İran’ın başkenti Tahran’da, Tahran şehir merkezinin 10 km kadar güneyinde, Tahran – Qum yolu üzerinde bulunan ve İran’ın en büyük mezarlığı olup şehîdlerin defnedildiği bir kabristan olan Beheşt-i Zehrâ (ﺒﻬﺸﺖ ﺯﻫﺮﺍ) içindeki gezintimiz ve kabir ziyaretlerimiz, hüzünlü bir şekilde ve duygu yüklü olarak devam ediyor.
534 hektarlık devâsâ bir alanda kurulu, 30 bini şehîd olmak üzere yaklaşık 1 milyon 300 bin mezarın bulunduğu bu kabristanda adım attığımız her yer, ayrı bir tarihî hadiseye götürüyor bizi.
Her köşesinde, başka bir acı hatırâyı yâd ediyoruz, ister istemez.
ABD emperyalizmi tarafından Fars Körfezi’nde saldırıya uğrayan İran donanmasındaki şehîdler anısına dikilen Gemi Anıtı ile “Kaybolmuş Asker” veya diğer adıyla “Meçhul Asker” (Fars. ﺴﺮﺒﺎﺯ ﮔﻤﻨﺎﻡ [Serbazên Gomnam]) Anıtı, hemen ardından, biribirlerini çevreleyen ve fakat araları açık, bej renkte dört tane büyük duvar şeklinde inşâ edilmiş olan, 1987 Mekke Hacc Katliâmı (Fars. ﻜﺸﺗﺎﺮ ﺤﺎﺠﻴﺎﻦ ﺪﺭ ﻤﮑﻪ [Kuştarê Hacîyan der Mekke]; Ar. ﻗﺘﻞ ﺍﻠﺤﺠﺎﺝ ﻔﻲ ﻤﮑﺔ ﺍﻠﻤﮑﺮﻤﺔ [Qatl’el- Heccac fi Mekke’tul- Mûkerreme])’nda şehîd olan hacıların anısına inşâ edilen şehîdlik, 22 yaşında şehadete kavuşan Filistinli iki çocuk annesi kadın Rim Salih el- Riaşî (ﺮﻴﻢ ﺼﺎﻠﺢ ﺍﻠﺮﻴﺎﺸﻰ) ve Britanyalı şehîd Mustafa Mahmud Ferah (ﻤﺼﻅﻔﻰ ﻤﺤﻤﻮﺪ ﻔﺭﺍﺡ)’ın kabirleri, El- Hacc Rıza Cerağî (ﺍﻠﺤﺎﺝ ﺭﻀﺎ ﺠﺭﺍﻏﻰ) ve Ayetullâh Seyyid Mûhâmmed Burucerdî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﻤﺤﻤﺪ ﺒﺮﻮﺠﺭﺪﻯ)’nin yanyana mezarları, Mûhâmmed Cevad Tondguyan (ﻤﺤﻤﺪ ﺠﻮﺍﺪ ﺘﻨﺪﮔﻮﻴﺎﻦ), onun da ilerisinde 13 yaşındaki şehîd Hûseyn Fehmî (ﺤﺴﻴﻦ ﻔﻬﻤﻰ)’nin kabirleri, Bahreynli şehîd Cevad Firuz (ﺠﻮﺍﺪ ﻔﻴﺮﻮﺰ)’un temsilî kabri, Lübnanlı şehîd El- Hacc Ridwan İmad Fayiz Muğnîye (ﺍﻠﺤﺎﺝ ﺮﻀﻮﺍﻦ ﻋﻤﺎﺪ ﻔﺎﻴﺰ ﻤﻐﻨﻴﺔ)’nin temsilî kabri ve Mısırlı şehîd Xalid Ahmed Şewqî el- İslambolî (ﺨﺎﻠﺪ ﺃﺤﻤﺪ ﺷﻮﻘﻰ ﺍﻹﺴﻼﻤﺑﻮﻠﻲ)’nin temsilî kabri…
Ziyaret ettiğimiz her kabir, anıt veya şehîdlik, bizi İslam dünyasının farklı bir coğrafyasına ve 20. yy’da yaşanmış ayrı bir acı hadiseye götürüyor..
Bunların her biri kalplerimize ayrı bir ateş düşürüyor ancak bu ateşlerin en büyüğü ve en yakıcı olanı, sıradaki, şu anda önüne geldiğimiz şehîdlik…
Bu seferki anıt mezarlığın üzerimizde bıraktığı tesiri kelimelerle anlatabilmem mümkün değil. Burası, çok başka bir yer çünkü…
HALEPÇE ŞEHÎDLERİ MEZARLIĞI’nın önündeyiz şimdi…
Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak Baas rejimi tarafından bundan tam çeyrek asır önce, 16 Mart 1988 günü Kürdistan’ın Süleymaniye vilayetine bağlı Halepçe ilçesinde gerçekleştirilen ve binlerce mazlum Kürd’ün kimyasal gazla katledildiği Halepçe Katliâmı’nda hayatlarını kaybeden Kürdistanlı şehîdlerin anısına dikilen Halepçe Şehîdliği Anıtı, İran’ın en büyük mezarlığı olan başkent Tahran’daki Beheşt-i Zehrâ’nın içindeki en müstesnâ ve yürek yakıcı mekân…
Bahçelik bir alanın içinde inşâ edilen bu temsilî mezarlığın girişinde, üzerinde “Mezarê Şehîdayê Halepçe” ibaresi yazan tabela var. İçinde, Halepçe’de şehîd edilen mazlumlar için anıt taşlar dikilmiş. Anıtın diğer ucunda ise, kabartma taş üzerinde el işçiliğiyle yapılmış, Halepçe hadisesini canlandıran bir resim bulunuyor. Resimde, kimyasal gaz sonucu zehirlenerek öldürülmüş, yerde uzanan küçük çocuklar, yaşlılar; resmin sağ ve sol köşelerinde ise ölmüş çocuklarını kucağında taşıyan babalar…
Taştan da olsa, resimlere bakarken ağlamamak mümkün değil.
Önce dûâ ettim Halepçe şehîdleri için, ve dûâmı bitiremeden, hünhür hüngür ağlamaya başladım. En katı, en taş kalpli insanın bile dayanamayacağı bu manzaraya, ben nasıl dayanabilirdim ki?..
Böyle bir vâhşetin dünyada bir eşi, bir benzeri var mı?
Bir devlet ki, kendi halkına karşı kimyasal silâh kullansın? Bir şehrin üzerine kimyasal gaz atıp binlerce insanı, çocuk – bebek demeden, yaşlı – kadın demeden böyle zehirli gazla katletsin? Ve bir dünya ki, böyle bir vâhşet karşısında sesini bile yükseltmesin?
16 Mart 1988…
Süleymaniye iline bağlı ve İran sınırına sadece 40 km mesafede bulunan 70 bin nüfûslu bir şehir olan Halepçe’nin üzerine, gökten “ölüm bulutları” yağmıştı o gün…
Irak hava üssünden havalanan bir “Mig – 21” filosu Halepçe, Dûceyde, İnab, Hurmal ve Sirva kasabalarını kimyasal bir bombardımana tabi tutuyordu. Mig – 21’lerin art arda bıraktığı hardal gazı, sinir gazı ve siyanit gazı bombaları çok geçmeden etkisini gösteriyor ve binlerce masumun şehâdetine yol açıyordu.
Sofra başında, evde, kapı önündeki aileler, çalışan babalar, bulaşık ve çamaşır yıkayan, yemek yapan, evi süpüren, beşikteki çocuğu uyutmaya çalışan anneler ve beşikteki bebeler, dışarıda oyun oynayan çocuklar, henüz isimleri bile konmamış yavrular, koyunları ve davarları otlatan çobanlar, velhasıl mazlum, mustaz’âf, Müslüman 5 bin (halkın verdiği bilgilere göre 22 bin) kişi, şehîd ediliyordu.
