Deprem

Parveke / Paylaş / Share

 

Barakadan evlere hapsetme beni
sığdıramam yüreğimi dört çeper arasına
depremler yıkamaz sana olan sevgimi
âfetler engel olamaz sevdama
sadece umutlarımız enkaz altında kalır
yarınlara bakan gözlerimiz
ve bir de gözyaşından tebessümler
annelerin.

Depremler önce yüreğimde olur
depremler bir nazarda patlar
bir gülücük sarsar coğrafyaları
çocukların üşüyen ellerinde
öyle mâsumdur ki yürekleri
öyle sevgiden yana
merhametten yana
çocukların elleri okşar tüm güzellikleri
bir kedinin tüylerini
bir annenin saçlarını
bir güvercinin kanatlarını
bir çığlıktır yırtar gecenin sessizliğini
şafağımsı
şafağımsı bir tutkuyla.

Fay hattında bir yaşamın
elleri çatlak çatlak
ve umutları bir beşik gibi sallanan çocuklarıyız biz
yıkıldı evimiz
yıkıldı yuvamız loo
dünümüz bugünümüz yarınımız
bize ait ne varsa, şimdi
enkaz altındadır…

Ben daha doğmadan yapılan evimizin
ben büyüdükçe küçülen odaları
üç ölüm beş de doğum gören eşyalarımız
enkaz altındadır…
anamın her hamileliğinde
ninemim ördüğü patikler bebek kazakları
dedemden yadigâr Oltu taşı tesbih
oy ömrüm ömrüm
enkaz altındadır…

Yüzünü iki senede bir gördüğümüz
babamın Alamanya’dan getirdiği
tuhaf tuhaf hediyeler
enkaz altındadır…
anam tek başına büyütmüştü beşimizi de
babam kâğıtları çıkartıp bizi de alacaktı yanına
niye bir türlü yapmıyordu kâğıtları Alaman devleti
okuması yazması mı yoktu gâvurun yoksa vicdanı mı
babam her geldiğinde şikâyet ederdi anam
ağlardı garip anam
vururdu yüzüne içindeki acıyı
oy babamın pasaportu
anamın pembe nüfûs kâğıdı
oy kime yanam loo
enkaz altındadır…

Her seferinde de aynı lafları ederdi babam
“az kaldı hanım, sabret, az kaldı” derdi
babamın anama bu lafı söylediğini ilk duyduğumda
küçücük bir çocuktum
sonra kocaman delikanlı oldum
okula gittim kravat bağladım
babam hâlâ aynı lafları söylüyor anama
“az kaldı hanım, sabret, az kaldı”
garibime giden şey
her seferinde de inanırdı anam bu laflara
fakat şimdi anladım ki
babam inanmayacağını bile bile söylermiş bunları
anam da inanmadığı halde inandı gibi yaparmış
böyle severmiş “eski toprak” dedikleri insanlar
biz cahalattan sanırmışız amme
sevgiden saygıdan yaparlarmış bunu
şimdiki nesilde nasıl ki evlendikten sonra
sevgi de saygı da uçup gidiyorsa
onlarda evlendikten sonra başlarmış bunlar
onun için hiç boşanmazlarmış “eski toprak” insanlar
bir ömür boyu aynı yastığa baş koyup
beraber yaşlanırlarmış
oy anamla babamın baş koyduğu yastık
ez bımrım loo
enkaz altındadır…

Bir yaşanmışlık varsa ömründe garip anamın
babamla beraber Hacc’a gittikleridir
nasıl da gururluydu anam
hiç böyle mesud görmemiştim onu
hiç böyle kendine güvenen böyle güçlü
Mekke’den bir Kur’an-ı Kerim getirmişti kendisiyle
içindeki bütün Allâh isimleri kırmızı yazılmıştı
ne zaman Kur’an okusak evde
onu getirirdi anam
“al bu Kur’an’ı oku” derdi bana
anlamazdım bu garip ısrarını
“ana ne fark eder ki, o da Kur’an, bu da Kur’an
bütün Kur’an’lar aynıdır ana”
bilirdi ama yine de ısrar ederdi
“olsun oğlum, bilirim elbet aynı olduğunu
olsun, sen benim getirdiğimi oku, kırma ananı”
kırar mıydım hiç
kaç defa hatim ettim sayısını unuttum
anamın Hicaz’dan getirdiği Kur’an
oy kime yanam loo
enkaz altındadır…

Benden küçük kızkardeşim Asiye
kaç aile istemişti de geri göndermişti babam
“kızımın gönlü olmadan vermem” diyordu
diğerlerini sormadan vermiş de vicdan azabı hani
mahallenin en güzel kızıydı bacım
sonunda gönlü oldu da nişanını yapmıştık
benden çekinir gelmezdi nişanlısı evimize
dışarı da salmazdım bacımı hani
kızardım tehdit ederdim
“görürsem bacaklarını kırarım” derdim ona
anam kızardı ben böyle yapınca
“oğlum rahat bırak kardeşini
nişanlısı değil mi, zaten evlenecekler”
“olmaz ana” derdim kaşlarımı çatarak
“düğün olsun ondan sonra”
bizim buranın kızları böyledir
babadan korkmazlar abiden korktukları kadar
içinden kötü laflar ederdi bana bacım
“pis abi, çok kötüsün” derdi
oysa bilmezdi ciğer parem yürek yarem
onu öylesine severdim ki
onsuz düşünemezdim bu evi
kabullenemezdim bizden ayrılacağını
kıskanırdım da müstakbel eniştemi
ondan yapardım bu zûlmü bu baskıyı ona
beyaz bir gelinlik alınmıştı bacıma
düğününde giyecekti
saklamıştık dolabın içinde büyük bir özenle
iki ay sonra düğünü vardı
iki ay sonra giyecekti gelinliğini
ata bindirip davul zurnayla gönderecektik
oy kızkardeşimin beyaz gelinliği
oy ben öleydim loo
enkaz altındadır…

Üç nesil görmüştü yıkılan evimiz
dedemle ninemin siyâh – beyaz fotoğrafı
evdeki en eski resim
enkaz altındadır…
namaz kıldığımız seccadeler
üzerinde İstanbul resimleri bulunan tabaklar
oturma odasına astığımız
abimin askerlik fotoğrafı
yeğenlerimin oyuncakları
sekiz tane bebek büyüten tahta beşik
derdo derdo
enkaz altındadır…
buzdolabı televizyon teyip bir de bozuk dürbün
bazıları Türkçe bazıları Kürtçe olan kasetler
küçüldükçe kardeşlerin sırayla giydiği pantolonlar
ay – yıldız motifli çay bardakları
oy kime gidem loo
enkaz altındadır…

Gurbetteki nişanlıma ait tek fotoğraf
bana tâ uzaklardan gönderdiği
yasaklı bir kitabın arasına koyduğum
kalemlerim kitaplarım en sevdiğim ayakkabılarım
tuttuğum günlük
yazdığım şiirleri topladığım defter
ve nişanlımın saçlarına takmak için sakladığım kırmızı gül
oy leyla leyla
enkaz altındadır…

Her depremde ölen benim
benim evladını yitiren
benim kalan yetim
alınterim yıkılır üzerime
emeğimin enkazı altında kalırım
her deprem alır bizden yüzlerce can
Varto, Dinar, Karlıova, Sakarya ve Erzincan.

17 Ağustos 1999

GÜLİSTAN

deprem başım alıp nereye gidem


Parveke / Paylaş / Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir