniltileri arasında “Allâh-û Ekber, Allâh-û Ekber” diye bağırıyorlar… Esir aldıkları çocukları yüksek binaların tepelerine çıkarıyorlar. Saçak önünde, çocukların boyunlarına  zincir geçirerek  birbirlerine bağlıyorlar, aşağı sallandırıyorlar. Boğulan çocukların feryâd – figân çırpınışları karşısında “Allâh-û Ekber, Allâh-û Ekber” diye bağırıyorlar, eylemlerini kutsuyorlar… Televizyonda, internette bu görüntüleri izlemek mümkündür. Bu tür katliâmlar Halep yöresinde, özellikle Tıl Aran ve Tıl Hasıl’da yoğun bir şekilde yaşanmıştır.

     Bu nasıl İslamî bir anlayıştır? Kavramak çok zor. Böyle bir vâhşete İslam dünyasının, Batı dünyasının tepki göstermemesi, sadece Rusya’nın, Suriye yanlısı Rusya’nın bu vâhşete karşı çıkması, sürecin üzerinde durulması gereken önemli bir yönüdür. Bütün bunların Ramazan ayı boyunca devam etmesi, bayram günlerinde bile devam etmesi akıllara durgunluk vermektedir. İslam anlayışından, İslam düşüncesinden söz ederken, Fehmi Şinnavî’nin “İslam Ümmetinin Yetimleri Kürtler” kitabının hatırlatmakta da yara vardır.  (Çev: Recep Perçin, Şura Yayınları, İstanbul 1997)

     İbrahim Sediyani’nin “bayram kutlaması” da manidardır. İbrahim Sediyani, İslam ümmetinin Ramazan Bayramı’nı kutladıktan sonra, “… büyüklerin kanlı ellerinden, küçüklerin ölü gözlerinden öperim” demektedir (7 Ağustos 2013). Bunu  genel – geçer İslamî düşünceye ve eyleme köklü bir eleştiri olarak algılıyorum. Gerçek İslam şüphesiz bu değil.

     El Kaide’ye, El Nusra’ya bağlı dîn adamlarının, camilerde, “Kürtler’in kadınları, çocukları, malları helâldir” diye vaaz vermeleri, fetvâ çıkarmaları dikkatlerden uzak tutulamaz.

     Fehim Taştekin,  “Şamil’in Torunları Yolunu Şaşırdı: Küresel Cihad Yolculuğu” başlıklı yazısında (www.kurdistan-post.eu, 8.8.2013), Irak – Şam İslam Devleti (IŞİD)’ne bağlı militanların ele geçirdikleri fabrikaları, hastaneleri yağmaladıklarını, fabrikaları, hastaneleri çalıştırmadıklarını, çalıştıramadıklarını, bunların çok pahalı bazı cihazlarını Türkiye’ye götürerek  çok ucuza sattıklarını yazmaktadır. Örneğin bir hastanenin yüzbin dolarlık cihazını beşbin dolara satmışlar…

     Böyle barbar bir gruba Türkiye’nin maddî ve manevî desteği, bu gurubu silâhlandırması,  akıldışı bir durum değil mi? Bu, akıl – izan sahibi insanların kabul edebileceği bir durum mudur? Bütün bunlar, Kürtler’e karşı olmanın, Kürtler’in kurumlaşmasına karşı olmanın, Türkiye’ye nelere mal olduğunu göstermektedir. Bu tutumun Türkiye’nin başına işler açacağı da besbellidir. El Kaide’ye bağlı bir grubun Somali’deki Türk Büyükelçiliği’ne saldırısını bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

     El Nusra içinde, Kuzey Kürdistan’dan giden bazı Kürtler’in varlığı da saptanmıştır. Bunlar, bazı Kürtler’in ne kadar akılsız, izansız, idraksiz olduğunu göstermektedir. Genel – geçer İslamî anlayışın bu ilişkileri teşvik etmesi, üzerinde durulması gereken bir konu olmalıdır. Gerçek İslam şüphesiz bu değildir.

     Bugün İslamcı gruplar, örneğin Peygamber Muhammed’in bir karikatürü konusunda  kıyamet koparıyorlar. Bu konuda Endonezya’dan Fas’a kadar bütün İslam âlemi harekete geçiyor. Bu hareketlilik, protesto aylarca sürüyor. Ama, örneğin, bir Sünnî’nin, Şiî Camiî’ne girip ibadet halinde olan insanlar arsında kendini patlatmasına, 60 – 70 kişinin ölmesine, yüzlerece insanın yaralanmasına,  ertesi gün veya birkaç gün sonra da , bir Şiî’nin Sünnî Camiî’ne girip benzer bir operasyon gerçekleştirmesine birşey denmiyor. Bu süreçlere karşı bir tepki göstermiyor. Veya bir Batılı, “Nobel ödüllerinde Müslümanlar’ın neden esamesi okunmuyor?” dediğinde, Müslümanlar’ın bir kısmı kıyamet koparıyorlar, ama yukarıda, Kürdistan’da, Rojava’da yaşanan vâhşete karşı birşey demiyorlar. Bu vâhşeti görmezlikten, duymazlıktan, bilmezlikten geliyorlar.

     Rojava’da Kürtler’in dikkate değer bir konumları var. Kürtler, rejim yanında da Özgür Suriye Ordusu yanında da yer almamışlardı. Rejim ve ÖSO arasındaki çatışmalar sürecinde, Rojava’da kurumlaşmaya çalışıyorlardı. Beşar Esad yönetimi, çatışmaların belirli bir aşamasında Rojava’daki birliklerinin önemli bir kısmını geri çekmiştir. Rojava, artık Kürtler’in, Kürtler’in önemli bir örgütü olan Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin denetimine geçmiştir. Buysa, Türkiye’de devlet ve hükûmeti çok rahatsız eden bir durumdur. Kürtler’in kendi bölgelerinde, Kürdistan’da kurumlaşmaya başlamaları, hükûmeti çok rahatsız etmektedir. Kürtler özgürlük yolunda ilerledikleri zaman, bu yolda yeni yeni hareketlenmeler içinde oldukları zaman, “Toplumumuzda huzur ortamının bozulmasına  izin vermeyeceğiz” denilmektedir. Kürtler sınırda, Rojava’da “özerk yönetimler” oluşturmaya başladığı zaman, “Sınırımızda oldu – bittilere izin vermeyeceğiz” denilmektedir.

     Bütün bunlar, Kürt, Kürdistan sorununun temel niteliğiyle yakından ilgilidir. Sorunun esasında, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Kürtler’in ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması ve Kürtler’in bağımsız devlet kurma haklarının gasbedilmesi yatar. 1920’lerde, emperyal devletlerin Ortadoğu’da gerçekleştirdikleri en derin, en kalıcı operasyon budur. Başta Büyük Britanya ve Fransa olmak üzere, Batı dünyası bu operasyonu Kürdistan’da gerçekleştirmiştir. Bölgedeki Türk, Arap ve Fars yönetimleri, bu derin operasyonda emperyal güçlerle işbirliği ve güçbirliği içindedir. 1920’lerde, Ortadoğu’da Araplar da bölünmüştür. Ama Araplar, ayrı ayrı manda devletler, krallıklar, prenslikler olarak bölünmüştür. Bugün Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 Arap devleti vardır. Yakında kurulacak Filistin’le birlikte bu sayı 23 olacaktır.

     Bu düzenlemenin Kürtler’e bir statü vermediği bilinmektedir. 1920’lerde, Milletler Cemiyeti nizamında olduğu gibi, 1945’teki Birleşmiş Millletler nizamında da Kürtler’e, Kürdistan’a herhangi bir statü, kimlik verilmemiştir. 1920’lerde kurulan statüsüzlük aynen korunmuştur. Türkiye, İran, Irak, Suriye gibi devletler, ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa gibi dünyaya nizam vermeye çalışan devletler, bu statüsüzlüğü aynen korumaya gayret etmişlerdir. Halbuki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın siyasal çehresinde çok büyük değişiklikler olmuştur. Kürdistan’daysa hiçbir şey değişmemiştir.

     1990’larda, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraysa durum değişmeye başlamıştır.  Irak’ta, Güney Kürdistan’da Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulması çok önemli bir aşamadır. Bu şüphesiz bir statüdür. Bu aşamadan sonra Kürtler’i öbür parçalarda da statüsüz tutmak artık mümkün olmayacaktır. Kürtleri, Kürdistan’ı statüsüzlüğe mahkum eden   Milletler Cemiyeti nizamı artık parçalanmıştır. 24 – 26 Ağustos 2013 tarihlerinde Hewlêr’de toplanması beklenen Uluslararası Kürt Kongresi’nin konuşacağı önemli bir konu budur. Bu konuda bir konsessüs oluşmayabilir, ama bu konunun konuşulması, tartışılması önemlidir. Uluslaarası Kürt Kongresi’nin düzenleniyor olması da önemlidir.