Öyle bir vâhşet ki, dünya tarihinde başka eşi, bir benzeri yok…
Halepçe, İnab, Dûceyde kasabalarıyla çevre köylerde yaşayan insanların tamamı ölüyordu…
Bütün sokaklar, caddeler insan ve hayvan ölüleriyle doluydu. Kadın, genç kız, çocuk, bebeler, yaşlılar…
Dere kenarlarında, yollarda, ağaç diplerinde, yerde yatan binlerce ceset.
Hayvanlar da kaçamamış, çoğu olduğu yerde ölüyor…
Kurşun yok, patlayıcı bomba yok; zehirli kimyasal gazla katlediliyor hepsi de..
İnsanlar, yerde uyuyormuş gibi uzanıyorlar. Sanki ölmemişler de, uyumuşlar gibi.
Tüm şehir halkı, uyumuş…
Atılan sinir ve siyanit gazlarının etkisiyle iç solunum sistemleri tahrib olan bu zavallı insanlar boğularak ölmüşlerdi. Dış görünümlerinde hiçbir şey olmayan bu insanlar, sokaklarda uyur gibi yatıyorlardı…
Koca şehirde, hayvan dahil hiç kimse kalmamıştı…
Atılan kimyasal bombalar, düştüğü yerlerden uzak noktalara, rüzgârın etkisiyle gaz bulutu şeklinde evlerin içindeki odalarda saklanmış insanların da boğularak ölmesine neden olmuştu…
Halepçe Katliâmı’nın üzerinden tam 25 yıl geçti. Çeyrek asır! Ve acısı hâlâ dahi dinmiş değil.
Bu vâhşeti “katliâm” olarak nitelemek bile hafif gelir; “Halepçe Soykırımı” demek daha doğru olur. Bu bir katliâm değil, açık bir soykırımdı çünkü.
Bu soykırımı gerçekleştiren zâlimler, şimdi hayatta değiller ve devrilip idam edildiler. Cehennemin dibine yollandılar.
Irak Kürdistanı (Güney Kürdistan) bugün itibariyle – kısmî olarak – özgürlüğüne kavuşmuş durumda ise de, Halepçe Soykırımı’nın yol açtığı tahribât ve bıraktığı acı, halen dahi dinebilmiş değil. Üzerinden yüzlerce yıl da geçse unutulacak bir hadise değil çünkü.
Halepçe şehrinde bugün, Halepçe şehîdleri anısına dikilen büyük bir anıt var. Şehrin halen dahi, her sokağında ve köşesinde, bu katliâmın izlerini bulmak mümkün. O kimyasal gazın kokusu, sanki aradan geçen 25 yılda hiç gitmemiş gibi.
Halepçe şehrindeki kabristanda ise üç toplu mezar var. Birinde 1500, birinde 440, birinde de bir çukura üst üste atılmış 24 kişi bulunuyor. Onların biraz ötesindeki bir sığınakta da 150 kişi. Yine şehrin farklı köşelerinde, her birinde onlarca, yüzlerce insanın toplu olarak gömüldüğü mezarlıklar.
Bunlar, katliâmdan sonra sağ kalan insanlar tarafından acı içinde gömülen şehîdler.
İran’daki Beheşt-i Zehrâ içinde bulunan Halepçe Mezarlığı ise, sadece temsilî bir mezarlık ve Halepçe şehîdlerinin acı hatırâsını canlı tutmak, bu vâhşeti unutturmamak amacıyla inşâ edilmiş. Yoksa burada herhangi bir Halepçeli yatmıyor; yani gerçek mezarlık değil.
Beheşt-i Zehrâ’da 30 bini şehîd olmak üzere yaklaşık 1 milyon 300 bin gerçek mezar bulunmasına ve ülkenin en büyük mezarlığı olmasına rağmen, sadece temsilî olarak inşâ edilmiş olan Halepçe Mezarlığı, denilebilir ki, yine de Beheşt-i Zehrâ’nın en çok ziyaret edilen, insanların başında en çok dûâ edip gözyaşı döktüğü, ailelerin başında hünhür hüngür ağladığı mekânıdır.
İçinde hiçbir gerçek mezar olmamasına rağmen böyle olmasının sebebi, elbette ki Halepçe Soykırımı’nın tarihteki hiçbir katliâmla kıyaslanamayacak derecede korkunç bir vâhşet olmasıdır.
Ve aradan yüzyıllar geçse de asla unutulmaması gereken, yürek yakıcı bir trajedi olmasıdır.
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 6
FOTOĞRAFLAR:
Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak Baas rejimi tarafından bundan tam çeyrek asır önce, 16 Mart 1988 günü Kürdistan’ın Süleymaniye vilayetine bağlı Halepçe ilçesinde gerçekleştirilen ve binlerce mazlum Kürd’ün kimyasal gazla katledildiği Halepçe Katliâmı’nda hayatlarını kaybeden Kürdistanlı şehîdlerin anısına dikilen Halepçe Şehîdliği Anıtı, İran’ın en büyük mazarlığı olan başkent Tahran’daki Beheşt-i Zehrâ’nın içindeki en müstesnâ ve yürek yakıcı mekân…
Ziyaret ettiğimiz her kabir, anıt veya şehîdlik, bizi İslam dünyasının farklı bir coğrafyasına ve 20. yy’da yaşanmış ayrı bir acı hadiseye götürüyor..
Bunların her biri kalplerimize ayrı bir ateş düşürüyor ancak bu ateşlerin en büyüğü ve en yakıcı olanı, sıradaki, şu anda önüne geldiğimiz şehîdlik…
Bu seferki anıt mezarlığın üzerimizde bıraktığı tesiri kelimelerle anlatabilmem mümkün değil. Burası, çok başka bir yer çünkü…
HALEPÇE ŞEHÎDLERİ MEZARLIĞI’nın önündeyiz şimdi…
Bahçelik bir alanın içinde inşâ edilen bu temsilî mezarlığın girişinde, üzerinde “Mezarê Şehîdayê Halepçe” ibaresi yazan tabela var
İçinde, Halepçe’de şehîd edilen mazlumlar için anıt taşlar dikilmiş. Anıtın diğer ucunda ise, kabartma taş üzerinde el işçiliğiyle yapılmış, Halepçe hadisesini canlandıran bir resim bulunuyor.
Resimde, kimyasal gaz sonucu zehirlenerek öldürülmüş, yerde uzanan küçük çocuklar, yaşlılar; resmin sağ ve sol köşelerinde ise ölmüş çocuklarını kucağında taşıyan babalar…
Süleymaniye iline bağlı ve İran sınırına sadece 40 km mesafede bulunan 70 bin nüfûslu bir şehir olan Halepçe’nin üzerine, gökten “ölüm bulutları” yağmıştı o gün…
Irak hava üssünden havalanan bir “Mig – 21” filosu Halepçe, Dûceyde, İnab, Hurmal ve Sirva kasabalarını kimyasal bir bombardımana tabi tutuyordu. Mig – 21’lerin art arda bıraktığı hardal gazı, sinir gazı ve siyanit gazı bombaları çok geçmeden etkisini gösteriyor ve binlerce masumun şehâdetine yol açıyordu.
Bu vâhşeti “katliâm” olarak nitelemek bile hafif gelir; “Halepçe Soykırımı” demek daha doğru olur. Bu bir katliâm değil, açık bir soykırımdı çünkü.
Halepçe Katliâmı’nın üzerinden tam 25 yıl geçti. Çeyrek asır! Ve acısı hâlâ dahi dinmiş değil.
Bir devlet ki, kendi halkına karşı kimyasal silâh kullansın? Bir şehrin üzerine kimyasal gaz atıp binlerce insanı, çocuk – bebek demeden, yaşlı – kadın demeden böyle zehirli gazla katletsin? Ve bir dünya ki, böyle bir vâhşet karşısında sesini bile yükseltmesin?
Taştan da olsa, resimlere bakarken ağlamamak mümkün değil.
Önce dûâ ettim Halepçe şehîdleri için, ve dûâmı bitiremeden, hünhür hüngür ağlamaya başladım. En katı, en taş kalpli insanın bile dayanamayacağı bu manzaraya, ben nasıl dayanabilirdim ki?..
Böyle bir vâhşetin dünyada bir eşi, bir benzeri var mı?
Sözün bittiği yer…