     Rojava’da, Kürt bölgesi, Kürdistan elbette bir bütündür. Ama Baas yönetimi, 1960’larda Kürdistan’ın nüfûs yapısını bozmak için, Türkiye sınırı boyunca bir “Arap Kemeri” oluşturmak için, bazı yerlerde Kürtler’i sürgün ederek, Kürtler’in yerine Arap bedevîleri yerleştirdi. Cizire ile Kobanî arasındaki Tıl Abyad böyle bir bölgedir. Burada Kürtler Araplar’la beraber yaşamaktadır. Kobanî ile Efrîn arasında da böyle bir bölge vardır. Ezaz bu bölgedir. Baas yönetimi, 1960’larda, bu iki bölgeden Kürdler’i Arap çöllerine sürgün ederek ve Arap bedevîleri bu bölgelere yerleştirerek Kürdistan’ın nüfûs yapısını bozmayı hedeflemiştir. Cumhurbaşkanı Nureddin el- Atasî (1929 – 92) döneminde (görev süresi 1966 – 70), bu sürgünler hızla devam etmiştir. 1970’te bir darbeyle yönetime gelen Hafız Esad (1929 – 2000; görev süresi 1971 – 2000) döneminde de bu politikaların yaşama geçmesi devam etmiştir. Hafız Esad’ın Nureddin el- Atasî’yi askerî bir darbeyle devirerek  yönetime geldiği bilinmektedir.

     Bu aynen Saddam Hüseyin (1937 – 2006) rejiminin (görev süresi 1968 – 2006), Irak Baas Partisi’nin, Kerkük bölgesindeki Kürtler’i Arap çöllerine sürgün etmesi, Arap bedevîleri Kerkük bölgesine yerleştirmesi gibi bir politikadır. Bugünkü Irak Anayasası’nın 140. maddesi bu konuları dile getirmektedir. Kürtler, Cizire, Kobanî ve Efrîn’i, yani bu üç Kürt bölgesini birleştirmek için de çaba göstermelidir. Dicle Amed, “Rojava Nedir, Ne Değildir, Orada Neler Oluyor?” başlıklı yazısında (www.gelawej.net, 8.8.2013), Rojava’nın bütün engellemelere rağmen günden güne özgürleştiğini yazmaktadır.

     Türkiye 5 – 6 yıl öncesine kadar, Güney Kürdistan’ı, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni tanımıyordu. Zamanla “kırmızi çizgiler” silindi. Bu aşamadan sonra,  Rojava’yı da tanıma durumunda kalacaktır. Demokratik Birlik Partisi (PYD) lideri Salih Müslim’in Türkiye’ye davet edilmesi, böyle bir başlangıç olabilir. Bu konuda Salih Müslim’in MİT’le değil, doğrudan hükûmetle görüşmesi önemlidir. Hükûmetin El Nusra’ya verdiği destek konusunda eleştirilmesi de önemlidir.

     Dikkat çekici bir konu da Rojava’da sınır kapılarının kapalı olmasıdır. Türkiye’nin El Nusra’ya karşı açık olan kapıları Kürtler’e kapalı tutması anlaşılır bir durumdur. Ama Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sınır kapılarını kapalı tutması çok yanlıştır. PYD’nin, PYD’ye yandaş örgütlerle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bu konuda yaptıkları açıklamalar çelişkilidir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi bu çelişkileri giderecek, çelişkilere meydan vermeyecek bir tutum içinde olmalıdır.

     PYD’nin mücadeleyi tek başına yürütmesi, mücadeleye katılmak isteyen Kürt gruplara izin vermemesi de yanlıştır. Bu da bir sınır kapatmadır. Aslında, Kürtler’in bu kritik zamanlarda birbirlerine taviz vermesi gerekir. Kürtler’in birbirlerine verdiği taviz, sonuçta Kürtler’i büyüten bir durum yaratmaktadır. Aksi durumlarda Kürtler hasım güçlere taviz vermek durumunda kalmaktadır. Buysa Kürtler’i hem küçülten hem de aşağılayan bir durumun  yaşanmasına neden olmaktadır. Bu bakımlardan, Dursun Ali Küçük’ün dediği gibi, bu mücadele sürecinde de bir ortaklık olmalıdır. Yazarın, “Rojava Devrimi’ni İki Temel Konu Yaşatır; Acaba Ne?” başlıklı yazısı bu yönden önemlidir. (www.kurdistan-post.eu, 10 Ağustos 2013), Yüksek Kürt Konseyi’nin ve Hewlêr Mutabakatı’nın güncellenerek yaşama geçmesi önemlidir

     * * *

     Çok aktüel bir konu da Ergenekon dâvâsında verilen hükümlerdir. Sanıklar, meşrû hükûmete karşı darbe girişiminde bulunmakla, darbe tasarlamakla yargılanmışlardır. Ağırlaştırılmış müebbed hapis, ağır hapis, hapis cezalarına mâhkum edilmişlerdir. Generallarin önemli bir kısmı müebbed hapis ve ağırlaştırılmış müebbed hapis cezalarına çarptırılmışlardır. Bu iddiâlarla 276 kişiden 255’i mâhkum edilmiştir.

     Bu, Türk siyasal hayatında ilk defa gerçekleştirilen bir olgudur. Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetine kadar, bu konuda bir soruşturma, yargılama olmamıştı. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 darbeleri konularında bir soruşturma olmamıştı. Bu bakımdan Ergenekon dâvâsı, Türk siyasal hayatında çok önemli bir aşamadır.  Askerî vesayetin geriletilmesinde, demokrasinin, demokratik değerlerin geliştirilmesinde  önemli bir aşamadır.

     Ergenekon dâvâsı sürecini, “askerî vesayet geriletilirken sivil vesayet güçlendiriliyor” diye küçümsemek, karşı çıkmak yanlıştır, anlamlı değildir. Bugün hükûmet de Başbakan da bilimin ve siyasetin kavramlarıyla eleştirilebiliyor. Bazı yazarlara, basın mensuplarına verilen çeşitli cezalar elbette yine eleştiri konusu olmalıdır. Hükûmet, Başbakan bu yönlerden eleştirilmelidir. Ama, askerî darbe dönemlerinde, hükûmete, başbakana bu eleştirilerin çok küçük bir kısmını yapmak bile mümkün değildir.

     Türkiye’nin temel yapısal sorunları Kürt / Kürdistan sorunu, Ermenî sorunu, Kızılbaş / Alevî sorunu gibi sorunlardır. Bu konularda, örneğin 6 – 7 yıl öncesine nazaran çok daha geniş konuşmalar, tartışmalar yapılabiliyor, araştırmalar, incelemeler, yazılabiliyor, yayımlanabiliyor. Askerî darbe dönemlerinde bunları yapmak mümkün değildir. Sosyal medyada gittikçe yaygınlaşan hakaretleri, aşağılamaları “ifade özgürlüğü” olarak değerlendirmemek gerekir.

     Askerî darbe, şüphesiz çok ağır bir suçtur. Çünkü darbeler, özgür eleştiri yokluğundan dolayı, yolsuzluk, dolandırıcılık, rüşvet, adam kayırma, başka toplumsal suçlar için elverişli bir zemin hazırlarlar. Prof. Dr. Bekir Berat Özipek’in, “Kuruma Değil Halka Sorumlusunuz” yazısı (Star, 8 Ağustos 2013), bu bakımdan önemli bir yazıdır.

     Bütün bunlara rağmen, bir konuya daha dikkat çekmekte yarar vardır. Toplumda da Fizik’teki “birleşik kapları” andıran oluşumlar vardır. Ergenekon dâvâsı konusunda ısrarlıysanız, bu konulardaki soruşturmaları ısrarla yürütüyorsanız, Ergenekon’u yaratan temel nedenleri de ortadan kaldırma süreci içinde olursunuz. Ama hükûmet bu konuda hiçbir şey yapmamaktadır. Bu, toplumdaki birleşik kapların, eksik – yanlış çalışmasına, kaos yaratılmasına neden olmaktadır.

     Ergenekon’u yaratan temel nedenlerin başında Kürt / Kürdistan sorunu gelmektedir. Bu sorunu baskıyla, zorla ortadan kaldırmak için böyle yapılanmalara gerek duyulmuştur. Ergenekon’un Kürt illerinde faaliyet yürüten  örgütü JİTEM’dir. “Faili meçhul” denen cinayetler, zorla kaybetmeler, köylerin yakılması – yıkılması, ormanların yakılması, temel geçim kaynaklarının tahrip edilmesi, onbinlerce Kürt ailesinin yerinin yurdunu terke zorlanması, JİTEM tarafından gerçekleştirilmiştir.

     Türkiye’de yaşanan askerî darbelerin çok önemli nedenlerinin başında Kürt / Kürdistan sorunu gelmektedir. Bu da yakınlarda bilince çıkacak bir durumdur. Toplumsal bilimlerle uğraşanlar bu durumun bilincine varacaklardır. Bu konunun günümüze kadar bilincine varılamamasının temel nedeni, Kürt / Kürdistan sorunu ile ilgili yasaklardır. İfade özgürlüğü konusunda getirilen sınırlamalar özellikle bu alanda işlev sahibiydi. Günümüzdeyse bu konular artık daha rahat bir şekilde konuşulabilmektedir, tartışılabilmektedir.

     Bunlara rağmen bu olaylarla ilgili olarak soruşturmalar, dâvâlar gündeme getirilmemiştir. Sanıklar meşrû hükûmete karşı darbe girişiminden dolayı mâhkum edilmişlerdir. Ama bu sanıklardan bazılarının JİTEM çerçevesinde, Kürdistan’da, Kürtler’e karşı çok ağır suçlar işledikleri de besbellidir. Kürt / Kürdistan sorunu konusunda ciddî adımlar atmamak, JİTEM operasyonlarını gündeme getirmemek, insanda kuşku uyandırıyor.  Devletin – hükûmetin her halukârda yine JİTEM’e başvurmak gibi bir düşüncesi niyeti, duygusu mu var?

     Bekir Berat Özipek Hoca, yukarıda belirtilen yazısında, Diyarbakır’da, başta Albay Cemal Temizöz Dâvâsı gibi dâvâlar görüldüğünü, ama Kürtler’in bu dâvâları izlemediğini vurgulamaktadır. Diyarbakır’da görülen bazı dâvâların listesini vermektedir. “KCK Dâvâsı’na destek için gelenler, yan salonda görülen Temizöz Dâvâsı’na uğramamaktadır” demektedir. Bu dâvâlardan biri de, Orhan Miroğlu’nun ısrarlı çabasıyla, tanıklığıyla gündeme getirdiği Musa Anter Dâvâsı’dır.

     Hakikat, Adalet, Hafıza Merkezi, “Konuşulmayan Gerçek: Zorla Kaybetmeler” başlıklı bir kitap yayımladı. Özgür Sevgi Oral, Ayhan Işık ve Özlem Kaya tarafından hazırlanan bu kitap, Haziran 2013’te yayımlandı. Bu kitapta, 12 Eylül 1980 tarihinden 2000’lere kadar 1353 kişinin zorla kaybedildiği görülmektedir. Diyarbakır, Şırnak, Mardin, İstanbul, Hakkari, Tunceli, Şanlıurfa, Adana, Bitlis illerinde, zorla kaybedilenlerin sayısı 1353’tür. 2000’lerde 33 kişi ve zorla kaybedildiği tarih belirtilemeyen  4 kişi de bu rakama dahildir (s. 22 – 23). Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi’nin kesinleştirdiği “kaybedilenler listesi” de kitapta yer alıyor. Bunlar 282 kişi olarak veriliyor.  (s. 84 – 94)

     Derin devleti iyice deşifre edebilmek, Kürt / Kürdistan sorununda sağlıklı yol alabilmek için bu tür operasyonların da soruşturma ve dâvâ konusu yapılması gerekmektedir. Kaldı ki, bu operasyonda rol alan kişilerin çoğu da bilinmektedir.

     Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi, aynı dönemde bir kitap daha yayımlamıştır. “Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu” başlıklı kitap, Prof. Dr. Gökçen Alpkaya, Av. İlkem Altıntaş, Doç. Dr. Öznur Sevdiren, Av. Emel Akartürk Sevimli tarafından hazırlanmıştır.

     Derin devletin iyice geriletilmesi, dağıtılması için, hukukun adaletin gerçek işlevini yaşama geçirmek için, Kürt / Kürdistan sorunu konularında sağlıklı adımlar atabilmek için, JİTEM operasyonlarının da soruşturma ve dâvâ konusu yapılması gerekmektedir.

     KURDİSTAN POST

     14 AĞUSTOS 2013

rojava ana kız


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir